Kısık ateştekiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kısık ateştekiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ekim 2012 Çarşamba

Antigone neden haklı?



Antigone, Sophokles'in bir trajedisinin kahramanı. Krala isyan eden kardeşinin de, yasaya rağmen gömülmesi gerektiğine inanıyor ve bunu gizlice yapıyor.

Antigone'u haklı kılan şey kardeş sevgisi mi? Kardeşinin cesedinin açıkta kalışına, gömülmeyişine gönlünün razı olmayışı mı? Kardeşini gömülmesini yasaya rağmen isteyişinin arkasında bir isyan mı var? Yoksa bu, sadece bir hakkın iadesi mi?

Cesedin tüm inanışlara göre (?) kutsal olmasını açıklamak zor. Cesede karşı zulüm de sanki yaşayan birine yapılmış gibi anlaşılıyor, kınanıyor. İnsani hakların kazanımı yaşamı aşıyor. Yaşam ihtimali üzerinden bile(kürtaj, cenin) fırtınalar kopabiliyor. Yaşamını kaybetmiş biri ise bu hakkı henüz kaybetmiş,ama buna rağmen hayatla bağları devam ediyor. Yaşarken dikilmiş bir ağaç meyve veriyor, vasiyet edilen miras dirilere hayat veriyor, imkanlar açıyor. Ölmeden evvel oynatılmış taşlar, toprak altında yatarken de devrilmeye devam ediyor.

Ölüm iradenin, sorumluluğun bitişi. Dünyanın hiylelerinden, gailesinden berat ediş. Suçlar? Cesedin diyet ödemesi görülmüş bir şey değil, savaş hukukunda bile.

Geriye kalanlarsa gerçekleşmemiş hayaller, projeler, ümitler; kendisi için/yakınları için. Başka bir toprakta belki kök salıp da yeşerecek/yeşerebilecek, meyve verebilecek ümitler defteri bir daha açılmamak üzere kapanıyor. Ölümü her ölen için bir keder haline getiren de bu belki.

14 Eylül 2012 Cuma

şiddetin kökeni



Şiddetin kökeni hakkında kesin bir şey söylmek zor; suçun, sapmanın kökenini kesin saptayamama gibi.

Biyolojik bahaneleri, genetiği bir kenara bırakırsak- şiddetin temelinde bir köşeye sıkışmışlık olmalı, ve başka türlü tepki vermeyi o an için beceremeyiş. Şiddet bir kuyuya düşüş belki bu bağlamda, tutunacak bir dal bulamama.

Öfkenin temelinde bir kendine güvensizlik olabilir de, olmayabilir de. Şiddet alışılmış bir tepki de olabilir. Öyle etiketlendiği için, kendinden bu beklendiği için, şiddetin bir şekilde içselleştirilmiş olması hâli de olabilir, ama olmayabilir de.

Toplumsal şiddet, linç bir toplu gaza gelme büyük çoğunlukla. Toplumsal bir aidiyet içinde olacak kötü sonuçları topluma mal etme, soumluluktan kurtulma kolaycılığı da var. Biz ne yaptık sorusunda arkada olma, bulaşmama, seyirci olma bir bahane olarak sonradan ileri sürebilir de sürmeyebilir de.

Şiddet tiyatroda, sinemada oyunun bir parçası. İzleyen sahnedeki kırmızı şeyin salça kıvamında bir şey olduğunu biliyor, oyuna seyirci olduğunda. Doğruluğunu yanlışlığını tartışmıyor.Gerçek hayatta şiddetin peşine takılmış izlyiciden bir farkı yok. Gerçek hayatta da her şey bir oyun olarak mı başlıyor, muhtemelen. İş oyunun gerçeğe döndüğü, çığrından çıktığı anda her şeyi durdurabilecek iradenin, normun, değerin kendini gösteremiyişinde.

Tüm ağız dalaşlarında oyuna yakın bir yan bulunabilir. Aile içi gerilimleri de bir oyun teorisiyle, iktidar arayışı ile açıklamak mümkün. Vahşi hayvanların kendi bölgelerini çizerken hırlaşmaları, işaret koymaları gibi. Şiddete kayış, elin şiddete uzanması anlık bir şey ve büyük bir ihtimalle zihinde bir şekliyle önceden meşrulaşmış bir uzanış.

29 Temmuz 2012 Pazar

Notlar

Bir müddet evvel tahammül mü, hoşgörü mü üzerine bir tartışma Hayrettin Karaman tarafından başlatıldı. Tahammülü one çıkaran bu bakış, internette gördüğümüz bazı yorumlarda benimsenen haliyle, bir tepeden bakış olarak kullanılmakta.

Tahammül fikri, tek başına, içinde güvensizliği barındırıyor. Meseleyi tahammül üzerinden koyduğumuzda elimizdekiler gittikçe azalmakta. Din üzerinden örneklemeye çalışırsak, bugün Hıristiyanlığa, Yahudiliğe ; yarın Şiiliğe, Aleviliğe, Şafilige, Vahabiliğe tahammül ederken buluruz kendimizi. Bir müddet sonra, bir sünni ile bile uyusamadigimız konular için tahammüle ihtiyaçı duyar hale geliriz.

Tahammül insanların farklılıklarına, yanlışlarına odaklanmakata; benzerliklerine değil.

En uç örnek üzerinden düşünelim; tüm zamanların en kusursuz İslam yorumuna sahip olduğumuzu varsayalım  ya da yapıp etmelerimizde, hükümlerimizde 1400 sene onceye gidip danışma imkanına sahip olduğumuzu kabul edelim. Bu durumda dahi bazı durmlarda susmamız emredilmiş.Mesela, başkalarının mukaddesleri hakkında kötü söz söylemek ayetle yasaklanmış. ( Ayet no eklenecek) Onları günaha teşvik edeceği, kışkırtacağı endişesiyle. Bir kesin bilgi içersinde bile, kişiden ümit kesilmemiş, korunmuş.Tahammulun sınırlayıcı çizgisinin dışında tutulmamış. İnanmayanı dahi düşünüp, günaha girmekten koruyan bu ayet hakkında düşünmek lazım.

Hoşgörü ise başkasının özel alanına girmez. Karşısındakine zarar vermedikçe pratikte başkalarının yaşamlarına müdahele etmez. Kendi bildiğine güveni tahammül edene göre daha fazladır. Hoşgörü, tahammüle göre; anlamaya, anlaşmaya, karşındaki ile düzelmeye daha açıktır. Tahammülde görür geçersiniz, sınırlarınızın dışında bir yerde tutarsınız, elinizdekini olduğu gibi korumaya çalışırsınız. Bu açıdan "birlik dükkanı" üzerinden de hoşgörü tasavvufa daha yakındır.


Yine de tahammülün de hoşgörünün de tek başına zorunlu olduğu alanların, olayların olabileceğini teslim etmek gerek. Burda sözünü ettigimiz her ikisininde mümkün olduğu zamanlarda durumu hoşgörü lehine genişleten bir hâli yaşayabilmek.

Oldukça kaba bir genelleme olacak ama, şunu kurcalamak da tamamen anlamsız olmayacak; darülharp ile "Yurtta sulh, cihanda sulh" iki farklı psikolojiye, bakışa işaret ediyor. "Türkün Türk'ten başka dostu yoktur", "herkes bize düşman" " Müslüman olduğumuz için olimpiyatlar bize verilmiyor" düşünceleri, bu karşılaştırmada, eski (güvensiz/ tahammül) anlayışına denk düşüyor.

Düzeltilecek

29 Kasım 2011 Salı

..

Çevre meselelerine ve hayvan haklarına duyarlılık bir kaybedenler kulübünden bakış değil, ya da insanlardan ümit kesiş. Bir sosyete sporu, naiflik, işsiz güçsüzlükte uğraşılacak meşgale, muhalifliğin suya sabuna dokunmadan gaz alması da değil. İnsanî olarak içinde bunlar olsa da.

Bir vicdan işi olmasının yanında doğa içindeki insanı hatırlayış, benliğinin eksik yanlarını tamir, gelecek kuşaklara bulduğu gibi bırakma derdi. Başkasının sağlığını- hayvan/bitki/insan farkı gözetmeden- düşünebilme aynı zamanda.

Her şeyden evvel sorumlu hissetme, sorumluluk alabilme. Faniliğini akılda tutup ardından bıraktığını düzenleme, düzeltme ahlakı.

Küçük su birikintileri de gün gelir büyük suları kirletir. Bir damla civanın senelerce civa olarak kalışı gibi yaşama direnir de küçük de olsa bir canı soldurur.

25 Kasım 2011 Cuma

Şundan bundan...

Modernizm eleştirilerinde kavram kargaşaları var. Modernizim bir kavram olmaktan çıkarılıp güdelik hayatın sorunlarıyla ilişkilediliyor. Bazen de post-modernizmle, nihilizmle karıştırılıyor ve ahlaki çöküntü sebebi ile sunuluyor.

Modernizm bir eleştiri ile doğuyor. Ama belli bir iyimserliği, gelecek beklentisini, toplum düzeni arayışını da içinde barındırıyor. Modernizmin içinden fikir beyan edenlerden toplum düzenini ahlakta ya da dinde görenlerde bulunuyor. Tüm cevapları içinde barındırmıyor, bir dönemin dünyaya bakışı, insan aklının gelişmesinde bir merhale nihayetinde. Modernizmin kendine göre muhafazakarlığı var mı bilmiyorum? Ya da bundan söz edilmesi doğru olur mu? Tanımından yola çıkarsak elindekini koruma, kültürü aktarma derdi var. Bu yeterli mi ayrı bir soru.

Modern insanın hasta olarak nitelendirilmesi ise bir genelleme. Hasta olmayan insan tanımlamasını da genelleyenden talep eden bir hâli. Dayanışma, insanlık insanî kavramlar. Dönemlerin sartlarından zorlaşabilir, kolaylaşabilse de hiç bir dönemde hiç bir koşul insanın sorumluluğunu kaldırmıyor. İnsanın sorumluluğı ne ideolojilere ne de ekonomik bakışlarla  modernleşmeye devredilebiliyor.

Modern insan tanımını sulu tarımla, yani artık ürünün elde edilmesiyle başlatmak, onu medeniyetin başlangıcına götürmek olur. Artık ürün üzerine geliştirilmiş teorilerle birlikte anılır. Burdan bakıldığında ise insanlığın çok parlak devirlerini, çok kötü devirleriyle bir arada hasta olarak görmek sıkıntısı ile karşılaşırız. Moğol saldırıyla, II. Dünya harbiyle, dinlerin doğuşlarını ve yaşandıkları asrı saadet dönemlerini de aynı kefeye koyup hasta ilan etmiş oluruz.

18 Kasım 2011 Cuma

Popüler kültür ürünleri üzerinden toplumsal değişimenin yönü üzerine

Kültürün zaman içinde (toplumsal değişmelere paralel) değişebildiğini, zamana uyduğunu kabul ettiğimizde kültürün güncel üzerinden de bir şeyler söylediğini kabul ediyoruz sanırım. Kültürün, ister istemez, üretildiği dönemin ruhunu taşıdığını söylemek yanlış olmaz. Her ne kadar sanatçının kendi derdi üzerinden şekillense de, hikaye hep belli bir zaman üzerinden, bakıştan gerçekleşiyor. Tarihsel romanlarda/filmlerde, belli bir zamanı bilerek işlememeğe, zamandan kopmaya çalışanlarda bile. Tanpınar'ın, Yahya Kemal'in yeni cumhuriyeti ve onun arayışlarını temsil etmesi; Orhan Kemal'in, Kemal Tahir'in, Yaşar Kemal'in köy romanları üzerinden 60 ların düşünce dünyasının ışığığla eser vermiş olması  gibi.

Kültür endüstrisi üzerinden 2000'li yılları neler temsil edecek? Ya da elimizde, günümüzde üretilip okunduğunda/seyredildiğinde ilerde klasik olarak kabul edilebilecek bir şeyler var mı? Bir şeyin klasik olup olmamasına tabii ki zaman karar verecek. Ama en azından bugünden, adaylardan söz açıp tahminlerde bulunmak mümkün. Burada problem, hangi ürünlerin popüler kültürün, hangilerinin kültür endüstrisinin ya da bağımsız bir derdi anlatmanın üzerine kurulduğunu tespit etmete. İzleyici/okuyucu yoğunluğuna bakarak bir şeyler söylemekse yanıltıcı olabilir. Burada bir diğer problemse kişisel tercihlerin etkisi olacaktır. İhsan Oktay Anar klasik katagorisine girebilir dediğimizde kişisel bir tercihi ifade etmiş oluruz. Herkesin bu fikre katılmasını beklemek doğru olmaz. Bu olsa olsa, İhsan Oktay ismi üzerinden bir tartışmayı başlatmak olacaktır.

2000'li yıllarda kültür endüstrisinin emek ve sermaye ayırdığı en önemli alan tv dizileri oldu. "Çocuklar Duymasın" 2000 li yılların popüler dizilerinden biri olsa da dönemin ruhunu ifadeden çok "Süper Baba" tarzı aile dizilerinin devamı gibiydi. Daha geride "Neşeli Günler"le simgeleşen Yeşilçam ekolünü sürdürmekteydi. Katışıksıksız kültür endüstrisinin ürünü diyebileceğimiz tv dizilerinden dönemin ruhunu yansıtmaya aday "Muhteşem Yüzyıl" dizisi ise artan tarih merakının bir neticesi gibi duruyor. Tarihsel olarak yeni dönemin ruhunu yansıtmaya çalışsa da, hegomanik dille yeni dönemin uyuşmaması aldığı eleştirilerin şiddetine işaret gibi duruyor. Bir kaş yapayım derken göz çıkarma vaziyeti. Reyting garantisi dizi şablonları ile zamanın anlatım tarzınının değişen ve kendini henüz ifade edememiş bakışla karşı karşıya gelişin ilk tecrübelerinden. Daha evvel, içerk olarak Yeşilçam'da çekilmiş "Battal Gazi", "Malkoçoğlu" ndan çok farklı olmasa da, can acıtan yönünün incelenmesi gerek; tepkilerin bir çarpıtma/beceriksizlik ya da hoşgörüsüzlük olup olmadığını anlamak için. Yine de tepkinin hakim otoritenin diliyle uyuşmadığını söylemek ilk elde yanlış olmaz herhalde.



2000'li yıllarda kültür açısından en canlı alan, ilgiye tabi olan alan sinema oldu. Nuri Bilge Ceylanın filimleriyle canlanan, güven kazanan sinemanın kayda değer ürünleri oldu. Edebiyatsa bu alanda en zayıf alan olarak gözküyor ki burda derin bir boşluk var. Çok satan romanların çoğu popüler kültürün alanında. Yazılış aşamaları, pazarlama stratejileri ile bu alanın simgeleşen ismi, Elif Şafak'ın "Aşk" romanı.

Oluşan bu boşluğu 2000'li yılların bir sorunu olmaktan ziyade 80 sonrasının bir sorunu olarak da görüp ifade etmek mümkün, bir parantez olarak. Ya da 2000'li yıllardaki toplumsal değişmenin aslında çok kuvvetli olmadığını, bu yüzden kültürel olarak kendini ifade edemediğini. Boşluğu, toplumsal değişmelerdeki "kültürel gecikme" teorileri ile açıklamak da bir başka cevap olabilir. Ya da etnosantirik bakışın gücünden dolayı derinlikli bir bakışın doğmadığından/doğamadığından söz edilebilir. Buna bugünün romanını yazacak olanlara söz hakkı verilmemiş olmasını da ekleyerek.

Bu konuyu da kısık ateştekiler konusuna ekleyip yazıyı şimdilik bağlayalım.

10 Temmuz 2011 Pazar

Pişekâr

Sohbette kimi Pişekâr kimi Ayvaz kimi Kuyumcu Selahaddin olarak iki kulağından başka bir şeyi olmayana dair bir başlık atalım da kısık ateşte pişmeye bırakalım.

7 Temmuz 2011 Perşembe

"Bir Tutam Mavi" den


Bedri Rahmi Eyüboğlu "Bir Tutam Mavi" isimli kitabında yayınlanmış makalelerini toplamış zamanında. İş Bankası yayınlarından kitap tekrar basılmış. Oldukça yavaş bir şekilde bu kitabı okuyorum, bu aralar.

Birbirini takip eden iki bölümde yazılanlar ilginç geldi. İlk bölümde Bedri Rahmi dilde sadeleşmeyi savunurken, takip eden bölümde ise, kilimlerde kök boya kullanımından vazgeçilmesinden şikayetçi oluyor.

Herkesin kolayca anlaşabilir bir lisana sahip olması maksadıyla başlatılan dilde sadeleşme hududları ve yönü olmadığından sanırım birtakım olumsuz neticelere de sebeb olmuş.
Olumsuzluktan kasdım birbirine uymayan yazım kılavuları, bir atılan bir geri gelen şapkalı harfler, bazı bilim dallarında yerleşmiş deyimlerin sadeleştrilmesi (maliyede: özelge/mukteza, tarh, tahakkuk)neticesindeki karışıklık, öztürkçe kelime konusunda abartıya (oturgaçlı götürgeç gibi) kaçılması vs. Dilde kullanılan Türkçe kelimelerin azalmasının ise bir çok nedeni var, sadeleşme çabalarının yanında, az okunması, tv gibi bir çok sebep sayılabilir.

Bu konuyu takip eden bölümde Bedri Rahmi'nin kilimde kök boyalarının kullanılmamasından dolayı duyduğu üzüntü ise bir devrin ruhunu anlatır gibi. Dilde sadeleşme köye dönme, halkçılık, halk sanatlarına ilgi, halk kültürüne sahip çıkma ile paralel ilerliyor. Birbirini tamamlar gibi. "İki yüz senede oluşan sekiz renk; dokuz, on olacakken; daha çok ve zahmetsiz boyama derdi için terkedilmekte(aklımda kaldığı şekliyle)" böylece oluşan desen ve renk estetiğide yok olmakta diye üzülür. Kimyasal boyalar 3-4 senede solarken, kök boyalar asırlarca canlığını korumaktadır oysa.

Bedri Rahmi ve ondan sonra gelenlerin Anadoluya dönük bu ilgileri sayesinde bir çok türkü derlenebilmiş, kilim katologları hazırlanabilmiş; Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir gibi isimler kendi hikayelerini yazabilmiş; Sürü, Boş Beşik gibi filimler çekilebilmiştir. Bu sayede , seksenler sonrasında bu konulara ilgi azalmış olsa da, elimizde en azından binbir emekle kayda geçirilmiş bir kültürün ufku kalmıştır.

Sözlü kültürün kayda geçirilmesi onun gelişmesini engeller mi, bir kalıba sokup başka ağızlarla yorumlarla aktarılmasına engel olur mu? Sanırım evet. Sözlü kültürü kayda geçirmenin kendine has sıkıntıları var. Ama bu hiç olmazsa tamamen yok olmasını da engelliyor. O zamanlar elde kayıt cihazı köyden köye dolaşanların emekleri sayesinde bugün onları youtubelarda dinleyip, seyredebiliyoruz.

Bir dönemi ve anlayışını değerlendirirken hangi ihtiyaçlardan çıktığına, derdinin ne olduğuna da bakmak gerek. (Bu bakış yorumbilgisinde tam nereye denk düşeri sonraya bırakalım (Dilthey?), şimdilik bizi aşar). Kültürü yaşatmak adına yapılan her çalışma saygı duyulması gereken bir emek neticede.



Bugün için "Bir Tutam Mavi" deki bazı düşünceler tartışılabilir. Aksini düşünmek zamanı ve sonra yaşamış olanların akıllarını küçümsemek olur. O zaman nasıl tartışmaya açıksa bugünde tartışmaya açık olacak. Dil üzerinden ya da başka bir mesele üzerinden o dönemi yargılamakatan ziyade, o dönemi katkılarıyla beraber bütüncül bir bakışla değerlendirmek daha doğru olur sanırım.

13 Mart 2011 Pazar

Hakikat Derdi ve Emin İnsan Olma

"Ben ol da bil"

Hz. Pir, aşkı bir yöntem olarak sunmasından sonra, aşka nasıl ulaşılacağını soranlara verdiği bu cevapla bir "olmak" tan bahsederken ne demek istemektedir?

"Olmak" hedefi kendi halinde bir duruşu, dini pratiktleri, teşrifatı mı kastetmektedir? Yoksa bunun dışında ya da bu pratiklerle/alışkanlıklarla/huy edinişlerle ortaya çıkan bir olgunlaşma var mıdır? *

"Maarif"in(1) hemen başında namazın gayesi; kılanı değiştirmesi olarak tespit edilmiştir. "Olmak" için değişmek, olgunlaşmak.

Mevlevî teşrifatı sosyal bir düzenliyici olarak kabul edilirse, bundan gaye insanlar arasında sorunsuz yaşamaktan ziyade (ve buna ek olarak) daha ileri bir hedef olarak insanla öğrenmek, gelişmek olarak kabul edilebilir. Bu ise bir enerji, ışıma gibi dışardan bir değişmeden çok kişinin içinden, kendini izleyerek düzeltmesi, gelişmesi anlamına gelir.

Burada iki temel kavramı öne çıkarırak ve onların üzerinden; "hakikat derdi"(2) ve "emin insan olmak"(3) üzerinden bir açıklama denemesi yapmaya çalışırsak;

HAKİKAT DERDİ : Bir şeyin doğrusunu, aslını bilmediğini kabul ediştir, en başta. Tevazuyla bir eksiklik beyanı olarak kabul edilse bile irfana, öğrenmeye, dinlemeye, gelişmeye, geliştirmeye açıklıktır. Günlük hayatta bir çok ufak tefek sorunla, adaletsizlikle karşı karşıya kalırız. Bu olaylarlar bizi bir karar vermeyle karşı karşıya bırakır. Adil olmak burada hakikati bilmekle, hakikate açık olmakla mümkün olabilir. Verilen karar en mükemmel cevap olmayacaktır çoğu kez ve bu yüzden düzeltilmeye, parantezler açmaya, yeni şeyler söylemeye bizi mecbur bırakacaktır.

Seyyid Burhaneddin Hz. de kastedilen hakikat tam olarak buna denk düşmüyor olabilir. Ama Maarifte kastedilen "olmakla" bir arada okuduğunda böyle bir ikinci anlamın çıkarılmasıda ya da zayıf görülen bu anlamın kuvvetlenmesi mümkün olabilir.

EMİN İNSAN OLMAK : Sadece kötülük gelmeyeceğinden değil de dar zamanda da emin olmak ya da düşmanlığında adalet göreceğinden emin olabilmek olarak geniş anlmada düşünülebilir belki. Eminlik sıfatını kazanmak nefse hakimiyetle, hikmetle, tecrübeyle mümkün ve emin olamak karşındakine güvenmenin, onunla diyolog kurabilmenin, öğrenmenin, öğretebilmenin neticesi.

Şemsi Tebrizi Hz. eminlik sıfatına layık olmayı, "Tanrı'ya muti olma"yı onu sevmekle birlikte anmış, emin olma halini ve çabasını övmüşür. Emin olma gayreti "muti olmayı" sağlar mı? Ya da hakikat derdi ve emin olma derdi bir huy haline, edeb haline dönüşürken; insanın zihnini devamlı meşgul etmesiyle; bir sevgiye, rızaya; bir karşılık görmeye de yol açar mı? Nihayetinde elimizde olan yolda olup gayret göstermekle umud etmek.


Pragmatik/faydacı bir sebebden çok huy geliştirici, edebi yerleştirici olarak ele almak daha doğru sanırım. Meseleyi iki kavramla sınırlamaktan ziyade, bu iki kavramı dışarda bırakmamak ve dipnotlarıyla Mevlevîlik içinde temellenmiş olsa da Mevlevîliğin dışında da genel ahlak dairesinin içinde yol gösterici kavramlar olarak düşünmek mümkün sanırım.

------

1. Maarif - Giriş ve birinci bölüm.
2. "Kimde hakikat derdi (gerçekleri araştırıp öğrenme çabası) yoksa, hakikati istemiyor demektir. Mümin o kimsedir ki, balık gibi susuz yaşayamaz. Bütün dünya nimetlerini balığın önüne koysanız, su olmadığı için orada eğleşemez. Öyle ise mümin de balık gibi suya koşar, suya atılır, hem de küçücük bir suda kurtuluş bulamaz. Küçücük bir suda avlanan balık, su az olduğu için oltada kalır. O su balığın içine sinmez, onu tatmin etmez, deniz gerektir ki, balık orada büyüyüp koskoca timsah hâline gelsin. Ey müridi Sen, şeyhin bedenini küçük görüyorsun, halbuki denizi onun içinde bil, sakın bunu olmayacak muhal bir şey de sanma!"
Hz. Mevlâna'nın hocası Seyyid Burhaneddin Hz. lerinden
3. "Zaten ona göre Müslümanlık, teslimdir, yâni halkı kendisinden emin etmek ve Tanrıya mutî olmaktır. O, Muhammed'in "Elinden, dilenden, Müslümanların emin olduğu kişi Müslümandır" hadîsini pek geniş bir manâda anlıyordu. "Bu gece ben, geleceğim diye söz verdiğim o Hiristiyana gidiyorum dedim. Dediler ki : Biz Müslümanız oysa kâfir, sen bize gel. Ben , o çocuk Müslümandır, çünkü teslim olmuştur. Halk ondan emindir, Tanrıya mutîdir o. Sizse teslim olmamışsınız. Müslümanlık teslim olmaktır dedim" (Fâtih. 13. a ) sözleri, bunu apaçık belirtmektedir."
Mevlânâ Celâleddin - Hayatı, Eserleri, Felsefesi - A.Gölpınarlı sh.59

12 Şubat 2011 Cumartesi

Güzel

Bir şeyi beğenmek, anlamak/düşünmek gibi, bir varlık beyanı

Orantılar kurmak, oranların farkına varmak ya da onları hissetmek; parçaların bütünle ilgisini yahut bütünün parçayla alakasını keşfetmek bir bulmaca çözmekden ziyade çözen olarak kendini farketmek ve güzelliği farkedenin de güzelliği farkedebilmekten dolayı ona ortak olması, onun bir parçası olması,

Fotoğraf, resim vs. her neyse, bu farkediş, esere dalış o an için her şeyi unutarak hakikat tecrübesi, eserde, eserle birlikte kendinde bir hakikat arayışı, tecrübesi; tekilliği, tekrarlanamzalığıyla

Olduğu gibi görünmeye alışanın, olanın ne olduğunu arama egzersizini yapmış olanın işi muhtemelen

denebilir belki ?

13 Ocak 2011 Perşembe

Yekpare zaman?

Henüz oturmamış bir konu olarak "gerçek zaman"* hakkında notlar:

* Gerçek zaman "olduğu gibi görünenin..." zamanında yayılır (?)

* Gerçek zaman kendisinden hakikatin istenmediği zamanda da bir hâl olarak yaşamalı (ki istendiğinde hakikati talep edebilir bir şekle bürünebilsin)

*"Olduğun gibi" de sanki bir gerçek zaman talebi var. Fakat bu talebi hayat her an istemiyor. Bir sorunla karşılaştığında bir çözüm olarak istiyor.

* Bir problem gibi gözüken boş zamanı - yani olduğun gibi görünmenin talep edilmediği sıradan hayatın aktığı zamanı, (can sıkıtısının zamanını) - gerçek zamanla bütünleyen ve yekpare bir zaman haline getiren nedir? Bir hâlin sürekliliği mi? Edeb/aşk?

* Gerçek zamana gerçekliğini veren onun doldurulması ile alakalı ise, yekpare zamanı (iyi kötü belli bir seviyede tutturulmuş) bir hâlin sürekliği olarak tanımlamak daha mı doğru olur acaba?

---
Güzelin Güncelliği - Gadamer sh.64 festival zamanı (nı gerçek zaman (kutsanan, doldurulan, doğal bir şekilde katılınılan) olarak tanımlası) üzerine söylediklerinden yola çıkarak

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Merlin


Dücane Cündioğlu'nun yazısı üzerine

(Cnbc-e de seyrettiğim bir dizde, genç) Merlin gözlerini açarak söylediği bir kaç sihirli sözcükle erderhayı uysallaştırır, evine geri yollar. Kerameti kendinden mnenkul bu sihirli sözcükler ejderhayı nasıl uysallaştırır da geri dönmeye ikna eder? Bir ihtimal sihirli sözcükler ejderhanın anladığı dilden bir kaç kelimedir ve "buralarda ne işin var, hadi çabuk evine dön" mealindeki bu kelimeler onu iknaya yeterli olur. Ya da bu sözlerin bir şeye dönüşebilme kabileyeti vardır, sözler birer varlığa dönüverir de bu varlıklar sayesinde bir ikna gerçekleşir. Belki de bu sözlerin bir niyaz kabilyeti vardır, duyması gereken duyar, yardıma gelir ve hayvancağız etkisiz hale getirilir. Son olarak titreşimcileri, enerjileride ekleyelim. Atladığımız bir olasılık var mı bilmiyorum.

Eski bir tartışmaya, sözün gücü üzerine - bir giriş olarak ...

25 Temmuz 2009 Cumartesi

Notlar

Ritüel pratik, yorum, gündelik yaşam

Aslında birbirlerinden çok da bağımsız alanlar değil. Bir iç içelik var. Ama üzerinde düşenebilmek açısında galiba böylesi daha kolay.

Ritüel pratiğin aktarılmasında bazı problemler olmasına rağmen en korunaklı alan her şeye rağmen. Ritüel pratiğin aktarılması, kitabi ve sözlü oldukça sağlam.

Bu sağlam aktarımın bir neticesi belkide gündelik yaşam sorunsuz. İnsani ilişkiler, sosyallik biraz kitabi , biraz görerek duyarak mümkün olduğu kadar kayıpsız ilerleyebiliyor.

Yorum sorunlu alan. Yorumun sezgisel tavrının katılaşması, donuklaşması, doktirinleşmesi neticesine gündelik yaşama yansıması tehlikesi var.

Sezgisel tavır/(akıl?) ? Hayatın katı çizgilerle çizilip üzerinde katı neticeler varılamayacak olması (? bizce)(Mesnev-i Şerifteki hikayelerden yola çıkarak ) Bir aslan aklı başında cebri savunurken pekala kuyuya yuvarlanırken zalim olabiliyor. Bir fakir bedevi çölde karısıylen konuşurken çeşitli karakterlere bürünebiliyor. Tam bir karakter çizip zihninizde canlandırdığınızda bambaşka bir yönüyle karşınıza çıkıyor; uysal eşini seven bir koca olabiliyor, kanantkar bir insan olabiliyor ya da sert bir koca. Gene padişahın huzuruna bir fakir olarak çıkıyor kah, bir salik olup kurtuluş peşine düşebiliyor kah. İnsanları ve dolayısıyla onlar üzerinden hayatın zaptedilip anlaşılması bitmiyor. Yorumun doktirinleşmesi ise bu bakışın teviller yoluyla bir neticeye bağlanması oluyor. Eğer yorumun açıklığı/kapalılığı üzerinde bir tartışma varsa , bu gerçekten hassas bir başlangıç noktası

Gene arslanla orman hayvanlarının, bedevi ile karısının sohbetleri, oniki krala verilen öğütlerin zıtlığı üzerinden giden tartışmların yapılış şekli, dialektikliği ile meselelere yaklaşımı belki bir ikinci kanıt olabilir konu için. ( Şaşı çırağa verilen öğüt? zıtların birliği)

Sanırım, galiba..

22 Şubat 2009 Pazar

Vasat insan

Ortalama insan ile ortalamayı arayan insan arasında fark var; her ikisinin bir arada olabilmesi mümkün paranteziyle. Biri dünün getirdiği ile hayata karşı koyar, bir diğeri yaptığı herşeyde orta yolu arar. Birinin derdi medarı maişet motorunu batırmamak, motora su dolmasına engel olmak; diğerinin derdi ortalamayı korumak , aşırılılıklardan kaçmaktır.

Neden vasat insan sorusu, nerede vasat olmalı insan sorusu kadar açıklamayı kolaylaştırıcı değil. Cevap hayatın içinde olmalı, aşırılılıklardan uzak olmak, aşırılığa kapılıp bulunduğu anı kaybetmemek derdinde olmalı.

Referans noktasında bugününün vasat insanın bir problemi var. Batının ışığıyla aydınlanmak, doğunun gölgesinde serinlemek, huzur bulmak. Problem yüzelli yıllık maceramızda saklı. Kantarın topuzunu kaçırıp kendini tümden bunlardan birine adayanlarımız da oldu. Kimi kimliksiz (bu kelime tam oturmadı- düzeltilmeye ihtiyacı olan bir kelime, belki geçmişsiz daha iyi olur yada eğreti, henüz oturmamış bir geleneğe sahip olmak) oldu, kimi dünyaya gidişata gözlerini yummuş; vasat olmanın güzeliğinden, hayattan habersiz .

Kimileri için doğu uzak oldu, geçmişle bağları kalmamış`, bugünün pratiğine dökülmeyecek kıvamdaki bir mazi manasıyla ; kimleri için uzak doğu, günün dinlenmeye ayrılmış kısımlarında yapılacak gevşeme pratikleri.

Doğuyu sahiplenenler arasında onunla hayattan inzivaya çekilenler de oldu, alışverişte kullananlar da. Zoru çok az kişiye nasip oldu hayatın içinde, hakkaniyet, adalet derdiyle birlikte bir köşede, hayatla yoğrulmak.

Üzerinde düşünülmesi gereken konulardan biri daha - vasat insan, kısık ateşteki tencerelerin arasına bırakıyoruz, konu hakkındaki önyargılarımızı ilk yazma denememiz ile - ilerde gözden geçirmek niyetiyle

26 Ocak 2009 Pazartesi

Geleneğimizin insani yönünün başlıkları üzerine bir deneme

14.02.2009

Gelenek derken neyi kastediyoruz ? Bu yazıda ; geleneğimizin insani bakışını kastediyoruz. Bu bakışımıza rehber olarak da Mesnev-i Şerifi almayı düşündük. Mesnevinin insana ve hayata bakışını okumalarımızdan çözmeye çalışacağız. Burada önemsediğimiz husus geleneği şekillendiren ruhu ve o ruhun bakışının ardındaki dünya görüşünü anlamaktır Çalışmamız akademik bir çalışma yada yeni bir fütüvvetname çalışması değil ; geleneğin insani yönüyle ilgili belli başlı konuları tespit etmeye ve onların üzerinde, kendi zannımızca , düşünmeye yönelik kişisel bir çalışmadır ve bu yüzden her türlü eleştiriye, katkıya açıktır.

Neden gelenek ? Bir yerden bakmak ihtiyacı ile bir yerden bakmak zorunluluğu.

Aldığımız kararlarda, hayatı yorumlamamızda hep bir pencereden bakıyoruz. Kendimize biçtiğimiz, kendimize uygun gördüğümüz yada olmak istediğimiz bir pencere bu. Bu pencerenin önüne oturtulmuş buluyoruz kendimizi çoğu zaman. Yaşadığımız çevremiz, sosyal hayatımız, geçmişimiz bizi otutuyor buraya.

Gelenek ve eleştiri : Geleneğin kendisi bir eleştiri barındırır mı içinde? Gelenek bizlere hayata doğrudan bir bakış açısı verir. Geleneğin kendisi bir alana işaret eder. Hayatı bir şekilde anlamlandırma gayreti kendine uygunluk açısından bir eleştiriyide içinde taşımak zorunda. Geleneğin yaşamasından bahsetiğimizde ister istemez bir sosyal grubun verili bir takım kurallar içinde yaşadığından bahsetmiş oluruz. Eleştiri aynı zamanda geleneğin özü hakkında yeni yorumlara sebebiyet verirken onun sulandırılmasını engellerken, özünü de zamana uydurur. Buradaki derd, hakikat derdidir.


Sınırları olmamak, sınırları hakkında fikri olmadan bir grubun içinde olunamaz. Bu o grubun anlamanı da sorgulatır. Sınırlar bilinmeden ne, nereye kadar korunacak, nasıl korunacak

Eleştiri bahsinde, geleneğin bu ayağında, teoride pratiği kaybetme eleştirisi vardır. Karmaşık teorilerin, kavramların amelin ( iyiliği emretmek, kötülüğü men etmek ile ibadetlerin)önüne geçmesine bir eleştiride vardır. Mesnevinin yönteminde de bu görülür. Hemen hemen Mevlevilik üzerine yazılan kitaplarda da benzer bir yöntem vardır. 1

Neden geleneğin insani yönü? Hem karşımızdakinin de bizim gibi insan olduğunu tekrardan hatırlatması yönüyle ; hemde İslamın (Diğer dinlerin ve ahlakında) dinin içindeki sosyal yönü üzerinden.

Dinin insan üzerinde yaratmayı hedeflediği iki yön gözüküyor. Huşu içersinde olmak ile iyiliği emretmek, kötülüğü men etmek. İlki ibadet halindeki ruh haline işaret etmekte sanırız. Burdan kasıt hayatı ibadet kılmak ise huşu halinin bütün hauyata yayılması beklenmeli. Huşu içersinde kılınmayan namazın namaz olmayacağı hükmü heryerde vardır. İkincisi ise yani iyiliği emretmek kötülüğü men etmek ise , sosyal yaşama aktif bir ilgiyi gerektirmekte. İyiliği ve kötülüğü ayırd edebebilecek bir aklı, bu farkı fark eden insanın olayın içinde dahil olma zorunluluğunu içermekte. Tasavvuf burada edeb ile hilm ile işin içine giriyor.

Emretmek, menetmekdeki zorlayıcı ton üzerinde düşünmek lazım. Burada da bir reçete verilmiş sırasıyla eliyle düzeltmek, diliyle düzeltmek yapamıyorsa kalbiyle redetmek. Açıktır ki din insanın olayların dışında bir seyirci olmasına, bir köşeden olanları izlemesine razı değil.

Adaletli olmak, hakkaniyete arayışı, kanatkar olmak, bölüşmek gelneğin/dinin hayata yansıyan yönü. Sosyal hayatta geleneğin insani yönünün dışında kalmak, kendini ritüellere kaptırmak, ikili bir yapıya gitmek olur.

Geleneği ayakta tutma derdi ancak onu yaşamakla mümkün. Yoksa gelenek övgüsü bir nostalji olmaktan öteye gitmiyor. Geleneğin kendisi ise içi boş davranış kalıpları değil, bir dünya bakışının ortaya koyduğu bir davranışlar silsilesi. Bu silsile zaman içinde birbirine eklene eklene ortaya bir sistem çıkarıyor. Hayat akışında her an yeniden yorumlanan, gelişen bir bakış bu. Bu davranışların ortaya çıktığı düşünceden bihaber bir şekilde geleneğe tutunmaya kalktığınızda bir yerde taklitten doğan sorgulanmayan, bu yüzden de her türlü sulandırıcı etkiye açık olursunuz.

Sorulduğunda bir büyüğün elini ne zaman öptüğümüzü yada saklambaç oyunun kurallarını nasıl öğrendiğimizi hatırlamayız. Muhtemelen bir bayram günü annemiz yada babamız arkamızdan seslenmiştir ; bir arkadaş topluğunun içinde saklanbaçın kuralları kendiliğinden fark etmişizdir. Geleneğin terbiye ile bağlantısı hep sosyal topluluklar içinde olmuştur diye düşünüyoruz.

Bu gün muhafazakarlık dediğimizde bir ruhtan bahsediyor olmalıyız. Taklitle aktarılmış tavırlar terbiyenin anlatmak istediğinin içinde ama kendisi değil. Gelenek ise bize farklı olaylara bir yerden, bir ruhtan bakabilme lüksünü verdiğinde anlamlı oluyor. Hayatın içinde ama hayata karşı değil.

Ayak mühürlemek öğrenilebilir ve bir aidiyet duygusu mantığı içinde yapılabilir. İlk , neden yapıldığı, ilk yapıldığında ne ifade ettiği, ayak mühürlemenin bu anıyı yad etmek olduğu düşüncesi ile yada muhatabında uyandırdığı muhabbet ve muhabbetin dönüşünde duyulan hoşnutluk için yahut ortaya çıkan muhabbet için de yapılabilir. Muhtemelen hepsi makbul kendi başına ve bir evvelkine göre.

Ayak mühürlemenin içinden büyüğe saygıyı, sosyalleşmeyi çıkardığınızda kolaylıkla aidiyet üzerinden bir ego tatminine gidebilir.



1. Aşk – Sevgi : Bir şeyin sevilmesi için onda güzel bir şeyin görülmesi lazımdır. (Şeyh Galip – Hüsn ü Aşk) Bizim için değerli öyle şeyler vardır ki onlarda gördüğümüz güzelliğin farkında olmayız ancak kaybettiğimizde anlarız.

Vatan sevgisi de böyledir. Kamışlıktan kesildiğinden beri ağlayan ney bir vatan hasreti içindedir. Burada kanaatimiz bunu sırf batın anlamını değil zahir anlamını da katmaktır. Bağımsızlığı olmayan bir ülkenin yurtaşlarının haysiyeti bir başka ülkenin insafına bırakılmış olur.



2- Bilmediğini Söyleyebilmek ve Kalpten İnşallah demek Cild I -45-50
3- Şükretmek Cild I -442
4-Misafir Ağırlamak Cild 5 / 65 -69
5- Hasta Ziyareti – Cild 2 / 2140 – 2166
6-Kendiyle Kıyaslayıp Kimseyi Küçük Görmemek Cild 1 / 245- 325
7-Elinin altındakilere iyi davranmak Cild 6 /3970-3977
8-Akıl ve idrake önem vermek/ Uyanık olmak / Agah olalım erenler Cild 5 / 30-45
9-Başkalarının ayıbını gizlemek Cild 5 / 95-120
10-Çalışmak / Ekmeğini kazanmak Cild 6/ 323 -329
11- İnsanları güzellikle anmak Cild 2/ 843-1028
12 - Başkasını kınamamak, kınayanı kınamamak, her ikisini yapmadığı için kendinden emin olmamak Cild 2/3026-3087

--
1- http://mesneviyiokumak.blogspot.com/2008/05/mesneviyi-okumak-balarken.html

Devam edecek

21 Aralık 2008 Pazar

Notlar

Ne düşünüyorsan O sun

Ya hakikatin peşindeyindeyizdir yada işimizin geldiğine bakarız.

Hakikatin peşindekiler bir iz sürücünün ruhuyla hareket ederler. Zaman zaman izleri kaybedip yollarını şaşırsalarda; akıldan noksan, gülünç görünseler de ; akılla, ruhun, sezginin nerde başlayp nerde bittiğini karıştırsalarda hakikat tutkusundan vazgeçmezler.

İrfan ve hikmet olmadan edeb olmaz, edeb olmadan din ve/veya ahlak olmaz.

Edeb bir hal midir? Yoksa bir irfanın yansıması mı? Yada bir alışkanlıklar bütünü mü?

Edebin sosyal ilişkilerde oynadığı iyileştirici, olumlu yanı bir kenara bırakırsak edebin sahibine katkısı onda bir hali açığa çıkarması, yaşatması ya da beslemesidir.

Edep bir tac imiş Nur-u Hüda'dan
Giy ol tacı, emin ol her beladan...



Edebin büyük bir kısmının kazanılmış alışkanlıklar bütünü olduğunu kabul etmek lazım. Fakat bunu otomotiğe bağlanmış, şekli alışkanlıklar olmaktan çıkaran bir şey olmalı. Alışkanlık olmaktan öte. Bu öyle alşıkanlıklar bütününüdür ki kanatimzice bir halin meydana çıkması için bir irfana dayanarak günlük hayatı tekrar tekrar şekillendirmesidir. Bir ucu irfana, hikmete dayalı, diğer ucu günlük yaşamın pratiklerine dayalı, var olan bir hali sürdürme gayreti. Pratikle, hikmetin birbirini beslemesi. İşte edebi şekli bir alışkanlık olamaktan kurtaran, ona bir mana veren hikmet ve irfandır. Akıl ise bunu bazen kavrasa, bazen kavarmasa da ona mana vermek, ondan bir hal çıkarmak için etrafında dolanır durur kanatimizce.

Hakikî amel, içi değiştirmektedir. Maarif fasıl 1 - Sultan Veled Hz.

Edebin şekli tekrarı bir hatırlatmadır ve her hatırlatma çoğu zaman aynı şeye işaret değildir. Her tekrarda mana etrafında dolaşan akıl çoğu zaman yeni manalar üretir ki, bu halin derinleşmesine sebeb olur. Burda haddimizi aşarak ve biraz da ileri gidip, hal sahipleri hakkında bir tahminde bulunarak aklın, zevk halini aldığı halde susutuğu ama bir idrak olarak devam etmesi gerektiği tahmininde bulunacağız. Aksi takdirde seyreden da ortadan kalkar.

"Edeb edebsizden öğrenilir" sözüde bir idrake, akla ; günlük yaşama bir gönderme var. Öğrenmenin sürekliliğine de bir işararet var gibi.

Zor zamanlarımızda , köşeye sıkıştımızda bizi nezakete, sabıra çağıran akılla üretilen ve onunda bağ kurulabilen hikmettir. Onun sayeside olayın dışına çıkar bir başka pencereden o anı değerlendiriz.

Buna belki bir olayın , bir anın verdiği sevincin ortaya çıkardığı halden bahsedebilirek bir istisna getirebiliriz belki ama neticede bu da uyanıklığın , kelimelere dökülmemiş bir idrakin sonucudur.

Neticede aklı gelişimimizn dışında bırakmak onu yok saymak mümkün değil. Aşkın kapısına kadar akıl olmazsa olmaz gibi gözüküyor.

Akıl; Cebrail gibi “Ey Ahmed, bir adım daha atarsam yanarım!
Sen beni bırak, bundan sonra sen ileri yürü. Ey can sultanı! Benim haddim bu karardır” der. Mesnevi 1 .cild 1066


Menkıbeler üzerinden bugün geleneği aktarmak ne kadar mümkün?

Menkıbelerin çoğu bir geleneğin ürettiği mana üzerine belli hikmetleri örtülü olarak anlatılan kısa hikayelerdir.

Eğer içinde yaşadığınız gelenek bu menkıbelerin anlattığı hikmetleri yaşıyorsa bu durumda menkıbelerin geleneği öğretmek, aktarmak üzere bir faydası olur.

Bu durumda menkıbelerin dönüştürücü etkisini başarılı olabilmesi için ifade ettiği hikmetin bütünü ile günlük hayatta bağ kurmak zorunlulğu var. Öbür türlü menkıbeler sahili döven küçük dalgaların etkisi gibi şekillendirici etkisi çok uzun sürer.

Menkıbelerin işaret ettiği manayı günlük hayatta bulamıyorsak, günlük hayaya aktaramıyorsak küçük güzel hikayeler olmaktan ileri gitmezler.


Niçin iyi olmaya çabalarız?. Bİr başkasına faydalı olmaksa bu gene vicdanımızın sesi değil midir? Bir tevhid aramak lazım burada. İyiliklerin karşılığını beklemek, vicdani bir gönül hoşnutluğu sağlamak yetersiz kalıyor kanatimizce . Bir başkasına yardım ise bütünden ayrıldığında manasız kalıyor. İyi olmanın amacını ararken bu yüzden bir yerden bakmak lazım galiba. Anlık olayları bir fikre dayanmadan çözme gayretinin maksadı, faydadan yada vicdan tatmini açısından bakıldığında yetersiz kalıyor.