27 Aralık 2007 Perşembe

Zamanın ruhu


Her zamanın kendine has bir ruhu vardır.

İnsan değişmeyen bir insani hakikatin üzerine otursada,akıp giden zaman bu hakikatin her seferinde tekrar yorumlanmasını, geçim kaygısı telaşından kurtarılmasını ister.


Teknolojik gelişmeler, üretim ilişkilerinin biçimini değiştirmekte. Daha zor şartlarda , daha hızlı bir yaşmı insana kabul etirmekte. Bu yeni yaşam tarzı da kendi fikri yapısını, felsefesini diretmekedir. Yaşadığımız bu zamanda hayat ekonomiye ,üretmeye dayalı bakış açısı üretmiştir ve bu üretiği felsefede insanın hakikatine yabancılaşmanın izlerini taşır.

Verimliliği dustür edinmiş insan hep daha fazla üretmek için geleceğe odaklanır. Cep telefonları ve bigisayarlar yardımıyla her an heberleşen ve bu yüzden hayatı hızlınanan insan hep bir şeyleri unutmama kaygısıyla yaşar, planlar yapar gelecekle ilgili; bugüne, bu ana değilde geleceğe tutunur. Oysa yaşanan an bu andır. Gelecek ise bu anın yanında yaşanılması şüpheli vehimden başka bir şey değildir. Yapılan planların ne kadarının gerçekleşeceği, bekletilerin ne kadarın sürprizlerle değişmek zorunda kalacağı ise belli değildir.

Her yeni yorum başarılı mıdır? Başka yorumlar yapılamaz mı? Yapılan yeni yorumların başarısını neyle öleçeriz? İnsanı mekanik bir alet olmaktan çıkaracak olan şey nedir?

Zamanın hızlanması , insanın bir kararı daha kısa bir zaman içinde vermek zorunda kalması onu ön yargılara karşı daha savunmasız yapar. İnsanın ön yargıları didiklemek , doğruluğu üzerinde tekrar düşünmek için pek az vakti kalır. Sonuçta kalabalıkla takılan, kalabalıklarda saklanan, ezberlenmiş bir kaç kelimeyi devamlı tekrarlayan insan çıkar ortaya. Mukadesatında bile kendi aklı yerine kalabalıklarını aklını, ezberini tercih eder hale gelir, birliği unutur, karşındakinin bir can olduğuğunu unutur, anın insanı olmaktan çıkar.

Yargıların didiklenebilmesi yeni bakış açılarının öğerenilebilmesine, başkalarının yerine kendini koyabilmeye, okumaya , düşünmeye vakit ayırabilmeyede bağlıdır. Zamanı gittikçe daralan insan için bilgilenme kanaları (daha çok kitap basılmasına, daha çok tv kanalları olmasına rağmen) gariptir daralmaktadır.


Devam edecek

25 Aralık 2007 Salı

Sohbet üzerine


"Dil varlıktır" diyor bazı filozoflar.

Burdan bizim anlayabildiğimiz, dilin konuşuldukça insanda bir bilinç oluşturması , bu bilincin bir varlık olarak kendini idrak etmesidir. Konuşuyorum öylese varım değil elbette :) konuşma sırasında aynı zamanda bir düşünme eylemi de gerçekleştiriyorum ve bu bana bir varlık veriyor yada varlığımın farkına varıyorum gibi birşey.

Tabi konuşma kendi kendine değilde :) her zaman bir ikinci kişi ile yapılan diyalogla ortaya çıkıyor. Gene bir takım filozflar diyaloğun hakikate ulaştırıcı bir yöntem olduğunu düşünüyorlar. Ki burası üzerinde düşünülecek bir mevzu.

Diyalog, sohbet aslında bir kendini açma, savunmasız kalma, ne olduğunun da ortaya çıkması. Buyüzden taraflar samimi olmak, dost olmak en azından güvenilir olmak zorunda. Anlamak, analşmaktan , ufukların kaynaşmasından ziyade gönüllerin açılması ve karşılaşması, ruhların birbine dokunması daha insani bir hakikate işaret eder gibi geliyor. Anlama, anlaşma dan ziyade kendini açma neticesinde, karşılıklı sukutun yada ortak bir neşenin, kederin kısaca bir halin paylaşılmasını önemsemek bize daha ilgi çekici geliyor. Hepimiz rastlamışızdır otobüslerde hiç tanışmamış teyzeler bir merhaba sonrasında birbirlerine hayat hikayelerini anlatırlar,sırlarını paylaşırlar. Neticede bu bir sağırlar diyaloğuda olabilir ama insani bir hakikatide pekala içinde barındırabilir.

Dildaşından ayrılan kişi, yüzlerce nağmesi de bulunsa dilsiz olur.

Gül gidince ve gül bahçesi solunca, artık bülbülün macerasını dinleye­mezsin (Mesnevî, 1/28-29).

18 Aralık 2007 Salı

İnsanlık Bilgisi :) ya da bu bana ders olsun


Eskiden ilkokularda hayat bilgisi diye bir ders vardı. Yaşı müsait olanlar hatırlar. Hayal gücümüzü biraz zorlasak ve hayat bilgisini , insanlık bilgisi olarak değiştirsek :)

Eğer bir insanlık bilgisi olsaydı konusu ne olurdu?

Bir çok fikir ileri sürülebilir : Dünyaya bakış açılarımıza , içinde bulunduğumuz külterel gruplara,cemaatlere , geçmişimize bağlı olarak farklı cevaplar verilebiliriz. Mesela cevaplar insan davranışlarını düzenlemek olabilir, insanı mutlu kılmak olabilir, insanın bu dünyadan daha çok haz alması olabilir. Maksat insanı tanımak, değiştirmek, terbiye etmek , bugünkü halinden daha ileri bir noktaya getirmek. İki günü arasında iyiye,güzele doğru bir fark ortaya çıkarmak

Her halükarda konu insan ve insan odaklı olmak zorunda.

İnsanların daha iyi bir hayat sürmesi uyuma ve ahenge bağlanabilir. Yada hazza

Verilecek cevaplardan biri uyumdur, dengedir ama neyle uyum ,varolanla , akıp gidenle elbette. Ya var olan denge kötüye akan bir denge ise ve içine aldığı, parçası yaptığı insan bu kötü ve ahenksizden yanaysa?


Bir uvzun parçası olmak, kulanmak ,kullanılmak, varolmak ; sorgulamadan, sıkıntı duymadan , rahatsız olmadan. Hayatı belli kuralların,yasaların,düzenin arkasına saklanarak yaşamak yada her anı sorgulamak ,hakkını vermek için kendini olayları didiklemek , olaylarla terbiye olmak, yeni dengeler aramak.


İnsanlık bilgisi belkide basitçe düşülürse bir ayak diremedir, karşımızdakinin bir insan bir can olduğu konusunda ayak diremek. Hiç kimsenin mükemmel olmadığı (en azından biz beşer için :)) ve yaratılmadığına göre bu bilincin her zaman çalışması beklenemez ancak bir alışkanlığı kazanmaktan söz edilebilir.


İnsan olmanın hazır bir reçetesi yok kanatimizce. Erdemelerin çeliştiği anlarda ( Sabırla, kötülüğü engellemek gibi) her olayın hakkı farklı olduğuna göre hazır reçetelerden ziyadae sonsuz pratiklerin keskinleştirdiği bir reflekse ihtiyaç vardır. O anın hakkı neyi emreder, bu pratiklerin neticesinde ortaya çıkar. Burada bir yumuşak huylu, sabırlı bir terbiyeciye, bir örneğe insan olamak derdindeki insanın ihtiyac vardır. Velhasıl insan olmak zor iş

Ders almak, geri dönebilmek, kendini sorgulamak şeklinde. Meşhur hikayedir Temeli asmaya götürmüşler, son sözünü sormuşlar, bu bana ders olsun demiş.

Sabır, tahammül yalnız başına çok zor bir şey. Burada toplumdan uzaklaşmış zahitlere/keşişlere hak vermemek mümkğn değil. İnsanlık tek bir erdemle de reçetelenemaz. Sabır , mutlaka sevgi ve merhametle beslenmek zorunda. Sabrın bir yerlerden beslenmesi şart, tek başına yaşayacak gelişecek bir bitki değil.

İnsanlık bilgisi ilke olarak genel ve tüm insanlanalara yönelik olmalıdır. Belli kişilere , gruplara, mala mülke göre seçici olamaz. Tüm insanlığa karşı eşit ve adil olamak zorundadır.

15 Aralık 2007 Cumartesi

Dosta övgü, dosta selam

Dost olmasaydı ıssız kalırdık

Kendi sesimize bile yabancı kalırdık

Varlığıyla içimizi ısıtan

Bilgisiyle yolumuzu aydınlatan

Dosta, dostlara selam olsun

13 Aralık 2007 Perşembe

İncinmemek 2

İncitmemek mekanik bir hareket ister,her olayda uyanık olmak,uyanmak. Sabırlı olmak gerekir, olaylar karşınıda kaybolmamak gerekir. Güçlü olmak , bu gücü korumak gerekir. İncitmemek derdindeki insan hep tetiktedir.

İncinmemek ise dünyaya farklı bir bakıştır, farklı bir yerden bakıştır.Günlük sıkıntıların, telaşın, menfaatin dışında, üstünde bir yerden. İncitici her olayda bu bakışa dönmek ve ordan bakmak ister. Yada hep orada olmak, oraya ait olmak. Her olayda olayın dışına çıkabilmeli, sabırın yanına merhameti eklemeli , emaneti hatırlamalı .Zanediyorum incinmemek pasif bir tavır yada umusamazlık dan farklı birşey. Her olayın hakkını, haddini aşmadan verebilmek ile de tamamlamak zorunda aynı zamanda.

11 Aralık 2007 Salı

İnsanı Dönüştürmek


İnsanları ne kadar tanıyoruz?

Bizle beraber olduklar kısa zaman diliminde gözlemlediklerimizden, çıkarabildiğimiz yargılar kadar. Tüm yaşanmışlıklarımız yada yaşabilidiklerimizle birlkte o an içinde bulunduğumuz ruh hali bizi bir yargıya ulaştırır. Belki o gün kötü bir günümüzdü ve tanıştığımız insan bize itici eksik geldi , ondan hazzetmedik.

Bir insanı, bir şekilde tanımladığımızda ona yargılarımızdan bir hapisane hazırlıyoruz. Ona kendi bakış açımızdan bakarken aslının, tüm zamanların değilde ,bizim gördüğümüz zamanın yargısından hareketle davaranıyoruz. Biçtiğimiz değere uygun davranıyoruz. Eğer karşımıdaki bizim tavrımızı onaylarsa, bize bizim yargılarımızın neticesinde ortaya çıkan insan gibi davranmaya başlıyor. Bir şekilde başkalaşıyor, değişiyor, kendi olmaktan çıkıyor yada kendini gizliyor, sahte davranıyor.

Birde şu var karşımızdakide bize benzer bir yargıyla yaklaşıyor. İyi yada kötü, eksik yada hatalı yargılardan kurtulmaya çare yok. Karşılaşma, diyalog bu yargılar ve bu yargıların biçilendirdiği beklentiler neticesinde kuruluyor. Burda belki şunu söylemek en doğrusu, bir insanın karakterinden,değer yargılarından bahsederken onun bu ana kadar bize açmış olduğu yada göstermiş olduğu yönünden, bizim görebildiğimizi anlamak doğru olabilir. İhtimal ki aynı yönleri gören farklı birisi başka sonuçlar çıkaracaktır.

3 Aralık 2007 Pazartesi

Şuur mu , gönül mü? C şıkkı her ikisi mi?


İlk Notlar:


Doğrusu bu insan için çok kötü oldu derken cahil ve yalnız insan ; insanı başı boş mu bırakacağımızı zannetiniz, derken de insanın yalnız bir varlık olsada kendi haline bırakılmayacağından bahsedilir. Yalnız ve bilgisiz başlamış ama yalnız bırakılmamış insan. Birbirine zıt gibi gözüken ifadeler. Umut ve umutsuzluk yan yana.

Aklımın bir yerinde kaldığı kadarıyla mealen eski zamanlarda, boş bir ormanda bir yaprak düşse çıkardığı ses, ses olurmu diye düşünülürmüş.

Şuur/bilinç için kanatimce insana ihtiyaç olmayabilir ama gönül için bir insana ihityaç vardır; gönül hazineleri tevazuu, sabır bir başka insan var olduğu müddetçe ortaya çıkar. Belki iddialı bir düşünce olacak ama insanın ortaya çıkamsı için insana ihtiyaç var.

Şuur/bilinç hep bir nesneye mi bağlıdır, birden fazlaya mı? Aslında bir çekiç kullanırken o çekici kullanandan fazla bir şeydir insan. Çekiç kullanma becersini kullanan insan aynı zamanda çocuklarınıda düşünür, gelecekte yapacağı tatilide , hayal eder, planlar kurar. İnsan yaptığı işten , toplum için ifade ettiği şeyden fazla bir şey olmak zorundadır yoksa dev bir makinanın dişlisi olarak kalır.

İnsan geçmişiyle birlikte yaşar. Dünyanın neresine gitse, bir Türk radyoda beraber ve solo şarkılar anonsunu duyduğunda yüzünde bir gülümseme belirir, ne iş yapıyor olursa olsun kulak kesilir. Çalan müziğin onun için diğer müziklerden farklı bir anlamı vardır. Bir bayram sabahıdr, işte geç kalmış babayı bekleyiştir.

Tezimiz şudur : Şuursuz gönül olmaz , gönülsüz şuur ise yolunu bulamaz karanlıklara dalar; gönül ise bir ayna ister aynı zamanda, var olmak için.

28 Kasım 2007 Çarşamba

Çöl üzerine devam ediyoruz

Öyle uzaktırki Leyla ve öyle de yakındır. Bazen belirir hayali ve artık o leyla leyla olmaktan çıkmıştır, bir tatlı hayaldir, zaman zaman beliren.

Varlık ile yokluk arasında Mecnunu tüketen ama güçlendiren aynı zamanda.

Şimdi artık daha dik Mecnun, sürüldüğü çölün kızgın ateşi dağladı onu ama yok etmedi. Üstüste açılan yaralar kanar hep ama ne gam.

Her yer çöl ve yalnızlık olduktan sonra ha çöl olmuş ha şehir ne farkeder.

Bir çöl faresi geçer önünden , bir doğana av olmak üzere; yenenler, yenilenler. Çöl onun ezeli yurdu, baktı çöle şefkatle , çöl ona emanet,o çöle. Belkide bütün macera bu çöl tahtını ele geçirmek içindi. Faresiyle, doğanıyla hepsi ona emanet

26 Kasım 2007 Pazartesi

Üzerinde düşündüklerimiz : anlamak , yorumlamak ?? versiyon 0.1

(Bilenlerden özür dileyerek, bu karışık mevzuda bir, iki fikir yazmayı deneyeceğiz. Maksadımız http://www.felsefeekibi.com/site/default.asp?PG=1404 adresindeki yazıyı anlamak :)

Bir metnin (yada sanat eserinin) farklı anlamlarının olabileceği ve bunların yorumuna ihtiyaç duyulacağı hakkında.

Bu yazıda tersinden hareketle , eserlerin yada metinleri yoruma ihtiyacı olmayacağını savunmaya çalışarak tersinin mümkün olup, olmadığını anlamayı deneyeceğiz.

Bir metnin (yada sanat eserinin) farklı anlamlarını açıklamaya ihtiyaç var mıdır?

Pratikten hareket edersek : Kanun metinlerinde yasa koyucu ile uygulayıcı aynı şeyi anlamak zorundadır. Özellikle vergi kanunlarında , ceza yasalarında. Bir beyannamenin verilme süresi yada bir hırsıza verilecek ceza aynı kanun yürülükte oldukça değişmemek zorundadadır. (kanunun lafzi ile kanunun ruhu mevzuunu açmak lazım)

Kuranı Kerim üzerinden düşünürsek iman et ve iyilik yap (salih ameller işle) 1 temelinden farklı bir yoruma gitmek neredeyse mümkün değildir. (zahir ve batın olarak açılmaya ihtiyaç var)(birde sıradan insanlar bu metinden anlamazlar gibi gayet tehlikeli bir mevzuu var)

Sanat eserlerinde , ortaya çıkan imajın farklı anlaşılması mümkündür. Gene de belli bir amaçla yazılmışsa örneğin siyasi bir düşüncenin anlatılması maksadıyla eser ortaya konmuşsa , seyredenlerin talebide muhtemelen bunun almak yönünde olacaktır. (Yani bu eserin yazılış gayesini bilerek (kitap,film) seyircisi/okuyucusu olacaklardır) Soyut bir sanatın, yada müzik eserinin yada da seyirci hedeflenmeden yapılan sanat eserlerinde muhtemelen çıkarılan anlamlar, alınan duygular farklı olacaktır. Yine de bir mona lisa insanlarda ne kadar değişik hisler uyandırabilir.(burda siyaside olsa bir sanat eserinde yine de sanatkarlık yapılabilceği dolayısıla yoruma gerek olabileceği üzerinde düşünülecek)

Burda dönüp geleneksel sanatlar üzerinde fikir yürütmeye çalışalım. Bir ebru da yada hattan izlyenden beklenen beklenen izleyici bir ilahi neşeyi ortaya çıkarması, huşu duygusu uyandırması yada en azından dinginlik vermesidir.(aşağı yukarı aynı amaca hizmet eden duygular, bir birlik yada bütünlük bahsi açılıp, geliştirilebilir belki ) Burada fark eserden anlayan sanatkarla, bu sanatı bilmeyen kişiler arasındaki fark olacaktır. Ama neticede varılan şey izleyen herkes içinde ilahi neşe , huşu duygusu uyandırmak olacaktır. Kişisel farklar olabilir mi ? Bunun için daha evvel eserle bir geçmişe sahip olmak, yada eserdeki bir motifin izliyicide geçmişiyle ilgili bir şey uyandırması gerek.

Bir metnin birden fazla anlam ihtiva etmesi yada anlamın belli sembollerin arkasına gizlenmesi yani yoruma ihtiyacı olmas o metni hazırlıyanın en azından böyle bir niyetle yazmış olmasını gerektirir. Anlatıcı böyle bir şeye niyet etmediyse tek bir şeyi anlatmaya niyetliyse ve okuyan burdan başka manalar çıkarıyorsa bu tamamen okuyucunun böyle bir netice çıkarma arzusundandır. (arzusu kelimesi burada eğreti oldu ama başka bir kelmede bulamadım)

(konu hakkında okukça, geri dönülecek)
Devam edecek...

1 Aliya İzzetbegoviç-İslam Deklarasyonu sh.127

24 Kasım 2007 Cumartesi

Felsefeyi sevdirmek üzerine

(Semazen.net forumundaki felsefeyi nasıl sevdirebiliriz başlıklı yazıya cevaben)

Felsefe ile ilgili zorlukların başında buyurduğuğunuz gibi bir terminoloji sorunu var. Bu zorluk felsefeyi anlamayı güçleştiriyor günlük hayatın dışında soyut bir dünyaya olarak görülmesine sebep oluyor.

Bunun yanında birde aklın din konusunda yetersiz kalacağına dair bir düşüncenin var olmasıda, felsefeye soğuk bakılmasına sebeb oluyor.

Aklın kurallar koyma, benzer olayları toplama , sistem kurmaya çabalama eğilimi vardır. Bu da en nihayetinde akli sistemler kurmaya götürür insanı..

İlahi emir açık bir şekilde iyiliği emret, kötülüğü men et der. Bu en azından biz beşer seviyesindeki insanlar için bir seçim demektir. İyi ile kötü arasında bir seçimde ise akla ihtiyacımız var. Keza gene iyi amellere bizi sevk edende, ister korkuyla ister sevgiyle, akıldır, bilgidir . Aksini düşünürsek büyük evliyaların ve din adamlarının senelerce tahsil yapmaları anlamsız kalır.

İslamın yükselme devrinde gene bir çok bilim konusunda faydalı buluşlar ve bilim adamları yetiştirilmiştir.


Bir bilgi kaynağı olarak akıl yine de her zaman doğruyu vermiyebilir. Akıl menfaatine, nefse uyabilir, kendine nedenler , gerekçeler icad edebilir. Böyle durumlarda birçok kimse için alınanan kararlar insani olmaktan çıkar. Bir bilgisayarın kararı daha doğru olabilir.

Kanatimizce akıl din için gerekli, olamazsa olmaz bir şeydir ama tek ve yeterlide değildir. Akılsız olmayacağı gibi sırf akılla da olmaz.

Doğrusunu Allah bilir.

17 Kasım 2007 Cumartesi

Adalet üzerine küçük bir deneme

Ötekinin adaleti her zaman güce dayalı bir adalettir. Yanlışı hatayı görür. Oysa adaletin temeli insan olmalıdır.

Haksızlığa uğradığını iddia eden ya da buna inanan bu haksızlığı belli bir grupla ilişkilendiryorsa kadın, erkek, sağ, sol vs vs bu grubun gücüyle, hayatı öteki üzenden anlayışı üzerinden gerçekleştiğnden hep bir kötü ötekine ihtiyaç duyacaktır ve bu da peşinden insana değil de güce dayalı bir adalet fikrini getirecektir. Adalet güce göre işleyecektir, insana göre değil sosyal kampların gücüne göre koparabildikleri menfaatler çerçevesinde şekillenecektir. Bu tarz bir adalet fikri ötekinin yaptığı haksızlığı, güçlünün adaleti olduğu için, onaylamak gibi bir çelişkiyle karşı karşıya kalır. Bugün ben güçlüysem ve hakkımı alıyorsam adalet sağlanıyor dersem, dün de öteki , yanlış da olsa, o zaman güçlü olduğu için haklı olur.

15 Kasım 2007 Perşembe

Geleneksel insana ihtiyacımız var mı?


Geleneksel insan kimdir? Gördüğümüzde onları tanırız ve bize varoluşları o kadar doğal gelir ki, onların kaybolmakta olan bir nesilin temsilcileri olduklarını düşünmeyiz. Geleneksel insan dendiğinde akla, dini duyarlılıkları yüksek insan gelir ilk anda, lakin her dini duyarlığı olan insan kanımızca kastedilen manada geleneksel insan değilidir. Kastetiğimiz bu insanın iki temel özelliği vardır, geleneksel sanatlardan en az birinden , çoğu zaman bir kaçından anlarlar ve küçük ekonomiler içinde yaşarlar.

Çok insan anlayamaz eski mûsıkîmizden,
Ve ondan anlamayan, bir şey anlamaz bizden!.. (Yahyâ Kemâl)


Geleneksel insanın bir sürü ayırd edici özelliği vardır. Bunların başında ince bir zevke sahip oluşları gelir. Geleneksel sanatlardan bir yada bir kaçını bilirler. Ama en çok da müzik hakkında bilgilidirler. Bir müzik aleti çalabilirler yada hiç olmazsa çalanı tanır ve bilirler.

Hz.Pir mealen bu coğrafya için : Bu topraklarda şiir söylediğini , başka bir yerde olsa belki de vaiz olacağını söyler .

Köyünde geleneksel insanı vardır ve en az şehirli kadar duyarlıdır.

İnsanın ruhuna dokunan (ve içerideki insanı uyandıran) her müzik (yada hat, tezhip ve diğer geleneksel sanatlar) yaşar ve yaşamalıdır. Bu klasik türk müziği olur, halk müziği olur (yada başka bir müzik) insanın ruhuna dokunabilme gücü kadar değerlidir. Bir feryaddan yada kederden doğmuştur. Bu toğrağın kederlerinden, feryadlarından. Bu yüzden de bu sanatlar ve bu insanlar bizim kimliğimizdir.

Geleneksel sanatların eğitimi meşk usulu iledir ve sabırlı insanların işidir. Burada naçizane düşüncem bu imkanları elde edemiyen insanların da iyi birer dinleyici, en azından değerli eselerlerden anlayan onları takdir edebilen insanlar olarak yetiştirilebilmelerinin bir yolunun aranmasıdır.

Geleneksel insan dendiğinde aklıma Niyazi Sayın, Mustafa Düzgünman, Ahmet Yüksel Özemre ve onun anlattığı aktar dükkanındaki insanlar gelir aklıma. Benzeri bu coğrafyadan (ve belki balkanlarda) başka bir yerde bulunması zor ,birden fazla sanat hakim , gönül ehli.

Geleneksel insanın bir boyutu ise küçük ekonomiler ile meşgul olmalarıdır. Bir bakkal, aktar olarak çıkarlar karşımıza. Büyük paraların sermayenin peşinde değillerdir. Bu paranın hayatın amacı olmadığına dair inançlarındandır. Damda zürafa aranmayacağı (Mesnevi) nüktesine uygun bir hayat tarzıdır. Paraya karşı tavırları nötr dür. Yani ne yanında , ne de karşısındadırlar. Günümüzde tekelleşen ekonomiler, bu gibi küçük ekonomilerin yaşamasına izin vermemektedir. Büyük işletmeler ile küçük işletmeler arasındaki rekabeti küçükleride gözetecek şekilde yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.

Üzerinde düşünülmesi gereken kritik soru şudur: Ne olmazsa müslüman ve türk (birbirinden ayrılmaz şeklinde)olma özelliği ortadan kalkar.

Neticede evet geleneksel insana, sükunet içinde yaşayan insana ihtiyacımız var.

11 Kasım 2007 Pazar

Uyuyakalmışım

Yattığım yerden sıçradım

Gene uyuyakalmışım

Avuçlarıma kum dolmuş

Kervan yola koyulmuş

Topladım öteberimi telaşla

Tekrar koşuşturmaya başladım

Ufukta kaybolmakta olan

Kararaltının peşinden

9 Kasım 2007 Cuma

Karar verme üzerine notlar

Bu yazı, Mesnev-i Şerif de geçen Hz. Ali kıssasından yola çıkarak, nefs sorgulanmasının bir bilgi kaynağı olup olamayacağı hususunda düşünmek, fikir geliştirmek denemesidir.

Felsefeci değiliz, felsefe konusunda da çok bilgimiz yoktur. Belki daha önce söylenmiş bir sözü söylüyoruz, ya kulağımızda bir yerden kalmıştır yada yaza çize o sözü ikinci kez farketmişizdir. Daha evvel söylenen sözler konusunda titiz devranmaya çalışıyoruz ve alıntıları veriyoruz. Gözümüzden kaçanlar olursa afola.

Karar verme, hürriyet problemiyle alakalı bir eylemdir. Hür olan karar verir, sorumluluk üstlenir. Ve bir şey eğer verilecek kararlarda etkili oluyorsa buna bilgi diyebiliriz.

Bir şeylere karar verme aşamasında kararımızı etkelyen bir çok şey çıkar karşımıza. Bunlardan hangisi seçtiğimiz yada nelere göre karar aldığımız birazda bizim karaktarimizle, dünyaya bakışımızla alakalı birazda galiba.

Rastgele verilen kararların dışında, alınan kararların hepsi bir bilgiye dayanır. İyi yada kötü bir gerekçeye sahiptir.

Benim tespit edebildiğim karar vermede dörd aşama yada bilgi kaynağı var. (Bunlara başka bilgi kaynaklarıda eklenebilir) Bilimsel bilgi, Dini bilgi, Ahlaki bilgi yada vicdani tavır ve nefsin sorgulanması.

Bilmek,ilim- Evrenin veya olayların bir bölümünü konu olarak seçen, deneye dayanan yöntemler ve gerçeklikten yararlanarak sonuç çıkarmaya çalışan düzenli bilgi, (TDK sözlüğü)

Bilimsel bilgi:

Daha evvel gözlem ve araştırma sonucu elde edilmiş bilgiye dayanarak verilen karalar.Bilimsel bilgi mekanik bir yorumdur. Akla dayanır. Daha evvel konulmuş kuralları referans alır. Felsefe bilginin kaynağı konusunda üç adet çözüm sunar ve hepsi de bilimsel bilgiyle ilgilidir. Kısaca bakarsak :


Akılcılık (Rasyonalizm)

Akılcılık, bilginin kaynağının akıl olduğunu; doğru bilginin ancak akıl ve düşünce ile elde edilebileceği tezini savunan felsefi yaklaşımdır. Bu yaklaşıma göre deney yolu ile elde edilen bilgi kesin bilgi değildir, geçicidir. İnsan duyum ve algıları geçici, doğuluğu kesin olmayan bilgiler verir. Eski Yunan'da rasyonel bilgi ile duyu organlarımızın sağladığı duyusal bilgi arasında fark olduğunu belirten ilk filozoflar Herakleitos, Parmenides, Sokrates, Platon ve Aristoteles'tir. Yeni çağ akılcıları ise Descartes ve Hegel'dir.


Deneycilik (Empirizm)
Deneycilik, bilginin duyumlar sayesinde ve deneyimle kazanılabileceğini öne süren yaklaşımdır. Deneyci yaklaşıma göre insan zihninde doğuştan bir bilgi yoktur. Bu nedenle akılcılık yaklaşımına karşıdır. Akılcılığın insan aklında doğuştan ilkeler varolduğu varsayımına karşıdır. Doğru bilgi duyular vasıtasıyla deney yolu ile elde edilebilir. Bütün bilgilerin ilk kaynağı duyudur. Deneycilik yaklaşımının önemli filozofları John Locke ve David Hume'dur.


Analitik Felsefe
Felsefeyi düşünsel bir etkinlik olmaktan çıkarıp bir dil analizi olarak algılayan felsefi akımdır. Bilimlerin dilini çözümlemeye ve onların kavram yapısını araştırmaya öncelik verilir. Ludwig Wittgenstein akımın önde gelen temsilcilerindendir.

"http://tr.wikipedia.org/wiki/Epistemoloji"'dan alındı


Dini bilgi :

Dini bilgiden kasıt kitabi dini bilgi. Herhangi bir olaya göre değilde daha evvel din alimlerince yada bilginlerce kurallarlaştırılmış bilgi.

Vicani/ Ahlaki Bilgi:

Karar vermeyi etlileyen kaynaklar dikkate alındığında vicdan da bir bilgi kaynağıdır. Aslında vicadanın oluşumunda birinci kaynak dini bilgidir. Ama farklı mezhepler, coğrafi şartlar ve yaşanan her olayın kendine has özellikleri onu vicdani bir sorgudan geçirmeyi zorunlu kılabilir. Dini bilgiden farklı somut olaylar karşısnda alınan bilgiler kararlar.

Vicdan her zaman doğru kararlar vermeyebilir. Yanılabilir, yanıltılabilir ve bazen tamamen susar.

Nefis e dönerek alınan kararlar.

Beşer seviyesindeki bizler için son iki kategori ,nefs ve vicdan, insan olmakla alakalıdır.

Nefs içe dönük bir bilgidir. Beş duyudan değil de şuurdan elde edilen bir bilgidir. Aynı vicdan gibi, insanın hali ile alakalı bir bilgi. Uyanık ve kendinde olan bir insanın bilgisidir.

Mesnev-i Şerif de Hz. Ali nin hikayesi kısaca şöyledir:


Ali dedi ki: “Ben kılıcı Tanrı için vuruyorum. Tanrı kuluyum ten memuru değil!
Tanrı aslanıyım heva heves aslanı değil... İşim, dinime şahittir.

3790. Ben “Attığın zaman sen atmadın, Tanrı attı” sırrına mazharım. Ben kılıç gibiyim, vuran o güneştir.
Ben; pılımı pırtımı yoldan kaldırdım; Tanrıdan gayrısını yok bildim.
Bir gölgeyim sahibim güneş... Ona hacibim hicap değil.
Kılıç gibi vuslat incileriyle doluyum; savaşta diriltirim, öldürmem.
Kılıcımın gevherini kan örtmez. Rüzgâr nasıl olur da bulutumu yerinden teprendirebilir?
Saman çöpü değil; hilim, sabır ve adalet dağıyım. Kasırga dağı kımıldatabilir mi?

3795. Bir rüzgârla yerinden kımıldanıp kopan bir çöpten ibarettir. Çünkü muhalif esen nice rüzgârlar var!
Hışım, şehvet ve hırs rüzgârı, namaz ehli olmayan kişiyi silip süpürür.
Ben dağım; varlığım, onun binasıdır. Hattâ saman çöpüne benzesem bile rüzgârım, onun rüzgârıdır.
Benim hareketim, ancak onun rüzgarıyladır. Askerimin başbuğu, ancak tek Tanrının aşkıdır.
Hiddet, padişahlara bile padişahlık eder, fakat bize köledir. Ben hiddete gem vurmuş, üstüne binmişimdir.

3800. Hilim kılıcım, kızgınlığımın boynunu vurmuştur. Tanrı hışmıysa bence rahmettir.
Tavanım, damım yıkıldı ama nura gark oldum. Toprak atası ( Ebu Turab) oldumsa da bahçe kesildim.
Savaşırken içime bir vesvese, bir benlik geldi; kılıcı gizlemeyi münasip gördüm.


Bu suretle “Sevgisi Tanrı içindir” denmesini diledim; ancak Tanrı için birisine düşmanlık etmeli.
Cömertliğimin Tanrı yolunda olmasını, varımı yine Tanrı için sakınmamı istedim.

3805. Benim sakınmam da ancak Tanrı içindir. Vermem de... Tamamı ile Tanrınınım, başkasının değil.
Tanrı için ne yapıyorsam bu yapışım, taklit değildir; hayale kapılarak, şüpheye düşerek de değil. Yaptığımı, işlediğimi, ancak görerek
yapıyor, görerek işliyorum.
Hüküm çıkarmadan arayıp taramadan kurtuldum. Elimle Tanrı eteğine yapıştım.
Uçarsam uçtuğum yeri görmekteyim, dönersem döndüğüm yeri.
Bir yük taşıyorsam nereye götüreceğimi biliyorum. Ben ayım, önümde güneş, kılavuzuyum.

3810. Halka bundan fazla söylemeye imkân yok; denizin ırmağa sığması mümkün değildir.
Akılların alacağı kadar aşağı mertebeden söylemekteyim. Bu, ayıp değil, Peygamberin işidir.
Garezden hürüm ben; hür olan kişinin şahadetini duy. Kul, köle olanların şahadetleri iki arpa tanesine bil değmez!
Şeriatte dâva ve hükümde kulum şahitliğinin kıymeti yoktur.
Senin aleyhinde binlerce köle şahadet etse şeriat onların şahadetlerini bir saman çöpüne bile almaz.

3815. Şehvete kul olan, Tanrı indinde köleden, esir olmuş kullardan beterdir.
Çünkü köle bir sözle sahibinin kulluğundan çıkar,hür olur. Şehvete kul olansa tatlı dirilir, acı ölür.
Şehvet kulu, Tanrı’nın rahmeti, hususi bir lûtuf ve nimeti olmadıkça kulluktan kurtulamaz.
Öyle bir kuyuya düşmüştür ki bu kuyu, onun kendi suçudur. Ona cebir değildir, cevir de değil!
Kendisini kendisi, öyle bir kuyuya atmıştır ki ben o kuyunun dibine varacak ip bulamıyorum.


Hikayenin Tamamı
Düzeltilecek

Büyük Filozoflar




Büyük Filozoflar
Platon'dan Wittgenstein'a Batı Felsefesi


Çeviren: Ahmet Cevizci

Yazar : Bryan Magee


PARADİGMA YAYINLARI

Felsefeye merakınız, felsefi problemlere ilginiz mi var? Batı kültür tarihini, Avrupa'nın ikibinbeşyüz yıllık entelektüel serüvenini öğrenmek; günümüz dünyasını yaratan fikrî zemini tanımak mı istiyorsunuz?
Bryan Magee'nni Batı'nın büyük filizoflarını anlatan Büyük Filozoflar adlı eseri, bütün bu amaçlara hizmet eden eşsiz bir felsefe tarihi niteliğinde. Hem popüler, hem alabildiğince teknik; bir yanıyla sistematik, bir yanıyla da tarihsel bir eser.
Kitap Batı düşüncesinin kilometre taşlarında duran büyük filozofları felsefe öğrenmeye, felsefe yapmaya, felsefi sorgulamaya çok uygun düşen bir yöntemle tanıtıyor. Büyük filozofların düşünme tarzlarını, kendilerine konu edindikleri felsefi problemleri, dünyaya armağan ettikleri büyük teorileri ve derin ufukları, akademik kariyerlerini hemen tamamen onlardan birini anlama ve yorumlama işine adamış, kendileri de birer filozof olan ünlü yorumcularla tartışıyor.


http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=47347&session=77601536882261969593&LogID=

7 Kasım 2007 Çarşamba

İncinmemek ? - 1

Cihan bağında ey dil,

Budur maksûd-ı ins ü cin;

Ne senden kimse incinsin

Ne sen bir kimseden incin.



Yolcunun kimseyi incitmemesi lazım. Yoldaki vazifelerden biri gönül kırmamak, ah almamak. Beşeriz yapsakda gönül almasını, af dilemesini bilmek lazım , lazım da.....

İncinmemek nasıl bir sırdır? Nasıl bir ruh halidir ?

İnsanı ne incitir? Dostların kaprisleri, menfaatperestikleri, vurdumduymazlıkları. insan yakınına incinir. Aslında incinmek insani bir duygdur ve vefa bekleyenin ama bulamayanın ruh halidir.

Tasavvuf diyor ki ey yolcu evet bir vefasızlık gördün ama incinme. Muhtemelen fiil ile faili ayır demek istiyor. Parçalara , şekillere takılma diyor.

Birşeyleri haketmediğimizi düşünürüz. Belkide sır burda gizlidir ,hak etmek.

Peki bekledğimiz şey bizim hakkımız mıdır? Bu hakkı neye dayanarak isteriz?

Sorular çoğalıyor...

30 Ekim 2007 Salı

Arpa boyu

Bu kalıbın içine ne zaman girdim bilmem

Akıp giden zamanın karşısınıda şaşkın

Bir şeyleri zamandan kurtarmanın telaşı ile

Dönüp dönüp dururum, arpa boyu ilerlememiş

24 Ekim 2007 Çarşamba

Çöl üzerine devam


Çöl meydan okur herkese ve boyun eğdirir, şartlarına uydurur, kendisine taabi kılar, aşk gibi. Çöle girenin tek hedefi canlı kalabilmektir, yok olmama savaşıdır, yoklukta var olma; aşk gibi. Çöl öyle büyük görünür ki ondan başkası yoktur sanırsın tıpkı.... Çöl başka bir şey düşünmene izin vermez, kendinden başka, tıpkı...

Biraz da yorum diyelim. Bir gönülde iki sevgili olmaz denir. Çölün manası yokluk ise, yokluk Leylanın yerine geçer. Leyla çöl olur.

Bir gönül dostu Hüseyin Bey'e ithafen
http://salimsaracer.blogspot.com/

19 Ekim 2007 Cuma

Çöl metaforu üzerine - Yada konformist Leyla

Eski bir halk efsanesi olan Leyla ve Mecunun özellikle Fuzuli den sonra tasavvufi bir boyut kazanır.Mecnun Hak aşıkları için bir sembol olur. Bir dostun bu meşhur hikaye üzerine yazdıkları bizi hikaye hakkında düşünmeğe sevketti, bakalım bizden neler çıkacak.

Aşıkların en meşhuru Mecnun dahil bütün büyük aşıklar kendilerini çöle vururlar. Çöl den murad nedir? Zenediyoruz ki çöl yalnızlıktır ve insanın kendine yapacağı yolculuk için en uygun mekandır. Bu yolculuklar mecazi aşktan, ilahi aşkadır.

Çöl, şartları itibarıyla çileyede işaret eder. Dünyada belki de çölden daha zor şartlarda yaşam yoktur. Ve ilahi aşk her zaman bir çileyi işaret eder. Aslına bakarsanız yolda olan için, şehirde akbabalarla dolu bir çöl de var olabilir.

Mecazi aşk bir hesaplaşmadır. Görünen dünyada sevilebilecek herşeyin sonlu olduğunun idrakine dair bir yabancılaşma. Bir kendine dönüş ve umursamazlık. Ancak bundan sonra güzel olan her şeyin aynı ve bir ilahi güzelliğin vechesi olduğunu bilmek, kavramak, yaşamak sırası ile tecelli eder denir.

Mecnunun çölle bir problemi yoktur yada çölde yaşama isteği, Leylayı tanıyana kadar. Onu çöle sevkeden Leyladır. Değişimin başlangını, fitilini Leyla ateşler. Bu büyük bir görevdir ve acaba bu görevden Leylanın bir nasibi var mıdır?

Bu hikayede pasif bir rolde olan Leylanın bir nasibinin olması için herşeyden evvel sevilmeyi kabullenecek yada bu yükü kaldırabilecek bir ruh yapısına ihtiyaç vardır. Ve bu da neticede bir cesaret işidir. Nerdeyse deli muamelesi gören bir adamı savunabilmek kolay bir iş değildir , cesaret ister, umursamazlık ister ve bunda da dünyevi bir ikbal yoktur. Dostların kınamsı , alaylı bakışları yada vah vahları da Leylanın çilesidir. Bu çile, değişim vaad eden içe dönük bir yolculuktur. Dostların sözlerine değer veren , onların sevgisini ön planda tutan Leylanın işi değildir bu yolculuk.

Mecnunun , Leylaya ; Leylanın, Mecnuna ne kadar ihtiyacı vardır? İlk ışık dışında ,hikayeden öğrendiğimiz kadarıyla, ihtiyaçları yoktur. Olan olmuştur bir kez ; kavuşmalarına yada birdaha görüşmlerine gerek yoktur, hikayenin nihayetinden vardığımız sonuca göre .

14 Ekim 2007 Pazar

Öteki olmak nedir? Veyahut Simurg

Öteki olmak nedir? İlk akla gelen bir özelliği ile çoğunluğun dışında kalmaktır öteki olmak. Peki ya diğer özellikler. İnsanı tek bir özelliğe mahkum etmek ne kadar doğru; o kendini mahkum etse bile.

Muhtemelen diğer özellikler dikkate alındığında herkesin öteki olma ihtimali vardır. Bir de, hiç kimse sıradan biri olmaya razı gelmez. İlla farklı olmak ister. İnsanın özellikleri, bilgisi, kimlikleri, yaşam tecrübesi artıkça farkı da artar , yalnızlığı da, ötekiliği de.

Birde insana ait ortak özellikler vardır; farklılıklara inat. Samimiyet, neşe, sevmek gibi. Kiminin canı bunları kaldırmaz. Ya öyle yaratılmamıştır, hamurunda yoktur yada buna cesareti yoktur. Pervane gibi yanma kabileyeti yoktur. Ötekine takılır; öteye, insana uçamaz.

* Simurg

11 Ekim 2007 Perşembe

Saat oniki

Yalnızların saatidir oniki

Rahat bir nefes alırlar

Kederli bir rahatlık vardır bu saatte

Kırılgan dostlardan kurtarabildikleriyle

Huzur bulurlar.


Yalnızların saatidir oniki

Kimi ayakta, kimi hastahane köşesinde

Uyanık bir hüzün çöker heryana

Bir yağmur bekler yeryüzü


Kimi televizyonu karıştırır

Kimi gider bir meyva alır buzdolabından

Yetmiş mumluk suskunluğun içinde

Uykuya teslim olmadan

Bir kaç huzurlu saat oyalanır

10 Ekim 2007 Çarşamba

Resmin sorduğuğu soru



İnna lillah ve inna ileyhi raciun

Kim, nasıl izah edecek babalarının nerede olduğunu?

Rahmetle anıyoruz, minettarız- en azından bunu söyleyelim, unutmayalım.

9 Ekim 2007 Salı

Yazmak üzerine

Yazmak tehlkeli bir iş, ne kadar sığ nekadar imla bilmez olduğun çıkıyor ortaya. Ve hatta zihnini ne kadar zor topladığını farkediyorsun (kendi adıma konuşuyorum, kimse alınmasın) . Yazmazsan bunu farkedemiyorsun. Nakilden, dedikodudan da başka kurtuluş yok gibi. Pisliğin üzerindeki sineğin, kendini kaptan zannetmesindeki vehim gibi bir şey bu. Bir dostun Aşk için dediği yağmalanmaya açık olmak, yazmak için de geçerli..

Eşitlik üzerine

Bir çok düşünür, filzof insanlar eşittir der . Gene Kanun önünde herkes eşittir der adalet. Eşitlik fikri herkesin zihninde bir yerde vardır ama bir temenni olmaktan da öte gidemez. Temennidir, çünki insanlar etraflarını kendilerine göre değerlendirir. Onlar diğer insanlarda gördükleri farkları artı yada eksi olarak kabul eder. Mesela falan kişi benden uzundur, fakirdir yada zenginir; cahildir yada akıllıdıdır ve liste uzar gider. Her özellik bir farka işaret eder. Neticede, insana göre kendisi dünyanın merkezidir.

Bu özelliklerin hepsi bir ayrılığa işaret eder. Oysa eşitilk fikri insanlık üzerindir, toplayıcıdır birleyicidir. İnsanda var olan öz üzerinedir. Bu öz ise hiç bir şekilde ayrım kabul etmez , edeni yakar.

Sonlu dünyada Tanrı, insanları sonsuzlukla eşitler. Cahille , akıllı; gençle , yaşlı; zenginle, fakir eşit olur. Paranın ,aklın , sağlığın ,gençliğin hükmü yoktur sonsuzluğun karşısında. Zaman keskin kılıcı ile, herkesi eşitler ve ne kadar insan olabildiklerini yada ne kadar balçık kaldıklarını ortaya çıkarır.

Ve der ki: Bu da Allahın kulu, bu da, posta pulu değil ya

6 Ekim 2007 Cumartesi

Ah mine'l aşk

Şeyh Galib'in ünlü ifadelerinden yalnızca bir tanesi...

''ah mine'l-aşk ve hâlâtihî
ahraka kalbî bi harârâtihî ''

Der ki; Aşkın elinden ve hallerinden... Ateşiyle yüreğimi yaktı yandırdı...

Aşkın hallerine yelken açanlara efendim...

http://nedir.antoloji.com/ah-minel-ask/ den alıntı.

3 Ekim 2007 Çarşamba

Kanaatkarlık Üzerine


Ey oğul! Bağı çöz, azat ol.
Ne zamana kadar gümüş, altın esiri olacaksın?
Denizi bir testiye dökersen ne alır?

Bir günün kısmetini…
Harislerin göz testisi dolmadı.

Sedef, kanaatkâr olduğundan inci ile doldu.
Bir aşk yüzünden elbisesi yırtılan, hırstan, ayıptan adamakıllı temizlendi.
Ey bizim sevdası güzel aşkımız; şadol;

Ey bütün hastalıklarımızın hekimi;
Ey bizim kibir ve azametimizin ilâcı,

Ey bizim Eflâtun’umuz! Ey bizim Calinus’umuz!

Hz.Mevlana- Mesnevi Cilt 1

Hz. Pir in bu güzel öğütlerinde bir sürü dersler var. Bizlere olgun insan olabilmek için bazı kısa reçeteler sunuyor.

İlk öğüdü ise : Dünyaya , dünya nimetlerine olan sevginden, hırsından kurtul ; özgür ol diyor ve sedefi örnek gösterek kanaatkar olmayı övüyor. Tüm zamanlar için ve bugünün tüketim toplumu için bilhassa yerine oturan, dikkate alınması gereken bir öğüt.

Kanaatimizce iyiliği isteyen, kötülüğü men etmeye, engellemeye çalışacak kişi için herşeyden evvel iyi ile kötüyü birbirinden ayırabilecek berrak bir şuura ihtiyaç vardır. Her an isteklerin, arzuların peşinde olan bir kişinin şuurunun berrak olması beklenemez. Böyle bir kişi her anını eksikliğini hissetiği şeyin hayalini kuracaktır. Eğer altın peşinde koşuyorsa kıtalar aşıp Aztek, Maya yerlilerini kılıçtan geçirmekte ya da vahşi batıda kızılderili katliamı yapmakta bir mahsur görmeyecektir.

Hz. Pir bizlere sevgiyi, aşkı tavsiye ediyor. Sevginin hırsı, kibri,tamahı giderceğini ,kendimizi bulmamızda bize yardımcı olacağını söylüyor.

Şems Hz. leri ise 'sevgiyi çözen Hakikate ermiştir' der.

İki büyük zirve aynı şeyden bahsetmişse öyleyse bizde sevgi üzerine , aşk üzerine düşünelim.




devam edecek -internet üzerinde yazılacak...

2 Ekim 2007 Salı

Sessizce

Gecenin karanlığında bir yaprak düşer

Daha evvel düşmüş yaprakların arasına

Kimse duymaz sesini yaprağın

Soğuk rüzgardan başka

Karışır geceye hiç varolmamış gibi

1 Ekim 2007 Pazartesi

İslam ve Modern İnsanın Çıkmazı - Seyyid Hüseyin Nasr


Bu kitap İslam'ın fikri ve manevi mirası ile bu mirası inceleme araçlarını tartışmak, hem Doğu hem de Batı dünyasındaki modern insanın açmazlarını çözme konusunda İslami geleneğin öğretilerini sunmak amacıyla yazıldı; hem Doğu'da hem Batı'da yaşayan modern insanın karşı karşıya bulunduğu ana sorunları gündeme getirmeğe çalıştı.""Batıda yığınla insanın İslam medeniyetinin başarılarıyla her geçen gün daha fazla ilgilendiği şu zamanda, bunlara İslam geleneğinin canlı yapısını ve bugünkü sorunlarıyla olan ilgisini sunmanın özellikle önemli olduğu duygularını taşıyoruz. Ve yine, İslam dünyasındaki modernleşmiş öğelerin, etkilerinde kaldıkları güçlerin gerçek yapısını öğrenmeleri ve İslam geleneğini, bugün bizzat İslam dünyasının içinde kendisini tehdit eden bu güçlere karşı savunmaya daha iyi hazırlıklı olabilmeleri için gelip geçmekte olduğu duygularını da taşıyoruz.
Kitap İslami geleneği ve Geleneksel insanı ve Geleneksel insanın Modern dünya karşısındaki durumunu etraflıca inceliyor. Sorunları ortaya koyma açısından olukça başarılı. Çözümler üzerine pek fazla bir şey söylenmemiş.

26 Eylül 2007 Çarşamba

Bilgilenmede seçicilik

Adil olabilmek, adaletli davranabilmek için gerekli olan şeylerden biride düzgün bilgi sahibi olabilmek. Bilgi edinmek ise tehlikeli bir iş. Çünkü bilgi bir şekilde kanaatlerimizi, kanaatlerimizde davranışlarımızı oluşturuyor.

Gerçi herkes kendi dünya görüşüne yakın bilgiyi almakta seçici davranır ki bu da doğal karşılnmalıdır. Yinede herkes için sağlıklı bilgilenmede bir takım objektif kıstaslar konulabilir.

1-Belkide bunlardan ilki bilginin yıkıcı olmaması olabilir. Yada kaynağın nefretle bilgi üretmemesi. Ötekileştirmeye ve nefrete dayalı bilgi üretimi nihayetinde yıkıcılıkla sonuçlanır.

2-Günümüzde üretilen her bilgi geçmişte üretilmiş bir bilginin devamı mahiyetindedir.Fikirler daha evvel ortaya atılmış düşünceleri basamak yaparak gelişir. Bu yüzden de bir bilginin ne kadar sağlıklı olduğu anlamak için , içinden doğduğu yada eklemlendiği ana kaynak hakkında fikir sahibi olunulabilir.

3-Aynı şekilde bazı düşünceler de belli fikilere karşı olmak için doğmuşlardır Örneğin marksizim , kapitalizimin eleştirisi olarak vücud bulmuştur. O zaman sol hakkında fikir sahibi olmak için önerilen metottan yola çıkarsak, önce ana kaynak saf marksizimi daha sonrada saf kapitalizmi öğrenmek faydalı olabilir.

4-Birde zamanının ruhu vardır ki, zamanın şartları bilgiyi değişitirir, eğer , büker. Örneğin savaş, zulum ortamında söylenmiş sözler vardır ki zamanlarına uyar. Fakat bu bir döngüdür savaşı barış ; barışı , savaş izler. Değişen dönemlerde bu sözler , bilgiler tekrar değerlendirilmeli, söylendiği zamanın ateşinden temizlenerek adalet, eşitlik ilkeleriyle elden geçirilmelidir.

5-Haddizatında , dinlerin doğuşu dışında, ortaya çıkan her yeni düşünce bir ihtiyaçtan doğar. Kimi bir felsefi tıkanıklığı; kimide beşeri, sosyal bir tıkanıklığı çözmeyi amaçlar ve bir noktaya odaklar. Bu yüzden de bir takım varsayımlar yapmak mecburiyetinde kalır ki buda onu hakikatten uzaklaştırır. Öyle yada böyle insan zihninden çıkan , kitleleri etkleyen her düşüncenin, fikrin içinde bir hakikakat gizlidir ve esas hakikatin bir yüzüdür. Sonuçta bir çıkmaz sokağa girse , tamamen manasız olsa bile bir şeylere isyan, öfke barındırıyor olabilir. Ki bu da bir adaletsizliğe, zulme işaret olabilir.

devam edecek

25 Eylül 2007 Salı

Bilmiyorum diyebilmek....

Mesnev-i Şerif te verilen ilk derslerden birisi de : Bilmediğini itiraf edebilmektir.

Oysa ne zor gelir insana bilmediğini söyleyebilmek. Bu da bir cesaret işidir. Bir bilen muhakkak çıkacaktır ve siz insanların gözünde onlardan daha bilgisiz gözükeceksinizidir.

Bu da yanlış bir kanaatin sonucudur fikrimizce. Bizim değerimizin, insanların gözünde başkalarının vereceği bir ortak kararla oluşacağı. Oysa insanlar ancak bizim yaptıklarımızı, ettiklerimizi görürler. Yapabileceklerimizi bilemezler. Bu da onların iç dünyalarımızı, yapabileceklerimizi bilememelerinden kaynaklanır.

Bir insanın değerini bilmek için ya onunla çok yakın dost olmak yada onun ölümünü beklemek lazım galiba. Birincisinde iç dünyasından biraz heberdar oluruz, ikincisinde iç dünyasıyla beraber göçmüş olduğundan geriye zaten yapabildikleri kalır.

24 Eylül 2007 Pazartesi

Sanayi sonrası toplum kuramları

Sanayi Sonrasi Toplum Kuramlari
Mustafa Kemal Şan Sakarya Üniversitesi Sosyoloji Bölümü

ÖZET

Gelişmiş ülkelerde toplumsal yapının geçirdiği değişikliklere dayanan sanayi sonrası toplumunun şekillenmesine yönelik çalışmalar 1970’li yıllardan itibaren gündemi işgal etmeye başlamıştır. Artık gelişmiş-gelişmememiş veya gelişmekte olan ülkeler kavramsallaştırması yerini; tarım, sanayi ve sanayi sonrası toplum biçimlerine bırakmaya başlamıştır. Bell ve Tourain bu dönemi sanayi sonrası toplum şeklinde nitelendirdiler. Bell daha sonra bu nitelendirmeyi bilgi/enformasyon toplumu, profesyoneller toplumu gibi açıklamalarla zenginleştirdi. Lyotard, söz konusu periyodu postmodern durum olarak değerlendirdi. Sanayi sonrası toplum kuramları, toplumsalın yapısal dönüşümünü ve bu değişimin sosyal sonuçlarını ele alırken, postmodern toplum kuramı zihinsel ve düşünsel dönüşümleri irdelemektedir.

Abstract
Post-Industrial Society Theories

The studies with respect to the formation of the post-industrial soceity, which have been depended upon the evolative changes of the societal structure in the developing countries, have been frequently seen in 1970’s. Since then, instead of the terminology of developed – nondeveloped or developing – underdeveloped countries, it has been started to use the societies of agriculture, industry and post-industry. Bell and Tourain describe or identified this period as post-industrial soceity; later he expands this qualification by adding the following terms: the societies of information or knowledge and of professionals. However, Lyotard presents this era as the state of postmodernism. The societal theories of postindustry examine structrial transformation of society and the soceital outcomes of this transformation, beside rational or mental evolations.

GİRİŞ

Sanayi sonrası toplumunun yapısına yönelik kuramların birbirleriyle örtüşen noktalarının yanısıra, aralarında bir takım farklılıklarda söz konusudur ve bu farklılıklar salt bir vurgudan ibaret değildir. Örneğin, enformasyon toplumu kavramının enformasyon teknolojisi ile olan bağlantısı diğer kuramların da -postmodern toplum, tüketim toplumu, risk toplumu vs.- merkezinde yer almaktadır. Buna ek olarak küreselleşme, çeşitlilik, yerellik ve ademimerkezileşme ortak noktalar arasındadır. Söz konusu kuramları birbirinden ayıran nokta, yaşanan değişim ve dönüşümleri incelemek için kullandıkları çerçevelerdir.
Enformasyon toplumu kuramcıları, tüm ağırlığı teknolojik faktörlere vererek evrimci bir yaklaşım benimseme eğilimindedirler. Buna göre enformasyon devrimi ile şekillenen toplum (enformasyon toplumu) değişim sürecinin en son halkasını oluşturur. Daha önce tarım ve sanayi devrimleri gibi, enformasyon devriminin temelinde de yeni teknikler ve enerji türleri, yeni üretim biçimleri ve güçleri vardır. Bilginin belirleyici rolünü vurgulamak açısından bazen bilgi, bazende enformasyon/bilgi toplumu tanımları kullanılmaktadır. Masuda’ya göre enformasyon toplumu bilgisayar ve iletişim teknolojilerine yatırım yapan ve pek çok özelliğiyle sanayi toplumundan farklılık gösteren bir toplumdur. Enformasyon toplumu kuramı üretim güçlerini vurgularken post-fordist kuram üretim ilişkilerini vurgular. Teknolojinin nötr karakterinden ziyade teknoloji kullanımı ve uygulanımını belirleyen toplumsal ilişkiler matrisine oturtulur. Teknolojinin, emeğin, işbölümünün, organizasyon yapılarının esnekleşmesi ile karakterize edilen bir süreçtir ve özelleştirme ile devletin küçültülmesi politikaları ile bir paralellik taşır.
Postmodern toplum, günümüzde yaşanan gelişmeleri açıklamada kullanılan ve bir önceki döneme göre toplumun yeni evresini betimleyen bir kavramdır. Sanayi sonrası bir toplumu nitelendirir ve değişimin paradigmatik yönüne vurgu yapar. Söz konusu kuram, oluşum halindeki toplumun sanayi toplumundan farklı temeller üzerinde yükseldiği iddiasını taşır.
Sanayi topulumunda üretimin, sanayi sonrası toplumlarda ise tüketimin sembol olduğu gerçeğinden hareket eden sosyal bilimciler ise tüketim toplumu kavramıyla yaşanan değişimleri ve mevcut durumu analiz etmeye çalışmaktadırlar. Ele aldığımız bu kuramlar aslında aynı toplumsal evreyi açıklamaya çalışmaktadırlar: toplumsalın sanayi sonrasındaki almış olduğu biçim ve bunun dinamikleri. Fakat her bir kuram değişim ve dönüşümün farklı boyutlarına atıfta bulunarak toplumsalın nasıl bir yapılanma içinde olduğunu açıklamaya çalışmaktadırlar. Süreç devam ettiği için söz konusu kuramların içeriğine ilişkin tartışmalarda devam etmektedir.

I. Sanayi Sonrası Toplum Kuramları
Ortaçağda insanlığın büyük bölümü yerleşik tarım uygarlığında yaşıyordu. XVIII. ve XIX. yüzyılda Sanayi Devrimini yapanlarla yapmayanlar keskin çizgilerle ayrılmış, dünya, sömürgecilerle sömürge ya da yarı sömürgeler arasında bölünmüştü. XX. yüzyılın sonunda ise ileri sanayi ülkeleri, sanayileşen ülkeler ve azgelişmiş ülkeler ayrımı ortaya çıktı. XXI. yüzyıl bu sınıflandırmaya Sanayi Ötesi Toplumlar kavramıyla bir yenisini ekledi. Toffler’in ifadesi ile bu, Üçüncü Dalga Uygarlığının başlangıcıdır. Yani yaşanan gelişmelerle yeni bir uygarlığın temelleri atılmaktadır. [1] .
Dalga teorisyeni olarak bilinen Toffler, insanlık tarihinde üç büyük uygarlık dalgasının yaşandığını; birinci dalga tarım uygarlığına, ikinci dalga sanayi uygarlığına ve üçüncü dalga da sanayi ötesi uygarlığa (post-enüstriyalizm) tekabül eden bir uygarlık dönüşümü tasvir eder. Toffler, bu uygarlık aşamalarının her birinin kendine özgü bir sosyo-külterel, sosyo-ekonomik yapıya sahip olduğu gerçeğinden hareket ederek, felsefi temelde de farklılık arzettikleri yönünde radikal bir ayrım yapar.
Toffler’e göre her uygarlığın insana, tabiata ve topluma yönelik bir açıklama biçimi/modeli vardır. İkinci Dalga Uygarlığı her açıklayabilmeye yetkin olan bir paradigma geliştirdiğine inanıyordu. Bu paradigma, mekanik nedensellik anlaşıyla şekillenmiştir. Bu uygarlık, nedenselliğin esrarını aydınlatacak yanıtları Newton’un keşfettiği evrensel çekimde bulur. Newton’a göre neden ‘varlığı harekete geçiren güçtür’. Sanayi devriminin Avrupa’da yayıldığı sırada benimsenen bu mekanik nedensellik anlayış endüstri uygarlığının temelinde yatan temel argümandı. Newton’cu neden sonuç anlayışını gösteren tipik örnek, birbirine çarpan ve bunun sonucu olarak hareket eden bilardo toplarıdır. Bilardo topları metaforuyla gösterilmeye çalışılan, eğer bu dünyü ayrı parçacıklardan oluşuyorsa, her şeyin nedeni bu topların birbirlerine çarpmaları ve biribirlerini etkilemeleridir. Bunların birincisi diğerlerinin hareketlerinin nedenidir. Hareket, birincisinin hareketinin sonucudur. [2]
Böylece karmaşık, içinde nelerin olabilecğini önceden kestirmeye imkan tanımayan esrarlı bir evren; düzenli, apaçık bir şekil almıştır. İnsan hücresi içindeki bir atomdan, gece gökyüzünde, çok uzaklarda gördüğümüz yıldıza kadar bütün olgular maddenin hareketiyle her parçanın ötekini etkilemesi, onu harekete geçirmesi ile anlaşılır bir hale gelmişti. Bu açıklama biçimi yeni doğmakta olan sanayi gerçekliğine dayanan kültüre doping etkisi yapmıştı. [3]
Bu paradigma temelinde kişisel, toplumsal ve siyasal davranış biçimlerimiz şekillenmektedir. Yalnız evrenin, doğanın değil, toplumun ve insanların da sabit önceden kestirilebilecek yasalara göre davrandıkları inancı da bu anlayıştan beslenir.* Newton’un gökyüzünü programlayan yasaları bulması gibi Darwin toplumsal evrim yasalarını, Freud da psikolojik yasaları bulmuştur. [4] Aynı anlayışa bağlı olarak Durkheim’de toplumsal yasaları keşfetmiştir.**
Bu bağlamda üçünçü dalga uygarlığı (post-endüstriyel toplum) da farklı bir paradigma temelinde şekillenmektedir. Nedensel ilişkilerin belirleyiciliği yerini farlılıklara farklı akıllara bırakmıştır. Daha esnek ve rölatif argümanların daha elverişli açıklamalara sahip olduğu yönünde yaygın bir kabül söz konusudur. [5]
Daniel Bell, günümüz ileri toplumlarında sanayi toplumunun temel yapısını değiştiren karmaşık değişiklikler oluştuğunu, toplumun kültürel ve yapısal temelinin değiştiğini belirtmektedir. Bu değişiklikler ekonomik alanda; mal ve eşya üreten bir ekonomiden hizmet üreten bir yapıya, daha az bilgi gerektiren bir yapıdan daha çok bilgi temelli bir yapıya ve sanayiye geçiş; mesleki açıdan, el işçiliğinin değer kaybetmesi, profesyoneller ile teknik işçilerin önem kazanması; örgütler ve kurumlar açısından, mülkiyetin en önemli faktör olmaktan çıkıp teorik bilginin siyaset ve yenilik kaynağı oluşturmada merkezi bir yer tutması; yeni ilgi alanı olarak, teknolojik gelişmeleri öngörme teknikleriyle yeni teknolojilerin uygulama sonuçlarının değerlendirilme faaliyetlerinin gelişmesi; teknoloji temeline dayalı ve entelektüellerin etkin olduğu yeni karar verme biçimlerinin gelişmesi olarak belirtmektedir. [6] Bell, Toffler’dan farklı olarak, sanayi toplumundan sanayı sonrası topluma doğru, toplumsal yapıdaki bir çok alanda gözlenen değişimler radikal bir yeniden yapılanmayı sergilemekten ziyade eski yapının karakterinde yaşanan bir değişimdir. [7]
D. Bell toplumsal yapıyı sosyal, politik ve kültürel olmak üzere üç düzlemde incelemektedir. Sosyal yapı ekonomik ve sosyal sistemleri içermektedir. Batı toplumlarında sosyal yapının ilkesi ekonomizasyondur. Yani kaynakların an az maliyet ve kar maksimizasyonu hedeflerine yönlendirilmesidir. Bu nedenle de bugün pek çok ülkelerde kültürel eğilimlerde ciddi bir kriz yaşamaktadır. Çünkü ekonomizasyon rasyonaliteye, dar karar alma mekanizmalarına önem verirken; yeni kültürel eğilimler antirasyonel davranış modellerini öne çıkarmaktadır. Bell’e göre bu durum Batı toplumlarının tarihi krizidir ve toplumu derinden etkilemektedir. Politik yaşamın ilkesi katılım, kültürel yapının ilkesi ise bireysel başarı ve kendini geliştirmedir. [8]
Sanayi sonrası toplum düşüncesi, Daniel Bell tarafından formüle edildiği biçimiyle, ilerlemenin son aşamasını gösterir: gelenekselden sanayi toplumuna ve şimdi de sanayi sonrası topluma geçiş. Her aşamayı diğerinden ayıran şey, Marx’ın ifadesi ile üretim biçimidir. Sanayi sonrası toplum mal üretiminden hizmet ekonomisine bir kayma ve hem teknolojik yeniliklerin hem de politikaların oluşturulmasının kaynağı olarak kuramsal bilginin oynadığı merkezi rol ile karakterize edilir. Toplumsal yapıdaki değişmeler teknolojik değişmelere dayandığı kabul edilir. [9]
Sanayi sonrası toplum’u tanımlayan esnek emek ve üretim düzenlemeleri; işbölümünü, üretim ve tüketimdeki standardizasyonu ortadan kaldıran gevşemeler postmodernizmin belirsizlik vurgusunun endüstriyel düzlemdeki yansımaları gibidir. [10]

a. Enformasyon Toplumu Kuramı
Günümüz toplumlarının nitelmesinde yaygın olarak kullanılan adlandırmalarıdan biri olan enformasyon toplumu nitelemesidir. Sanayi sonrası ve postmodern toplum nitelemelerinde iletişim olgusu ve enformasyon üzerinde durulmakla birlikte, enformasyon toplumu kuramında bu husus daha ağırlıklı olarak ele alınmaktadır. Bu yaklaşımda, sanayi devrimiyle nasıl sanayi toplumuna geçiş sağlandıysa, eletronik devrimiyle de enformasyon toplumuna geçilmekte olduğu işret edilmektedir. Bu değişimle toplumun ve insanın değiştiği, bilgisayarların yaşama yoğun bir şekilde girdiği, iletişimin ve dolaşan enformasyonun arttığı, dünyanın her tarafından bilgi alma imkanının insana sağlandığı vurgulanmaktadır. [11]
Enformasyon toplumu kavramı, batı düşüncesinin liberal, ilerlemeci geleneğiyle bir uyum arzetmektedir. Aydınlanma’nın rasyonellik ve ilerlemeye duyduğu inancı muhafaza etmektedir. Bilginin ve onun büyümesinin daha fazla verimlilik ve özgürlükle bir tutulması ölçüsünde bu görüş, toplumun barındırdığı düzenlemelerde kökten değişiklikler olduğu yönündeki açıklamalara rağmen, Saint-Simon, Comte ve pozitivistlerin başlattıkları düşünce çizgisini sürdürür. [12] Bu düşünce çizgisi 18. yüzyıldan bu yana sosyolojide yer alan evrimci çizgiyi içerir. Mevcut değişimler geçmişteki değişimlerden türetilen bir model ışığında görülür ve modelin mantığı izlenerek gelecekteki değişimler kestirilmeye çalışılır. Böylece, tıpkı tarım toplumunun yerini sanayi toplumunun alması gibi, aynı devrimci tarzda sanayi toplumunun yerini de enformasyon toplumu almaktadır. [13]
Enformasyon toplumunu karakterize eden özellikler şu şekilde özetlenebilir: Enformasyon toplumunda beyaz yakalı işgörenlerin sayısı mavi yakalı işgörenlere oranla daha fazladır, dolayısıyla enformasyon toplumunda hizmetler sektöründe çalışanların oranı, tarım ve sanayi sektörlerindeki istihdama göre çok fazladır; Bilgi birikimi, özellikle gelişme ve kalkınmanın temelinde bulunan teknolojik bilgi, teorik bilginin kodlanması ile daha da artarak gelişmektedir. Ekonomik ve toplumsal mekanizmaların işlenmesinde, sistem analizi ve karar alma teori yaklaşımlarını ifade eden entellektüel teknoloji önem arzeder. [14]
Enformasyon toplumlarında üretim faktörlerinde göreli bir değişme gözlemlenmektedir. Endüstrileşme sürecinde son derece gerekli olan hammaddeye sahip olmanın önemi enformasyon toplumları için söz konusu değildir. Özellikle 1974 petrol krizinin etkisi ile Japonya gibi gelişmiş ülkeler temel stratejilerini gözden geçirerek, enerji tüketimi çok fazla olan demir ve çelik gibi sektörlerden yüksek teknolojiye dayanan mikro elektronik gibi sektörlere yönelmişlerdir. Daha çok enerji kullanımı öngören ve kitle üretimine dayanan sanayiler büyük ölçüde terkedilmeye başlanmıştır. Yeni endüstriler ise çok büyük ölçüde hammadde ve emeğin üretim sürecindeki ağırlığını azaltarak bilginin önemini ön plama çıkartmışlardır. Örneğin 1975/90 yılları arasında Japonya"da üretim üç misli arttığı halde hammadde kullanımında herhangi bir artış olmaması bunu desteklemektedir. [15]

b. Tüketim Toplumu Kuramı
Tüketim toplumuna giden yol, temel olarak üretimin bireyden bağımsızlaşması olgusu ile ilgidir. Büyük seri halinde imalat, ancak kitle tüketimi ile birlikte yürütülebilirse söz konusu olabilir. XIX. yüzyılın sonlarına doğru tüketim mallarını üretmekte olan işçiler genelde ürettikleri metaları satın almaya pek muktedir değillerdi. İşçi aileleri genellikle parasal gelirlerinin yarısından fazlasını yiyecek giderlerine ayırmaktaydılar.1900’lerin başında kapitalizm ile 1960’ların kapitalizmi arasındaki belli başlı farklardan biri, 1960’larda ücret artışlarıyla desteklenen tüketimin olağanüstü gelişmesi ve tikel bir tarzda, kitle tüketim tarzına bürünmesidir. [16] Bu yaklaşımın öncülüğünü ünlü Amerikalı otomobil üreticisi Henry Ford’un daha sonraları Gramsci tarafından Fordizm olarak nitelenecek çabaları ile kurumsallaştığını görmekteyiz. Ford, sıradan aileler için seri üretim yolu ile üretmiş olduğu otomobilleri arcılığı ile Batı kapitalizminde çığır açıcı öneme sahip bir değişimin öncülüğü yapmıştır. Ford çalışanlarına yüksek ücret ödeyerek bu otomobilleri öncelikle onlara satmayı hedeflemekteydi. Bu, XX. yüzyılın özellikle ilk toplu üretim ve tüketimin yükselişinin ilk işaretiydi. Fordizm ilk elde, ürünlerin standartlaşmasına; tek bir model için uygun olarak tasarlanmış makinaların geniş ölçekte kullanılmasına; emeğin Taylorist bi­limsel yönetimine; ürünlerin montaj hattı sistemiyle üretilme­sine dayanan bir kitlesel üretim sistemi olarak anlaşılmalıdır. [17]
Ancak 1960-1970 arasında oluşan bunalım, Fordizmin çöküşünü ile neticelenir. Onun yerine, kapita­lizmin post-fordizm adı verilen yeni bir aşamasına gelinecektir. Tıpkı Fordizmin, adını aldığı kurucu­su gibi üreticiler tarafından yaratılması gibi, post-fordizm’e egemen olan temel faktör de üretimin yerine tüketimin geçmesidir. Bilgisayar destekli dağıtım sistemleri, Fordizm'in en önemli sorunlarından biri olan, toptancıların fazla stok yapmasını engellediği gibi, belirli bir grup tüketiciyi hedefleyen ürünleri de olanaklı kılar. Post-fordizm, kitlesel pazarın, tasarımın satışta temel etmen olduğu küçük bölümlere ayrılması olarak görmüştür -metalar artık yalnızca gerçekleştirecek­leri kullanım değerleri için değil, tasarımlarının çağrıştırdığı ya­şam tarzları için de satın alınacaklardır. Bu değişmeler, üretim alanı içerisinde, "esnek uzmanlaşma"ya karşılık gelir. Yeni tek­noloji -esnek imalat sistemleri gibi- artık belirli bir modele bağ­lanmayı gerektirmemekte, birbirinden farklı pek çok amaca uyar­lanabilmektedir. Üretimi koordine etmek için giderek artan bil­gisayar kullanımı, tam da gerektiği kadar stok tutmaya olanak vererek, parça başına maliyetleri önemli ölçüde düşürür. Fabrika boyutları küçülür; emeğin rolü de değişir. Yeni üretim yöntem­leri artık Fordizmin yarı-vasıflı makina kullanıcıları grubunu değildir.
Tüketim toplumu olgusunun gündeme gelmesinde bir önemli faktör de emeğin ikincilleşerek tüketici fonksiyonunun öne çıkmasıdır. Artık tüketicilik yetileri üretim potansiyellerinden daha önemli hale gelen ve yeni mekanizmalar kümesi aracılığıyla- baştan çıkarma, halkla ilişkiler, reklam, yeni gereksinimler- etkin ve etkili bir biçimde entegre edilen tüketicilerden söz açılabilir. [18]
Tüm parametreleri üretmek ve çalışmak üzerine dizayn edilmiş olan bir endüstri toplumuna üretmekten daha öncelikli bir hedef olarak tüketmenin özendirilmesi, öncelikle bazı paradigmal değişmelerin geniş toplum kesimlerine kabul ettirilmesini zorunlu kılıyordu. Nitekim modernlik imgesinin temellerinde uzun süre, Hıristiyanlıktaki feragat, sade yaşam, hazlardan çekinme fikri ile bağlantılı olarak tüm bireylerden iyi olmak isteniliyorsa arzularını denetlemenin yollarını bulmaları öğütlenmekteydi. [19] Buna bağlı olarak modernliğin daha ilk aşamalarından itibaren çalışma, üretimin akılcı bir biçimde örgütlenmesi, tasarruf ve ulusal bütünleşmeye odaklanmış bir üretim toplumunu idealleştirilmişti.
Bir tüketim toplumundan söz etmek için öncelikle bu çalışma etiğinin aşılması gerekmektedir. Bugün için bir çok toplumda bu etik dönüşüm çoktan yaşanmış ve dünya üzerindeki çoğu toplum tüketim toplumu olarak anılmaya başlanmıştır. Özetle tüketim toplumu kavramı ile öncelikli olarak ifade edilmek istenen olgu tüketim toplumunun tüm bireyleri ile tüketime yönlenmiş, kafalarını tüketmeye takmış olan bir toplum tasarımı gündeme getirmesinde yatmaktadır. [20]
Bu toplumda her bireyin en öncelikli görevi tüketmektir.Tüketim toplumunun üyelerini şekillendirme biçimi her şeyden önce tüketici rolünü oynama gereksinimce belirlenir ve toplumun üyelerine gösterdiği örnek norm, bu rolü oynama yeteneği ve arzusu çerçevesinde şekillenir. İşlerin normal ve yolunda gittiğinin başlıca modern ölçüsü, bir toplumun gerektiği gibi işlediğinin göstergesi olan “iktisadi büyüme”, tüketim toplumunda “ulusun üretici gücün”nden ziyade tüketicilerin şevk ve kuvvetlerine bağlı gözüküyor. Bir zamanlar çalışmanın üstlendiği rol olan kişisel güdüleri, toplumsal bütünleşmeyi ve sistemin üretimini birbirine bağlama rolü şimdi tüketim faaliyetine devredilmiştir. [21] Özetle tüketim toplumu temel olarak, akılcılık, çilecilik ve ilerleme inancı üzerine kurulu olan bir üretim toplumundan, bireyin sistemin işleyişine, yalnızca emeğiyle ve düşüncesiyle değil, aynı zamanda, kendi tüketimini yönlendiren ve yalnızca üretim sistemi içinde sahip olduğu yerin birer sonucu olmayan, arzu ve gereksinmeleriyle de katıldığı bir toplumuna geçişe işaret etmektedir.
Frankfurt Okulu’nun tüketiciliğe ilişkin eleştirisi Max Horkheimer ve Thedor W. Adorno’nun birlikte kaleme aldıkları Aydınlanmanın Diyalektiği adlı eserde temellendirilen “Kültür Endüstrisi”çözümlemesine dayanmaktadır. Max Horkheimer’ın daha sonra Akıl Tutulması’nda vurguladığı gibi kitle kültürü’nün sunduğu bütün araç ve kolaylıkların, bireysellik üzerindeki toplumsal baskıları güçlendirmekte olduğunu ve bireyin direnme imkanını, modern toplumun atomize edici işleyişi içinde kendini koruma imkanını elinden aldığını ifade etmektedir. [22]
Kültür endüstrisi, eleştirel teori düşünürlerine göre, insanı geçmiş dönemdeki tahakküm yöntemlerine ve pratiklerine oranla çok daha ince ve etkin yöntem ve pratiklerle çendere altında tuttuğu görüşündedirler. Bu durum kendini en fazla tüketin alanında göstermektedir. Bu ise siyasal arenada gelecekte yeni bir faşizim dalgasına boy verebilecek boyutlara dahi ulaşabilecektir. Kültür endüstrisinde kendisini gösteren katı bütünleşme, siyasette nelerin olabileceğinin bir işaretidir. Değişik dergilerin ya da filmlerin değişik fiyat ve beğeniye hitap eder tarzda sunulması aslında bütünüyle tüketicileri sınıflandırma, organize etme yada etiketleme olayıyla ilgilidir. “Kimse kaçamasın diye herkes için bir şeyler öngörülmüştür, farklar tesviye edilerek birbirine uydurulmuş ve çekici kılınmıştır. Halkın ihtiyaçları seri niteliği taşıyan bir hiyerarşiyle karşılamak, özelliklerin sırf matematiksel olarak yazıya dökülmesine yaramaktadır.” Bütün tüketicileri kapsayacak çapta bir takım kategorilendirmeler yapılmakta, kimse de bunun neden böyle olduğuna ilişkin bir soru soramamakta, olayı olduğu gibi kabullenmektedir. Halka düşen görev, kendi tipi için seri halde üretilen ürünleri tüketmektir.“Birer istatistik malzemesi olarak tüketiciler, propaganda mekanlarından artık bir farkı kalmayan araştırma mekanlarının haritalarında gelir gruplarına göre ayrılmakta ve kırmızı,yeşil, mavi alanlara dağılmaktadır.” [23]
Adorno ve Horkheimer’den sonra Herbert Marcuse, tüketim toplumu ve tüketim kültürünün, bireyleri tüketime dayalı yaşam biçimlerini “satın almaya” zorlayan “yanlış ve sahte ihtiyaçlar” ürettiğini ileri sürmüştür. Marcuse, postendüstriel kapitalizmin beraberinde getirmiş olduğu tüm nimetleri farkı bir gözle ele alarak, diğer arkadaşları gibi oldukça kötümser bir perspektif sunmuştur. Yeni oluşmaya başlayan yapının karşı tarafında bulunan şeylerin tümden farklılaştığına inanmaktadır. Artan cinsel özgürlüğün, daha geniş maddi bolluk ve tüketimin, kültüre daha kolay ulaşmanın, daha iyi barınma koşullarının, artan toplumsal hareketliliğin, düşüncenin kontrol edilmesinde gittikçe artan manipülasyona ve karmaşık biçimlere, entelektüel ve manevi yaşamın gittikçe daha çok alçaltılmasına, varlığın değer yitirmesine ve insanlıktan çıkmasına eşlik eden şeyler bu toplumun temel karakteristikleri arasında yerini almıştır Marcuse göre. Ona göre modern birey ne kadar mutlu ise, farkında olmadan kurulu sosyo-ekonomik sistemin iktidarına o kadar şaşmaz bir biçimde teslim olmaktadır. [24]
Marcuse, tüketim kültürünün yarattığı bireyselliğin, sömürü ve toplumsal kontrolü sağlamak amacıyla geliştirilen yarı bireysellik olduğunu savunan ilk düşünürlerdendir. Marcuse bu görüşlerini özellikle Tek Boyutlu İnsan adlı eserinde temellendirmiştir. Marcuse’ün analizine göre, liberal kapitalizmin devrimci çelişkisi, ileri kapitalizmin gerçek karşıtlıktan yoksun, ‘tek boyutlu’ toplumlarından uzaklaştırılmıştır. Bu toplumlar hür seçimlerden, özgür basından, tüketici tercihlerinden ve totaliter komünizme aşikar zıtlıklardan dolayı, özgür gibi görünmektedir. Oysaki ileri kapitalizmin özgürlüğü, gerçekte, giderek daha etkili bir biçimde yönetilen bir toplumda, dikkati toplumun manipülasyonu ve konformizminden uzaklaştırmaya ve dolayısıyla da, bu manipülasyon ve konformizmi pekiştirmeye yarayan ‘baskıcı hoşgörü’dür. O’nun kasvet verici tasviri, umuda yer bırakmayan, kesintisiz bir manipülasyon ve denetim toplumu ortaya koyar. [25]
Kimi kuramcılara göre tüketim toplumunun bizatihi kendisi, modernliğin sınırlarının dışına çıkmayı gerektirecek kadar modernlik ötesine göndermede bulunmaktadır. Modern dönemlerin Püriten etik çerçevesinde şekillendiğini ifade eden Zgmunt Bauman’a göre postmodern dönemin en ayırıcı unsurunu ve en popüler betimlemesini tüketici toplumu’nda buluruz. [26] Benzer kanaatler bir başka önemli toplum kuramcısı Alain Touraine’de de tanık olunmaktadır: “Tüketim toplumuna giriş, herhangi bir toplumsal değişmeden çok daha güçlü bir biçimde modernlikten çıkış anlamı taşır, çünkü modernliği en iyi tanımlayan, tutumların edimcilerin modernleşme sürecindeki yerleriyle, yani önde yada arakada altta yada üstte olmasıyla belirlenmesidir. Birdenbire, tutumların bu toplumsal ve iktisadi kaburgası çözülür ve edimci kendisine göre yada ilkel küçük gruplara aidiyetine göre konumlanma durumunda kalır.” [27]
Tüketim toplumu, metaların mübadele ve orijinal kullanım değerlerinin ortadan kaldırılmasıyla ortaya çıkmaya başlamıştır. Marc Guillaune, tüketimcilik evresinde pazardan alınan malların “yarar işlevi” gölgelenirken, “gösterge işlevi”nin başköşeye geçtiğini önesürer. İmrenilen, elde edilmeye çalışılan, alınan ve tüketilen göstegelerdir. Metaların özgün kullanım değerlerinin ortadan kalkması ile metaların ikincil ve yapay yeni değerlerine kavuşmaları eş zamanlı olarak gerçekleşmektedir. Bu ise metalara geniş bir kültürel çağrışımlar ve yanılsamalar silsilesini üstlenebilecek ölçüde geniş bir özgürleşme getirecektir. Özellikle reklamlar bu durumu sömürmeye muktedir olup, sabun bulaşık makinesi, otomobiller gibi çeşitli sıradan tüketim mallarını romantik sevda, egzotiklik arzusu, güzellik, doyum bilimsel ilerleme, iyi hayat imgeleri ile ilişkilendirilir. [28]

Tüketim toplumu ile ortaya çıkan mallara yönelme geçmişte insanların yalnızca sabit ihtiyaçlarını gidermeye yönelik olarak yaptıkları harcamalardan temelde farklılaşmıştır. Reklam medya ve malların teşhirine yönelik teknikler yoluyla malların orijinal kullanım değerleri değeri başka bir değişle malların anlamları istikrarsızlaştırılarak bunlara birbirleri ile bağdaştırılan bütün bir duygular ve arzular silsilesine davetiye çıkartılabilen yeni imge ve imajlar iliştirilmiştir. Bu sebepten ötürü postmodern tüketim toplumunda tüketilen mallardan öte bu mallara biçilen sembolik anlamlar öne çıkmaktadır. [29]

c. Postmodern Toplum Kuramı

Modern ile postmodern arasındaki kopuş ya da kırılmada neyin belirleyici olduğu konusu, ayrıca bu iki kavramın gerçekten iki farklı toplum aşamasına tekabül edip ettmediği sosyal bilimciler arasında tartışmalıdır. Fakat sanayi sonrası toplumu postmodern toplum* olarak niteleyenler, diğer nitelemelerden (tüketim toplumu, enformasyon toplumu vs.) epistemolojik açıdan farklılık arzederler. Postmodern toplum teorisyenleri genel olarak sanayi sonrası toplumu, modern sonrası olarak farklı bir paradigma temelinde yeniden şekillendiği yönünde ortak bir kanaati paylaşırlar. Onlara göre postmodern toplum, modernitenin temel referansı olan Aydınlanma düşüncesinden epistemolojik bir kopuş temelinde bir farlılığa tekabül eder.
Lyotard, Baudrillard, Jameson*, Foucault, Touraine ve Bell gibi modernliğin eleştiricileri, gelişmiş ileri Batı toplumlarındaki modernliğin dönüşüm eşiğinde olduğunu, modernlikten bir kopuşun yaşanmakta olduğunu, yeni bir dönemin ortaya çıktığını savunmaktadırlar. Buna karşın, Habermas, Giddens ve Gellner, iddia edildiği gibi yeni bir dönemden bahsedilemeyeceği, ancak içinde bulunduğumuz dönemin modernliğin ileri bir biçimi olduğu konusunda hemfikirdirler. Habermas modernliğin tamamlanmamış bir proje olarak olarak devam etteğini, fakat modernliğin totalleştirici araçsal akıl yerine eleştirel akıl temelinde yeniden inşa edilmesi gerektiğini savunur.
Giddens ise, modernliğin sonu, postmodernizm gibi anlayış ve terimlerle uğraşmak yerine, toplumsal bilimlerde şimdiye kadar belirli ve özgül nedenlerden dolayı yetersiz şekilde anlaşılmış olan modernliğin kendi doğasına bakılmasını önermekte ve postmodernizme karşı radikal bir tavır sergilemektedir. [30]
Büyük ölçüde kültürel alandan kaynaklanıp gelişen postmodernizm kavramı, gittikçe yaygınlaşıp daha birçok alanı kapsar hale geldi. Yalnızca postmodern resim, mimari, edebiyat ve sinemadan değil, aynı zamanda postmodern felsefe, postmodern politika, postmodern ekonomi, postmodern aile hatta postmodern kişiden söz edildiği görülmektedir. Bu durum sanayi toplumlarının yeni bir nitelendirmeyi hak edecek kapsamlı bir dönüşümden geçtiklerini ima etmektedir. Böylece yalnız postmodern bir kültürden değil, gitgide postmodern olan bir toplumda yaşamakta olduğumuz sorusu ortaya çıkıyor. [31]
Endüstriyel toplumların siyasal-kültürel mantığına şekil veren modernite teorilerinin adeta kitle üretimi düşüncesine uygun olarak savundukları homojen toplum tezlerine, postmodern söylemle karşı çıkılmaktadır. Dolayısıyla modernizmin, her yerde geçerli olabileceği yöndeki büyük boy kuramlar (büyük anlatılar) geçerliliklerini kaybetmeye başlamıştır. Öte yandan modern/endüstriyel topmlumlarda homoeconomicusa indirgenen insanın diğer boyutları yeniden keşfedilmeye başlanmıştır. Üretim/yönetim sürecinde insan faktörünün önem kazanması yanısıra toplumsal sorumluluğu da artmıştır. [32]
Postmodernleşme iki düzlemde kendini ortaya koymaktadır. Gücün desantralizasyonu ve çatışmaların ekonomik zeminden kopması. Modernitede politik süreç esas olarak sınıfsal ve ulusal nitelikte iken; postmodernitede sınıfsal farklar çözülmekte; ulusüstü organlar ortaya çıkmakta; global kültürel geçişler önem kazanmaktadır. Bir yandan da üretimin fiziksel araçları birikim süreci içindeki önemlerini yitirmekte; mental aktivitenin göstergesi olan bilgi yeni üretici güç olarak öne çıkmaktadır. [33]
Bauman’a göre, postmodern durum, yanlış bilinçten kurtulmuş modernliktir. Billhassa entelektüeller, evrensel hakikat ve akıl konusundaki her hangi bir anlayıştan hareketle topluma mutlak kurallar ve standartlar biçmekten ibaret bir rol oynamayacaklarını artık kavramaya başlamışlardır. Böylesi ilkeler yoktur. Entelektüeller daha ılımlı bir rol oynamayı, toplulukların birbirini anlamalarına yardımcı olmak üzere bir gelenek ve görenek yorumcusu rolünü kabul etmeliler. Bu modernist yasa koyucuların yüksek konumundan bir düşüş gibi görününebilirse de, daha gerçekçi olmakla kalmayıp aynı zamanda bireylere ahlaki tercih ve sorumluluğu yeniden teslim etme avantajlarına sahiptir. Bireyler ve toplumlar kendi kaderlerine şekil verme bakımından, modernliğe ilişkin klasik toplum kuramının onlara izin verdiğinden çok daha fazla özgür olup çok daha az belerlenmişlerdir. Bu anlamada, bir perspektif olarak postmodernlik, modernliğin gizli kalmış potansiyellerini açığa çıkarır. [34]
Postmodernizm yalnızca yeni bir toplum ya da toplumsal gerçeklik hakkında değil, aynı zamanda bizim gerçekliğin kendisini anlama tarzımız hakkında iddialar ortaya atar. Tarih ve sosyolojiden hareket ederek hakikat ve bilgi konusunda felsefi sorulara uzanır. [35]

SONUÇ
Sanayi sonrası toplumların sosyo-ekonomik, sosyo-politik ve kültürel oluşumlarına ilişkin kuramlar, çağdaş toplumların bir parçalanma, çoğulculuk ve bireycilik sergilediği yönünde bir içeriğe sahiptir. Bu durum kısmen post-fordist kuramcıların iş örgütlenmesi ve teknolojideki değişimlerle ilgili değerlendirmeleriyle paralellik arzeder. Küresel düzeyde yaşanan gelişmeler ise sosyo-kültürel yapılar üzerinde, yerel olanın ve bölgesel kültürlerin önem kazanması yönünde belirleyici bir rol oynamaktadır.
Sanayi sonrası döneme yönelik değerlendirmeler iki farklı tartışma temelinde sürdürülmektedir. İlki, sanayi sonrasında toplumun farklı bir paradigma üzerinde yeniden inşa edildiği, diğeri ise teknolojik değişimlerin hızlı bir şekilde üretim ve tüketim olgusu üzerinde değişimi zorladığı fakat bunun bir paradigma değişimine yol açmadığıdır. Yani yeni enformasyon teknolojisinin toplumsal ve ekonomik hayat için taşıdığı önem konusunda kuşku olmamasına karşın yeni bir toplum inşasına ya da toplumsal evrimin yeni bir evresine yol açmadığına işaret edilmektedir. Örneğin Toffler, yeni enformasyon teknolojileriyle birlikte sanayi toplumunun (ikinci dalga) mekanik nedensellik düşüncesiyle oluşan paradigması yerini, sanayi sonrası toplumda röletivite temelinde yükselen yeni bir paradigmaya bırakmaşıtır. Buna mukabil Habermas ve Giddens gibi sosyal bilimciler yeni gelişmeleri modernitenin ileri bir aşaması olarak değerlendirmektedirler. Habermas söz konusu gelişmeleri modernlik projesinin, hala devam ettiği fakat, madernliğin temeli olan Aydınlanma düşüncesinin yeniden yorumlamak gerektiğini (araçsal aklın yerini eleştirel aklın alması) ileri sürmektedir. Giddens ise mevcut durumu ileri ya da yüksek modernlik kavramlarıyla açıklayarak kanaatini modernliğin devam ettiği yönünde kullanmakatıdır.
Yukarıda açıklamaya çalıştığımız kuramlar bağlamında şunları söyleyebiliriz: Sanayi dönemi toplum yapısıyla sonrası arasında ekonomik, politik ve sosyal alanlarda ileri sanayi toplumları önemli sayılabilecek bir dönüşüm yaşanmaktadır. Bu dönüşümler diğer toplumlar üzerinde küresel etkiler yaratmaktadır. Bu etkilere karşı gösterilen reflekslerle yerel değerler önem kazanmaya başlamıştır ki, bu da çeşitliliğin, farklılığın bir değer olarak dünya gündemine girerek bir yer edinmesiyle sonuçlanmıştır. Söz konusu değişimler eklektik yeni bir kavramla açıklanmakatadır: Küyerelleşme.
Bu bağlamda postmodern toplum kuramını sanayi sonrasının kültürel belirleyeni olarak değerlendirmek mümkündür. Söz konusu toplum kuramları, yaşanan değişimin farklı alanlarına vurgu yapmaları açısından formel bir farklılığa; farklı akıllara, kültürlere, tüketim eğilimlerine vurguları açısından da bir benzerliğe sahip olduklarını söyleyebiliriz.
KAYNAKÇA
Bauman, Zgmunt, Yasa Koycular İle Yorumcular, (Ç. K.Atakay), Metis Yayınları, İstanbul, 1996.
Bayhan, Vehbi, Goballeşle ve İnernet Örneği, I. Türkiye’de Internet Konferansı, 17-18 kasım 1995, Bilkent Üniversitesi, Ankara.
Belek, İlker, Postkapitalist Gelişmeler, Sorun Yay., İst., 1997.
Bozkurt, Veysel, Enformasyon Toplumu ve Türkiye, Sistem Yay., İst., 1996.
Callinicos, Alex, Postmodernizme Hayır, (Ç. Ş. Pala), Ayraç yayınları, Ankara, 2001.
Featherstone, Mike, Postmodernizm ve Tüketim Kültürü, (Ç. M. Küçük), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1996.
Horkheımer, Max, Akıl Tutulması, (Ç. O.Koçak), Metis Yayınları, İstanbul, 1990.
Horkheımer, Max ve Adorno, T. W., Aydınlanmanın Diyalektiği, (Ç. O. Koçak), Kabalcı Yayınları, İstanbul, 1996.
Jameson, Frederic, Marksizm ve Biçim, (Ç. M. H. Doğan), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1997.
Kızılçelik, Sezgin, Postmodernizm Dedikleri, Saray Kitabevi, İzmir,1996.
Kumar, Krishan, Sanayi Sonrasý Toplumdan Postmodern Topluma, (Ç. M. Küçük), Dost Kitabevi Yay., Ankara, 1999.
Toffler, Alvin, Dünyayı Nasıl Bir Gelecek Bekliyor?, (Ç. M. Çiftkaya), İz Yay., İst. (Tarihsiz).
Tomlinson, John, Kültürel Emperyalizm, ( Ç. E. Zeybekoğlu), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1999.
Tourane, Alain, Modernliğin Eleştirisi, (Ç. H. Tufan), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1994.
Wagner, Peter, Modernliğin Sosyolojisi, (Ç. M. Küçük), Sarmal yayınları, İstanbul, 1996.
West, Davit, Kıta Avrupası Felsefesine Giriş, (Çev. Ahmet Cevizci), Pardigma Yayınları, İstanbul, 1998.
Yılmaz, Aytekin, Modernden Postmoderne Siyasal Arayışlar, Vadi Yay., Ankara, 1996.
[1] Gülten.Kazgan, ‘Üçüncü Dalga Uygarlığı ve Türkiye’, Toffler, Alvin, Üçüncü Dalga, (Ç. A. Seden), Altın Kitaplar Yay., 1981, (içinde), s, I-II.
[2] Alvin Toffler, Üçüncü Dalga, (Ç. A. Seden), Altın Kitaplar Yay., 1981, (içinde), s, 161.
[3] A.g.e., 162.
* “Bu yeni nedensellik anlayışı, yeni zaman, mekan ve madde anlayışlarıyla birleşerek insanlığı eski birtakım plavrların zulmünden kurtarmıştır. Bilimde, teknolojide büyük başarıların gerçekleşmesini mümkün kılmıştır. Düşünce ve uygulama düzeylerinde harikalar yaratmıştır. Otoriter davranışlara meydan okumuştur ve insan aklını binlerce yıldan beri süren hapis hayatından kurtarmıştır. Ama endüstri-realitebir yandan da kendisi yeni bir hapishane kurmuştur. Miktara dökemediği her şeyi küçümseyen ya da görmemezliğe gelen, çoğunlukla kurallara sıkı sıkı uymayı öven, hayal gücünü kullanmayı cezalandıran, insanları aşırı derece de basit, protoplazma birimlerine indirgeyen, her sorunu mühendis kafasıyla incelemeye çalışan sanayi kafasını yaratmıştır.”(A.g.e., 164)
[4] A.g.e., 163.
** “Bir sosyal olay kendinden önce gelen bir başka sosyal olayın sonucudur.”
[5] Alvin Toffler, Dünyayı Nasıl Bir Gelecek Bekliyor?, (Ç. M. Çiftkaya), İz Yay., İst., s, 105-107.
[6] Aytekin Yılmaz, Modernden Postmoderne Siyasal Arayışlar, Vadi Yay., Ankara, 1996, s, 93.
[7] A.g.e., 93.
[8] İlker Belek, Postkapitalist Gelişmeler, Sorun Yay., İst., 1997, s, 154-55.
[9] Alex Cllinicos, Postmodernizme Hayır, (Ç. Ş. Pala), Ayraç Yay., Ankara, 2001, s, 188.
[10] Belek, a.g.e., 174.
[11] Yılmaz, a.g.e., 108-9.
[12] Krishan Kumar, Sanayi Sonrasý Toplumdan Postmodern Topluma, (Ç. M. Küçük), Dost Kitabevi Yay., Ankara, 1999, 15-16.
[13] A.g.e., 26.
[14] Vehbi Bayhan, Goballeşle ve İnernet Örneği, I. Türkiye’de Internet Konferansı, 17-18 kasım 1995, Bilkent Üniversitesi, Ankara.
[15] Veysel Bozkurt, Enformasyon Toplumu ve Türkiye, Sistem Yay., İst., 1996, s, 83-84.
[16] Peter Wagner,.Modernliğin Sosyolojisi, (Ç. M. Küçük), Sarmal yayınları, İstanbul, 1996, s, 30.
[17] Alex Callinicos, Postmodernizme Hayır, (Ç. Ş. Pala), Ayraç yayınları, Ankara, 2001, s, 207.
[18] Zgmunt Bauman, Yasa Koycular İle Yorumcular, (Ç. K.Atakay), Metis Yayınları, İstanbul, 1996, s, 214.
[19] Alain Tourane, Modernliğin Eleştirisi, (Ç. H. Tufan), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1994, s, 163.
[20] John Tomlinson, Kültürel Emperyalizm, ( Ç. E. Zeybekoğlu), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1999, s, 183.
[21] Bauman Zgmunt, Yasa Koycular İle Yorumcular, (Ç. K. Atakay), Metis Yayınları, İstanbul, 1996, s, 44.
[22] Max Horkheımer, Akıl Tutulması, (Ç. O.Koçak), Metis Yayınları, İstanbul, 1990, s, 166.
[23] Max Horkheımer ve, T. W. Adorno, Aydınlanmanın Diyalektiği, (Ç. O. Koçak), Kabalcı Yayınları, İstanbul, 1996, s, 11-12.
[24] Frederic Jameson, Marksizm ve Biçim, (Ç. M. H. Doğan), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1997, s, 104.
[25] Davit West, Kıta Avrupası Felsefesine Giriş, (Çev. Ahmet Cevizci), Pardigma Yayınları, İstanbul, 1998, s, 97.
[26] Zgmunt Bauman, Yasa Koycular İle Yorumcular, (Ç. K. Atakay), Metis Yayınları, İstanbul, 1996, s, 229.
[27] Alain Tourane, Modernliğin Eleştirisi, (Ç. H. Tufan), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 1994, s, 164.
[28] Mike Featherstone, Postmodernizm ve Tüketim Kültürü, (Ç. M. Küçük), Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1996, s, 39.
[29] A.g.e., 188.
* Postmodernizm tartışmaları belli başlı üç yaklaşımdan kaynaklanmakatadır; İlki, içinde gelecek kestirimleri de bulunan yeni durum ya da aşama saptamalarıdır. İnsanı ve toplumu belli bir tairihsellik içinde açıklamak iddiasında olan kuramlar bir gelecek kestiriminde bulunurlar. Postmodernizm çözümlemelerine kaynaklık eden ikinci yaklaşım; kültür ve sanat sanatsal estetik alanında ortaya çıkmıştır. Postmodernizm söyleminin üçüncü kaynağı; bilime ve bilgiye yaklaşımın radikal bir kritiği ya da epistemolojinin sorgulanması olmuştur (Nesrin Kale, Modernizmden Postmodernist Söylemlere Doğru, Doğu-Batı Dergisi, yıl: 5, sayı: 19, 2002, sf, 33).
* “Frederic Jameson ve Scott Lash daha muğlak bir model sunarlar. İkisi de yeni bir toplum, postmodern bir toplum düşüncesini biçimsel olarak reddeder. Kabullendikleri postmodern kültürü geç kapitalist mantığın kültürel eğemeni olarak görürler. İkisi de kültüre ekonomi ve toplumda merkezi bir yer vermekle kalmaz, aynı zamanda geç (ya da örgütsüz) kapitalizm konusunda yaptıkları açıklamaların bütünü, yeni bir durum içersinde olduğumuzu, kendisini geçmişteki toplumlardan belirleyici ölçüde ayıran bir durum içerisinde olduğumuzu önerir (Kumar, a.g.e., 161) .” Jameson, postmodernizmi kapitalizmin belli bir aşamasının, geç kapitalizmin kültürü olarak görür. Yeni sistemin sanayi sonrası toplum kuramında olduğu gibi ‘bir kırılma, kopuş ve dönüşüm’ oluşturmaktan ziyade kendisinden önce gelen sistem ile arasındaki temel sürekliliği göstermek istediği için sanayi sonrasından değil, geç kapitalizmden söz etmektedir (140-41).
[30] Sezgin Kızılçelik, Postmodernizm Dedikleri, Saray Kitabevi, İzmir,1996,162.
[31] Kumar, a.g.e., 172.
[32] Veysel Bozkurt, Enformasyon Toplumu ve Türkiye, Sistem Yay., İst., 1996, s, 60.
[33] Belek, a.g.e., 175.
[34] Bauman, Intimatınos of modernity’en aktaran Kumar, a.g.e., 169.
[35] Kumar, a.g.e., 149.

http://www.bilgiyonetimi.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=269

22 Eylül 2007 Cumartesi

Egitim ve Meditasyon

Uygarlık eğitir, kültür aydınlatır. Biri öğrenmeyi, diğeri meditasyonu, düşünmeyi ister.

Tefekkür, meditasyon, insanın kendi kendini ve dünyadaki yerini tanımak üzere sarfettiği iç çaba ; öğrenmek, tahsil etmek ise, gerçekler ve gerçekler arasındaki münasebetler hakkında bilgi toplamaktan ibaret apayrı bir faliyettir. Meditasyon hikmete,uysallığa, huzura, bir nevi Yunani "katharsis" e götürür. Sırlara dönüklük, hehangi bir dini, ahkaki veya sanatla ilgili gerçeği idrak etmek maksadıyla kendi içine dalmak demektir bu... Buna karşı öğrenme, tabiata dönüklük demektir. Gayesi varoluşun şartlarını öğrenmek ve değiştirmektir. İlim; müşahade, tahlil, teşrih, tecrübe, tetkik, tatbik eder; tefekkürün manası ise sırf marifettir. Fikren müşahede "istek ve arzudan arınmıştır" (Schopenhauer), yani fonksiyonsuz ve menfaatsizdir. İlim ise, hiçbir zaman böyle değildir. Tefekkür düşünürlerin, şairlerin, sanatkarların, ermişlerin tutumudur, ilim adamlarının değil... İlim adamı da tefekkür anlarını tanır, ancak ilim
adamı sıfatıyla değil, insan olarak, sanatkar olarak (çünkü her insan bir dereceye kadar sanatakardır). Tefekkür kişiye kendi üzerinde hakimiyet imkanı verir; ilim tabiat üzerinde. Eğitimimiz sadece uygarlığımızı inkişaf ettirir ve tek başına kültürümüze hiç bir katkısı yoktur.


Aliya İzzetbegoviç- Doğu ile batı arasındaki islam dan alıntı

21 Eylül 2007 Cuma

Doğu ve Batı Arasında İslam- Aliya İzzetbegoviç


Otoriteye itaat etmiş ve fakat inanmadığı yasaları hiçbir zaman benimsememiş Alija İzzetbegoviç, yaklaşık yarım yüzyıl ateist ve materyalist bir politik hegemonyanın çoraklaştırdığı topraklarda "Ölümünden sonra Allah'ın yeryüzünü diriltmesi" düşünceleriyle çevresini diriltmiş, onu izleyen ve okuyan insanların acılı ruhlarına Mesih'in kutlu nefesi gibi esmiştir. Bu yüzyılın başlarında Hind Yarım kıtasında nasıl Muhammed İkbal Doğu İslamı'nın derin ve şiirsel bir soluğu oldu ise, onun gibi aynı yüzyılın sonlarında Alija İzzetbegoviç de Batı İslamı'nın soluğu olmaya aday bilge bir kişiliktir. İzzetbegoviç yakın tarihimizin en önemli ve seçkin müslüman bilge düşünürlerinden biridir. Onun entelektüel birikiminin zenginliğini ve derinliğini anlamak için elinizdeki bu kitabını okumak yeterlidir.

18 Eylül 2007 Salı

Method üzerine-patika

Hakikkat ele avuca gelir bir şey değil. Çocukken hatırlarım küçük bir ayna alıp güneşe tutardık. Onun yansımasını takip eden bir kedi yada küçük çocuk aynadan yansıyan ışığın peşinden koşar dururdu. Yakalamak ne mümkün.

Hakikat de aynadan yansıyan güneş ışığı gibi, yakalanası bir şey değil. Belki bir an hissedilebir.

Kendi yolumuz üzerinde de bazen böyle ışıklara rastlıyoruz. Peşinden koşuyoruz. Daha sonra bir başka ışık bizi cezbediyor onun peşine takılıyoruz.

Meşhur sözdür Amerika yı tekrar keşfe gerek yok . Peki bizim Amerikanın keşfinden haberimiz yoksa.

Yol pek çok ve bu yolların bazıları birbirne çok benziyor. Bizden evvelde bu yollardan birileri geçmiş. Duraklarda, yolların kesiştiği yerlerde durup, daha evvel bu yollardan geçenlerin izlerinden, hikayelerini dinlemeli.

Bir müddetir yoldayız. Yolda olan arayandır, ulaşmak isteyendir.

Eğer herkesin kendine göre bir yolu varsa ve bazıları sürüye dahil olmamak için otobanı tercih etmediyse ; o zaman bir tempo tuturmak , metodlar belirlemek lazım.

Çobanların (daha doğrusu yeryüzü çobanlarının) fikrine pek güvenemediğim için, hiç bir zaman sürüde olmaya tercih etmedim. Kırlara , çayırlar götürse de en nihayetinde çoban sürüyü kasaba teslim etmeyecek mi? :)

Bu yüzden tek başınayız yolda. Ama bu yıldızlardan da yol sormayacağız demek değil.

Yolcu yolunda gerek vesselam. Usul, usul ; küçük adımlarla- Eski bir dizide Banazlı İsmail in dediği gibi usuletle ve suhuletle