Müzik bize tanıdığımız, güvenli bir evrende dolaşma
rahatlığını verir. Bir şekilde kelimelere başvurmadan bir kültürel aidiyeti,
emniyeti sağlar. Birçok kez dolaştığımız bir mahallede hızı, temposu, süresi
belli bir dolaşmadır bu. Bu yolculukta bazı dükkanların kapandığını, yenilerinin
açıldığını, vitrinlerin değiştiğini izleriz; bunun dışında bize ait bir mekanda,
evdeyizdir. Bu yüzden diğer birçok etkisinin yanında kültürel aidiyetin
pekiştiği, geçmişin yinelediği bir şeydir müzik. Bu ise henüz tanımlayamadığım
bir emniyet hissini beraberinde getirir.
Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sanat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Nisan 2016 Pazar
13 Ocak 2016 Çarşamba
Müzik üzerine notlar 7
Bakırcılar çarşısından bir ritim çıkartan şey sesin sürekliliğinin beklentisidir.
10 Ocak 2016 Pazar
Müzik üzerine notlar 6
·
*
*Müzikte
orijinalliğin ve uyumun sürdürülebilmesi, bunun bozulmadan ilerlemesi dinleyende heyecan yaratıyor. Doğada bu yok. Doğada rastlantı eseri duyulan uyumlu bir
ses zamanla dağılır, bozulur, değişir ya da detone olur. Müzikte ise melodideki süreklilik doğaya ters bir şekilde, adeta bir ip canbazının ipte yürümesi gibi sürüp gider. Notalar, doğadaki seslere benzese
bile süreklilik ve bozulmama ile doğadan ayrılır.
*
Müzisyen bir beceriyi, tekniği de dinler; başka icralarla karşılaştırır. Bizim
gibi sıradan dinleyicinin müziğin menşeini bilme dışında bir derdi yoktur.
İcranın başarısından ziyade kendisi ile ilgilenir. O müziği müzisyenler
arasındaki rekabetin dışında bir şey için dinlemek zorundadır, çünkü o dünyadan
değildir. Neticede bizi ilgilendiren de minimum bilgiyle onu etkileyen şeyin ne
olduğu. Ancak bu yolla elitist bir müzik teorisinin dışına çıkabiliriz. Sanatın
neliğini sanat camiasının tekelinden alabiliriz.
* Sanatta
ve müzikte tümelden bahsetmek mümkün olabilir mi? Bir eseri dinlediğimizde onu diğerleriyle
kıyaslarız. Bu kıyaslama melodi vs açısından olur herhalde, bu esere benziyor
deriz. İntihal olduğuna dair bir kanaatimiz yoksa, ama burası da benzemiyor
deriz. Benzettiğimiz bölümler belli kısımlar içindir ve bu bölümlerin dışında
kalan bölümler benzeyen kısımdan daha orijinal olabilir. Kullanılan aletlerin
aynı olması dışında ortaklıktan bahsedilmez. Ortak türlerden, müzik
geleneklerinden bahsedilebiliriz ama bu tür benzerliği sanırım bir
tümelliğe işaret etmez. Burada türden kastettiğim müzik gelenekleri. Radyoda ya da kalabalık bir mekanda ilk defa duyduğumuz bir müziğin menşeini biliriz, çoğunlukla eksiksiz tahmin ederiz; bu klasik batı müziği, bu uzak doğu ezgisi ya da ortadoğu diyebiliriz. Çalan müzik aletlerini çoğunlukla doğru tahmin ederiz. İlk kez duyduumuz bir melodi için bundan fazlasını söyleyemeyiz. Türlerden bahsedilebilecekse bu tarz bilgilerin yarattığı türler söz konusu olacaktır.
1 Ocak 2016 Cuma
Müzik üzerine notlar 5
Bütün bu notlardan sonra, müzik hakkında (daha evvel biri muhakkak
söylemiştir, ama benim aklıma gelen en makul fikir bu) şunu söyleyip mevzuyu
ileride elden geçirilmek üzere kapatıyorum.
Daha çok resim üzerinden yapılan sanat
felsefelerinde sanatın özgürleştirici rolünden bahsediliyor. Bence sanat, (/müzik) özgürlükten önce insanı dünyaya dalmışlıktan kurtarıyor. Bu sayede
insan tekrar kendinin farkına varıyor, dünyaya dalmışlığından kendine dönüyor.
İnsanın değişebilmesi, özgür olabilmesi, tutarlı ve bütünleyici bir bakış
kazanabilmesi için öncelikle kendilik bilincine ulaşması lazım. Bu fikir bu
haliyle hâlâ işlevsel duruyor ve iyi müzik kötü müzik arasındaki farkı da açıklamıyor tabi.
30 Aralık 2015 Çarşamba
Müzik üzerine notlar 4
düzeltilecek
Bilen bilir, eskiden kısa dalga trt3
radyosu vardı ve çok popülerdi. Çok geniş bir arşivleri vardı. Türkiye'de duyulması pek mümkün olmayan albümleri çalarlardı. Programlarında genelde yabancı müzik ve
klasik müzik olurdu.Bütün radyolar çekmezdi, galiba bandın en ucunda 88 deydi.
Bazen kardeşimle beraber ders çalışırken radyoyu açık bırakırdık. Müzikle ders
çalışma alışkanlığımız oradan kalmış olmalı.
İlk heavy
metali kısa dalgadan dinlemiştim. Kendi kendime "bu da ne ya?"
demiştim. Gençtik; hızı ve enerjisi hoşumuza gitmişti. Galiba Bon Jovi'ydi,.
Livin' on prayer olabilir, ya da you give love a bad name. O zaman, bu tarz müziğe kulak kabartıp, dinleyebileğimi
düşünmüştüm. Gene Albinoni'nin Adagio'sunu ilk kez kısa dalgada dinlemiştim.
Çok hoşuma gitmişti. Fakat ne çaldığını öğrenmem iki üç senemi almıştı.
Aklımda yer etmiş olmalı ki epeyi aramışım. Kısa dalganın bize farklı müzik
türlerini dinleyebilme, zevk alabilme gibi bir etkisi oldu. Klasik müzikten, caz'dan anlamasak da, hiç bir zaman bu konuda vakit harcamaya fırsat bulamasak
da duyduğumuzda yadırgamadan kulak kabartabilmemize o günlerin katkısı oldu.
Kaldığımız yerden devam edelim; sanat
(/müzik) bir kültür dünyasının içinden o dünyanın tüm değerleriyle sesleniyor.
O kültür dünyası ile ilk kez tanışan biri için, ilk tecrübe önemli ve sarsıcı.
Müzik eseri ya da sanat eserinin bir aidiyet verme etkisi de olmalı, seslendiği
kültür dünyası ile bütünleştirip, ona katan. Bir Mevlevî ayinini ilk kez bir otelde dinleyen arkadaşım, o günü huşu içinde anlatmış, İstanbul'da para alınmadan sadece gönülden ayin yapılan bir yer olup olmadığını sormuştu.
*Bir sanat türü ile ilk karşılaşmanın sarsıcı etkisi, onun bir kültürün/ geleneğin içinden seslenerek seyredeni/dinleyeni kendine çekmesinde sanırım. Bu açıdan dinleyen de seyreden de savunmasız. Aynı türle sonradan karşılaşmalar ise hep bu ilk tecrübenin üzerinden oluyor.
*Bir barok müziği ya da Mevlevi ayinini ilk kez dinleyen biri, müzik aletlerinin menşeinden, müziğin hızından, neşesinden, ağırlığından ya da ruhaniliğinden bir şeyler sezer ilk defa dinlediğimiz bir tür olsa bile. O, dinleyiciye, ait olduğu müzik geleneği ve onu biçimlendiren kültür üzerine bir şeyler söyler. Maddi bilgiler, çalgılar vs yanında, bir de ruh hakkında da bir kanı, kanaat oluşur.
*Farklı türleri daha evvel dinlemiş biri için, yeni türlerle karşılaşmak ve onları ön yargsız dinleyebilmek başkalarına göre daha kolay olmalı.
Peki ya bunun dışında? Müziğin kendisi? Kendi türdeşleri içinde kalitesini belirleyen şeyler?
*Bir sanat türü ile ilk karşılaşmanın sarsıcı etkisi, onun bir kültürün/ geleneğin içinden seslenerek seyredeni/dinleyeni kendine çekmesinde sanırım. Bu açıdan dinleyen de seyreden de savunmasız. Aynı türle sonradan karşılaşmalar ise hep bu ilk tecrübenin üzerinden oluyor.
*Bir barok müziği ya da Mevlevi ayinini ilk kez dinleyen biri, müzik aletlerinin menşeinden, müziğin hızından, neşesinden, ağırlığından ya da ruhaniliğinden bir şeyler sezer ilk defa dinlediğimiz bir tür olsa bile. O, dinleyiciye, ait olduğu müzik geleneği ve onu biçimlendiren kültür üzerine bir şeyler söyler. Maddi bilgiler, çalgılar vs yanında, bir de ruh hakkında da bir kanı, kanaat oluşur.
*Farklı türleri daha evvel dinlemiş biri için, yeni türlerle karşılaşmak ve onları ön yargsız dinleyebilmek başkalarına göre daha kolay olmalı.
Peki ya bunun dışında? Müziğin kendisi? Kendi türdeşleri içinde kalitesini belirleyen şeyler?
26 Aralık 2015 Cumartesi
Müzik üzerine notlar 3
Peki ama o zaman dinlediğimiz şey ne?
*Sesin bizim için (/ve diğer tüm canlılar için)
işlevsel bir özelliği var: iletişim. Üzerinde çok fazla düşünmedim ama müzikte iletişim kaygısı yok gibi. Belki bandolar, sözsüz marşlar bir şeyler
anlatmakta. Moda bir tabirle müzik de bir oyun olabilir mi? Fark edilmek için dikkat isteyen, her yorumda rota
belli olsamasına rağmen yorumla hep yeni bir şeyler söyleyebilen bir oyun.
*Müzik dinleyicisini amaçsız bir beklentiye sokuyor.
Melodi nereye gidecek, devamlılık, bütünlük nasıl sağlanacak. Diğer yandan temel
içgüdülerinden birinden kurtarıyor, hayatta kalma dürtüsü (/ve ona bağlı
dünyaya dikkat kesilme) paydos yapıyor. Belki iletişimin dışında
kalışından. Sakinleştirici olması bundan belki.
*Mesela bir resim birine benzeyebilir; halamızı,
dayımızı çağrıştırabilir. Oysa bir müzik ancak bir başka müziğe
benzeyebilir.
Müzik üzerine düşünmek gittikçe dolanan bir yumağa
benziyor.
25 Aralık 2015 Cuma
Müzik üzerine notlar 2
Daha teknik söylemek gerekirse,
sözsüz müzik bildiğimiz, alışık olduğumuz tümellerin dünyasının dışında bir
yer, en azından çoğumuz için. Bir müzisyen için nasıldır bilemiyorum. İşin
garibi, burası tamamen duyuların dışında bir yer de değil; kulak çalışıyor,
hafıza notaları biriktirip melodileri inşa ediyor. Ama burada dil olmadığı için
kavramlar oluşmuyor. Aynı zamanda diğer duyuların tecrübesine kapalı.
Müziğin dünyası bir başka gezegen
gibi.
24 Aralık 2015 Perşembe
İnsan bir konsere neden gider?
düzeltilecek
Ya da klasik müzik dinler?
İlk akla gelenlerden başlayalım. Kültürlü
görünmek, çevresine hava atmak için? Sosyalleşmek için? Çevresindeki insanlara
uymak için? Merak ettiği için? Uzatmak mümkün, ama bunlar herkes için ileri sürülemeyeceğinden pek geçerli değil
gibi. Herkesi kapsayan yanıtlar olarak görünmüyor. Sanatın(/müziğin)
etkisini görmezden gelen yanıtlar. Daha çok, daha evvel pek konsere gitmemiş,
belki ilk defa gidecek biri için geçerli yanıtlar. Cevabı psikolojinin, sosyolojinin alanında aranacak sorular. Bu cevaplar müziğin insanda
bir haz uyandıracağını ya da bir etki yaratacağını hesaba katmıyor.
Peki sadece müzik dinlemek için insan konsere neden gider?
Müzik deyince bizim aklımıza ilkin sözlü
müzik gelir. İyi bir şarkıdan bahsederken çoğunlukla güzel yazılmış güfteden de bahsederiz. Bence bu yüzden müziğin bıraktığı etkiyi anlamak için, sözü dışarda
bırakan müzikler üzerinden ilerlemeliyiliz. Söz işin içinde oldukça müziğin mi
yoksa sözün mü güzel olduğunu ifade etmekte zorlanacağız. İşin içine yorumu
kattığımızda iş daha çok karışacak. Başarılı bir yorumun müziğe katkısı hangi
açıdandır, güfte yönünden mi? beste yönünden mi? Bizde uyandırdığı tesir,
duygulanım hangisindedir? Güncel bir örnek :
Bu yüzden her hangi bir güftenin olmadığı
klasik müzik üzerine düşünmeye çalışalım.
Klasik müziğin (ve diğer tüm enstrümantal
müziklerin) bizde bıraktığı etki bizi dilin dışında bir alana taşıyor. Günlük hayatımızda hep zihnen bir şeyle meşgulüz. Bazen farkında
olarak, bazen farkında olmadan bir şeyler düşünüyoruz, Zihinsel edimlerimiz ise hep
dilsel ve kavramsal. İşte klasik müzik bizim zihnimizdeki bu dil düğmesini
kapatıyor. Eğer yeterince ilgimizi çekebiliyorsa müziğin hızına, tonuna bağlı
olarak sadece(?) duygular kalıyor. Her nota kendinden evvelkine bağlanırken bir
sonrakini de çağırıyor. Dikkatimiz bu notalardan bir bütün, bir melodi
yakalamaya yöneliyor. Müzik bunu düşündürerek değil düşündürmeden(?) başarıyor. İşin
içine söz girdiğinde ise sözün çizdiği resimler kafamızda canlanmaya başlıyor.
Mesela Melda Salepçiler'in şarkısında ayrılmakta olan bir çiftin resmi,
duygularyla beraber zihnimizde canlanıyor. Şarkıdaki söz oyunlarını çözmüş olmaktan
memnun oluyoruz.
Peki ya bu eserde :
https://www.youtube.com/watch?v=sm4eBMgtdT0
Tecrübeli bir müziksevere çok şeyler
söylüyor olabilir, ama biz sıradan dinleyicinin söyleyebileceği tek şey neşeli
bir müzik olmasından fazlası değildir. Belki bir de dinledikten sonra sakinleştiğimizi. İsminden dolayı bir yerlerde
melodiyi saatin çalışmasına benzetebiliriz, hepsi o.
Şimdi bu düşünce bir evvelki post ile çelişir gibi gözüküyor, bir ara da bunu düşünelim.
17 Aralık 2015 Perşembe
Müzik üzerine notlar
Sanırım 89 du, belki 90; o yıllar olmalı. Wall'u seyretmek için kardeşimle birlikte Emek sinemasına gitmiştik. Sinemanın çok iyi bir ses sistemi varmış, o güne kadar bilmiyorduk. Pek kimse yoktu, rahatça oturduk. Açıkçası benim neyi seyredeceğimiz konusunda hiç fikrim yoktu, sinemaya herhangi bir film izlemeye gelmiştim. Filmin ilk beş dakikasında koltuğa yapıştığımı hatırlıyorum, muhteşem bir şey seyrettiğimin farkına varmıştım, şaşırmıştım, beklemiyordum.
Belki bir on sene kadar sonra, bir hafta sonu Galata Mevlevîhanesi'ne gene kardeşimle gittiğimiz günü hatırlıyorum. Biraz erken gitmiştik, Beyoğlu'nda akan bir kalabalıktan tenha bir bahçeye girdik. Yaşlı bir ihtiyar, onu saygıyla dinleyen küçük bir gruba bir şeyler anlatıyordu. Kenardan sessizce dinlemeye koyulduk. Kısa bir müddet sonra kalkıp içeri girdiler, bahçe bize kaldı. O gün seyrettiğim ilk Mevlevi ayiniydi. Seyrettiğim bir çok şeyin neye denk düştüğünü bilmeden, ama bir şeylere de denk düştüğünü tahmin ederek hayranlıkla izledim. Bu sefer o kadar şaşkın değildi, güzel bir şeyler seyredeceğimi bilerek gitmiştim. Buna rağmen sanırım ilk bir kaç dakika bir şey düşünmeden sadece seyretmişimdir.
Sanırım iyi bir sanat eserinin bizde bıraktığı etki, hiç bilmediği bir suya giren birinin ayağının altında toprağın kayması gibi. Ya da sıcak bir yaz gününde kazara esen bir sokağa girdiğimizde duyduğumuz şaşkınlık.
Sanat için söylenenlerin çoğu resim ve mimari üzerinden. Müzik üzerinden sanatı yorumlamak, herhangi bir kavrama denk düşürmek zor. Bir şey öğrenme açısından genelde müzik üzerine, özelde Semâ hakkında bir şeyler söyleyebilmek ne kadar mümkün?
Bir sanat eserinden bir şey öğrenilebilir mi sorusu tartışmaya açık bir soru. Öğrenmeyi "gerekçelendirilmiş doğru inanç" olarak kabul edenler bunun mümkün olmadığını ileri sürüyor.
Sanatta öğrenmenin bir etkilenme olduğu iddiası ise, klasik öğrenme tanımları karşısında daha mütevazi ve makul gibi duruyor. Bir sanat eserinin üretimi aşamalarını kitap etkilenme, tasarım, tamamlama aşamaları olarak tanımlıyor. Sanat tecrübesini de bunun tersi olarak düşünsek; şaşkınlık, seyretme, bağlar kurma, kendi gözünden/hayatından yorumlama ve sanat eserini kendine mal etme olduğunu düşünsek yanılmış olmayız herhalde. Yorumla sanat eseri öznelleşiyor, kişiye mal oluyor. Eğer bu mümkünse bu müzikte nasıl gerçekleşir?
Galiba müzik, bizi anılarımızda yaşadığımız bir güne/zamana/hâle sabitliyor. O anı, günü bir bütün olarak hatırlatıyor;böylece o günü ve olanları unutulmaz kılıyor. Bu açıdan her Mevlevi ayini seyrettiğim gün, Galata'da seyrettiğim ana ve hâle dönüyorum, ya da onla bir şekilde bir bağ kuruyorum. Bir sanat eserinin bizde bıraktığı etki ile bildiklerimizi yeniden ve daha farklı bir şekilde tasarlamamıza neden olan bir derinlik sunması. Bildiklerimizden bir şey eksilmeden ya da çoğalmadan, yalnız bir adım geriye çekilerek onları tekrar organize etme imkanına kavuşuruz. Bölük pörçük bilgileri daha umutlu bir şekilde organize ederiz. Bu haliyle sanat bilgimizi değiştirmeden onu organize edişimizi ya da önceliklerimizi değiştirerek, aralarındaki bağı gevşeterek, aynı bilgilerle daha olumlu sonuçlar çıkartır.
Sanat yaratma deneyimi gibi sanatı tecrübe etme işi de kendi derinliğini sınama işidir. Büyük fikirlerle, derin sularla karşılaşan insanlar hep kendi derinliklerini sınama isteği duyarlar.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
