Baharyolu
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Ocak 2014 Perşembe
30 Haziran 2012 Cumartesi
John Steinbeck - Bilinmeyen Bir Tanrı'ya
İlk defa bir romanda uzun doğa tasvirlerden sıkılmadım. Hatırlarım, çocukken okuduğum "Sefiller"de uzun uzun anlatılan Waterlo Savaşı'ndan, Paris'in kanalizasyonlarından nasıl da sıkılmıştım.
Doğada, onunla bir uyum icinde yaşayan için ölüm fikrini kabul etmek zor olmalı. Romanın kahramanı Joseph içinde öyle olur. Kaybettiği babasının ruhunun bahçesindeki bir ulu ağaçta yaşadığını kabul edere. Böylece yaşayan, üreyen; devamlı bir canlılık/hareket içindeki tabiatla da uyum sağlamış olur. Yüzler unutulurken hatıralar zihnlerde bir sekilde canlı kalır.
Geride kalanların güç alacağı bir haldedir, bazen bir oyun/bazen bir iman.Steinbeck bize atalar dinlerinin, panteizmin insan ruhunda nasıl kök saldığını "Bilinmeyen Bir Tanrı'ya"da en renkli bir şekilde anlatır.
Bizde de çaput bağlanan, kudsiyet atfedilen ağaçları hatırlattı; sedirler, incirler, cevizler. Başucuna sadece bir ceviz ağacı isteyenler. Bir belgeselde Aşık Veysel'in vasiyetini izlemiştim. Mezarının cevresinin yapılmasını istemiyordu ulu ozan. Ondan bitecek otlardan koyunların, keçilerinde istifade etmesini ister.
Çevirinin hakkini da teslim edelim. Bir kez daha usta ısı bir çevirinin okuma keyfini nasıl artırdığına şahit olduk.
7 Temmuz 2011 Perşembe
"Bir Tutam Mavi" den
Bedri Rahmi Eyüboğlu "Bir Tutam Mavi" isimli kitabında yayınlanmış makalelerini toplamış zamanında. İş Bankası yayınlarından kitap tekrar basılmış. Oldukça yavaş bir şekilde bu kitabı okuyorum, bu aralar.
Birbirini takip eden iki bölümde yazılanlar ilginç geldi. İlk bölümde Bedri Rahmi dilde sadeleşmeyi savunurken, takip eden bölümde ise, kilimlerde kök boya kullanımından vazgeçilmesinden şikayetçi oluyor.
Herkesin kolayca anlaşabilir bir lisana sahip olması maksadıyla başlatılan dilde sadeleşme hududları ve yönü olmadığından sanırım birtakım olumsuz neticelere de sebeb olmuş.
Olumsuzluktan kasdım birbirine uymayan yazım kılavuları, bir atılan bir geri gelen şapkalı harfler, bazı bilim dallarında yerleşmiş deyimlerin sadeleştrilmesi (maliyede: özelge/mukteza, tarh, tahakkuk)neticesindeki karışıklık, öztürkçe kelime konusunda abartıya (oturgaçlı götürgeç gibi) kaçılması vs. Dilde kullanılan Türkçe kelimelerin azalmasının ise bir çok nedeni var, sadeleşme çabalarının yanında, az okunması, tv gibi bir çok sebep sayılabilir.
Bu konuyu takip eden bölümde Bedri Rahmi'nin kilimde kök boyalarının kullanılmamasından dolayı duyduğu üzüntü ise bir devrin ruhunu anlatır gibi. Dilde sadeleşme köye dönme, halkçılık, halk sanatlarına ilgi, halk kültürüne sahip çıkma ile paralel ilerliyor. Birbirini tamamlar gibi. "İki yüz senede oluşan sekiz renk; dokuz, on olacakken; daha çok ve zahmetsiz boyama derdi için terkedilmekte(aklımda kaldığı şekliyle)" böylece oluşan desen ve renk estetiğide yok olmakta diye üzülür. Kimyasal boyalar 3-4 senede solarken, kök boyalar asırlarca canlığını korumaktadır oysa.
Bedri Rahmi ve ondan sonra gelenlerin Anadoluya dönük bu ilgileri sayesinde bir çok türkü derlenebilmiş, kilim katologları hazırlanabilmiş; Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir gibi isimler kendi hikayelerini yazabilmiş; Sürü, Boş Beşik gibi filimler çekilebilmiştir. Bu sayede , seksenler sonrasında bu konulara ilgi azalmış olsa da, elimizde en azından binbir emekle kayda geçirilmiş bir kültürün ufku kalmıştır.
Sözlü kültürün kayda geçirilmesi onun gelişmesini engeller mi, bir kalıba sokup başka ağızlarla yorumlarla aktarılmasına engel olur mu? Sanırım evet. Sözlü kültürü kayda geçirmenin kendine has sıkıntıları var. Ama bu hiç olmazsa tamamen yok olmasını da engelliyor. O zamanlar elde kayıt cihazı köyden köye dolaşanların emekleri sayesinde bugün onları youtubelarda dinleyip, seyredebiliyoruz.
Bir dönemi ve anlayışını değerlendirirken hangi ihtiyaçlardan çıktığına, derdinin ne olduğuna da bakmak gerek. (Bu bakış yorumbilgisinde tam nereye denk düşeri sonraya bırakalım (Dilthey?), şimdilik bizi aşar). Kültürü yaşatmak adına yapılan her çalışma saygı duyulması gereken bir emek neticede.
Bugün için "Bir Tutam Mavi" deki bazı düşünceler tartışılabilir. Aksini düşünmek zamanı ve sonra yaşamış olanların akıllarını küçümsemek olur. O zaman nasıl tartışmaya açıksa bugünde tartışmaya açık olacak. Dil üzerinden ya da başka bir mesele üzerinden o dönemi yargılamakatan ziyade, o dönemi katkılarıyla beraber bütüncül bir bakışla değerlendirmek daha doğru olur sanırım.
11 Haziran 2011 Cumartesi
Tanpınar'ın gözüyle "Yahya Kemal"
Tanpınar’ın gözünden Yahya Kemal beklediğimden, kafamdaki Yahya Kemal’den epeyi farklı. Geçmişe meraklı, çoşkulu, vezinler, kafiyeler içinde bir Yahya Kemal bekliyordum. Gene böyle bir Yahya Kemal var ama… Bunlara ek olarak, kendi döneminin yazarlarına, düşünürlerine fikri olarak yön verebilecek bir derinliği olan; zaman zaman kendisine denk gösterilen Ahmet Haşim’i bile etkisi altına alabilen, bir çok genç yeteneği (Tanpınar, Yakup Kadri, Nurullah Ataç….) çevresinde toplayıp onlara destek olan, batıya karşı bir aşağılık kompleks beslemeyen ve hatta bir çok yazarı, şairi, düşünürü takip edip onlardan “kendine lâzım olanı” alabilen biri. Bir devrin düşünce ve fikir hayatına yön vermiş insanlardan biri, işin içinde mütahitlik olmayan bir mühendislik olsa da. Üzerinde düşündükleri konular bugün hâlâ güncel. Sıkıntı,bizlerin bu güncel sorunlar üzerinde, belli bir tarihsel süreç içinden geçmiş, sert yönlerini törpülenmiş bir düşünce geleneğinden habesiz olarak her seferinde yeni baştan başlamamız.
Acelesi olanlar için kültür tarihimizin kısa ama derli toplu bir özeti olarak ideal. Yahya Kemal'in sanatını, sanatını oluşturan fikri ve estetik yapının oluşumunu anlatabilmek için Tanpınar tanzimattan itiberen yaşanan fikri ve edebi macerayı anlatmak ihtiyacı hissetmiş. Bu da o dönem için okuyucunun elinde derli toplu bir özetin bulunmasını sağlamış.
YÖNTEMİ :Yahya Kemal evvela kendi yolunu arayan biri. Kendi yoluyla beraber kültürün santının gideceği yönü de aramakta. Afakı kuramların peşinde değil, ya da bunları daha sonra güncelin üzerinden düşünerek temelendirmeyi tercih etmekte.
Yahya Kemal, sohbeti seven biri, konuşuken düşünüyor " Yahya Kemal'in dikkati vaziyetlerin dikkatiydi. Neyiz? Konuşmalarının hususiyetini bu yapıyordu. Şüphesiz çok iyi konuşuyordu. Konuşmayı sanât haline getirenlerdendi. Fakat bu konuşmasında çok mübrem bir ihtiyaca cevap veriyordu. Sohbet, düşüncenin lâboratuvarıydı. Meselenin zaptettiği bu zihin, konuşurken bulur, geliştirir, yoğururdu. Kendini tekrarlamaktan çekinmediği için aynı sohbeti ayrı ayrı muhitlerde yapardı. Ve daima buluş hâlinde olduğu için hiç de ilk şekliyle gelmezdi.... Düşüncesi realitemizle beraberdi. Bütün kudretiyle ve doğruluyla aktüeldi, demek istiyorum .... Hayatın ihtiyaçlarına çok tabiî şekilde cevap verdiği, bütün tekliflerinin realite ile uygun düştüğü seneler.Kaldı ki etrafına karşı çok hür ve kendisine karşı çok sorumluydu" sh.22-23
Yahya Kemal artık var olmayan, olmayacak şarkı arıyordu ve şiirlerine bunu konu ediniyordu. Bu arayışı, dört asırlık geri çekilişin, dağılışın, bir çok savaşın, mağlubiyetlerin, acıların rehabiletesi ve yineden inşasıydı sanki. "Bütün milli hayatı bir sentez gibi görüyor, bunu coğrafyanın ve tarhin mirası olarak kendinde topluyordu" . Bu sentez geçmiş dönüşte "hiç bir geriye alma ve öç fikrine" rastlanmaz. Sentezini gerçekleştirmek için hiç bir kompleks duymadan, tam bir eşitlik içinde, doğunun da batının da(ve tanzimattan itibaren yaşanmış/açılmış bir çok ufkun) edebiyatından düşüncesinden de istifade eder. "Teklif ettiği şey cemiyet olarak kendimiz tanımak, sanatkâr olarak iç benliğimizi kurmak şartıyla eserimiz yapmaktı." Bu çaba gittikçe daha çok konuşma dilinde eser vermeye döner. "Edebiyatımızda bir kesilişi kabul etmiyor, bu edebiyatın kendi gelişmesi içinde kendini yenilemiş olduğunu" düşünüyordu.*
ESKİ EDEBİYAT : Tanpınar'ın, “Maî ve Siyah”‘ın Ahmet Cemil karakterine yüklediği “idealizasyon ve küskünlük” özellikleri “Kiralık Konak”ın Hakk-ı Celis’ini hatırlattı.
Edebiyatı Cedide’nin eskiyi rededen tavrı Yahya Kemal çevresindeki Yakup Kadri’de değişik bir niteliğe bürünüyor. Geçmişe ve geleneğe bağlı Hakk-ı Celis küskünlük açısından Ahmet Cemil’e benzerken başka bir idealizasyonun gölgesindedir.
Tanpınar’ın “Aşk-ı Memnu”nun tüm karaktarlerini (ve tüm Edebiyat-ı Cedide'yi)Bovarizimle etiketlediği karakterler “Kiralık Konak”ta da (bir eleştiri ile birlikte) mevcut. Bu yolunu arayan küskün karakter Tanpınar’ın “Huzur”unda Mümtaz olarak karşımıza çıkar. Sanki hepsi aynı karaktedir ve zaman geçtikçe gelişme kaydederler.
Dönemler ve bakışlar arasında geçişler, edebiyat eserlerinde ve onların yarattığı bu karaktarde yaşıyor gibi. Karakterler geçişlerdeki sentezlerle daha incelikli özellikler kazanmakta, meseleleri ele alışlarında derinleşmekteler.
Mesela Ziya Gökalp’la Yahya Kemal’in milliyetçilik meselesine farklı bakışları gibi- dönem ve çevreler değiştikçe meseleler üzerine gittikçe sert ve köşeli analizlerden daha insani, kompleksiz bakışlara geçildiği izlenimini veriyor.
Yahya Kemal'in şiirini sınıflandırmaya kalkarsak ne diyeceğiz? Tanpınar "neoklasik" olarak kabul edilmesinden yana. Bu düşüncesini temellendirmek için klasik nedir? biz de klasik denebilecek bir dönem var mıdır? üzerine uzunca bir bölüm yazmış. Bu konuyu daha sonra "Hakikat ve Yöntem" ile karşılaştırak yazmak için sonraya bırakıyoruz.
Kitabın sonuna doğru Yahya Kemal'in şiirlerini tahlil edildiği yaklaşık altmış sayfalık bir bölüm eklenmiş. Şiirlerin bazıları bugünün diliyle. Bazılarının okunmasında ise Osmanlıca bir sözlüğe gerek duyuluyor. Tahlillerin referansları psikolojiden eski geleneklere kadar oldukça geniş bir ufuk üzerinden. Tamamının üzerinde durmak mümkün olmasa da bir iki konu hakkında bir şeyler demek istersek:
TEMALAR : Yahya Kemal eski temaları kullanıyor ama bunu yaparken yeni anlamlar yükleyerek, etkilendiği/sevdiği batılı şairlerin yükledikleri anlamları da yüklüyor. Gül,bülbül, Çemşid, Çöl gibi geleneğin kullandığı pek çok tema aynı zamanda sembolik bir değeride ifade ediyor. Buna rağmen güzeli görme ve bunu ifade edebilmede bu sembollerin direkt olarak ifade ettikleride söylenebilir.
Yahya Kemal'in şiirinde iki temaya birden oldukça sık rastlanmakt Cemşid ve Rind. Sohbete olan merakından mıdır bilemiyoruz alkole ve dost meclilerine uzak değil. Şiirlerinde alkol bazen doğrudan yer bulmakta bazense ilahi bir sarhoşluğun ifedesine dönüşmektedir. Melameti neşe ile rindlik onun tasavufta görmek istediği, aradığı şeydir.
Tecelligâh iken binlerce rinde
"Melâmet" söndü Şarkın her yerinde
sh.26
derken artık bu geleneğin yaşamadığından şikayet etmektedir.
"Medeniyetimiz Mesnevi ve cihat medeniyetiydi" derken, eski hayatımız nasıldı sorusuna "Pilav yer, Mesnevi okurlardı" derken de Mevleviliği idealize etmekteydi. Eski şiirin havasıyla "Ene'l Hakk" felsefesinde derinleşirken, eski zamanları tenkit edeken " Eline her def alan 'Ben Allahım' diyor. Böyle bir cemiyeti nasıl idare edersin ve nasıl terakki ettirirsin" diye ekliyordu. sh.50-51 Gene "Nitekim tam Müslüman olan, imanını ne tasavvuf ne de panteizmin şaşırttığı Akif hiç aldanmamış, ustasının bu son eserini en sert şekilde karşılamıştı" derken bir panteist gelenek eleştirisi yapıyordu. sh.86
Tanpınar'ın Yahya Kemali, tasavvuf üzerine kafa yormuş, eleştiri getimiş. Ona göre "Dedelerimiz sade ruhlu ve imanlı insanlardı" sh.29 Melameti/Mevlevî neşe ile hayatı rindane bir tavırla kavrayan insanlardı.
ŞEKİL: Yahya Kemal için şiirde şekil aruz. Bugünün şiirinde aruzu kullanmak artık pek mümkün değil. Fakat eski şiirden zevk almak, bir çok şarkı sözünün akıcılığı konusunda fikir sahibi olmak, şiirde ritim duygusunu almak açısından, en azından "ansiklopedik bilgi" olarak, bilimesinde fayda var. Aruz ile yazmak sabır ve işçilik isteyen bir iş. Vezni oturtmak için kelime aranırken daha evvel akla gelmemiş her yeni kelime ile birlikte bir çok fikir, imaj denendiği için geliştirici bir yönü de var.
* sh.27,28,45,47,105,156
http://www.idefix.com/kitap/yahya-kemal-ahmet-hamdi-tanpinar/tanim.asp?sid=UQSSUNU4TY0AY4MD1P3I
29 Ocak 2011 Cumartesi
Beş Şehir

"Güzelin en büyük hususiyeti her an yeni gibi görülmesinde, her an bizi kendisine ve kendisinde uyanmaya zorlamasındadır." (sh.178)
Uzun, heyecanlı, duygusal tasvirler; bir sürü hikaye, kişi, mimarî yapı... Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul... Beş Şehir alışıldık bir gezi kitabı değil, hatta gezi kitabı demek bile pek yerinde değil. Daha çok bir kronoloji üzerinden kültür tarihi belki. Tanpınar'ın çabası, muhtelif zamanlarda yaptığı geziler ya da yaşadığı yerler hakkında kendinde oluşan intiba ile birlikte bu yerlerin kültür haritasını çıkarmaya yönelik. Her şehrin parlak oldukları devirler o şehirlere birer damga vurmuş. Örneğin Erzurum için Şelçuklular devri, Bursa içinse Osmanlı devrinin kuruluşunda başşehir olduğu zamanlar... Tanpınar'da bu dönemlerden yola çıkarak mimarîden, çinisine, vitrayına; ağaçlarına, bahçelerine, halkın alışkanlıklarına kadar bu küçük hacimli kitapta pek çok detaya girer. Bütün bu ayrıntılar dikkatli ve meraklı bir gözün neticesi besbelli.
Tanpınar Beş Şehir'i yazma sebebini bize son bölümde açıklar gibidir:
"En büyük meselemiz budur; mazi ile nerede ve nasıl bağlanacğız, hepimiz bir şuur ve benlik buhranının çocuklarıyız." (sh.208) der.
Tanpınar neticede net bir formül önermez. Geçmişte kendisi için önemli gördüğü konulara işaret etmekle yetinir. " En iyisi, bırakalım hâtıralar içimizde konuşacakları saati kendiliklerinden seçsinler. Ancak bu cins uyanış anlarında geçmiş zamanın sesi bir keşif, bir ders, hulâsa günümüze eklenen bir şey olur. Bizim yapacağımız yeni, müstahsil ve canlı bugünün rüzgârına kendimizi teslim etmektir. O bize güzelle iyinin, şuurla hulyanın el ele vereceği çalışkan ve mesut bir dünyaya götürecektir" (sh. 208.) Tanpınar'ın önerisi geçmişe uyanık bir kalp ile bakmak, onu öğrenmeye çalışmaktır. Günün şarları geçmiş ile bugünü kendiliğinden bir araya getirir demektedir.
Gelecek için bir felsefe, düşünce sistemi önermez ama bir takım hasletleri içinde barındıran okullara da işaret etmeden duramaz.
Konya'da izlemiş olduğu bir semâ töreninin ertesi gününü anlatırken " O akşam semâ'da gördüğüm insanları ertesi sabah çarşıda, pazarda işlerinin başında ve bir talebimi lisede karşımda görünce hakikaten şaşırmıştım. Onları ben arkalarında esen Rast'ın sert rüzgârında uçup gitmiş sanıyordum. Bu ölen ve ertesi sabah dirilmenin sırrını bilen insanların arasına katılamadığıma, o neşveyi bulamadığıma şimdi bile içimde üzülen bir taraf vardır" (sh.88) der.
Beş Şehir'de Tanpınar aziz dostum diyerek adını andığı A. Gölpınarlı'nın Mevlevîlik tanımını, Konya bölümünde tekrarlar gibidir. İlâhî aşkta kendini kaybettikçe hayatı ve insanı bulur.(sh.84) Hayata ve insana yayılan aşk tarifi Gölpınarlı Dede'nin Mevlana Celaleddin Hayatı, Eserleri, Felsefesi kitabında da benzer bir şekilde yer alır.1 Sanki onun fütüvet ve ahilik vurgularını takip eder gibidir.
Hayata ve insana yayılmayı ya da insanı önemseyen bir bakışı benzer bir şekilde Tanpınar'ın Huzur'unda da görüyoruz. Yazar bunu kastederek mi yazmıştır, yazdıklarından bu netice çıkar mı bilemiyoruz ama romanda sadece üretimi ve gelişmeyi öne süren İhsan hep hastadır, eskiyi tamaman inkar eden Suad intihar eder, geçmişi amcasıyla beraber yaşayan Nuran, hayatı hazları ile yaşayan kocasına dönerek kaderine razı olur. Bir tek Mümtaz yazarın Şeyh Galib'e formüle ettirdiği
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen,
Merüm-î dîde-i ekvân olan âdemsin sen!
İyi bak kendine, âlemin özü sensin.
Sen varlığın gözbebeği olan âdemsin.
bakışı ile buhrandan çıkar. Bütün roman kahramanlarının fikirlerini kendinde toplayıp bunları Şeyh Galip'le mühürlediğini, bize bir sentez için bir ipucu bıraktığını söyleyebiliriz.
Beş Şehir'de, "Mevlevîlik ne tevazu ve mahviyeti, ne de hangi mertebede olursa olsun itibarı kabul eder. Eşitler arasında geçen bir maceradır. Ve bu eşitlik sade tarikatın içinde değil, dışında da hükmünü sürer. Çünkü esası, bugünün felsefesinin çok sevdiği tâbirle inasnın kâinattaki yeridir " (sh.87) dedikten sonra yukarıdaki beyiti vererek burada da Şeyh Galibi anar.
Huzur'u Şeyh Galip ile mühürleyen Tanpınar, Beş Şehir'de Ankara'yı anlatırken Hacı Bayram Veli'den naklettiği menkıbe de manidardır. Hacı Bayram Veliden bahsederken onun yani Bayramiye tarikatinin, bir esnaf ve çiftçi tarikatı olduğunu, bir ahîlik teşkilatı olduğunun altını çizer. (sh.18) Hacı Bayram'ın etrafında çok insanın topladığını bunun da padişah II. Murad'ı endişelendirdiğini, bir müddet Edirne'de yanında misafir ettiğini, niyetlerinden iyice emin olduktan sonra onu geri yolladığını sözlerine ekler. (Sh.18-19) Hacı Bayram Velî hakkında anlatılan bir çok menkıbe arasından Hacı Bayram'ın mütevazi bir şekilde tarlada müridleriyle çalışırken Akşemseddin kendisine tabi olmak için gelmesini seçer. Akşemseddin onu tarlada çalışıyor bulunca o da çalışanlara katılır. Bir müddet tarlada hepberaber çalıştıktan sonra yemek için mola verildiğinde herhangi bir iltifat görmeyen Akşemseddin, alçakgönüllü bir şekilde köpekler için ayrılanlarla karnını doyurunca çağrılıp, kabul edilir. (sh.19)
Tanpınar'ın eserlerinde sık geçen temalardan biri musikidir. Musikideki ihtişamın Osmanlının yıkılış dönemine gelmesinin ve bunun musiki üzerindeki etkilerini sorgulamadan edemez. Yine de bu konuda ihtiyatlı davranıp son sözü uzmanlara bırakır. Bu ihtiyadını da "Şurası var ki kendimiz gibi geçmiş zaman da bizdeki aksiyle tekavvün hâlindedir. Kâinatımız nasıl akisleimizle yaratırsak; maziyi de düşüncelerimizle, duyguarımızla ve değer hükümlerimize göre yaratır, değiştiriz" (sh.197) diye açıklar.
Tanpınar anlattığı hikayelerin bitmiş bir dönemin hikayesi olduğunu bilir. Dede'nin İstanbul'u terk edişini, II. Mahmut'un Cuma Selamlığı sırasında ve namaz esnasında askerî mızakanın dışarda Mozart ve Rossini'den parçalar çalmasını(sh.202), Beyoğlunun gelişimini analtırken ağırca kapanan bir devri resmeder. Bu kapanan devrin içinde de bir çok gelenek bazen değişmiş, bazen yok olmuştur. Bir çok ince zevkin oluşması birbirini izleyen geleneklerdeki bu değişme ile oluşmuştur.
Tanıpanar anlatığı zamana bir hasret duymadığını, Kanunî'nin, Sokullu'nun, İstanbu'unda on dakikadan fazla dayanamayacğını söyledikten sonra şöyle devam eder.
"Yahya Kemal'siz, Mallarme'siz, Debussy ve Proust'suz bir Süleymaniye veya "Kanunî Mersiyesi", hattâ onlara o kadar yakın olan Neşatî ve Nedim'in, Hafîz Post ile Dede'nin arasından geçerek kendilerine varamıyacağımız bir Sinan ve Bâkî tahmin edebileceğimizden daha çıplaktır" (sh.206)
Tanpınar kendisinde meydana gelen boşluk hissinden dolayı kültürle, onun bıraktıklarıyla ilginediğini söyler. Eski zamanın güzelliklerinin onda uyandırdığı şey ise biraz örtülü kalır.
Güzellik duygusunun içimizde uyanmasına duyduğumuz ihtiyaç nedir? Ya da içimzde uayandıracağı şey nedir? Verilecek en kestirme ve aceleci cevap herhalde bunun bir ferahlama olacağıdır. Bütünlüklü bir bakışın, duruşun kazanılmasında ve sürdürülebilmesinde güzelin, güzelliğin konu olması üzerinde ise etraflıca düşünmek ve yazmak gerekir sanırım.
---
1) Hâsılı Mevlânâ’nın tasavvufu, sırf mistik ve idealist bir tasavvuf olmayıp mahdut varlıktan, ferdiyetten ve ferdi ihtiraslardan tamamiyle sıyrılmak ve halka, topluluğa yayılmak sûretiyle tecelli eden ve sosyal hayatta hudutsuz bir sevgi, insanî bir görüş ve mutlak bir birlik halinde, moral sahadaysa herkesin kendisini, bir kâmile uymak suretiyle ıslâhı ve umumî olarak hayra, güzele ve iyiye doğru bir gidiş, insanî bir terbiye halinde tezahür eden ve böylece de realitede amelî karaktere sahip olan bir tasavvuftur. (Mevlana Celaleddin Hayatı, Eserleri, Felsefesi - Abdülbaki Gölpınarlı Sh.205 )
7 Kasım 2010 Pazar
Tanpınar
Tanpınar' ın bakışını bir kimlik arayışı olarak kabul etmek eksik gibi. Kimliği de içine alan bir dönüştürmeden bahsediyor; iktsadı, siyaseti vs ile.. . Tanzimat ile başlayan, kendi yolunu arayan bu modernleşme, dünyayı anlama, yeniden değerlendirme çabası. Cumhuriyetle başlamış, aydınları sürükleyen bir nehir değil bu. Gözlerini açtıklarında zaten yol almış bir gemideler. Tanpınar ve Yahya Kemal, bu nehre yol verenler, onu şekilendirenler arasında. "Yeni için" bagajlarında neler olacak derdini taşıyan bu insanların, onu yönlendirdiğini, ona yol aradığını söylemek yanlış olmaz herhalde. Bugün hale konuşuluyor oluşlarıda bunun bir ispatı olsa gerek.
Tanpınar'ın ve Yahya Kemal'in geçmişle duygusal bir bağları olsa bile; gidşatı durdurmak, tersine çevirmek gibi bir dertleri yok. "Huzur" un kahramanlarının hiç biri yenileşme karşıtı değil. Dertleri nasıl olmalı, neler muhafaza edilmeli, neler bırakılmalı, iktisadi kalkınma nasıl olmalı; bütün bunların zihinsel, kültürel arkaplanı ne olmalı.
Bugün, günlük siyasi kaygılarla, kimlik üzerinden yapılan moderleşme eleştirileri revaçta. Daha çok da, modernleşme hareketinde yapılan yanlışlar üzerinden, onu olumsuzlamaya çalışan bu çaba, bir siyasî bakışın neticesi gibi duruyor.
Tanpınar'ın ve Yahya Kemal'in geçmişle duygusal bir bağları olsa bile; gidşatı durdurmak, tersine çevirmek gibi bir dertleri yok. "Huzur" un kahramanlarının hiç biri yenileşme karşıtı değil. Dertleri nasıl olmalı, neler muhafaza edilmeli, neler bırakılmalı, iktisadi kalkınma nasıl olmalı; bütün bunların zihinsel, kültürel arkaplanı ne olmalı.
Bugün, günlük siyasi kaygılarla, kimlik üzerinden yapılan moderleşme eleştirileri revaçta. Daha çok da, modernleşme hareketinde yapılan yanlışlar üzerinden, onu olumsuzlamaya çalışan bu çaba, bir siyasî bakışın neticesi gibi duruyor.
20 Temmuz 2010 Salı
Tarih nedir?

1892 doğumlu İngiliz tarihçi Carr’ın birçok dile çevrilerek elden ele dolaşmış ünlü broşürü. Tarihçinin okuruna karşı sorumluluğunu yargıladığı eser. Başta Cambridge Üniversitesi olmak üzere çeşitli eğitim kurumlarında verdiği konferansların derlenmesi. Sovyetler Birliği uzmanı Carr’ın her düzeydeki okuyucu tarafından keyifle okunabilecek yöntem bilim denemesi.
Kitapyurdu adresi
İçindekiler
1-Tarihçi ve Olguları
2-Toplum ve Birey
3-Tarih, Bilim ve Ahlâk
4-Tarihte Nedensellik
5-İlerleme Olarak Tarih
6-Genişleyen Ufuklar
26 Mart 2010 Cuma
Mesnevî Tercemesi ve Şerhi - Abdülbaki GÖLPINARLI (Gölpınarlı Dede)

"Mesnevî, yazıldığı tarihten itibaren Doğu'da, Batı'da, birçok dillere çevrilmiş, esere şerhler yazılmış, bu kitaptan seçmeler yapılmıştır. Ancak yazılan şerhler, aslî nüshaya dayanılmadan, ana kaynaklara baş vurulmadan, kısacası, bugünkü tahlil ve intikad metodlarına uyulmadan meydana getirildiğinden, yazıldıkları çağlara hitab edebilmişlerdir."
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=36262&sa=55981076
Abdülbaki GÖLPINARLI Bibliyografyası
18 Mayıs 2009 Pazartesi
Elif Şafak – Aşk hakkında
Elif hanım tasavvuf konusunda bir kitap yazmak için çalışmış, bu belli. Buna vakit ayırmışlar.
İç içe geçmiş birbirine paralel iki kavuşma , iki aşk hikayesi Mevlana ile Şems; Ella ile Aziz in hikayesi .
Roman ilk satırdan itibaren Şems-i Tebrizi Hz. ile Hz. Mevlana'nın kavuşmalarını vadediyor. Fakat bu buluşma için 200 sayfa beklememiz gerekiyor :)
Bu buluşmadan sonra ise roman ikisine odaklanamıyor. Yardımcı karakterlerin gölgesinde, onlardan kalan bölümlerde ikisinin hikayesini uzaktan seyrediyoruz. Halbuki beklenti daha çoşkun, daha şiirsel, daha yoğun bir anlatımken sadece yan karakterleri görüyoruz. Mevlana Hz. dalgın , kederli, gözüküyor - aşkın çoşkusundan hiç eser yok.
Kanaatimizce yan karakterler ve yan hikayeler romanın gidişatını yavaşlatıyor, ilgiyi dağıtıyor.
Eserin kurgusu , dili, çevirinin başarısı(/zlığı) bir yana; genelde tasavvuf, özelde Mevlevîlik üzerine yazıyor oluşu (iddiası bu) ya da bu motifler üzerinden gittiğini varsaymamız bu konuda nasıl bir bakışı olduğunu sorgulamamıza yol açıyor.
Tasavvuf tek , monoblok bir yapı değil. Birbirinden farklı görüşler var. Yollar, meşrepler var, kendi içinde ve dışında bir takım eleştiriler var. Gün gelmiş topluma yön vermiş, gün gelmiş yönlendirilmiş. Bu yüzden Elif Şafağın tasavvufu, ne kadar tasavvufa yakın ya da tasavvufun neresinde duruyor bakışıyla okuduk. Sadece şunu söylemekle yetinelim : Romanda anlatılan teorik tasavvuftan ve farklı bir okuldan. Meraklısına Gölpınarlı Dede' yi tavsiye ederiz.
İlk otuz sayfayı okuduktan sonra aklımıza İhsan Oktay Anar geldi. O yazsaydı Ella ve Azize gerek duymazdı. İkisi arasındaki aşk, Hz. Mevlana ve Şems için yazılacak bir romanda verilecek mesajında dengesini bozmuş kanatimizce. İki farklı dönemde, iki farklı anlayış çıkmış. Yirminci yüzyılın aşıkları daha bireyci. Bu iki karakter herhalde Amerikan okuyucusu için düşünülmüş.
Notlar : (sh.38 Zahir batın ayrımında denge görmezden gelimiş - Tek kanatlı kuş uçamaz da zahir batın dengesine işaret vardır. Zalime ses çıkaramama, light İslam projeleri ?
sh.72 boyun kırmak değil baş kesmek
sh.123 meditasyon, tefekkür, renkler gene (new age motifler) )
ŞEMS-İ TEBRİZİ
Şems-i Tebrizi kerametlerle sahneye giriyor. sh.47 :)
Hanın parasını ödemek için el falı bakması, aura okuması şok edici.
Şemsin Kırk kuralı ??? nerden icad olmuş? Yazarın bir derlemesi mi? Bir yerden mi alınmış? Açıklanması gerekirdi. Bu tarz eklemeler ne kadar iyiniyetli olusa olsun içinde muhendislik tavırlar içerebilir. Kırk kural diye bir şey yoktur , tek kural hakikilik/ hakikatlilik -
Şems-i Tebrizi' nin çöl faresini caminin önünde kurtarması, himaye etmesi ; cüzamlı dilenciye şefkat göstermesi , sahoşun yaralarını sarması Gölpınarlı' nın yorumladığı eleştirel tasavvufa uyan romanın olumlu yönleri. Bunların tasavufi bakışla temellendirilmesi çok güzel olurdu.
Gene Şemsi Tebrizi' nin celladının Hasan Sabahın (batıni) kalesinden kaçmış olması üzerinde çalışılsaydı ve roman burdan oluşacak bir gerilim üzerine oturtulsaydı ortaya çok tartışılacak sağlam bir klasik çıkabilirdi belki.
(sh.50 Rüya tabiri (Mevlevilerde rüya tabiri yok) Eğer bu bölümde anlatılan Şems ise ...
sh.53 El falı / aura okuma new age tavırlar
Kerametler, menkıbler çoğunlukla bir hikmetle beraber sunulur. El falı kerametiyle, aura okumalarıyla han ve yemek parasını ödemek için kerametten istifade edinilmesi düşünüdürücü.
sh. 30- Şems-i Tebrizinin kalenderi olduğu tartışmalıdır. )
AZİZ
Aziz garip bir sufi, sufi bir kimlik olarak romanın en problemli kişisi.
Mektupla enerji yolluyor (sh.82) dilek ağacına çaput bağlıyor. Enerji aktarma seansı yapıyor, zihin okuyor (sh369) Bir sufiden ziyade new age guruyu andırıyor.
Aziz kendini sufi olarak adlandırıyor ama altını doldurmuyor - Muhib mi? Derviş mi ya da Dede mi? Tasavvuf bir bütün olarak seven biri mi yoksa? Ya da bir felsefe olarak mı ondan hoşlanıyor ? Aşk şeriatını yazdığına göre Şemse ve Mevlana' ya bağlı olmalı, Mevlevî meşrepli olmalı. Sofu bir mevlevi değil anlaşıldığı kadarıyla. Dünyada yaşanan kötülüklere karşı ise duyarsız . Kendi köşesinde, kabuğunda yaşayan biri.
Ella ile olan arkadaşlığı da problemli. Bir sufi olarak yardıma ihitiyacı olan herkese yardımla mükellef. Bu yardımda mesafe koyamamış olması, flörte açık durması Azizin sufi kimliği ile tutarlı değil. İnsan olarak hata yapabilir, ama sorgulama kendini gözden geçiriş yok. Karşılaştırma için çöl faresine Şemsin yardımı ile kıyaslanabilir sanıyorum. Gene bu konuda Takva filmi hatırlanabilir.
Azizin kerametleri !! dışında hayatın içinde sufi bir tavrını sergilediğini görmüyoruz. Tasavvuf eşit ezoteri, keramet değil. Keramet üzerinden sufi karakteri çizmek insanüstü, yarı tanrı, yanılmaz bir karaktere gider ki bu da bizi oldukça sıkıntılı bir noktaya götürür. Olgun sufiler kerametleri (inkardan bahsetmiyoruz) sevmezler.
Notlar : (Aziz için yazılanlar :
sh.204 Güncelden alabildiğine uzak
Sh.204 Kendini bildi bileli pasifist.........
sh.205 Şimdinin çocuğu olarak kendini tanımlıyor. --Konformist bir çizgisi var.
Şu anın hakikatını yaşamak sh.177 gerekir diyen Şemsin zulme karşı duruşu ise Aziz' de yok.
Gölpınarlı Dede nin bu tarz pasif tasavvuf anlayışını sümüklü tasavvuf olarak adlandırır. Gölpınarlı linkinden bu konu okunabilir. 83. soru
ELLA
Uzun süren evliliklerin köhneyeceği, albenisini kaybedeceği üzerine bunaltacak kadar tekrar var.
Ella kadınlık ve annelik arasında seçim yapar. Kadınlığı seçer. Küçük çocukları için annedir hala ama Ella evlliğini kurtarmak / boşanıp küçük çocuklarını yanına almak gibi çileli bir seçimi değil, terki seçer.
Sanırım aşka bakışı statik. Geliştirici, adam edici, terbiye edici halinden (ya da insanlıktan çıkarışı her bünyede aynı tesiri bırakmıyor :) ) bakmıyorlar. Mutluluk, iç kıpırtısı, ilgilenilme gibi görüyorlar. Aşk, Elanın hayatına ne katıyor, onun insanlığını nerden alıp, nereye getiriyor ? Durduğu yerde mi sayıyordan ziyade ne kadar mutlu olduğunu okuyoruz.
MEVLANA
200. sayfaya kadar ortalarda yok. Bir rüya bölümünün dışında .
sh.210 Mevlan hz. Şemsle karşılaşmasını anlatırken birden nefsin mertebelerini anlatmaya, tasavvuf konusunda bilgi vermeye başlıyor (Benzer olay Şemsin bir kaç bölümünde de var)
Sanırım bu (konuya yabancı) okuyucunun olayı takip ederken bilgi sahibi olması gerektiği ile böyle çoşku dolu insanların, Şemsi Tebrizi nin, Hz. Mevlana nın, iç dünyalarını hayal edip yazmanın güçlüğünden kaynaklanıyor. Bu şekilde uzun uzadıya bilgilendirme bir yerde hem bir kolaylık ve hem de bir zorunluluk. Bu da romanın performansını düşürüyor. Bazı bölümleri bir romanı değilde 100 soruda tasavvufu okur gibi hissediyorsunuz. Bilmeyenler için aydınlatıcı, bilenler için sıkıcı bölümler.
Hz. Mevlana için ayrılmış bölümler çok az. Ayrılan bölümlerde ise Hz. Mevlana altın kaşıkla doğmuş, halkın yaşayışından uzak, pasif bir karakter olarak çizilmiş. Şemsin mürşitliğine vurgu yapmak için bu konu abartılmış. Aslında kim kimin mürşididir tartışılır.
sh.38 Semanın yaratıcısı Mevlana değil – Sema geleneği çok eski zamanlara götürülebilir.
--
Tasavvufi bir bakışa bir çok yerde rastlıyoruz ama kanatimizce romanın tasavvufi bir duruşu yok. Birbirinden ayrı yollara ait tasavufi görüşler ile uzak doğu enerji inançlarını ve hatta şamanizmi (ağaca çaput bağlamak) harmanlamış kitap. Bu haliyle tasavvufi bilgi alınmak için okunacak bir kitap değil. Biyografi değil - bir çok yerde kurgular var, aslına sadık olma derdi yok. Belki geniş anlamda mistik – ezoterik düşünceleri biraz özensizce harmanlamış, bunların üzerinden yazılmış bir roman olarak kabul etmek mümkün olabilir
İç içe geçmiş birbirine paralel iki kavuşma , iki aşk hikayesi Mevlana ile Şems; Ella ile Aziz in hikayesi .
Roman ilk satırdan itibaren Şems-i Tebrizi Hz. ile Hz. Mevlana'nın kavuşmalarını vadediyor. Fakat bu buluşma için 200 sayfa beklememiz gerekiyor :)
Bu buluşmadan sonra ise roman ikisine odaklanamıyor. Yardımcı karakterlerin gölgesinde, onlardan kalan bölümlerde ikisinin hikayesini uzaktan seyrediyoruz. Halbuki beklenti daha çoşkun, daha şiirsel, daha yoğun bir anlatımken sadece yan karakterleri görüyoruz. Mevlana Hz. dalgın , kederli, gözüküyor - aşkın çoşkusundan hiç eser yok.
Kanaatimizce yan karakterler ve yan hikayeler romanın gidişatını yavaşlatıyor, ilgiyi dağıtıyor.
Eserin kurgusu , dili, çevirinin başarısı(/zlığı) bir yana; genelde tasavvuf, özelde Mevlevîlik üzerine yazıyor oluşu (iddiası bu) ya da bu motifler üzerinden gittiğini varsaymamız bu konuda nasıl bir bakışı olduğunu sorgulamamıza yol açıyor.
Tasavvuf tek , monoblok bir yapı değil. Birbirinden farklı görüşler var. Yollar, meşrepler var, kendi içinde ve dışında bir takım eleştiriler var. Gün gelmiş topluma yön vermiş, gün gelmiş yönlendirilmiş. Bu yüzden Elif Şafağın tasavvufu, ne kadar tasavvufa yakın ya da tasavvufun neresinde duruyor bakışıyla okuduk. Sadece şunu söylemekle yetinelim : Romanda anlatılan teorik tasavvuftan ve farklı bir okuldan. Meraklısına Gölpınarlı Dede' yi tavsiye ederiz.
İlk otuz sayfayı okuduktan sonra aklımıza İhsan Oktay Anar geldi. O yazsaydı Ella ve Azize gerek duymazdı. İkisi arasındaki aşk, Hz. Mevlana ve Şems için yazılacak bir romanda verilecek mesajında dengesini bozmuş kanatimizce. İki farklı dönemde, iki farklı anlayış çıkmış. Yirminci yüzyılın aşıkları daha bireyci. Bu iki karakter herhalde Amerikan okuyucusu için düşünülmüş.
Notlar : (sh.38 Zahir batın ayrımında denge görmezden gelimiş - Tek kanatlı kuş uçamaz da zahir batın dengesine işaret vardır. Zalime ses çıkaramama, light İslam projeleri ?
sh.72 boyun kırmak değil baş kesmek
sh.123 meditasyon, tefekkür, renkler gene (new age motifler) )
ŞEMS-İ TEBRİZİ
Şems-i Tebrizi kerametlerle sahneye giriyor. sh.47 :)
Hanın parasını ödemek için el falı bakması, aura okuması şok edici.
Şemsin Kırk kuralı ??? nerden icad olmuş? Yazarın bir derlemesi mi? Bir yerden mi alınmış? Açıklanması gerekirdi. Bu tarz eklemeler ne kadar iyiniyetli olusa olsun içinde muhendislik tavırlar içerebilir. Kırk kural diye bir şey yoktur , tek kural hakikilik/ hakikatlilik -
Şems-i Tebrizi' nin çöl faresini caminin önünde kurtarması, himaye etmesi ; cüzamlı dilenciye şefkat göstermesi , sahoşun yaralarını sarması Gölpınarlı' nın yorumladığı eleştirel tasavvufa uyan romanın olumlu yönleri. Bunların tasavufi bakışla temellendirilmesi çok güzel olurdu.
Gene Şemsi Tebrizi' nin celladının Hasan Sabahın (batıni) kalesinden kaçmış olması üzerinde çalışılsaydı ve roman burdan oluşacak bir gerilim üzerine oturtulsaydı ortaya çok tartışılacak sağlam bir klasik çıkabilirdi belki.
(sh.50 Rüya tabiri (Mevlevilerde rüya tabiri yok) Eğer bu bölümde anlatılan Şems ise ...
sh.53 El falı / aura okuma new age tavırlar
Kerametler, menkıbler çoğunlukla bir hikmetle beraber sunulur. El falı kerametiyle, aura okumalarıyla han ve yemek parasını ödemek için kerametten istifade edinilmesi düşünüdürücü.
sh. 30- Şems-i Tebrizinin kalenderi olduğu tartışmalıdır. )
AZİZ
Aziz garip bir sufi, sufi bir kimlik olarak romanın en problemli kişisi.
Mektupla enerji yolluyor (sh.82) dilek ağacına çaput bağlıyor. Enerji aktarma seansı yapıyor, zihin okuyor (sh369) Bir sufiden ziyade new age guruyu andırıyor.
Aziz kendini sufi olarak adlandırıyor ama altını doldurmuyor - Muhib mi? Derviş mi ya da Dede mi? Tasavvuf bir bütün olarak seven biri mi yoksa? Ya da bir felsefe olarak mı ondan hoşlanıyor ? Aşk şeriatını yazdığına göre Şemse ve Mevlana' ya bağlı olmalı, Mevlevî meşrepli olmalı. Sofu bir mevlevi değil anlaşıldığı kadarıyla. Dünyada yaşanan kötülüklere karşı ise duyarsız . Kendi köşesinde, kabuğunda yaşayan biri.
Ella ile olan arkadaşlığı da problemli. Bir sufi olarak yardıma ihitiyacı olan herkese yardımla mükellef. Bu yardımda mesafe koyamamış olması, flörte açık durması Azizin sufi kimliği ile tutarlı değil. İnsan olarak hata yapabilir, ama sorgulama kendini gözden geçiriş yok. Karşılaştırma için çöl faresine Şemsin yardımı ile kıyaslanabilir sanıyorum. Gene bu konuda Takva filmi hatırlanabilir.
Azizin kerametleri !! dışında hayatın içinde sufi bir tavrını sergilediğini görmüyoruz. Tasavvuf eşit ezoteri, keramet değil. Keramet üzerinden sufi karakteri çizmek insanüstü, yarı tanrı, yanılmaz bir karaktere gider ki bu da bizi oldukça sıkıntılı bir noktaya götürür. Olgun sufiler kerametleri (inkardan bahsetmiyoruz) sevmezler.
Notlar : (Aziz için yazılanlar :
sh.204 Güncelden alabildiğine uzak
Sh.204 Kendini bildi bileli pasifist.........
sh.205 Şimdinin çocuğu olarak kendini tanımlıyor. --Konformist bir çizgisi var.
Şu anın hakikatını yaşamak sh.177 gerekir diyen Şemsin zulme karşı duruşu ise Aziz' de yok.
Gölpınarlı Dede nin bu tarz pasif tasavvuf anlayışını sümüklü tasavvuf olarak adlandırır. Gölpınarlı linkinden bu konu okunabilir. 83. soru
ELLA
Uzun süren evliliklerin köhneyeceği, albenisini kaybedeceği üzerine bunaltacak kadar tekrar var.
Ella kadınlık ve annelik arasında seçim yapar. Kadınlığı seçer. Küçük çocukları için annedir hala ama Ella evlliğini kurtarmak / boşanıp küçük çocuklarını yanına almak gibi çileli bir seçimi değil, terki seçer.
Sanırım aşka bakışı statik. Geliştirici, adam edici, terbiye edici halinden (ya da insanlıktan çıkarışı her bünyede aynı tesiri bırakmıyor :) ) bakmıyorlar. Mutluluk, iç kıpırtısı, ilgilenilme gibi görüyorlar. Aşk, Elanın hayatına ne katıyor, onun insanlığını nerden alıp, nereye getiriyor ? Durduğu yerde mi sayıyordan ziyade ne kadar mutlu olduğunu okuyoruz.
MEVLANA
200. sayfaya kadar ortalarda yok. Bir rüya bölümünün dışında .
sh.210 Mevlan hz. Şemsle karşılaşmasını anlatırken birden nefsin mertebelerini anlatmaya, tasavvuf konusunda bilgi vermeye başlıyor (Benzer olay Şemsin bir kaç bölümünde de var)
Sanırım bu (konuya yabancı) okuyucunun olayı takip ederken bilgi sahibi olması gerektiği ile böyle çoşku dolu insanların, Şemsi Tebrizi nin, Hz. Mevlana nın, iç dünyalarını hayal edip yazmanın güçlüğünden kaynaklanıyor. Bu şekilde uzun uzadıya bilgilendirme bir yerde hem bir kolaylık ve hem de bir zorunluluk. Bu da romanın performansını düşürüyor. Bazı bölümleri bir romanı değilde 100 soruda tasavvufu okur gibi hissediyorsunuz. Bilmeyenler için aydınlatıcı, bilenler için sıkıcı bölümler.
Hz. Mevlana için ayrılmış bölümler çok az. Ayrılan bölümlerde ise Hz. Mevlana altın kaşıkla doğmuş, halkın yaşayışından uzak, pasif bir karakter olarak çizilmiş. Şemsin mürşitliğine vurgu yapmak için bu konu abartılmış. Aslında kim kimin mürşididir tartışılır.
sh.38 Semanın yaratıcısı Mevlana değil – Sema geleneği çok eski zamanlara götürülebilir.
--
Tasavvufi bir bakışa bir çok yerde rastlıyoruz ama kanatimizce romanın tasavvufi bir duruşu yok. Birbirinden ayrı yollara ait tasavufi görüşler ile uzak doğu enerji inançlarını ve hatta şamanizmi (ağaca çaput bağlamak) harmanlamış kitap. Bu haliyle tasavvufi bilgi alınmak için okunacak bir kitap değil. Biyografi değil - bir çok yerde kurgular var, aslına sadık olma derdi yok. Belki geniş anlamda mistik – ezoterik düşünceleri biraz özensizce harmanlamış, bunların üzerinden yazılmış bir roman olarak kabul etmek mümkün olabilir
29 Ocak 2008 Salı
Hermeneutik ve Hümaniter Disiplinler

Hermeneutik ve Hümaniter Disiplinler
Hüsamettin Arslan
PARADİGMA YAYINLARI
Yorum, köken bakımından aracılık ilişkisinden, farklı dillerin konuşucuları arasındaki aracılık etme fonksiyonundan doğmuştur; yani, o kaynağında mütercimle ilgilidir ve daha sonra, anlaşılması zor metinlerin şifresinin çözülmesine dönüşmüştür. Ve dilin merkezi konumundaki aracılığının kendisini, önceden belirlenmiş anlamıyla felsefi bilince sunma yolunda yorum, felsefede anahtar bir konum elde etmiştir. Kavramın mesleki hayatı Nietzsche ile başlamış ve bütün bir pozitivizme meydan okumaya dönüşmüştür. Kendisinden yola çıkılarak kesin başlama noktasının, tümelin, yasanın, kuralın aranabileceği veya dolayısıyla keşfedilebileceği belirli birşey var mıdır? Dünya ile insan arasındaki tam aracılığın asla bütünüyle kurulamamasını sağlayan şey yorumdur. Bütün bilginin temeli olarak tezler üzerinde kesin uzlaşmaya inanç yada Protokollsatze, Viyana Çevresi'nde bile varlığını sürdüremedi. Doğa bilimleri alanında dahi, bilimsel bilginin temellendirilmesi, "veri" sayılan şeyin yorumdan koparılamaması gerçeğinin hermeneutik sonuçlarından kaçılamaz.
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=89136&sa=33502968
9 Kasım 2007 Cuma
Büyük Filozoflar

Büyük Filozoflar
Platon'dan Wittgenstein'a Batı Felsefesi
Çeviren: Ahmet Cevizci
Yazar : Bryan Magee
PARADİGMA YAYINLARI
Felsefeye merakınız, felsefi problemlere ilginiz mi var? Batı kültür tarihini, Avrupa'nın ikibinbeşyüz yıllık entelektüel serüvenini öğrenmek; günümüz dünyasını yaratan fikrî zemini tanımak mı istiyorsunuz?
Bryan Magee'nni Batı'nın büyük filizoflarını anlatan Büyük Filozoflar adlı eseri, bütün bu amaçlara hizmet eden eşsiz bir felsefe tarihi niteliğinde. Hem popüler, hem alabildiğince teknik; bir yanıyla sistematik, bir yanıyla da tarihsel bir eser.
Kitap Batı düşüncesinin kilometre taşlarında duran büyük filozofları felsefe öğrenmeye, felsefe yapmaya, felsefi sorgulamaya çok uygun düşen bir yöntemle tanıtıyor. Büyük filozofların düşünme tarzlarını, kendilerine konu edindikleri felsefi problemleri, dünyaya armağan ettikleri büyük teorileri ve derin ufukları, akademik kariyerlerini hemen tamamen onlardan birini anlama ve yorumlama işine adamış, kendileri de birer filozof olan ünlü yorumcularla tartışıyor.
http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=47347&session=77601536882261969593&LogID=
1 Ekim 2007 Pazartesi
İslam ve Modern İnsanın Çıkmazı - Seyyid Hüseyin Nasr
Bu kitap İslam'ın fikri ve manevi mirası ile bu mirası inceleme araçlarını tartışmak, hem Doğu hem de Batı dünyasındaki modern insanın açmazlarını çözme konusunda İslami geleneğin öğretilerini sunmak amacıyla yazıldı; hem Doğu'da hem Batı'da yaşayan modern insanın karşı karşıya bulunduğu ana sorunları gündeme getirmeğe çalıştı.""Batıda yığınla insanın İslam medeniyetinin başarılarıyla her geçen gün daha fazla ilgilendiği şu zamanda, bunlara İslam geleneğinin canlı yapısını ve bugünkü sorunlarıyla olan ilgisini sunmanın özellikle önemli olduğu duygularını taşıyoruz. Ve yine, İslam dünyasındaki modernleşmiş öğelerin, etkilerinde kaldıkları güçlerin gerçek yapısını öğrenmeleri ve İslam geleneğini, bugün bizzat İslam dünyasının içinde kendisini tehdit eden bu güçlere karşı savunmaya daha iyi hazırlıklı olabilmeleri için gelip geçmekte olduğu duygularını da taşıyoruz.
Kitap İslami geleneği ve Geleneksel insanı ve Geleneksel insanın Modern dünya karşısındaki durumunu etraflıca inceliyor. Sorunları ortaya koyma açısından olukça başarılı. Çözümler üzerine pek fazla bir şey söylenmemiş.
21 Eylül 2007 Cuma
Doğu ve Batı Arasında İslam- Aliya İzzetbegoviç

Otoriteye itaat etmiş ve fakat inanmadığı yasaları hiçbir zaman benimsememiş Alija İzzetbegoviç, yaklaşık yarım yüzyıl ateist ve materyalist bir politik hegemonyanın çoraklaştırdığı topraklarda "Ölümünden sonra Allah'ın yeryüzünü diriltmesi" düşünceleriyle çevresini diriltmiş, onu izleyen ve okuyan insanların acılı ruhlarına Mesih'in kutlu nefesi gibi esmiştir. Bu yüzyılın başlarında Hind Yarım kıtasında nasıl Muhammed İkbal Doğu İslamı'nın derin ve şiirsel bir soluğu oldu ise, onun gibi aynı yüzyılın sonlarında Alija İzzetbegoviç de Batı İslamı'nın soluğu olmaya aday bilge bir kişiliktir. İzzetbegoviç yakın tarihimizin en önemli ve seçkin müslüman bilge düşünürlerinden biridir. Onun entelektüel birikiminin zenginliğini ve derinliğini anlamak için elinizdeki bu kitabını okumak yeterlidir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


