Gündemden çıkanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gündemden çıkanlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Aralık 2016 Cuma

Atatürk heykelleri put değildir.


Bir heykelin, bir resmin, ikonanın bir objenin put sayılabilmesi için birilerinin onu tapılır kabul etmesi gerekir. Puta tapma animizimde var olan bir şey. Doğa olaylarını kontrol etmek, şifa bulmak için doğaya hükmeden kuvvetlerin bir parçasının orada olduğunu kabulle iş başlıyor. Ya da ataların ruhlarının o nesnede yaşadığı, onu mesken tuttuğuna inanma. Puta tapmada istek ya hediyelerle, rüşvetle ya da putu cezalandırarak yapılıyor. Her halükarda putun ya da puttaki ruhun/gücün her neyse artık doğa olaylarına etkisi olduğu kabul edilir.
Atatürk heykellerin böyle bir vasfı hiçbir zaman olmadı. Kimse onlardan ne bir şey istedi ne olan bitenden onları sorumlu tuttu ne de mum yakana, çaput bağlayana rastlandı.
Atatürk heykellerinin işlevi, milli günlerde Atatürk’ün şahsında toplanan milli mücadele ruhunun canlı tutulması için belli alanları imleyen sanat eserleri olmasıdır. Toplanılacak alanı işaret etmek için şükranla yapılmış eserlerdir.
Bir heykelin etrafında, bir meydanda toplanma illa o heykele tapma değildir. Şirk kovuculuğunun, ikona kırıcılığının kapısı açıldığında Işıdı’ın yaptığı gibi ortada ne bir türbe ne bir tapınak ne de bir sanat eseri kalır. Bu işe girildiğinde Anadolu'da türbe, anıtsal ağaç ne varsa hepsi tahrip edilir.
Bir yanda beraberlikten bahsetmek diğer yandan insanların milli hatıralarına saldırmak bir arada ne kadar ciddiye alınır, tutarlı şeylerdir düşünmek lazım.
Yapılan Cumhuriyete saldırıdır. Bu cephenin askerlerinin mesela Mustafa Armağan’ın alaycı twittlerine bakıldığında niyet gayet açık görülmektdir. Apar topar valiliğin önünde kaidesi bile olmayan resimlerle tepkiler itiraz edilmesi ise hiç inandırıcı değildir. Kaide dediğin nedir ki, hazırlıksız olunduğu apaçık belli.

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Fetihten işgale

Akaretler'deki dönüşüm, Tarlabaşı'ndaki değişim, Galataport, Geziparkı'nın Taşkışla Avm'sine dönüşmesi, Emek sinemasının yıkılması ve Demirören'in avmsi, Beşiktaş'ta küçük işyerlerinin el değiştirmesi bölgenin halktan temizlenmesi projesinin işaretleri olarak gözüküyor.

Fethin sene-i devriyesinde İstanbul bir işgalin eşiğinde. İstanbul gibi bir tarihi şehrin kimliği/tarihi dokusu korunarak, şehir merkezinde nüfus yoğunluğu arttırılmdan, şehrin merkezi eski şehrin dışına kaydırılmalıydı. Fakat eski şehrin rant imkanları buna müsade etmedi ve geri dönülmez bir noktaya geldik. Artık şehir avm ve rezidans insanının işgalindedir.

Bu noktadan sonra şehrin tarihi merkezlerine şehir halkı ancak avmsinden fast food yemek, sinemasına gitmek ve vitrinlerini seyretmek için izin verildiği ölçüde inecektir. Şehir halkı bu yerlere kapitalizmin arzuladığı mutantlar olarak inebilecektir.

7 Eylül 2012 Cuma

..

Sekülerizm dinin kirlenmesine yol açıyor. Laik sistemde din, olağan şüpheli olduğu için, içine kapanıp kendini koruyabiliyor. Dinin küçülmesi anlamına gelen sekülerizmde ise din, dünya ile karışıp yeni bir terkip ortaya çıkarıyor. Bu süreçte dinin uzlaşma sürecinde neler verdiğini tespit etmek zor, her şey hayatın akışı içinde gerçekleşiyor. İlkeler üzerinden bir alışveriş değil bu. Dini muamelat çerçevesinde düşünmek kolaycılığı, bazen çaresizliği hayatın içinde zemin kaybedip protestanlaşmaya yol açıyor. Bu anlamda bugünün doğal pratiklerinden yaşananlara baktığımızda, laikliğin dini koruma bağlamında, sekülerizmden daha başarılı olduğunu söylemek mümkün. Bu korumanın ise bir "derin dondurucu" koruma olup olmadığını konuşmak ise ayrı bir konu.

9 Ağustos 2012 Perşembe

Aklın yolu...

Ateşiniz varsa ya da öksürüyorsanız dondurma yemez, soğuk su içmezsiniz
Tansiyonunuz yüksekse, başınız dönüyorsa koşmazsınız
Şekeriniz çıkmışsa tatlıdan uzak durursunuz
Komşunuzda birileri kavga ediyorsa dalıp ev halkına birbirlerini yaralayacak şeyler vermezsiniz.
Aklınız yerinde ve kimse sizi böyle bir şeye zorlamıyorsa.

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Deşarj olmak insanlıktan çıkmak değil.


Deşarj olmak insanlıktan çıkmak değil. Deşarj olmak için küfretmemiz, saldırganlaşmamız gerekmiyor. Zaten eğer böyleyse, yani bu bizim normal halimizse, saldırganlığımızı gizlemek için maskelerle dolaşıyorsak, içimizde bir hayvan besliyorsak vah bize.

Tirbün taşkınlıkları, küfürleşmeler senelerdir "ama deşarj oluyorlar", diye mazur gösterildi. Sahadaki sertlikler maçın heyecanına, stresine bağlandı. Açık şiddete, küfüre, kötü muameleye şerbetlendik. Niçin? Klüplerin daha çok bilet, şifreli kanalların daha çok decoder satması, birkaç kulüp başkanının, tribün liderinin egosunun tatmin olması, aptal spor programlarının yapılabilmesi, spor yorumcularının sadece iki bilemedin üç maç için gece yarılarına kadar konuşabilmesi için. Ertesi gün tuttuğumuz takımı savunabilmek, iddiamızda altta kalmamak için gece yarılarına kadar seyrettik. Üstelik maçın özetini seyreden normal zekalı birinin anlayabileceği pozisyonları savunmak için.

İddia güzel. Rakip takımdan arkadaşını rencide etmeden kızdırabilmek de. Ama stadyumlara baktığımızda artık bu pek mümkün değil. Şeref locasında kulüp yöneticileri birbirleriyle karışık otururken, sıradan seyirci vahşi hayvanlar gibi tel örgülerin arkasında; polisin, güvenliğin, kameraların gözetiminde; her an insanlıktan çıkması mümkün olduğu endişesiyle. Birbirine düşman, yana yana gelemeyecek, oturamaycak, birlikte maç seyredemeyecek insanların iddiası, futbolun sosyalleştirici yanı kaldı mı? Artık birbirimizden nefret etmemize sebeb olacak ya da artık o noktaya gelmiş bir oyunun oynanması mantıklı mı? Futbol taraftarlığı kişiliğimizin tek varlık nedeni olarak kaldıysa, ona yapılan saldırıyı kişiliğimize yapılmış bir saldırıyı olarak anlamaya başladıysak, bir yerde yanlış var- kapatalım stadyumları. Kapatalım, bunun bir oyun olduğunu hatırlayana, kazananı tebrik edebilecek, kaybedeni rencide etmeden kızdırabilmeyi becerene kadar da açmayalım.

Futbol neticede ekranda, sahada seyredilen soyut bir şey, spor değil. Seyirlik bir oyun. Normal bir insanın 90 dakika koşarak spor yapması, mücade etmesi beklenen/makul bir şey değil zaten. Maç seyretmek sporla ilgilenmek değil. Bir iddiayı takip etmek, futbol endüstrisine gönül vermek, kulüplerin kasasını doldurmasına yardım etmek. Bu kadar özverinin üstüne bir de seyredeni insanlıktan çıkarıyorsa artık bunun üzerinde düşünmek lâzım.

24 Mart 2012 Cumartesi

Yeni Türk Ticaret Kanunu 1

Eğer bir erteleme olmazsa, yeni Türk Ticaret Kanun'u 1 Temmuz 2012'de bazı maddeleriyle yürürlüğe giriyor. Yürürlük tarihleri itibariyle kademe kademe uygulamaya giriyor olacak.

Yeni kanun ne getiriyor? İlk göze çarpanlar :

* Yeni kanun ortakların şirkete borç para vermesini yasaklıyor. Daha evvelki vergi kanunlarıyla ortakların şirketten borç alması yasaklanmıştı. Bu sefer de borç para vermesi engelleniyor ve sıkı cezalar, hapis dahil, öngörülüyor.

*Yürürlükteki tekdüzen muhasebe sistemi 2013'ün başından itibaren kalkıyor. Yerine daha oyuncaklı bir muhasebe sitemi olan TFRS geliyor. Fakat TFRS'nin hesap planı henüz ortada yok. Eski kurul bir çalışma hazırlamış, ama yeni ihdas edilen Kamu Gözetim Kurulu'nun bunu kabul edip etmeyeceği, değiştirip değiştirmeyeceği belli değil. Ve maliyeninde bazı konulara itirazı olduğu da söyleniyor. Bu yüzden şu anda verilen eğitimler afaki bir hesap planı üzerinden yapılıyor.

* Yeni kanunla, mali tablolarun eski adlarıyla gelir gider, bilanço ve eklenen net akış tablosu ve ortaklar tablosunun kurulacak internet sitesinde ilan edilmesi zorunluluğu getirildi.

* Faturalarda, perakenda satış fişlerinde, teklifnamelerde ve işle ilgili tüm evrakta şirket hakkında ticaret sicil kaydının nosuna kadar detaylı bilginin yer alması isteniyor. Bunun yanında şirketler için tasdik edilmesi zorunlu yevmiye, kebir, envantere ek olarak üç defterin daha tasdik ettirlmesi gerekiyor.Ve bunların kapanış tasdiklerinin yapılması şart koşuluyor. İleri bir kanundaki! bu noter sevgisi, beyana güvensizlik ise anlaşılır gibi değil.

* Kanun denetçilik konusuna da el atmış ve üç çeşit denetçiden bahsetmiş, işlem denetçisi, faliyet denetçisi, özel denetçi. İşlem denetçiler şirketlerdeki sermaye artırımı, genel kurul çalışmalarında raporlama yapacaca ve temmuz 2012'de yürürlüğüe girecek. Faliyet denetim ise 2013'de başlayacak ve tüm şirketler için zorunlu olacak. 2013'ün başında şirketler genel kurul kararıyla denetçileri atayacak.

Kimler hangi şartlarda denetçi olacak henüz belli değil. Başlangıçta beklenti, Türk Ticaret Kanunda ifade edilen denetim işlerini piyasadaki ruhsatlı muhasebecilerin yapacağı yönünde idi. Bu yüzden muhasebeciler tarafından yeni bir iş olanağı olacağı ümidiyle geniş bir destek gördü. Kimlerin denetçi olacağını tespit diğer konularda olduğu gibi Kamu Gözetim kuruluna devredilmiş. Kamu gözetimin bu işi sınavla yapacağı, bu işi büyük denetim firmalarının muhasebe bürolarına bırakmayacağı yönünde. Muhasebe piyasasında da tıpkı aile şirketleri gibi küçük firmaların tasfiyesi kısa bir süre sonunda gündeme gelecek gibi gözüküyor.

Kanunun bu haliyle yürürlüğe girmesiyle bir çok limited ve anonim şirketin önünde iki seçenek olacak;  şirketi kapatma ya da nevi değiştirme. Nevi değiştirmek, mevcut işletmesini kapatmak, adi ortaklık kurarak çalışmaya devam etmek. Kapatacak ya da nevî değiştirecek limited ya da anonim şirketlerin sayısında bir tahminde bulunmak zor. İyimser tahminler beşte birinin kapanacağı yönünde.

Uzmanlar, eğitmenler bu konuda oldukça lakayt bir tavırla, "zaten onlar şirket değildi, kapanırsa kapansın", demekte. İnsanın ekmek yediği, zamanında olmasa da iyi kötü para aldığı bir işletme için böyle konuşması üzücü. Nihayetinde iyi kötü para kazanan, eleman çalıştıran yerler bu işletmeler. Nevî değiştirmeyip kapatan işletmelerde işsiz kalacak olanlara bu kadar umursamaz davranılmamalı diye düşünüyorum. Kaldı ki, gene bu ülkenin kanunlarıyla özendirilerek kurdurulan şirketlerin çalışma şartlarının bu şekilde ağırlaştırılmaları da hakkaniyete uymuyor.

Son not; kulislerde konuşulanlar kanunun, tarih vermeyelim, yeni kanunun erteleneceği yönünde imiş.

30 Ocak 2012 Pazartesi

Karda yürümek zordur


"Onlar, biz evlerimizde sıcacık otururken, gece başımızı yumuşak yastığımıza dayayıp uyurken, bu soğuklarda dışarıda yaşam savaşı veriyorlar. Çoğumuz onları yiyecek ararken ya da soğuktan sığınacak küçücük bir köşe kollarken fark ediyoruz. Fakat onları fark etmeyenlerimiz, yanlarından öylece yürüyüp gidenlerimiz veya onları hiç umursamadan yoluna devam edenlerimiz de mevcut, sanki görünmezlermiş gibi... Ama onlar tıpkı bizim gibi üşüyorlar, acıkıyorlar ve konuşamıyorlar. Biz karnımız tok sıcak yataklarımızda yatarken, onların aç bilaç soğuk kaldırımlarda titremeleri sizce adil olur mu? Lütfen dışarıda bu kar kıyamet varken, evden kalan yemek artıklarınızı çöpe atmayın! Kapınızın, bir parkın, ormanlık alanlara yakınsanız uygun yerlere bırakın. Hayvanlar çok aç, normalde mama dağıtımı yapan bir çok gönüllü yollar kapalı vb nedenlerle bir çok yere ulaşamıyor. Hatta imkanınız varsa bahçe kapınızı / depo / garaj kapınızı açık bırakın - en azından geceleri sığınabilecekleri bir yerleri olsun! Çünkü bunu yapmak için "hayvan sever" olmak gerekmiyor, "insan" olmak yeterli!"

Kaynak:
http://www.facebook.com/#!/media/set/?set=a.10150560668189182.415891.180936529181&type=3


Sefika Kutluer - Pavane po.50 ile ediker18

24 Aralık 2011 Cumartesi

Ne yapayım ben böyleyim

"Ne yapayım ben böyleyim" bir mazeret midir?

İnsanın bir teselli olarak kendisine söylediğinde anlamı olan bir şey. Düzeltici bir hareket olarak kederden kurtulumak derdiyle, kötü durumdan dikkati alıp ileriye bakmak açısından bir silkinme belki. Sınırlarını tekrar çizmek o sınırlar içinde tekrar başlamak ya da durumu, hâli herneyse kabullenmek.

Başkalarının hakkı hukuku üzerinden, bunları çiğnemeye yönelmiş bir uslup söz konusuysa iş değişiyor. Bu hem yöneldiği kişinin hukukunu çiğnmek oluyor, hem de hareketi meşrulaştıracı bir anomiyi geliştiriyor.

Uslup sorunlarına öfke kontrolsüzlüğü, boş bulunma gibi mazeretler üretilebilir.  Bunlar, daha sonra tamir edici bir tavır sergilendiğinde dikkate alınabiliecek mazeretlerdir. Bozuk uslubu mazur göstmekten ziyade kötü sözün sahibinin de insan olduğu, hata yapabileceğinden yola çıkılarak; kabahati insani eksiklile bir arada görebilmek. İnsanî mazertlerin işlerliği ise bir özre muhtaç her zaman.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Beklemek

Rekabet sahada, tribünde, pazartesi kızdırmalarında olur.

Hoyrat bir rüzgâra maruz kalan ile, tökezleyen ile rekabet olmaz. Orda bazen susarak; bazen yersiz,zamansız, aptalca şakalara engel olunarak; gidişat haddi aşarsa destek olunarak kardeşlik olur. Zor durumda olanla rekabet olmaz, zor durumundan istifade edilmez

Susmak, beklemek gerek bazen ve herşeyin aslında bir oyun olduğunu unutmayarak. Her spor klubünun mazisinde de bir şeyler olduğunu hatırlayarak.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Sivas


Sivas, propagandaya açık olmanın bir neticesi. Propagandanın aklı, vicdanı nasıl maskelediğine bir örnek.

Bir mezhebe, siyasi görüşe sahip insanlarının hepsine böyle bir sonu reva görebilmek için zihinlerin bu çarpıtmaya nasıl bu kadar açık kalabildiği sorusu acı bir soru ve o koca guruhun içinde "bir dakika biz ne yapıyoruz" diyebilecek birinin olmaması. Malesef Kahramanmaraş'tan, Çorum'dan gelen ve devam eden bir geleneğin halkası. Hasta bir anlayışın, hemen proveke olabilen bir görüşün bu devamını iyileştirmek, tedavi etmek için ne yaptık.

"Şeytanlaştırma"ya karşı ne kadar yol aldık? Ruh hastalarının dışında her insanının iyi ve kötü yanlarının olduğu; bir düşünceyi, dini anlayışı esas alarak insanları iyiler, kötüler diye ayırmanın yanlışlığını bir şekilde geleceğe aktarmak zorundayız. Bu konuda durumumuz hâlâ pek parlak değil. Ne yazık ki bu hastalıklı damarı besleyen internet siteleri, gazeteler, isim yapmış yazarlar bugün de mevcut. Bugün de münzevirlikle, dedikoduyla, röntgencilikle, gelişmiş teknoloji kullanılarak bu damar yaşatılıyor.

24 Haziran 2011 Cuma

Anayasa?

Anayasa tartışmalarının pek içinde olmadık, pek de takip etmedik.

Tarih derslerinden aklımızda kaldığı kadarıyla, anayasa yapma hep bir ideal olmuş. Meşrutiyetin ilanı, anayasanın kabulü ile herşeyin çözüleceğine, kötü gidişin tersine çevrileceğine inanırlarmış insanlar.

Yaşanan sorunların ne kadarının anayasa ile düzeleceği konusunda tereddütlerimiz var. Sorunların bazılarının tarafgirlik, insiyatif alamamadan kaynaklandığını düşünüyoruz. Dünyanın en iyi anayasası yapılsa dahi işin içine tarafgirlik, insiyatif alamama girdiğinde bir fayda elde edilmez gibi geliyor.

Nerdeyse tamamı değişmiş bir anayasanın kapağında 1981 yazması rahatsız edici ise değiştirelim. Birikmiş sorunları çözme insiyatifini ele alma yerine, onları anayasaya havale etme, anayasa sorunu olarak gösterip erteleme sorunları biriktirmekten başka bir şey değil. Sorunları zamana yayıp, yumuşak geçişlerle kırıp dökmekden, herkesi ikna ederek, orta yol bularak çözmek iyi bir çözüm yolu olabilir. Burda zaman kazanmak için, insanları oyalamak için, bir havuç olarak anayasa kullanılıyorsa bu başka hayal kırıklıklarına, güvensizliklere yol açar.

Uygulama, yöneticilerin zihin yapısı, amirlerin ve üst kademelerin beyanları bir çok sorunun insani bir şekilde çözülmesine yardımcı olabilir. Mesela birçok defa sorun yaratan yüzde on barajı için, toptan değişiklik beklenmeden, daha evvelki anayasa değişikliklerinde karar alınabilirdi. Gene 1 Mayıs'ta Şişli Etfal'in içine gaz bombası atılmasına gidilmeden, 1 Mayıs'ın statüsü idari kararlarla düzeltilebilirdi. Muhalif herkese haşere muamelesi yapılması bir genelge ile önlenebilirdi. Bunlar için anayasa değişikliğine ihtiyaç yok, zihniyet değişikliğine ihtiyaç var.

Yeni bir anayasa daha örgütlü, daha demokratik olacaksa bu hangi maddelerde ne gibi değişikliklerle olacak? Uygulamada verilen haklar gerçekten güvence altına alınacak mı? İdare bu kadar özgürlüğe hazır mı? Zamanla göreceğiz. Maddelerdeki somut değişiklikleri görmeden bu konuda şimdiden konuşmak ve hatta yeni bir anayasa ihtiyacından bahsetmek, en azından bizim için, pek inandırıcı olmayacak. Yazılı kararlardan ziyade; insanî bakabilme, insanî yorum yapabilme, yasa karşısında ayak sürmeme, karşındakini düşman görmeme, tarafgirlik yapmamak yani kısaca uygulama bizim için önemli olacak, ki daha çok onu takip edeceğiz.

17 Mayıs 2011 Salı

Çevre meseleleri



Elbistan*

Çevre, üzerine çok fazla düşündüğüm bir konu değildi. Çevre kirliliği ile karşılaşmadık mı? Bir çok kez karşılaştık; Haliç oldum olası pisti, Kızkulesi yakınlarında çarpışan gemilerden sızan petrol Boğaz'ı ve Marmara'yı kirletmişti, doğalgazın olmadığı yıllarda İstanbul'da ve Ankara'da kışları hava hep dumanlıydı, Çernobil'deki patlama neticesinde radyoaktif sızıntı, Karadeniz bölgesini ve muhtemelen bir çok yöreyi radyoaktif serpinti ile zehirlemişti ama nedense bunlar bize hep münferit olaylar gibi gelmiş, bir müddet sonra konuyu unutuvermiştik. Sanki hepsi bir kaza, doğal afet, kader gibi duruyordu. İnsan eliyle önlenmesi mümkün olmayan, kirliliğe sebeb olan faliyet önlenirse daha büyük bir bedel ödenecek, medeniyet/gelişme geriye gidecek gibi düşülnür; üzerinde pek fazla konuşulmaz, etkisi geçtiğinde de hemen unutulurdu. Doğa nasıl olsa kendi kendini temizlerdi. Çevre konuları üzerinde konuşmama, düşünmeme üzerine genel bir anlaşma varmış gibiydi. Bu konsensusu zayıflatan iki olay oldu, biri ozon tabakasının delinmesi diğeri Çernobil felaketi. Etkileri uzun süren bu iki çevre felaketi sonuçları ile bizleri uzun süre meşgul etti.

Bugün artık bir takım geri dönülmez sonuçlara sebeb olan bu çevre felaketlerinin, zamanında görmezden gelinmesi hangi yanlış bakışımızın neticesidir? Çevre kirliliği için çıkarılan yasalar, güvence altına alınmaya çalışılan doğa, gene hangi saikle delinerek kirletilmeye devam edilmiştir? Fabrika sahibinin, kapıda protesto edenlere kızan çalışanların doğanın kirletilmesine devam etmesine zorlayan mantık nedir?

Kütahya'daki gümüş madeninin siyanürlü havuzlarının sızıntı yapması tehlikesine karşı protesto yapan köylülerin karşısındakiler de gene kendi akrabaları, eşleri dostları idi. Çalıştığı işi kaybetme korkusu, ilerde belki kendi hayatlarına mal olacak fabrikayı koruma zorunluluğuna yol açıyordu.

Çalışanların işlerini kaybetme gibi kabul edilebilir bir mazeretleri var. Ya fabrika sahiplerinin? Öne sürülebilecek mazeretler- kapanırsak, üretimi düşürürsek, pahalı arıtmalara yönelirsek birinci dereceden sorumlu olduğumuz çalışanlarımız işssiz kalır, fabrikamız zor durunda kalır belki kapanır, ülke ekonomisine katkımız azalır, daha az vergi öderiz, zarar eden bir firma oluruzdu. Bir organizma gibi çalışan işyeri, kendi hayatının varlığını devam ettirmeyi birinci dereceden bir sorumluluk olarak kabul etmekte ve hatta bunu bir ahlâki gerekçe olarak öne sürebilmektedir.

Burda gelecek kuşakların ve tüm canlıların, ekosistemin dengesinin varoluşu ile dengelenecek ahlâki karşı argümanı nasıl ortaya kayabiliriz? Ömrünü tamamlamış bir Nükleer santralın kapanmaması kararını, daha yüksek kapasitede çalışarak daha büyük ve korumasız siyanür havuzları kurma kararını engellemeyi sağlayacak bakışımız ne olabilir?

--

"Sosyal politika"nın dilinden hareket edersek; gelecek kuşaklar da güçsüz kabul edilip korunması gereken, güçsüz gruplardandır. Güçsüzlüğü, görüşünü/tercihini dile getiremekten geliyor öncelikle. Bunun yanında onlara temizlenmesi gereken hava, su, toprak bırakılmasından; bu kaynakların tüketilmesinden.
devam edecek

*http://www.basakgazetesi.com/news.php?id=9488

11 Aralık 2010 Cumartesi

Minik eller üşümesin, minik ayaklar donmasın



1 MK bu senede güzel bir kampanya başlatmış.

Bu seneki kampanyanın sloganı "Minik eller üşümesin, minik ayaklar donmasın"
Kampanyanın önceliği "önce bir ayakabı.. sonra bir eldiven..."

Bu güzel kampanya için A. Şebnem Soysal ve Engin Bal' a teşekkür ediyoruz.

"Ben de armağan yollamak istiyorum." deyip katılmak isteyenler için mail adresi birmilyonkalem@gmail.com

Web Adresi
http://1milyonkalem.blogspot.com/2010/12/yeni-kampanya-minik-ayaklar-usumesin.html

12 Ekim 2010 Salı

Portakalı soydum, başucuma koydum, ben bir yalan uydurdum



"Gerçek Tanrı adamı, kapısından geçen köpeğe bile cevap vermekte saygı gösterir."
(sh.153 - Şems-i Tebrizî - Makâlât -Mehmed Nuri Gençosman - Mayıs2009)

Peki insanda?

Düz mantıkla; insan ahlakın alanındaysa, "Din güzel ahlâktır" sa (huy olarak geçiyor mu hatırlayamadık,izini süreceğiz), ahlâk güzel huylara sahip olmaksa - Evet insanda da.

Niçin huy? Huy bir kabul ediş, yapamamaktan rahatsız oluş ile ahlak mı, din mi sorularını cevaplamak ve ikisi arasında bir tercih zorunluğunu ortadan kaldırma (Yaratılışı, dirilişi ve hatta aşkı paranteze alarak) mümkün gibi geliyor.

Din ahlakın alanına inerse içi boşalır mı? Yani ahlâkla din arasında bir fark kalmazsa ne olacak? İşte dini, güzel ahlâkı, bir huy(/edeb?) edinme haline getirme araçlarından biri olarak kabul etsek de, din sadece ahlâktan fazla bir şey olmak zorunda.

Yorumlardan biri ahlâkla aşkı aynı alana sokuyor. Aşk burda ister bir ödül, ister bir netice olsun kurallara razılık ile birlikte anılıyor. Ya da benzetmek ne kadar doğru olur bilemiyorum, içinde aşkın var olucağı evin; kolonları, duvarları, damı oluveriyor. Bundan sonra evin iç duvarlarını bizanslı ressamlar mı resimler, çinli ressamlar mı bilinmez.

Kuyudan aşksız çıkmak da mümkün(?) Peki ya sonra...

Kuyuya bir taş daha atalım...

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Okuma listeleri vs.

Atılgan Bayar'ın yazısı üzerine:

Toplumsal mühendislik dertlerini, reklam çabalarını bir kenara bıraktığımızda okunması gereken kitaplar listeleri hangi gayelere hizmet eder? Tamamen bu listeleri bir kenara bıraktığımızı ve herkese tek tek "ne okumalı" diye sorduğumuzu düşünelim. Eğer okunmasında fayda umulan eserlerde bir benzerlik ortaya çıkarsa, bu eserlerde uzlaşmanın bir anlamı olmalı diye düşünmek gerekir. "Kimleri/Neleri okumalı" konulu bir istatistik yapılsa bir çok kişinin aklına benzer isimlerin geleceğini zanediyorum.

Bazı kitapların okunmasının, okuma gayreti içinde olanların, okuduklarını anlaması açısından özel bir önemi var. Mesela Huzur'u okuyanın daha evvel Mesnevî okumuş olması, ya da Mevlevilikten haberdar olması anlatılanı anlama açısından faydalı olabilir. Ama şart mı, değil, okuyan kendi dünyasına göre bambaşka bir şey de kafasında oluşturabilir ve bu da mümkün. Bazı eserler, kitaplar kültür tarihi üzerinde duruyor. Kültür tarihine yön veren eserler bunlar. Kültür her dönem sıfırdan, yenibaştan inşa edilmiyor. Üstüste oluşuyor; öncekini eleştirerek, ona referans vererek gelişiyor, ilerliyor, değişiyor.

Hemen hemen her listede yer alan Dostoyevski, Kafka, Tanpınar, Sait Faik okumadan da insanlığı anlamak mümkün. Ama okunduğunda kattığı şeylerle bakabilmek de bir züppelik değil.

Kültür tarihi katman katman gelişiyor. Bu gelişmenin yönünden, mecrasının akışından haberdar olmaksa kötü bir şey değil. Listelerdeki kitapların okunmuş olmasının insanı aydınlatma garantisi yok. Listeler okundu diye kimse belge almıyor, yazılıya sözlüye tabi olmuyor. Kaldı ki kimseden de kitap okuyor diye dünyanın derin sırlarını çözmesi beklenmiyor. Hatta bir roman sadece tad almak, vakit geçirmek için de okunabilir.

Buna ek olarak kitap, yazı, makale önerilerinde insanların aynı dili konuşabilmeleri, aynı konular etrafında sohbet edebilmeleri, tartışabilmeleri açısndan bir fayda olduğu da söylenebilir.

Müzik içinde benzer şeyler söylenebilir. Bir Dede Efendi dinlenmeden, bilinmeden herhalde Klasik Türk Müziğinde söz söylemek gülünç olur.

Arabesk tartışmasında ise; arabeskin gideceği bir yer, gelişeceği bir alan var mı diye sormak geliyor içimizden. Pop müziğe bir renk olabiliyor. Halk müziğinin içine girerse bozuyor. Arabesk kendi kimliği ile gelişebilecek, derinleşebilecek bir müzik olarak durmuyor. Gerekli mi o da ayrı bir soru? "Mayadağdan kalkan kazlar" ın da gelişmesine gerek yok. Aradaki fark üzerine düşünelim.

Kitap okumayı bir ayrıcalık, üstünlük olarak sunmak kibirden başka bir şey değil. Aynı şekilde kitap okuyan, nitelikli müzik dinlemeyi çalışan insanıda küçümsemek akıl kârı değil. Bu kitleyi belli bir düşünceyle etiketleyip toptan red etmek ise diyolog kurmaya hevesli olmamak gibi geliyor. Bu kendinden eminliğin, yanılmazılık anlayışının kaynağını aramak lazım sanırım. Burda pozitivizme saldırının paranteze alınmamış olması düşündürücü. Yazarın bilimi redetmek lüksününün olmadığını umuyoruz. Herşeyi bilimsel görmek derdiyse bu konuda konuşulabilir.

Atılgan Bayar, karikaturize ettiği aydına bir önyargıdan bakıyor. Bu ön yargıyı besliyecek haklı sebebler de yok değil. Ama gene de, bu önyargının siyasal bir zeminin üzerinde durması yazarın haklılığını zayıflatıyor. Yazının siyasal içeriklerinden temizlenerek, tüm okuyup yazanların ezberciliği üzerine oturtulması belki daha anlamlı olurdu.

Aydın kimdir, necidir? Üzerine söyleyecek çok fazla bir şeyimiz yok. İlla bir şeyler söylemek gerekirse, herhalde, ezberden konuşmayan, buna rağmen bir duruşa sahip, olaylara/hayata bildikleri üzerinden bir yorum yapmaya çalışan, başkalarını da dinleyebilen, tevazu sahibi biridir.

'Gurme' bölümüne ise aynen katılıyorum.

(gözden geçirilecek)

24 Temmuz 2010 Cumartesi

AVM çılgınlığı

Bakırköy'den Silivri'ye giderken inşaatı devam eden, irili ufaklı bir sürü alışveriş merkezine rastladık. Alışveriş merkezlerinin cazibesi eski bir kazanç kapısına, dükkancılığa dönüş gibi duruyor. İşletemecilerine yüksek kiralar vaad eden avm' ler -yaptıkları işlerde bir maliyet unsuru olarak bu merkezlerden alıveriş yapanlara geri dönüyor.

"Kahraman bakkalın süpermarkete karşı" yaptığı savaşı izleyeli nerdeyse onbeş yıl oluyor. O süpermarketler şimdilerde avmlerde bir dükkan olarak yer tutup ayakta kalma savaşı veriyo. Ekmek ve gazete satarak ayakta kalmaya çalışan bakkallar ise artık iyice azaldı. Ayakta kalabilenler tekele, talih oyunlarına dönerek ayakta kalmaya çalışıyor.

Avm lerin hedefi zanediyorum ki uydu kentlerde yaşayanlar olmaktan çıktı. Orta gelir gurbundaki herekesi hedef alıyorlar. İçlerinde lüks tüketim malları satanlarla, sadece araba satışına odaklı olanlar gibi daha dar bir kitleyi hedefleyenlerde var. Gençler için fast-food yemek, sinema ile sosyalleşmek manasına geliyor. Bu yüzden de devamlı kalabalıklar. Kredi kartı kullanımındaki acemlikler azaldığı için tüketici eskisine göre daha dikkatli.

Avmler büyük şehirlerdeki saltanatları daha küçük illere yayılacak gibi. Kanuni önlemerin alınmasında geç kalınması, aralarına mesafe konması yonundaki isteksizlik, çalışma saatlerine kısıtlama getirilememiş olunması - mütevazi bir işletme açarak bir iş kurma hayalinde olanların umutlarını tüketti.

Avm lerin gelecekleri sayılarının artması, ekonomik kriz ile tehlikede. İlk açılan avm'nin sera olarak kullanılmaya başladığını geçenlerde okunduk. Alım gücünde bir artış olmazken yeni açılan avmlerin sayısında ki gözle görülen bu artış, onların gelecekleri hakkındaki soru işaretlerini çoğaltıyor.

Büyük balık, küçük balıkları yuttu. Büyük balıkların durumu ise belirsiz.

30 Mayıs 2010 Pazar

Bugün

Özürlüler Vakfı seminerinden artakalanlar:

* STK'lar hayır kurumu olarak görülüyor. Beş kişiyi bulanların dernek kurabiliyor olması dernek sayısının çoğalmasına, bu da yapılanların verimsiz olmasına sebeb oluyor.

* Denen o ki: Türkiye'de 8,5 milyon engelli var ama bir de sosyal engelliler var ki bunlarla birlikte bu sayı, engelli sayısı, çok yükseliyor. Sosyal engelli kavramını ise ilk bugün duyduk.

* Özürlüler için kurulan dernek ve vakıflar gönüllülük üzerinden yaşamlarını sürdürüyor. Özellikle yer tahsisi konusnda yerel yönetimlerin yardımları kuruluşlarında itici güç oluyor. 30-40 yıllığına kiralanan yerlerin sözleşmelerinin yenilenmesinde ise sorunlar yaşanıyor. Bizden olmayan düşüncesinin bir kaç derneğin sözleşmesinin yenilenmesinde sorun olduğunun, birbirlerini teyit eder şekilde, telaffuz edilmesi utanç verici. Neyse ki sorun şimdilik çözülmüş, daha doğrusu anlatanların ifadesine göre derin dondurucuya kaldırılmış.

* Özürlülerin en büyük sorunu ulaşım ve iş. Kaldırımlar engellerin başında geliyor. Önerileri daha çok sokağa çıkmalıyız, ancak böyle düzelir deniyor.

* Bir konuşmacının şakayla karışık ilginç bir şikayeti oldu: Aklımda kaldığı kadarıyla "Özellikle iki tv kanalı bu konuda öne çıkıyor. Adam karısını döver, alkolik olur, insanlara eziyet eder; bir de bakarsın ki sabaha felç oluvermiş. Engelliler/ özürlülüler şeytan mı? Peki küçücük özürlü çocukların ne günahı var. Anasının, babasının vardır bir günahı" ise ne kadar dayanaksız bir iddia, aptalca bir bahane böyle şeyler için.

6 Şubat 2010 Cumartesi

Hakkı korumak

Döner dolaşır en keskin ve ince noktada adaletle hüküm verebilme dikiliverir karşınıza.

Hakkı teslim edememenin, zaruret içinde olmaklıktan doğan makul, kabul edilebilir insani anları vardır. İnsan bu tökezler, yanılır, yanlış görürür. İnsanın insanlığı, yanlıştan dönebilmekliğinde muhtemelen, dönebilme kapasitesinde ya da. Göremiyenin, görmek istemeyenin valığını makul kılan insan oluşu, insan olarak anılışı.

Hakkını arayan insanının karşısında onun hakkını vermemek için tepede bir yerden bakarak, öbürlerini göstererek, onların da bir hakkının olmadığını söyleyerek, bahane ederek; susturmaya çalışmak, mazeret beyan etmek hakkı teslim etme iradesinden bir vazgeçiştir.

Susarak, bir şey yapmayarak; doğruyu kenara çekilerek, engel olmayarak, yatağına akmasına fırsat vererek de hüküm ilan edilebilir, katkıda bulunulabilirse de, aslolan bir şey yaparak irade beyan etmektir.

Adaletle hüküm vermede, insanlığın penceresinden bakıldığında, ilk söz güçsüzündür. İnsanlığı, insanlığımızı güçsüzün içinde bulunduğu durum belirler. Güçlünün, hüküm sahibinin imkanlarını, şartlarını, yapması gerekenleri güçsüzün durumu tespit eder. Güçlünün mazeretleri, gücünü devretme arayışları, görmezden gelmeleri hatta alayları insaniyetini askıya almasıdır, kendine yazık edişidir.

R e s i m l e r

.

29 Ocak 2010 Cuma

İlmi astroloji / İlmi Medyumluk



Sabah evden çıkarken denk geldik. Astorologlar ile medyumlar bir tv kanalında buluşmuşlar. Bir sosyal sorumluluk düşüncesiyle kimin halkı aldatığını, kimin aldatmadığını tartışıyorlardı. Asrtolog bir kadıncağız medyumları üfürükçülükle suçluyordu. Medyumlarda kendilerini savunmaya çalışıyordu. Astrolog olan kendisinin ilmi olarak astrologluk yaptığını söyleyince, medyumlardan bazıları özellikle genç olanlar kendilerinin de ilmi olduğunu iddia etti; (içlerinde bunu daha evvel Allah vergisi olarak yaptığını söyleyenler yaşlılar/gelenekçiler vardı). Asrtrolg ardından astrolojinin tamamen matemetik olduğunu söyleyerek, bunun ilmi olarak yapılacağını savunarak puan kazanma çabasına girmişken, ayakkabımızı giymiş çıkıyorduk.

Astrolojinin ilmi olduğu iddiasının arkasında ne vardı? Bir okulda okutulmak ya da workshoplardan sertifika almış olmak mı? hakkında kitapların yazılmış olması mı? müfredatının olması mı? ya da matematiğe dayanması mı? Binlerce ışık yılı uzaklıklaki gök cisimlerini dünyaya (nasıl) etkisi(olabileceği) ni es geçmek, astronomi bilminden ödünç alınan matematikle astrolojiyi açıklamaya çalışmak, ispat etmeye kalkışmak; matematiğin kesinliğinden/dokunulmazlığından istifade etmek çabası gibi geldi bize.

15 Nisan 2009 Çarşamba

Resimleri Okumak




Paronayalara kurban olmak.

Komplo teorilerini gerçekmiş gibi kabul ederek paronoya üretmek, paraonayalardan medet ummak, paronayaya insaniyeti kurban etmek.

Komplo teorilleri ayağa düştüğünde herkes temelsiz paronyalar üretmeye başlar. İşin kötü tarafı insanların sorgusuz sualsiz bunlara iman etmesidir. Hakikati çarpıtmak, insaniyetimizin üstünü ötmek, yapılanları makul görmek için.

70 yaşlarında, kanserli bir hanımı paroyaya kurban etmeye kalkışmak insanları uykularından, insaniyetlerine uyandırmalıdır