Olduğun gibi görün göründüğün gibi ol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Olduğun gibi görün göründüğün gibi ol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Şubat 2011 Cumartesi

Güzel

Bir şeyi beğenmek, anlamak/düşünmek gibi, bir varlık beyanı

Orantılar kurmak, oranların farkına varmak ya da onları hissetmek; parçaların bütünle ilgisini yahut bütünün parçayla alakasını keşfetmek bir bulmaca çözmekden ziyade çözen olarak kendini farketmek ve güzelliği farkedenin de güzelliği farkedebilmekten dolayı ona ortak olması, onun bir parçası olması,

Fotoğraf, resim vs. her neyse, bu farkediş, esere dalış o an için her şeyi unutarak hakikat tecrübesi, eserde, eserle birlikte kendinde bir hakikat arayışı, tecrübesi; tekilliği, tekrarlanamzalığıyla

Olduğu gibi görünmeye alışanın, olanın ne olduğunu arama egzersizini yapmış olanın işi muhtemelen

denebilir belki ?

13 Ocak 2011 Perşembe

Yekpare zaman?

Henüz oturmamış bir konu olarak "gerçek zaman"* hakkında notlar:

* Gerçek zaman "olduğu gibi görünenin..." zamanında yayılır (?)

* Gerçek zaman kendisinden hakikatin istenmediği zamanda da bir hâl olarak yaşamalı (ki istendiğinde hakikati talep edebilir bir şekle bürünebilsin)

*"Olduğun gibi" de sanki bir gerçek zaman talebi var. Fakat bu talebi hayat her an istemiyor. Bir sorunla karşılaştığında bir çözüm olarak istiyor.

* Bir problem gibi gözüken boş zamanı - yani olduğun gibi görünmenin talep edilmediği sıradan hayatın aktığı zamanı, (can sıkıtısının zamanını) - gerçek zamanla bütünleyen ve yekpare bir zaman haline getiren nedir? Bir hâlin sürekliliği mi? Edeb/aşk?

* Gerçek zamana gerçekliğini veren onun doldurulması ile alakalı ise, yekpare zamanı (iyi kötü belli bir seviyede tutturulmuş) bir hâlin sürekliği olarak tanımlamak daha mı doğru olur acaba?

---
Güzelin Güncelliği - Gadamer sh.64 festival zamanı (nı gerçek zaman (kutsanan, doldurulan, doğal bir şekilde katılınılan) olarak tanımlası) üzerine söylediklerinden yola çıkarak

1 Kasım 2010 Pazartesi

Hakikat?

Bir olayın hakikati geçmişte bir yere göre bir hakikat. Bir fotoğraf çeker gibi, zamanda bir tespit. Durduğumuz yerden, anlatılanlardan bir eğreti, emanet bakış. Ve bizi hüküm için, bir keskin bakışa zorlayan bir bakış aynı zamanda. Söylenecekten, yapılacaktan da sorumlu olunacak bir zorlayış. Hiç bir şey yapmamanın, susmanın da bir sorumluluk olduğu bir zorlayış.

Bu zorlayışın bastığı zemin tereddütlü bir insiyatif hâli. Mükemmeli hep ileri bir zamana erteleyen.

Şaşı bir çırağın elinde; kırılıp, dökülmeden kavranmıyacak bir hakikat bu. Hem çırağı, hem de etrafını yaralıyacak bir sorumluluğun yüküyle birlikte.

tamamlanmadı

12 Ekim 2010 Salı

Portakalı soydum, başucuma koydum, ben bir yalan uydurdum



"Gerçek Tanrı adamı, kapısından geçen köpeğe bile cevap vermekte saygı gösterir."
(sh.153 - Şems-i Tebrizî - Makâlât -Mehmed Nuri Gençosman - Mayıs2009)

Peki insanda?

Düz mantıkla; insan ahlakın alanındaysa, "Din güzel ahlâktır" sa (huy olarak geçiyor mu hatırlayamadık,izini süreceğiz), ahlâk güzel huylara sahip olmaksa - Evet insanda da.

Niçin huy? Huy bir kabul ediş, yapamamaktan rahatsız oluş ile ahlak mı, din mi sorularını cevaplamak ve ikisi arasında bir tercih zorunluğunu ortadan kaldırma (Yaratılışı, dirilişi ve hatta aşkı paranteze alarak) mümkün gibi geliyor.

Din ahlakın alanına inerse içi boşalır mı? Yani ahlâkla din arasında bir fark kalmazsa ne olacak? İşte dini, güzel ahlâkı, bir huy(/edeb?) edinme haline getirme araçlarından biri olarak kabul etsek de, din sadece ahlâktan fazla bir şey olmak zorunda.

Yorumlardan biri ahlâkla aşkı aynı alana sokuyor. Aşk burda ister bir ödül, ister bir netice olsun kurallara razılık ile birlikte anılıyor. Ya da benzetmek ne kadar doğru olur bilemiyorum, içinde aşkın var olucağı evin; kolonları, duvarları, damı oluveriyor. Bundan sonra evin iç duvarlarını bizanslı ressamlar mı resimler, çinli ressamlar mı bilinmez.

Kuyudan aşksız çıkmak da mümkün(?) Peki ya sonra...

Kuyuya bir taş daha atalım...

30 Eylül 2010 Perşembe

Not

'İnsanlık' bir güzele yönelmedikçe, huzur vermedikçe bir yük, yerine getirilmesi mecburiyeti olan bir görev olarak olarak kalır. (?)

24 Eylül 2010 Cuma

"Sakın, olduğun gibi görünme, göründüğün gibi de olma!" yazısı üzerine

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/?i=11856&y=DucaneCundioglu
http://tvnet.tv.tr/?i=5261

Dücane Bey'i eğer yanlış anlamadıysak, insanın bir geçmişinin olduğunu hesaba katmıyor. Tarihi, geçmişi, duruşu olmayan, hiç bir şey biriktirmemiş bir insan. Bu yüzden kendini gerçekleştirmekte olan insanı, sanki her seferinde sıfırdan başlarmış gibi kabul etmek zorunda kalıyor. Bir çok şeyin, olayın içinde değil de tek bir hakikatin varlığına yüzünü dönmüş sadece ona doğru ilerleyen bir insan resmi gördük anlatılanlarda ve dinlediklerimizde. Zamanla olgunlaşacak değil de bir anda aydınlanacak bir insan bu. *

İnsanın, bütünlüğünü kurmak için yalnız olması gerektiğinden bahsediyorlar.

"Zayıflığa tahammül edememek" üzerine kurulu bu düşünce, insanın kendini bir içebakışla keşfedileceğini varsayıyor sanki, bir sosyalliğin içinde değil.

"Ey talib, sakın, başkalarına, olduğun gibi görünme, göründüğün gibi de olma, yoksa seni çok üzerler, sana eziyet ederler, insanını ezerler, çiğnerler, mahremiyetine tecavüz ederler. " Çile ? Eziyete açık olmayan insan nerede pişecek. Belki şunu söylemek mümkün ayağa kalkamayacak kadar aciz bir insan için geçerli olabilir ama yolcu için? Maskelerinin arkasına saklanan insanlar, hangi aynada kendilerini görecek?

Bir de batında yakın olan zahirde nasıl uzakta olur? Hay olan, hayatı yaratan, her an yaratmada olan zahirde uzak olabilir mi?


*40 Dört yol kesen manevi kus, halkın gönlünü yurt edinmistir.
Bütün gönüllere emir olursan, ey kisi, bu zamanda Allah halifesi sensin.
Bu dört diri kusun kes baslarını da ebedi olmayan halkı ebedilestir!
Bu kuslar, kaz, tavus, kuzgun ve horozdur. Bunların içlerdeki benzerleri de dört huydur.
Kaz hırstır, horoz sehvet. Makam tavusa benzer, kuzgun dilege.
Mesnevi 5. cilt

2 Haziran 2010 Çarşamba

Akıl

Galiba ...

*Aklın yaptıkları küçümsenecek şeyler değil. Olguları derleyip toparlaması, düzenlemesi, sonuçlar çıkarması ve ölçüp biçerek vicdanın kapısına bırakması... Bir ağır işçi gibi bilmeyi sırtlar; bilgi, sorumluluk yüklenmebileye, pişman olabilmeye yol açar. Bir yerde akıl kaderi ayakta tutan omurga gibidir. Akılsıza, aklını kaybetmişe ise ne kadar sorumluluk yazılabilir.

Akıl, irfanın bilgi yönü. Tecrübeyi fiile o geçirir, o sorgular, kesip biçer, hayata yamar. En nihayetinde ise irfanın sezgisine, vicdanına işi bırakarak geri çekilir.

Akıl, irfanı hayat karşısında ayakta tutar, önüne sonsuz seçenekler koyar.

Bitmiş, şekillenmiş, donmuş bir irfan ne kadar mümkün? Donmuş, bitmiş bir tecrübeden; şekillenen, değişen, yanılan, kendini düzelten bir irfana yol akılla bulunur.

İnsan bir mutant değil. Hayat da insandan bir bilgisayar programının mutat cevaplarını, bir satranç partisinin ezberlenmiş hamlelerini beklemez çoğu kez.

*İrfanın bir limiti, tarifi yok. İrfana sahip oluş, olaylara verilen cevaplar ile ortaya çıkıyor ki olaylarında, bakışlarında, anlamlandırmalarında bir sonu yok.

İrfan sahipliği iddiası ise pratikta pek mümkün değil. Ancak bir başkasının, bir başkası için irfanlı iddiası mümkün. Bu da bu tarihe kadar yaşananların neticesi, yaşanılacakların garantisi değil.

* Bir duruştan, bakıştan verilen bir cevap. Bilgi sahipliği üzerinden bir seziş ise irfan ; içinde tefekkür, akıl, hikmet, kalp olan bir tavır.

*Hayatla başa çıkma da sukûnu koruma ve olana rıza gösterme sırf ibadet ile huzuru derinleştirmekle mümkün değil. O zaman iş daimi bir uzlete gider. Halbuki toplum içinde insanlarla yaşayışta olanı biteni anlamladırıp, arkada bırakabilmek için irfana ihtiyaç var. İrfan araftan her dışarı atılışta dönüş bileti gibi. İnsan kurdu, kuşu seyrederek vakit geçirmiyor. Aksine Mevlana'nın dünyasında hayatın içinde hayatla şekilleniyor. Hayat hep bir cevap vermeyi, bir yol seçmeyi bekliyor. İyi ile kötü arasında farkın ayırdedilemediği her nokta hep bir seçim bekliyor bizi. Seçimlerin sonuçlarından çıkan sıkıntılarla, pişmanlıklarla uzlaşmayı, çilelere katlanmayı.

Zahire mâna katan onu anlamlandıran insanlık. İnsanlık ise bir bütün olarak irfanın üzerinde yükseliyor. Hz. Pir ibadetin zahirisini bir kab olarak değerli bulur. Ama onu değerli yapan içindeki mânadır. Burada (insanlıkla, hakikatle tavır alışın neticesinde) zahirin karşısına gelen tam olarak batın değil. Batına da yol açacak olan bir neşe. Zahirle batın arasında bağı kuran da belki bu neşe. Hayata verilecek cevaplar için, hakikat derdi için heybemizde irfanın bulunması gerekiyor gibi duruyor.

* Aşkla seyredenin akla ihtiyacı olmayabilir, aşkla iş yapanın ise akla her daim ihtiyacı var.

Taslak

5 Mart 2010 Cuma

"Olduğun Gibiye" bir not

http://mesneviyiokumak.blogspot.com/2010/03/oldugumuz-gibi-gorunmedigimizde.html yazısının düşündürdükleri:


Olduğu gibi görünüp, göründüğü gibi olmak bir çırpıda kurulacak bir denge değil(öğüt böyle olmadığını varsayıyor). Alışkanlık işi de aynı zamanda. Toplumsallaştırıcı rolünü teslim ettiktikten sonra kişi için dönüştürücü rolü üzerinde de düşünebiliriz sanırım. Ne olduğumuz, ne olmamız, ya da nasıl görüldüğümüz bir (toplum içinde) farkediş ile alâkalı. Ve her yeni konuda yeniden oluşanı (oluşması gerekeni) farkediş. Bu farkediş, farkediş ile kalmıyor, bir dönüştürücü/düzeltici/kendini görüntüsü ile dengeleyici bir eyleme yönlendiriyor. Her zaman, ne olduğumuzu ve nasıl göründüğümüzü bilemeyiz (zihin buna yönelik değildir en azından). İnsanların bizi nereye yerleştirdiği (Cüneyd Bağdadi'nin çocuğun kendisini, bütün gece namaz kılan biri sanmasını, çocuğun arkadaşıyla konuşurken duyması hikâyesindeki gibi) nasıl gördüklerini de bilemeyiz. Oluş ile görünüşü birleştiren bir farkediş ikisini birleştirmek, aynı hale getirmek için her zaman ihtiyaç duyulan bir şey. Ve bu en başta insanın eksikliği (dengesizliği?) düşüncesinden doğuyor.

Şu da söylenebilir sanırım: İnsanın nasıl göründüğünün ve ne olduğunun farkında olduğu zamanlar da vardır. Bunun sürekliği konusu tartışmaya açık olabilir.("Tasavvufun amacı, amaçlarından biri budur, sürekli muhakeme? ya da refleksiyondur" denebilir mi?) Bugün göründüğüm gibi yarın görünmeyebilirim. Bugün olduğumu yarın olmayabileceğim gibi.

taslak

21 Şubat 2010 Pazar

Sükûn?



* Terbiye edici ve yönlendirici bir sebeb olarak düşünüldüğünde olduğu gibi/göründüğü gibi olan'dan aşka giden yolda (eğer böyle bir yöneliş, akış, sebeb sonuç bağı, beraber değişme varsa) ilk verdiği netice sükûn olmalı. Hilmi Ziya Ülken'in kitabında virtüel sezgi başlığında açıkladığı değişmeyen şuur ile (dönüştürücü bir etki olarak) bütünlüğün kavranışı da bir ikinci, (oluştan, duyguya/hale dönüştüren) anahtar olarak düşünülebilir belki.

*Sükûn bizi mutlaklığın kapsına götürüyor ama mutlakla bağ kurmayı sağlamıyor. Sükûn'u sağlama açısından aslında bir çok pratikte aynı kapıya çıkarıp sükûn'u sağlıyor. Meditasyon içeren pratiklere karşı üstünlüğü içinde (şartsız) ahlâki ve sosyal bir söylemi de taşıyor oluşu. Muhtemelen bu onu sükûn'un kapısında bırakmıyor. Bu belki de değişmeyen şuurun beslenmesi ya da sürekli canlı tutulmasını sağlıyor.

*Aşk sükûndan/bütünlük hissinden nasıl oluyor da insanlığa dönüşün bir yolu halini alıyor. Bu dönüş farklılık hissinden bütünlüğe dönüş mü? Bütünlüğe dönüş farkların kaybolması mı? Bütünlük hissi tekil bir aşktan nasıl doğar ve oradan insanî bir görünüşe döner?

*İlke olarak var olan ve bir şey vaat etmeyen bir düstur olarak alındığında, yani şartlı olmayan, karşılığı/mükâfatı olmayan bir düstur olarak şartlı dinî/ahlâki emirlerden ayrı duruyor.

*Bütün şartlı bağları koptuktan sonra bir tek aşk bağı üzerine, bir tek sevememek/sevgiyi kaybetme korkusunun şartına bağlı kalarak fanîliği üzerinden (ki bu da olmazsa fanîlik bağının kopması söz konusu) aşka döndüğü söylenebilir mi? (Kendiliğinden yapıyor olmadığına dair inancı korumak, halin mutlak'a sahipliğini mutlağ'a teslim edip hürmetle bir adım geride durmayı da ekleyerek)

*Çilenin, sabrın (klasik sanatların birer sabır eğitimi olması, aynı zamanda metot olmasını paranteze alarak) sükûn ve orada değişen bütün içinde değişmeyen şuura dönüş üzerinde durmak gerekir mi?

*Kasdettiği gibi olanın bunu bir bütünden bakarak yaptığını, bütünden yaptığını iddia edebilir miyiz? Tek tek olaylara baktığımızdan bu bütünde bağlı olması şart değilmiş gibi görülüyor. Tek bir konu üzerine verilmiş hükme bakarken bir rastlantı eseri, rastgele verilmiş bir hükmün neticesi de olabilir.


Taslak...

resim devinart tan

17 Şubat 2010 Çarşamba

Samimiyet

Samimiyetsizlik suçlaması had bilmezlikle alâkalı galiba. Karşısındakinin verdiği cevap verebileceği en iyi cevap değil derken. Bu yargı aynı zamanda kişinin kafasının o an başka bir şey ile meşgul olmadığını da varsayıyorsa.

Samimiyetsizliğin bir başka yorumu, olduğu gibi görünememe üzerinden. Davranışlarda bir eğretilik sezmekle alakalı. Kastedilen bu değil deniyor kısaca.

Buna rağmen insanın yolun başına nasıl gelmiş olduğu, bir rüzgar ile oraya dikilip dikilmediği, dikildiği yolun başında ilerlemeye ne kadar hevesli olduğu, yolun kendisinden çok yoldaki nimetlere talip olup olmadığı ayrı ayrı samimiyet sorgularıdır ki buna da samimiyet demek doğru olur mu bilemiyorum? Bu şekilde ilerlemenin samimiyetsizliği yoladır. Yolun dışındakilere değil. Yoldan niyetin gerçekten de yol olduğu durumlarda (konsantrasyon bozukluğunda) ise samimiyetsizlik kişinin kendinedir de aynı zamanda.

14 Ocak 2010 Perşembe

Meşruiyet arayışı / şuur

Galiba ;

Şuur bir bütünlük hissi. Şu an duyumsadığımız, (içinde olduğumuz) ve şu ana geçmişiyle bağlı, geleceği tasarlayan, zamana yayılmış bir bütünlük hali şuur.

Yaşadığı gerilim ise tüm zamanlarda tutarlı bir varlık olma isteği. Yaptığını, yapmakta olduğunu, yapacağını tüm zamanlar içinde kendine ait değerler sistemi içinde meşru kılma çabası.

Bunun ise yaptıkları ve tasarladıklarıyla kendi içine, kendine dönerek kendini sorgulayarak, kendini nesneleştirerek yapıyor.

Bu niye önemli? Bu insanı sanırım hayvandan ayrıran bir şey. Tabiatın içinde bir etki tepki makinası olmaktan çıkaran şey. Ya da tabiatın içinde ihtiçlarının peşinde koşan bir şey olmaktan çıkaran şey. İnsanı tabiatın dışına çıkaran şey. Tabiate rağmen onu bir şey yapan şey.

30 Kasım 2009 Pazartesi

İnsanı rutine kurban etmek?




Ya da insanı düşenceye kurban etmek?


Galiba;

İnsanı görmezden gelen düşünce/eylem/bakış rutinden, rutinin eminliğinden çıkıyor.

Sayıların tamamlanmasına, görevlerin bitirilmesine odaklandığında insan; bir görev bilinciyle, doğanın tetiklemesi ile tamamlandığında işler bir noktada rutine bağlanıyor. Rutinin üzerinden giden şeylerde insan başka düşünceye de açık olabilir, birden fazla işle de uğraşabilir. Evvelki tecrübenin (bakışıyla yorumlayan değil de) alışkanlığı ile bakan insan. O halde yaptığı şeyi değerlendirmede düşüncenin(/rutinin) üzerinde bir şeyle bakmalı, bakabilmeli. Bu ise daha fazla ve devamlı odaklanma, gözden geçirme, didikleme, tereddüt ile mümkün. Bu her zaman kullanılacak bir kesinliğe sahip cevapların bulunabilceği iddiası da değil. Anın hakıkını teslim etme çabası belki .

Rutin, olanın biricikliğini, tekliğini ortadan kaldırıyor. Tekliğinin beklediği cevaplarıda bu yüzden es geçiyor

?
Not : Gündemde kaybolan masumiyet
http://www.sabah.com.tr/Yasam/2009/11/29/sevgisiyle_15_ay_yasatabildi
(resim devinart)

19 Kasım 2009 Perşembe

Dinle !



Dinle !

Ayrılıkların derdini; bir baba evinin huzurunu, bir dost sohbetinin neşesini, belki de hakikati(mizi) hatırlatan şeylerin/hallerin tümünü. Bizi bize anlatan/hatırlatan sesleri açık bir yürekle dinle.

Dinlediğimiz şey bazen bakışımızı, duruşumuzu düzelten; ufkumuzu genişleten bir bilgi verir. Bazen de bir hali geçmişin bir halini hatırlatır. Verdiği şey bizim dışımızdan bir olay, bir geçmiş olsa da etkisi bize yöneliktir, anlatılan şeyin gayesi bizizdir.

Dinlemek görmektir, kavramaktır aynı zamanda , değer vermektir . Dinlenene açık olmaktır, söylecek şeyi olduğunu kabullenmektir.

Bizden yola çıkarak dinlediğimiz/anlayabildiğimiz, hatıralarımızı varlığımızı katttığımız için söze söylenen bir aittir. Neticede söz dinleyen herkesindir, herkese göre farklı neticelenebilsede.

3 Kasım 2009 Salı

Hoşça bak zatına*

Taslak olarak notlar:

Sanırız şiirin bütünlüğüne en uzak anlamı kendinden bencil bir şekilde mutlu olmak olacaktır.

Gene uzak ama mümkün bir mana olarak, olumsuz bir yönden alındığından kendini hakir görmemek çıkarılabilir.

Bir geleneğin dışından da okunabilir ama geleneğin içinde, bir geleneğe bir anlam veriyorsa ve onu doğrultuyorsa diyerek, ordan değerlendirmek istenirse :

Alemin gözbebeği olarak insan (alemi fark eden/edebilen) bir şuur olarakda bir anlam ifade edebilir. Bu felsefi olarak ve mekanik olarak doğrudur da. Alemi (farkına vararak) var edenin insan olduğunu söylemek gibi, hani ıssız bir ormanda çıkacak bir sesi duyacak bir kulak olmadığında sesin varlığını sorgulamak gibi.

Ama bunu bir neşe (geleneğin içindeki anlamıyla değil de bir sevinç ) olarakda almak mümkün sanırım. Varlığından dolayı memnun bir hali ifade etmek üzere. Belki de şevkle sema ya durmuş devişe en çok yakışanıda bu olurdu.

Bu neşeyi ötekine duyduğu hürmetten, onun varlığına verdiği öncelikteki gayeden ayırmamak lazım. Bir başkasına tanınan öncelikte bir neşenin neticesi olmalı. Gelip geçiciliği aşmış, aynasında kendini gören ve aynaya da belki bu yüzden hürmet eden, onu kendinden ayırmayan, varlığının manasını onda bulan. Ya da dinleyen kulağın dinlemese, görebilen bir gözün görmesede bir mana ihtiva ettiğini düşünen.

*"hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen "

Şeyh Galip

30 Ekim 2009 Cuma

Robinsonun nezaketi ?

Şöye düşünmek doğru mu olur emin değilim :

Düşünebilmek için (söylenegeldiği gibi) bir "şey"e ihtiyaç duyuyoruz. Nesne, hayal, rüya vs.

Kendini tanıma ise haller üzerinden ise; hallere dönüş, onları tahlil ise bu hali meydana çıkaran şeye, insana (nesneler ? ) ihtiyaç duyarız demek mantıklı mıdır?

Kendini tanıma ile olgunlaşma iki farklı alan, birbirine ihtiyaç duyan. Kendi zaaflarını bilebilir insan ama onu düzeltme gayreti (/ ihtiyacı) duymayabilir. Düzeltme bir sorumluluk duygusu, rahatsızlığın, memnuniyetsizliğin neticesi. Öznesi olmadan düzeltme olabilir mi?. Bunun yanı sıra düzltmenin bir onay beklentisi olacak mı? Robinsonun nezaketini ve alışkanlıklarını muhafaza etmesi anlamlı mıdır? Bir umuda mı işaret eder, bir alışkanlığın neticesi midir?

"Dildeşinden ayrı düşen yüz türlü nağmesi bile olsa, dilsizdir."

Birleştikleri ve ortak noktaları (kendini tanıma ile olgunlaşma (/gayreti)) insana hürmet olan.

Peki, Hoşça bak zatına?nın öznesi? Okuyan ise (önceliği karşımızdakine verdiğimizden) yukarsını tekrar gözden geçirmek lazım galiba

14 Ekim 2009 Çarşamba

Notlar


Olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol bir dönüştürme.

Neyi ; aceleci insanı

Bir önkabulü gerektiriyor hakikat(lilik) derdi, eksik oluşu.

Ne konuda, nasıl , ne kadar eksik? henüz belli değil

Olduğu gibi.. de, ne olduğunu, ne olabileceğini henüz bilmiyor, bildiği sadece eksik olduğu

Kendini tanı madanda bu (olduğun gibi ... ye geçmek) mümkün değil. O halde ilk hareket kendini tanımak.

Eksik olduğunu kabulden öneceki halinde böyle bir derdi yok. Çoğu zaman kendini eksiksiz görebiliyor.

Kendini tanımada doldurulacak bir liste, cevaplanacak test işi değil. Her an olan içinde mümkün. Ve bitirip ben buyum şurda eksiklerim var üzerinden, bitmiş bir netice üzerinden olduğun gibi .. ye geçmek mümkün değil. Yani değişen hayatın sürprizleriyle kendini tanıyan insanın, kendini tanıma sürecini bir yerde bitirmesi mümkün değil. Buna vaktide yok ayrıca, vadesi belli olmadığı için. O halde tanıma bitmeyeceği için olduğun gibi görün... çabasıda tanıma ile birlikte birbirini besleyerek ilerlemeli galiba.

"Hakikat Derdi

Kimde hakikat derdi (gerçekleri araştırıp öğrenme çabası) yoksa, hakikati istemiyor demektir. Mümin o kimsedir ki, balık gibi susuz yaşayamaz. Bütün dünya nimetlerini balığın önüne koysanız, su olmadığı için orada eğleşemez. Öyle ise mümin de balık gibi suya koşar, suya atılır, hem de küçücük bir suda kurtuluş bulamaz. Küçücük bir suda avlanan balık, su az olduğu için oltada kalır. O su balığın içine sinmez, onu tatmin etmez, deniz gerektir ki, balık orada büyüyüp koskoca timsah hâline gelsin. "

Hz. Mevlâna'nın hocası Seyyid Burhaneddin Hz. den
.
.
taslak

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Hakikatlilik ile aşk arasındaki bağı anlama denemesi

Hakikat ve aşk arasında bağ?

Yaşanan anın içinde anı, geçmişin tecrübeleriyle yaşanmaşlıklarıyla değerlendiriyoruz. Yaşananın alacağı şekli, hesaba katılmayan, katılamayanlarla nasıl etkileşeceğini bilemiyoruz. Tüm zamanların sonunda oturup değerlendirme gücümüz yok.

Bu ise hakikati oluş içerisinde temkinli, mütevazi bir arayış çabası haline çeviriyor, ele geçirilmesi mümkün olmayan.

Hakikat ve hakikatlilik üzerinden aşka bakmak/ulaşmak mümkün müdür?

İlk başka günlük yorgunlukların arasında bir mücadele gibi duruyor hakikat. Sürekli bir çaba. Hakikatin varlığından şüphe etmeyen, promete çabası.

Aşk burada hakikati kavramanın bir yolu mudur, hakikat çabasının açtığı bir kapı mıdır?
Öncelik belki de yöntemsel açıdan bir önem taşır.

Hakikatin kendisinden yola çıkarak aşkı kavrama çabası bize ikinci yolu işaret eder.Hakikatin peşinde mütevazi bir şekilde yaşanan hakikatlilik çabası bir arayışın ifadesidir ve bir arayış ise kendinde yapılan bir şey olmasına rağmen insanın çevresiyle, insanları, tabiatı anlama çabası ile mümkün olur. Küçük, küçük birçok olayın kendi içinde yaşadığı hakikatın her zaman bir başka şeyle ilintisi olduğu üzerine. Ve küçük bir çok olaya duyulan ilgi, onların içinden bakma çabası.

Aşk burada anlama çabasından bağlanabilir. Aşk bir şeye bir başkasının gözünden bakmanın/bakabilmenin en yüksek noktası değil midir. Sürekli ve anlamaya dönük bitmeyen(/ bitemeyen) bir ilgi değil midir? Ve aşık bu anlama çabasının noktalanmasının aşkın bitiği anlamana geldiğini bilmez mi? Olgular, olaylar, haller değişir aşkta değişmeyen/değişemeyen onu ayakta tutan ise sürekli ve mütevazi ilgi/anlama çabası değişemez. Belki de bir halin, olgunun, olayın anlık hakikatini hissetmek mümkündür ama sürekliliği olan bir şey değildir. Onu sürekli yapan hakikkate olan sürekli ilginin kendisidir.

Sanırım...

taslak, düzeltilecek

4 Ağustos 2009 Salı

Olduğun gibi görün/Göründüğün gibi ol

Hz. Mevlananın meşhur yedi öğüdünün son cümlesi.*
Olduğun gibi görün, kendini başka türlü, olduğundan farklı göstermeye çalışma, riyaya girme.
Hz. Mevlana burada bir ikazda bulunuyor. Olduğu gibi görünmek bir kendini dönüş, tanıma gayreti , kabullenme. Fakat burada bırakmıyor. İnsan sadece kötü yönleri ile insanlar arasında tanınmaz, insanlar iyi yönleri görür söyler, bunun için :Göründüğü gibi ol, insanlar seni nasıl tanıyorsa (tabii iyi yönleri ile; kötü tanıyorsa kötülüğe devam et ruhuna aykırı) tanıdıkları şekilde yaşamaya çalış. Bir evelki cümledeki olumsuzluk burda yok. Burda bir iyiye yöneliş var.İlk cümlenin içine kötülüğünü gizlememe manasıda melami bir tavırda var

Kendi hakikatine açık oluş; doğruya kendi hakikati/sınırları/zaafları üzerinden kendini tanıma, doğruya yöneliş gayreti. Cümlenin yönelişi içinde kendi dışındakileri yönelişi barındırıyor. Kendi dışındaki insanlara, insana yöneliyor. Başkasıyla kendini görme, hatalarını farketme, doğruya yöneliş. Aslında bir kendine yönelişi cümle içersede bunu tek başınalık olarak tanımlamıyor. Altında yatan başkalarına, insana (belki tabiata, cümle aleme dönük bir farkedişi , anın içinde oluşu, ana uyuşu içeriyor, bu anın içinde doğrulmaya işaret ediyor muhtemelen)
--
* Sevgide güneş gibi ol, dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol, hataları örtmede gece gibi ol, tevazuda toprak gibi ol, öfkede ölü gibi ol, her ne olursan ol, ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.(Mevlana Celaleddin Rumi Hazretleri)