Bilinmeyen, deli bir suda suyun üzerinde kalma
derdinde olan için en iyi yöntem refleksiyondur; sorunların ve cevapların
üzerinde tekrar tekrar düşünmek; daha geniş bir kitlenin - suyun, toprağın
kurdun, kuşun hayrına tekrar tekrar sormak tekrar cevaplamaktır. İlkeler cevapların
üzerinden tüm zamanlar için değil, yanlışlamaya açık olarak eğreti kurulur.
İlkeler üzerine tartışma analitik değil diyalektik olmak zorundadır.
Notlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Notlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
9 Nisan 2016 Cumartesi
16 Mart 2016 Çarşamba
Analoji
Daha evvel suyun
hiç böyle akmadığı, ırmağın deli akan kollarından birine girdin ve gemin
kayalara çarpa çarpa dağıldı. Gemiden kalan tahta parçalarına tutundun ya da
onlardan bir sal yaptın. Biliyorsun ki üstünde olduğun sal da gemiyi parçalayan
nehrin bu deli akan kolunda güvenli değil. Daha güvende olman için bir gemi
yapman gerek. Eski gemiyi tekrar mı yaparsın? Yoksa yeni bir gemi mi yaparsın?
1 Mart 2016 Salı
Kendini bil?
Kendini bilme dendiğinde ilk akla gelen zaaflarını
tanıma. Fakat zaaflar da kendiliğinden
ortaya çıkan şeyler değil. Bir olayın, durumun gerçekleşmesi lazım ki kişi o
olay karşısında verdiği tepkide kendini görebilsin.
Bu yetiyor mu? Sanırım yetmiyor, çünkü kendini takip eden, eleştiren açık bir bilince, niyete de ihtiyaç var. Olaylara verdiği
tepkileri eleştirecek, ders çıkararak değiştirmeye, iyileştirmeye yönelebilecek bir bilinç.
Bu da yetmiyor sanırım. Tüm bunlardan bir proje çıkaracak
bir akla, bunu işleme koyabilecek bir hafızaya ve iradeye de ihtiyaç var. Bu hafıza kendini projeyle uygunluk konusunda yeni olaylar karşısında değerlendirebilmeli aynı zamanda. Kendini bilme bitmeyen dinamik bir süreç, sürekli bir oluş. Bir olmuş bitmişlik değil.
Kendini bilmek bu anlamda hatalarından öğrenmek bir
yerde.
Kendini bilme macerası zaafları tanımanın yanında sınırlarını bilme, tabiatını öğrenme ya da yetenklerini sınama vs. olarak da açıklanabilir belki. Zaaflar içinse şimdilik kaba taslak bunlar yazılabilir herhalde.
Kendini bilme macerası zaafları tanımanın yanında sınırlarını bilme, tabiatını öğrenme ya da yetenklerini sınama vs. olarak da açıklanabilir belki. Zaaflar içinse şimdilik kaba taslak bunlar yazılabilir herhalde.
Etiketler:
Geleceğe mektuplar,
Kısık ateşte,
Mesnevî,
Notlar
26 Şubat 2016 Cuma
..
Kavramlar yerine oturmasa, başka başka şeylere
işaret etseler de insanın bir düşünce geleneği içinde düşünme alışkanlığı
yüzünden gene de bir şeylere, bir hakikate işaret ediyor (olabilir). Ya da kendi kavramsal çerçevesi içinde yeni bir şey söylüyor olabilir. Bir şey
anlatmaya çalışanın ne anlatmaya çalıştığına, derdine bakmak çoğu kez daha makul
ve gerçekçi.
25 Şubat 2016 Perşembe
..
İnsanlık
kanırtıldığında adalet dile gelmek ister. İster onarıcı ister dağıtıcı olsun
sessiz bir sosyal anlaşmanın tekrar ikrarıdır ve bu yüzden herkese yöneliktir.
20 Şubat 2016 Cumartesi
.
Eleştiri çoğu zaman
yergi değildir. Var olanı yeni olaylara, durumlara, zamana göre elden
geçirmektir.Yeni bakış açılarının, kavramların, derinleşmenin oluşması bu
sayede olur. Bunu yapabilmek - kendi durumunu nesneleştirip bir başka bilinçle
bakabilmek için her zaman başka ufuklara ihtiyaç vardır.
5 Ocak 2016 Salı
..
Her
hâlükârda bastığın yerden bakıyorsun, geçmişe de geleceğe de. Ufkun ayak
bastığın yerden başlıyor. Aklın ister geçmişte olsun ister gelecekte, şimdiyle
ilgili fikrin yoksa gördüklerinin hepsi eğri
İşte onun için hep “her gün yeni bir şey söylemek gerek”
İşte onun için hep “her gün yeni bir şey söylemek gerek”
7 Aralık 2015 Pazartesi
Kadim
Kadim son zamanlarda
sık kullanılan kelimelerden biri. Önüne geldiği isme ezelilik iddiası veriyor;
kadim medeniyet, kadim uygarlık vs. Bu iddia bir nevi kutsallık anlamı
yükleyip, kavramı/ismi tüm zamanlar için eleştiriye kapatıyor. Bu da bazen
ırkçı bazen etnosantirik bir tonu beraberinde taşıyor.
Kadimin sorunsuz kullanabileceği, bir
anlamı olabilir mi? Belki değerler olabilir; birlikte, barış içinde yaşamayı
sağlayacak değerler; insanlık, dayanışma gibi. Fakat böyle bir kullanımı
da yok sanırım.
Belki kullanım şeklinin bıraktığı
intibadan, ısınamadığım kelimelerden.
Biz
Biz, birinci tekil şahsı işaret ederek kullanılıyorsa tevazuya, birinci çoğul şahsa işaret ediyorsa kibre işaret eder. Birinci kullanım nadirdir, hava atmadan kullanılıyorsa karşısındakine alan açar. İkinci kullanım bir gurubu tanımlayarak sınır çizer, hasımlaştırıcıdır, tepeden bakar. İlki geleneğin içinden seslenir, ikincisi özentidir.
Not: Üçüncü tekil şahsın farklı kullanımlarını notu yazdıktan sonra fark ettim. İstisnaları kurcalamak da başka bir zamana kalsın
15 Kasım 2015 Pazar
..
Engellilerle, yaşlılara kabalıkta bi Raskolnikovluk var..
25 Ekim 2015 Pazar
..
Menkıbeyi canlandıran yorum, yorum dille uyanır, dilse akılla mümkün. Aklın dışına bir tek sanat taşar, doğrudan hâli değiştirir, sukünet verir. Fakat hâlin ifadesi, gerekçelenmesi gene akılla mümkün.
24 Eylül 2015 Perşembe
Samimiyet
Bu toprakların ölçüsü samimiyet galiba. Yakın bulduğumuzu samimi buluruz, ya da samimi olmamakla suçlarız, ağzıyla kuş tutsa fark etmez. Ya arap özentisidir ya batı ya da başka bir şey. Söylediği sözün zerre kıymeti yoktur, samimiyetsizdir, eğretidir gözümüzde.
"Ya olduğun gibi görün ya da göründüğü gibi ol" daki 'ol'maklık makamı genellikle olmuş bitmiş kabul edilir. Oysa söz (görünmeyi basitleştirip söz olarak kabul edersek) hâle, hâl söze yol arar. Ne söz tükenmiştir ne hâl değişmiyecek bir dinginliğe kavuşmuştur. Göründüğü gibi olmaklık ununu elemişlik, eleğini asmışlık değildir. Her yeni an yeni bir sözün, anlamanın, mânanın; yeni bir hâlin beşiğidir.
Sohbet, hâli de sözü de temize çekmektir. Dinleyen ama yargılamayan, eleştirse de suçlamayan, defterden silmeyen kulak, sözün gözünü hâle, hâlin gözünü söze çevirir. Hâl sözün bahçesinde yeşerir, kök salar.
Samimiyet yönelecek birini bekler kısaca. Onu düzeltecek, onunla yol alacak, Henüz kimseye yönelmemiş söz, hâl; kurudur, propagandisttir, sınanmamıştır. Sığlığında ise delinecek inci yetişmez.
6 Haziran 2015 Cumartesi
Kant'a nazire
4- Öyle bir eylemde bulun ki eyleminin sonucunda insanlar arasındaki barışı artırsın, farklılıkları derinleştirmesin.
5- Öyle bir eylemde bulun ki eylemin neticesinde insanların birbirini dinleme şevki azalmasın
27 Nisan 2015 Pazartesi
Zıtlıklar - Sorumluluk
"Dünya zıtlıklar üzerinedir"
Fakat zıtlıklar ne saftır ne de değişmeyen. Zıtlıklar da içlerinde zıtlıklarını taşır; zamanı geldiğinde değişmek, değiştirmek, başka bir şeye dönüşmek için. Her şey iyi, kötü, güzel, çirkin gibi bir çok niteliği taşımaya açıktır. Zıtlıklar bu niteliklerdedir.(?) İnsan ıslanmadan yüzmenin mümkün olmadığı bu nitelikler ırmağında yüzer(?)
Sorumluluk bu nitelikleri hür iradesiyle seçenin, dönüştürenin, tadında bırakması bilenindir. Böyle bir işin sıfır hatayla yapılmayacağını bilene ve bunu ne kendisinden ne de başkasından beklemeyene arif denir herhalde
***
Sorumluluk
Fakat zıtlıklar ne saftır ne de değişmeyen. Zıtlıklar da içlerinde zıtlıklarını taşır; zamanı geldiğinde değişmek, değiştirmek, başka bir şeye dönüşmek için. Her şey iyi, kötü, güzel, çirkin gibi bir çok niteliği taşımaya açıktır. Zıtlıklar bu niteliklerdedir.(?) İnsan ıslanmadan yüzmenin mümkün olmadığı bu nitelikler ırmağında yüzer(?)
Sorumluluk bu nitelikleri hür iradesiyle seçenin, dönüştürenin, tadında bırakması bilenindir. Böyle bir işin sıfır hatayla yapılmayacağını bilene ve bunu ne kendisinden ne de başkasından beklemeyene arif denir herhalde
***
Sorumluluk
Olan bitenle neden bu kadar ilgiliyiz? Gündem neden bizi hep tepeliyor?
Çünkü gündem her defasında bizi köşeye sıkıştırıyor, kendi hakkında ahlaki bir tavır almaya, hüküm vermeye zorluyor.
Bu bir kınama ya da görmezden gelme olsun fark etmiyor. Her ikisi de çaresiz bir şekilde, hüküm için dayatmanın sonucu alınan kararlar. Bu mânâda sanırım bir olayın ahlakî hükümü dayatması da, neticesinin arkasında durulmasına zorlaması da seçimlik değil. Her ikisi de ahlaki tavır alan ve taşımak zorunda olan için şimdi ve sonra bir yük, stres kaynağı.
22 Nisan 2015 Çarşamba
Kısa kısa
Tasavvuf ne olduğunu bir türlü anlayamacağımız, fakat haşmetiyle teskin olacağımız bir şey olmamalı.
**
Bile ve rağmen olumlu anlamda kullanılsa bile bir ayrımcılığın altını çiziyor, düşünceyi ayrımcılık üzerinden temellendiriyor. Hakikkati, olmuşu, olacağı bir etiket altına topluyor - yoruma kapatıyor
**
Bile ve rağmen olumlu anlamda kullanılsa bile bir ayrımcılığın altını çiziyor, düşünceyi ayrımcılık üzerinden temellendiriyor. Hakikkati, olmuşu, olacağı bir etiket altına topluyor - yoruma kapatıyor
11 Kasım 2014 Salı
Ortaya karışık
Çook oluyor,tv.da sanırım- haberlerde gördüğüm bir görüntüydü. Felçli kızına bakan nur yüzlü bir kadıncağızın haberiydi. Annenin mütessebim hâli, kızının yatakta yatışı aklımdan gitmeyen bir görüntü. Birbirine bağımlı iki insan. Dışardan bakan için annenin hayatı bitmiş, kendi için yaşadığı bir hayatı yok. Peki ya yatan kızın? Annesine bağımlı yaşayan bu kızın kendine ait bir hayatı olamaz mıydı? Güneşli havalarda dolaşmak istemez miydi? Teorik de olsa kendini gerçekleştireceği bir yol olması gerekmez mi? Diğer insanlarla onu ayıran şey hareket edememesi. Hareket etmek kendini gerçekleştirmek için( başka ne diyeceğimi bilemedim) tek şart mı? Evet diye yanıtlayacak iyimserlere kötümserler, “peki ama nasıl?” diyecekler. Kötümserlerin basit bir iddiası var; insan mutlu olmak için var ve mutlu olmak için de bir şeylere gereksinim duyar. En basit haliyle acılardan kaçınma, hazzın peşinde koşma. İyimserlerin birinci iddianın ikinci kısmına katılmaması mümkün değil. Mutlu olmak ya da kendini gerçekleştirmek bir şey yapmakla mümkün. En azından insanın halini, kendine bakışını, benliğini değiştirecek ya da kendi haline bırakmayıp en azından sabit tutabilecek.
Hal derken bunu tasavvufi manada kullanmıyorum. Huzurlu, dingin, kendinden memnun bir hali alıyorum ilk elde. Ve bunu yatakta yatan felçli birinin (/ya da fakirlik, yaşlılık gibi sebeplerle – yoksunluk yüzünden normal hayatın akışının dışında kalmış) de erişebileceği bir mesafeye koymaya çalışıyorum. Bu yüzden onu nedensellikten, işlevsellikten arındırmaya çalıyorum. Bu mümkün mü şimdilik bilmiyorum?
Sanırım bir şekilde yoksunluk yüzünden hayatın normal akışının dışında kalanlar ilgimi çekiyor. Görünüşte istisnalar, ama onları hesaba katmayan hiç bir siyasi, etik, dini görüş evrensellik iddiası taşımıyor. İlerde mümkün olursa bu konuyu kurcalamak isterim.
Sanırım bir şekilde yoksunluk yüzünden hayatın normal akışının dışında kalanlar ilgimi çekiyor. Görünüşte istisnalar, ama onları hesaba katmayan hiç bir siyasi, etik, dini görüş evrensellik iddiası taşımıyor. İlerde mümkün olursa bu konuyu kurcalamak isterim.
***
İlişkinin/dostluğun kurucu bir yanı var (Spinoza’dan ilhamla.) Kuruculuk gündelik üzerinden, kişisel tarihi açma, buna dönebilme, onu işleyebilme imkânında. Farkı öfkeli bir arkadaşla kurulan ilişkide kendini biraz açıyor. Öfkeli arkadaşla kurulan ilişki onu idare üzerinden. Bir başka açıdan kişisel tarihi eski donmuş-idealize bir zamanın gölgesinde bıraktığında da gelişmez sanırım. Bu yüzden ecdad söylemlerinin içi boş, gündelik hayatta karşılığı yok; geçmişle övünmenin, biz böyleyiz/şöyleyiz diye atıp tutmanın. Geçmişi bugüne taşımak ise mümkün ve sürprizlerle dolu. Bir klasik musikiden arabesk/taverna çıkabilir mesela.
22 Ağustos 2013 Perşembe
notlar
Musallada cemaatin şahitliği gidenin "iyi"liği üzerine, dünyada hesap yani helallik "iyilik" kategorisi üzerinden. Din inanıp, hayırlı iş işlemek olarak tarif edilmişken geride kalanlara sadece iyiliğe şehadet kalıyor. İnançlı da inançsız da iyi olabilir, ya da inanç iyi olmanın garantisi değil. İyilik inanca göre daha görünür bir şey. Bu yüzden gözlenebilir, şahit olunabilir. İyilikte seçme, özgür irade, eylem, amel var. Bir inancın neticesi olabilir de, olmayabilir de. İnsanı, salt inanç üzerinden değerlendirmek anlık bir iş olduğundan yani bir zamana sabitlediğinden sadece o an için geçerli. Tüm zamanlara yayılma imkanı olmayan bir yargı olduğu için eksik.
İnanç çoğu zaman toplum içinde, kazanılmış bir statü de değil. Derinleştirilip üzerine emek verildiğini hesaba katılmadığımızda kazananılmış bir rol/statü olmadığı için eşitlikçi de değil, hiyerarşik. Diğer yandan seçim ve özgürlük ileriye/geleceğe doğru yönelikse bir eşitlikten bahsetmek mümkün sanırım. İnanç ise hesabı geriye doğru keser, muhtemelen bu yüzden insanlar arası değerlendirmede "iyi" lik kategorisi inanca göre daha kullanışlı ve mümkün.
İnanç çoğu zaman toplum içinde, kazanılmış bir statü de değil. Derinleştirilip üzerine emek verildiğini hesaba katılmadığımızda kazananılmış bir rol/statü olmadığı için eşitlikçi de değil, hiyerarşik. Diğer yandan seçim ve özgürlük ileriye/geleceğe doğru yönelikse bir eşitlikten bahsetmek mümkün sanırım. İnanç ise hesabı geriye doğru keser, muhtemelen bu yüzden insanlar arası değerlendirmede "iyi" lik kategorisi inanca göre daha kullanışlı ve mümkün.
10 Ekim 2012 Çarşamba
Antigone neden haklı?
Antigone, Sophokles'in bir trajedisinin kahramanı. Krala isyan eden kardeşinin de, yasaya rağmen gömülmesi gerektiğine inanıyor ve bunu gizlice yapıyor.
Antigone'u haklı kılan şey kardeş sevgisi mi? Kardeşinin cesedinin açıkta kalışına, gömülmeyişine gönlünün razı olmayışı mı? Kardeşini gömülmesini yasaya rağmen isteyişinin arkasında bir isyan mı var? Yoksa bu, sadece bir hakkın iadesi mi?
Cesedin tüm inanışlara göre (?) kutsal olmasını açıklamak zor. Cesede karşı zulüm de sanki yaşayan birine yapılmış gibi anlaşılıyor, kınanıyor. İnsani hakların kazanımı yaşamı aşıyor. Yaşam ihtimali üzerinden bile(kürtaj, cenin) fırtınalar kopabiliyor. Yaşamını kaybetmiş biri ise bu hakkı henüz kaybetmiş,ama buna rağmen hayatla bağları devam ediyor. Yaşarken dikilmiş bir ağaç meyve veriyor, vasiyet edilen miras dirilere hayat veriyor, imkanlar açıyor. Ölmeden evvel oynatılmış taşlar, toprak altında yatarken de devrilmeye devam ediyor.
Ölüm iradenin, sorumluluğun bitişi. Dünyanın hiylelerinden, gailesinden berat ediş. Suçlar? Cesedin diyet ödemesi görülmüş bir şey değil, savaş hukukunda bile.
Geriye kalanlarsa gerçekleşmemiş hayaller, projeler, ümitler; kendisi için/yakınları için. Başka bir toprakta belki kök salıp da yeşerecek/yeşerebilecek, meyve verebilecek ümitler defteri bir daha açılmamak üzere kapanıyor. Ölümü her ölen için bir keder haline getiren de bu belki.
25 Ağustos 2012 Cumartesi
Ne kadar...
Bugün TRT de, Can Yücel'in kızı Su hanımın babasını anlattığı güzel ve uzun bir belgesel vardı. Belgeselde babasının, şiir yazarken, ritmi sağlamak için sürekli yürüdüğünü söyledi. Keşke anilarını yazsaydı da, bunun nasil yapıldığını anlatsaydı diye düşünmeden edemedim.
Programda kendi sesinden şiirlerine de yer verildi. Gayrı ihtiyarı, o muthiş mısraıni uzun ve kisa heceler olarak tekrarlayıvermişim;
Ne ka dar / ya lan sız / ya şar sak / o ka dar / i yi
* * - / * - - / * - - / * * - / * *
Kadar da sapka var mi onu bilmiyorum. Fakat bu haliyle de uzun/kısa heceler acisindan bir simetri var. " iyi" ile de noktayi koyuyor. Tekrarlayan "kadar" kelimesi ile -ya hecesi ve -a harfleri mısranın su gibi akmasını, akilda kalmasinı sağlıyor.
Manasi ? Herhalde insan hayatında bir tek bu mısraı yazsa yeter:))
2 Ağustos 2012 Perşembe
Günden kalanlar
Edep Ya Hu - Hat Muhammet Behiri
http://www.aksam.com.tr/haci-bektas-veli-ve-tasavvuf-7384y.html
"Bu isimlerin bugün bile saygı ile anılmasını sağlayan bazı ortak özellikleri vardır. En başta da güvenilirlik.."
Gölpınarlı Dede'nin Fütüvvet vurgusundaki ısrarı anlamak için Hasan Bey güzel bir hatırlatma yapıyor. Moğol istilası yüzünden, toplumsal bağları zayıflamış, kendi derdine düşmüş bir toplumda tasavvufunda tek başına yapılamayaşı, gözlerin bu dağılmış topluma kayıtsız kalamayacağı. Barış içinde, çalışan, yaşayan bir toplum inşasında güvenilirlik önemli bir ilke. Güvenilirlik neticede bir hâl, insan(/canlı) seçmeyen bir hâl. Öyle temel bir ilke ki, şunlara güvenilir olmaya gerek yok demeyi mümkün kılmıyor.
"Yetmiş iki millete" saygı, o günler dikkate alındığında, nüfus olarak sayıca bugünden hayli fazla farklı inanıştakilere yönelişin (tek sebeb bu olmasa da) pratik bazı neticeleri de var. Zihinlerdeki barış, huzur arayışı kendi çevresi ile sınırlandığında karanlık bir gölgeyi (farklı olana düşmanlığı) da içinde taşır. Bu gölgenin varlığı ise her zaman bir tehdittir. Nerde, hangi şartlarda büyür, gelişir, kime zarar verir bilinmez. Fakat yine de, "Yetmiş iki millete saygı"yı bir faydaya bağlamak yerine, onu insani bir ilke olarak koymak her zaman daha sağlıklı gibi duruyor.
İmanın akla bağlanması bugün bile zor kavranır şeylerden. İnsanın kendi iç dünyasını, çevresini dikkate almadan düzenleyebilmesi ne kadar mümkün.Ya dışarısı için güvenililir olmayanın, iç dünyasında tutarlı, dingin olabilmesi, bir kişilik inşaa edebilmesi? Ve böyle huzursuz, rahatsız bir ortamda imanın yeşerebilmesi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

