Denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Kasım 2020 Pazartesi

45

 39 a ek.

Hz. Ali kıssasında, Mevlâna'nın rıza arayışını eylemin gayesi olarak anması onu bir(nevi) koşulsuz buyruk haline getirir. Rıza gündelik hayatın içinde bir duygu ile var olur. Rıza arayışının bitimsiz bir ilişki haline dönmesinde korku bizi nihayetinde (cezadan kurtulma ile) bir faydaya yöneltecektir. Etiğin gerekçelemesinde( /hakikat arayışında) faydanın dışına aşk ile çıkarız. Aşkın varlığı ise bir beklentiyi ortadan kaldırır. O bir hâlin beklentisiz yaşanması halidir. Korku sadece bu halin kaybedilmesinde olabilir, ama yine de bu bir beklenti değildir.

21 Ağustos 2020 Cuma

44



Sanırım saliki kendi hakkında dehşete düşüren en büyük keşif, zalimlikten azade olmadığının farkına varmasıdır. Muhtemelen bu yüzden parmak ucunda yürür ve gönül almada aceleci olur. Kendilerini masumiyet zırhıyla korumada sananlar ise bu kapının önünden bile geçememiştir.

6 Ağustos 2020 Perşembe

43


Mevlana'nın dili (Farsça yazmış olması), ait olduğu köken (Belh de doğmuş olması) tartışılabilir, ama kimliği, (eserlerinin) ruhunun Türk, Anadolu, Rumi olması tartışılamaz. Bir başka lisanla yazmış olmasına ragmen en çok burada sevilmiş, kök salmış, yaşamıştır. O, (bu topraklarda) “kendisini sevenlerin şiiri sevdikleri için” şiir söylediğini, Belh' te olsalar şiir yerine başka şeyler yapmak gerekeceğini eklemiştir. Peki şiirin hitap ettiği bu ruh nasıl bir şeydir? Bu Türk, Anadolu, Rumi (/Balkan) olan karışımı, şiire, söze düşkün ruhu tarif etmeye kalksak ne diyebiliriz?  Diğerlerinden ayıran nedir?    

12 Temmuz 2020 Pazar

42



“'Hür olmak' demek, kişinin arzu ve isteğinden kaynaklanan hiç bir şeye kul-köle olmaması demektir. Bu da ancak sabır ile mümkündür. Sabır yani insan aklının kötü, yanlış ve çirkin şeylerin verdiği lezzete karşı, heva ve heveslerine direnmesi. //-: İbn Miskeveyh, Tehzîb el-ahlâk” twitterdan alıntı

Kişi hür olmayı niye talep eder? Bir hayatsızlık, dinginlik, seyir için mi? Yoksa hakikatı kavramak için mi? Nefsin neyi örttüğüne bakalım. “Arzu ve isteğin kölesi” olan, pratikte neyi gözden kaçırır? Hürlük, özgürlük ancak hayat için, hakikat için talep edilebilir. Hatta ileri gidip şunu söylemek de mümkün sanırım, tek tek olayların, olguların hakikatini talep etmeyenin bütünün hakikatine talip olması pek de olası değildir.

23 Nisan 2020 Perşembe

41


Neşe neticede bir estetik tecrübenin tezahürüdür. Renklerin, seslerin bütünlüğünden, ahenginden duyulan heyecandır. Bir birliği/ahengi sezme, fark etme anı. Estetik tecrübenin bir anlama olduğundan bahsediyorsak onun bir bilgi olduğundan da söz edebiliriz. Peki bilgi için Aristo'nun yaptığı meşhur tanımı, “gerekçelendirilmiş doğru İnanç” tanımı ile birlikte onu nasıl anlamamız mümkün olacaktır. Şimdilik soru olarak dursun.*

İşin soyut olanı kavrama pratiğini bir kenara bırakırsak, beni şimdilik ilgilendiren kısm insanları eşitliyor oluşu. Güzelliğe karşı uyanmış her ilgi (ki uyanmayan da vardır), neşeyle birliğe yönelmiş bir heyacandır da. Uzun karmaşık kitabi bilgiye ulaşma imkanı ya da vakti olmayanı, genetik olarak yeterli olmayanı, hayat gailesi içinde kaybolmuş olanı bir noktada eşitler. Karmaşık bir melodi ya da desen karşısında duyulan heyecan ile doğa karşısında duyulan heyecanın bir farkı kalmaz. Neşe tüm insanları eşitler ve birliğe yönlendirir ve çulha, bakkal, terzi, hallaç, camcı bir olur, eşitlenir.

Eski bir soruya tekrar cevap vermeyi deneyeyim "Tasavvuf niçin neşeye, aşka ihtiyaç duyar?". Çünkü o, insanları eşitleme gücüne sahiptir ve bu da herkese yolda olma imkanı tanıyan belki de yegane şey olarak vardır.


* Kendime not: Gadamer' in estetik bilinç için yazdıklarına bakılacak.

13 Nisan 2020 Pazartesi

40





Fili tecrübe etmiş ve onu farklı yerleriyle tutup tanımaya çalışmış körler kendi tecrübelerini diğerleriyle paylaştığında yeni ve farklı bir tecrübeyle tanışırlar. Öncelikle farklı tecrübelerin varlığıyla karşılaşırlar ve farklı tecrübelerin de olabileceğini öğrenirler. Hakikatin farklı ufuklarıyla tanışıp, kendi ufuklarını genişletirler. Buna ek olarak bir mutlak fikri edinirler. Neticede tecrübe edilen şey aynı ve tek bir şeydir, fildir. Bütün bunları kuran ise birbirleriyle olan diyaloglarıdır.

(Husserl den ilhamla)

4 Mart 2020 Çarşamba

39




Wilhem Dilthey’in, Hermenutik ve Tin Bilimleri kitabında şöyle bir bölüm var:

"Bununla birlikte ifade ve temsil edici sanat, insan yaşamının yeniden üretiminden daha fazlasını verir. Tipsel olanı görmek ve yansıtmak, olaylar/olgular içinde olup bitene kural verme hilesidir. Öyle ki ifade ve temsil edici sanat, görmeyi bir kılavuz olarak içerir." sh 41

Bu haliyle sanat yeni bir insani bakış ve kavrayış önerir. Bunu, dinleyenin, okuyanın ufkunu geliştirerek, sunduğu yeni tecrübelerle, onu yeni tavır alış tarzlarına hazırlayarak yapar. Evreni ve/veya insanı başka bir ufuktan seyretme şansını verirken, onu aynı zamanda yeniden inşa eder.

Diltheye göre sanatçı bunu kendi çağının ortak tipleri ve tekilleşme üzerinden yapar. Adı geçen kitapta Dilthey’n tekilleşme ve tipleme üzerinden yaptığı dönem değerlendirmesinin bir benzerini Mesnevi için yapmayı denersek, Mesnevideki tekilleşme ve karakterlerin ortak tipleri için neler söyleyebilirdik. Bu yazıda bunu yapmayı deneyeceğim.

Mesnevinin karakter ve tipler açısından değerlendirmesi

Bana kalırsa Mesnevideki ortak tema hata yapan insan. Papağanına kızan bakkal, hayatını çeng çalarak geçiren ihtiyar çalgıcı, karısına kızan bedevi, cariyeye aşık olan padişah vs. Temel kabul, insanın kim olursa olsun hata yapabilir oluşu. Mesnevi’nin bize tanıttığı insan bir beşer.

Fakat iş hata yapmakla kalmıyor. Hata yapan bu insan aynı zamanda yaptığı işin sorumluluğunu da alıyor. Sanırım ikinci temel kabul insanın hatasının sorumluluğunu alması olacak. Okuru şekillendiren kısım da hata karşısında nasıl tavır alınacağı üzerine.

Sorumluluk alış derin bir pişmanlıkla birlikte yaşanır. Bu pişmanlık her defasında bir karamsarlığa kişiyi hapsetmez. Aksine bu pişmanlıktan ümitvar bir hareket doğar. Kişi duyulan bu pişmanlık altında ezilip bir köşeye çekilmez.

Hata karşısında irkilen kişi (kendi eylemin üzerinden başkasının buna verdiği tepkiyle onun gözünden) kendisiyle yüzleşir ve bu yüzleşme onu yeni bir hale, duyguya; yeni bir yola taşır. Gündelik yaşamın akışından çıkar. Önceleri pişmanlık duyan ya da kırılan kişi hatasının telafi etmeye çalışır ve iki yöne birden yönelir. İnsanlar arasında hatasını tamir etmeye çalışırken diğer yandan Tanrı’nın sevgisini tekrar kazanma yollarını arar. Dönüşüm iki yönlüdür hem çevrelerindeki insanlara karşı daha gönül alıcı olma hem de Tanrı'ya duyulan mahçup sevgi.

İnsan tabiatına odaklanan bu hikayeler birer dönüşüm hikayesidir. İnsan tabiatının kontrol altına alınması üzerinden doğan bir gerilim. Mesela tekrar terar işlenen konulardan biri öfke kontrolüdür. Yine 5. Ciltte dört temel nefs hastalığından bahseder.

40 Dört yol kesen manevi kus, halkın gönlünü yurt edinmistir.
Bütün gönüllere emir olursan, ey kisi, bu zamanda Allah halifesi sensin.
Bu dört diri kusun kes baslarını da ebedi olmayan halkı ebedilestir!
Bu kuslar, kaz, tavus, kuzgun ve horozdur. Bunların içlerdeki benzerleri de dört huydur.
Kaz hırstır, horoz sehvet. Makam tavusa benzer, kuzgun dilege.

Mevalana’nın yapmak istediği insanı teskin etmek değil, dönüştürmek.

Bu genel şemanın dışına çıkan hikayeler de var. Hz. Ali kıssası bunlardan biri. Şavaş meydanında öfkesi ve Tanrı rızası arasında kalan (ve bunun farkına ,varabilen) Hz. Ali, bir ilkeye göre karar alır. Tanrı rızasından yana tavır alıştan bir ilke ortaya çıkar. Bu tavır alış sürekliliği olan bir uyanıklığı gerektiren bir tavır alıştır ve  geleneğin "agah olalım erenler" hatırlatmasında yerini alır. (Buradan bir rasyonellik çıkar mı?)

Hz. Ali tam hataya düşecekken eşikte durur. Böylece tavrın ideali ile karşılaşırız. Niçin öyle olduğunun gerekçesi ve ilkesi ile de.

Sorumluluk ve rıza arayışı Tanrı ’nın yaratışı gibi bitimsizdir. Her an, her olay ve durumda yenilenir, canlandırılır. Bu yenileniş her an yaratılışa verilen bir cevaptır sanki.  Rıza arayışının bitimsizliği ile bitmeyen sorumluluk insanı görevini yapıp köşeye çekilen insan olmaktan çıkartır. Tanrı ve insan arasına bitimsiz bir ilişkiye dönüşür.

Bu karşılıklı süre giden bağ(/uyanıklık) ise edep ve sevgi üzerinden kurulur.
Burada denge Tanrı yardımının belirsizliği, olursa ne yönden, nasıl olacağı üzerine bilinmezliği, kader, kaza kavramları üzerinden kurulur. Kader ve kaza karşısında insanın gücü edeple, sevgiyle izah edilir. ?

Tanrı yardımını nerede nasıl olacağı belli değil ama çok da uzakta değildir. Görünmez bir el ile işlerin düzelmesiyle yardımın gelmiş olduğunu sezdirilir. İşin sonu ne olursa olsun bir bağın kurulmuş olması dileğin kabulünden değerlidir. (Mealen - Senin duanın kabul edilmesiyle ne işin var)

Hem düşünce yönünü hem de duygu yönünü dönüştüren bir şemayla karşı karşıyız. Ağırbaşlı, ümitvar bir neşenin ruh hali. Tıpkı neyde, Sema’da olduğu gibi.

Hikayelerindeki tipler beyler, padişahlar olduğu kadar sıradan insanlardır da. Beylik ve padişahlıktan kasıt çoğu kez insanın tabiatı üzerine iktidarına yöneliktir. Politik bir yanı yoktur.

Basit görünmesine karşın kavramlar arasında kurulan ilişkiler ile oldukça kompleks bir sistem. Kişilikler ve karakterler tarihsel değil. Fakat yine de 12. yy içindeki insan, evren, Tanrı kavramlarının algılanışları görebilmek açısından değerli.


Karanlık tipler? Alim, bilgin? Şimdilik eksik kaldı. Bir başka sefere o tiplemeler üzerinden belki bir şey yazmayı deneriz.

4 Kasım 2019 Pazartesi

38


Not:

Tereddütte kalmayan şey gelişemez (?)

Şunun üzerine bir düşünelim

7 Ekim 2019 Pazartesi

37



525. İnciye yol yoksa hemencecik buğdayı al. O tarafa yol yoksa bu tarafa at sür. 
Zâhir,eğri büğrü uçsa bile sen zâhirine bak. Zâhir, nihayet insanı bâtına götürür. 
Her insanın evveli suretten ibarettir. Ondan sonra can gelir ki can, mânevi güzellik, ahlâk güzelliğidir.

Hz. Pir, bu alıntının sonunda can’ın tanımı için bir anahtar bırakıyor. Onun, manevi güzellikte, ahlakta aranmasına işaret ediyor. İşin zahirden başladığını da not ediyor.

Ahlakın bize ilk hatırlattığı, iyiyle kötüyü ayırt edebilme, doğruyu bulma, arama. Bu işin “ne”lik kısmı. Ne yapmalı? Fakat sanırım, Hz Pir’in kastettiği burada kalmıyor. Meselenin bir de  “nasıl”lığı var - Nasıl yapmalı? Burada işin içine öteki ile olan ilişkimiz, onun özeli, kendine özgülüğü de giriyor. Onun, bizim cevabımıza alacağı tavrı hesaba katarken buluyoruz kendimizi. Ortaya çıkan tavırdan memnun olup olmayacağını düşünüyoruz. Bu mecburen bize bir davranış seti oluşturma ve bizi bunlardan muhatabımızın tavrına en uygun olanı seçmeye yöneltiyor. Bu noktada Mead’ın ferdi ben, sosyal ben kavramlarına dönmüş oluyoruz – kendi kendini (zihni, dili, benliği) inşa ediş. Sonrası bireysel tutumlardan evrensel formlar çıkarmak.

“Sıkıntıda olan herhangi birine yardım edebilen kişi, bu evrenselliği insandan çok daha öteye taşıyıp hissedebilen herhangi bir canlının acı çekmesine müsaade etmeme formuna dönüştürür. Bu, sıkıntıdayken kendisine yönelebileceğimiz diğer bir forma yönelik olarak sergilediğimiz tavırdır. Şefkat duygusunda ifadesini bulur. Ailesinden çok uzakta olan bireylerde yaygındır. Sevgi, insan formunda olmasa bile ebeveynsel bir yaklaşımı güdüleyen herhangi bir yavru forma yönelik olarak da kendini gösterir. Küçük şeyler bir tür şefkat duygusu uyandırır. Bunlar, bu tavrın evrenselliğinin ne kadar geniş olduğunu göstermektedir; hemen hemen her şeyi, kişinin kişisel bir ilişki kurabileceği her varlığı kapsar. “ sh.295

Niçin burada dolaşıyorum? Bunun üzerine niye düşünüyorum? Mevleviye'deki insan yetiştirmenin – ki bu bir toplumsal çabadır- mekanizmalarını anlamak için.

*Zihin, Bellek ve Toplum

2 Ekim 2019 Çarşamba

36


Riya bir hayal dünyası yaratıyor, çoğu kez kendimizin de inandığı, inanmak zorunda kaldığı. Onun yarattığı dünyayı sürdürebilmek için nefretleri diri tutmak gerekiyor. Benlerden onlara, sınırlar çekiyoruz. Düşmanlıkları nöbetçi dikiyoruz bu sınıra, başkasını anlamamak, kendimizi eleştirmemek için. 

21 Eylül 2019 Cumartesi

35


 
                                                       “Anlamak daima bir haletiruhiyeyledir. * Heidegger.


Hz. Pir daha en başından neden aşkın altını defalarca kalın çizgilerle çiziyor?

20. Denizi bir testiye dökersen ne alır? Bir günün kısmetini…
Harislerin göz testisi dolmadı. Sedef, kanaatkâr olduğundan inci ile doldu.
Bir aşk yüzünden elbisesi yırtılan, hırstan, ayıptan adamakıllı temizlendi.
Ey bizim sevdası güzel aşkımız; şadol; ey bütün hastalıklarımızın hekimi;
Ey bizim kibir ve azametimizin ilâcı, ey bizim Eflâtun’umuz! Ey bizim Calinus’umuz! C.I


Beyitlerin bize söylediği net bir şey var: Aşkın, nefsin hastalıklarını tedavi ettiği. Hırsın, kibirin, azametin ilacı. Hz. Pir, nefsin hastalıkları konusuna Mesnevi’de tekrar tekrar dönüyor.

Bu haliyle aşk, doğaüstü, kavranamaz aşkın bir şey değil. En azından henüz değil. Gayet pratik, anlaşılır bir yerden başlayıp ona bir işlev yüklüyor. Günlük hayatta hepimizin aşina olduğu negatif duygular üzerinden bir açıklama getiriyor. Bu şu demek değil, aşkın tek yararı insanı kötü duygulardan kurtarmak. Aşkın olumlu sonuçlarını da anlatıyor. Padişah ve cariye hikayesinde, Bedevi ve karısında, Bakkal ve dudusunda. Bu seferde karşısındakini, ötekini fark etmek, onun gözünden bakmak, ona yönelmek için bir araca dönüşüyor aşk.

Muhtemelen nasıl (hissederek) görüyorsak öyle bir dünya tasarımlıyoruz. Fiillerimizi de tasarımladığımız bu dünyayı gerçekleştirmek için gerekçeliyoruz, anlamlandırıyoruz, var ediyoruz. Bu çabanın değere dokunan kısmı ise doğrudan etikle ilgili.

Aşkın etiğe, insanlığımıza olan katkısı anlama tarzımıza yaptığı katkı üzerinden olmalı. Ki meselenin sadece etik olmadığı ama temelinin bu olduğunu da ekleyelim. Eksik olduğunda üzerine bir şey eklemek mümkün değil.

İnsanın yargılarında otomatik pilot görevi gören vicdanın gelişimine bir etkisi olmalı. Sosyal ben, ferdi ben meselleri. Yani başkasının tavrını üzerime almak, söylediğimizi kendimize de söylemek, tavrımıza eleştiri getirebilmek ve genel ötekiye karşı tavır geliştirebilmekle. 

Vicdan çoğu zaman bir muhakemeye gerek kalmadan bizi otomatik olarak iyiye yönelttiği için önemli, merhamet gibi. Aşk dışa dönük bir ilgi olarak bize, bir başkasının bakışından kendimizi ve dünyayı görmeyi talim ettiriyor. Buna bir başkasının kederini, acısını, çaresizliğini, ufkunu, sınırlarını görmek de dahil. Bu sayede yeni durumlar karşısında verilen yeni hükümler ile vicdani hafızaya yeni ilgiler yükleniyor olabilir.

Vicdanın çok da etkilenmediği ama bize kendini bir görev olarak dayatan durumlar olabilir. Mesela bir hayvan sever için bir karıncanın ya da böceğin hayatı, kedisi ya da köpeği kadar değerli olmayabilir ama yine de onların yaşam hakkında olduğunu düşünüp ona saygı duyabilir. Yani bir tümel bilgi, anlayış geliştirmek Aşkın burada bir rolü varsa başkasına olan faal ilgiyi canlı tutmasında olabilir. Bu ilginin var olabilmesi için bazı duvarların yıkılması lâzım. İşte Mevlâna, muhtemelen o duvarları hırs, kibir, büyüklenme olarak görüyor.

Devam edebilir.


*Varlık ve Zaman sh.150

20 Eylül 2019 Cuma

34


  
Kısaca yazacağım, uzun uzun yazıp örneklendirmek gerek ama vakit yok. Belki ilerde

Bedevi ve Karısı hikayesinde, karısının ağlaması üzerine Bedevi’nin tavrında oluşan değişim Mead’ın* ferdi benine işaret ediyor. Yani bu şekilde okumak da mümkün. Aynı şekilde “Dudu kuşu ve Bakkal” ve “Hz. Ali” kıssalarını da. Mesnevî ferdi benliğin ortaya çıkışını anlatan hikayeler açısından çok zengin.

Bu ne işimize yarar? Nefsin hastalıkları ile uğraşan dervişin davranışlarını gerçekleştirirken kendini herkesin tavrını anlayacak şekilde konumlandırmasını öğrenmesi gerekir. Sosyal ve ferdi bir benliği gerçekleştirmeden nefsini görmesi mümkün değildir.

Bu konuda Mead’ı okumamızı tavsiye eden Hüseyin Bey’e de binlerce teşekkür.

*Herbert Mead - Zihin, Benlik ve Toplum

9 Eylül 2019 Pazartesi

33




Müziğin bir nağmesi, gelenekle oluşmuş bir çini motifi toplumsallığı ve onun yarattığı anlam bütünlüğünü bireyin zihninde tekrar aktive eder. Bu bütün onun bu bütünlükten anladığı ile sınırlı ve muğlaktır. Bu yüzden kültürel bütünlüğün inşası herkes için ayrı ayrı söz konusu olmalı ve herkesin bu bütünlükten anladığı da farklı olmalı. Aktive edilen içerik, kişi için pekala anlam bütünlüğünü kaybetmiş, bir ritüele ya da hatıraya indirgenmiş olabilir. Bu durumda yüklenilenilmiş anlam bütünlüğü farklı, görünürdeki aidiyet farklı olacaktır.


Sanat eseri ile anlam dünyası arasında şöyle bir bağ olabilir; mesela bir müzik eseri bestelenirken sakinlik ve vakar hissinin o besteye hakim olması düşünülebilir. Ya da bir çini motifi en az çizgiyle çizilmesi kanaati hatırlatabilir. Böylece bir anlam bütünlüğü sanat üzerinden de hatırlatılmış olabilir.

19 Nisan 2019 Cuma

32


Geleneğin gayesinin (tasavvufun) insan yetiştirmek olduğu söylenir. İnsan yetiştirmekten gaye nedir? Kastedilen insanı diğerlerinden ayıran niteliği nedir? Şüphesiz burada kast edilen olgun insan. Öyleyse bir insana olgunluk sıfatlarını veren şeyler neler olabilir? Yahut bunlar nasıl niteliklerdir? Burada söylenebilecek belki ilk şey iyiyi kötüden ayırt edebilme ve bunun sonucunda ona göre eyleyebilme gücüne sahip olma. Bir de bu işin nasıl eyleme kısmı. Olgun insan için başka nitelikler saymak da mümkündür belki. Ama yine de tarifin içeriğinin büyük kısmını bu nitelikler dolduracaktı. Şu an bizi ilgilendiren kısmı bir yeti olarak iyiyi kötüden ayırabilme ve adil olabilme. Bu yerinde hüküm verebilme yetisi nasıl kazanılır? Burada bizi bekleyen şöyle bir sorun vardır. Bu konuda iki farklı görüşten bahsedilir: ilki aydınlanma, insiyasyon tarzı bir olay sonucu iyi ile kötüyü ayırt edebilme yeteneğine kavuşma. Bir nevi Tanrısal bakışa sahip olma. İkincisi insanın kendi yetersizliğinin, faniliğinin bilincine varması ve yanılabilir olduğunu kabul etmesi. Bu bir yerde zahmetli bir inşa süreci, bireyselleşme. İlkindekinde bir tamamlanmışlıktan söz edildiği için problemli bir yanı var. Uzun mevzu, bir giriş yapmış olalım.

*

Daha evvel tasavvuf için aklı savunurken onun etik, hukuk ve siyaset alanında gerekliliğinden bahsetmiştim. Şimdi fark ediyorum ki hukuk ve siyaseti işin içine sezgi yoluyla dahil etmişim. Yazarken bazen bir soru işareti kafamda canlanmıyor değildi. Bu iddiaların bir şekilde gerekçelendirilmesi gerektiğini hissediyordum. Bugün Simmel’i dinlerken sanırım mesele çözüldü. Mesele geleneksel, modern insan farkından çıkıyordu. Modern insan, (postmoderni ihmal edersek) geleneksele göre çok daha fazla hukuk ve siyasetle iç içe. Bu konularda çok daha fazla karar alma, hüküm verme zorunda. Geleneksel insanın etik dışına çıkmasına pek gerek kalmıyordu. Gerekse de verdiği hükümlerin pek pratik sonuçları yoktu. Gölpınarlı …………adlı eserinde millet kavramının eskiden başka bir anlam taşıdığından bahseder. Müslüman milleti, Yahudi milleti gibi dini kavramlar üzerinden anlaşıldığından bahseder. Bunu geleneksel toplumun anlayışı olarak kabul etmek ne kadar sağlık olabilir? İnsanî anlayış bu zemin üzerinden mi anlaşılıp çözülüyordu? Dini kavramlar seti bu noktada yeterli oluyordu sanırım. Din ve etik toplumsal kurallar içinde bir arada erimişti. Her neyse, bugüne dönersek şunu söylemekte zorlanmayız galiba: Bugünün insanı gerek yönetim şekillerinin değişmesi ile gerekse iletişimin hızlanması ile çok farklı sorunlarla meşgul. Artık siyasetin içinde bir karar merci olması ile, medyanın hızı sayesinde siyasi ve hukuki birçok olayın içinde kamuoyu sıfatıyla var. Bürokrasinin ise bizzat içinde ve karar almaları rasyonel. Sıradan bir trafik kazasının örtbas edilmesi mevzuunda (Rabia Naz olayı) sıradan insanlar konuya taraf olarak insiyatif alabilmekte bir kamuoyu baskısı oluşturabilmekte, hukukun işlemesine dolayısıyla adaletin yerine gelmesine sebep olabilmekte. Gene oy hakları ile politik bir insan olarak birçok yönetsel işte ve kararda taraf olabilmekte. Artan karar alma yükü kesifleşen nefsin hileleri ile birlikte sorumluğunun yükünü daha da artıyor. 

Karar alma artık, belli davranış kalıpları üzerinden değil ilkeye dönerek alınmak zorunda kalınıyor. Çünkü daha evvel karşılaşılan ve dolayısıyla bir kalıba dönüşmüş meselelerle karşı karşıya değiliz. Ek olarak eskiye göre çok farklı fikirler arasında seçim yapmak zorunluluğu var. İşte ilkeye dönüş zorunluluğu adaletin, özgürlüğün neliği üzerindeki sorulara dönmek bir yerde.
  

Sonuç olarak hukuk ve siyaset felsefesi de, etik kadar, bugünün talibin önünde, artan karar alma yükü ile kesifleşen nefsin hileleri ve bunun sorumluluğu ile birlikte bir ödev gibi durmakta.

----
ek

Yani, Modern insanla geleneksel insan arasındaki farklardan biri de modern insanın politik bir insan olmasıdır. Öyle ya da böyle yönetimin bir yerindedir, ya da en azından taraftır. Bu çağın insanı için bundan kaçış yok. Bu pasif bir tavır değil, oy hakkıyla, kamuoyu baskısıyla ya da yönetimin bir yerinde olmasıyla insan siyasete müdahil. Politik bir ufuktan bakış hakikati kavrama şeklimizi de ister istemez biçimlendiriyor, ve bu biçimlendiriş nefsin istekleri için yüce gerekçeler sunup hakikati perdeleme konusunda mahir. Bugünün talibi yapıp etmelerinde, aldığı kararlarda bir politik ufka yerleşik olduğunu hatırlayarak kendini(nefsini), (ergin bir insan olarak sorumluluk bilinciyle) bir kez daha yoklamalıdır. 

Bu yüzden eleştirinin, sorgulamanın, hakikat derdinin ahlaki bir yanı var.

4 Şubat 2019 Pazartesi

31






        
Kimin elbisesi bir aşk yüzünden yırtıldıysa hırstan, ayıptan tamamiyle arındı o.

Sevin a sevdası güzel aşkımız bizim; a bütün illetlerimizin hekimi bizim. 22-23


Sevginin, aşkın eşlik ettiği bilincin yönelişi anlamaya, problem çözmeye yönelen zihne göre daha uzun ömürlü. Zihin bir mesele ile uğraşırken, onu anlamaya çalışırken ya da bir problemi çözmeye çalışırken böyle değil. Mesele anlaşıldığında, problem çözüldüğünde bilinç hemen bir başka şeye yöneliveriyor. Böyle bir yöneliş süreli. Sevgiyle, aşkla yönelme ise süreklilik arz ediyor.


*

Sevgi duygusunun düşünceye eşlik etmesiyle korkunun eşlik etmesi farklı. Korku, yanlışlardan sakınmaya yönelirken; sevgi iyileştiren yapıcı, düzenleyici davranışlara  yöneltir.  Sevgiden adalete giden yol korkudan giden yoldan daha kısa olmalı. Yani eyleminin gayesi sakınma olan bir motivasyonun kendi zararından çıkıp başkasına ulaşması vakit alır Sorumluluktan anlaşılan da daha bireysel. Öncelikle zarar görmemeye odaklı.Her iki duygunun da farklı düşünme tarzlarına yol açtığı söylenebilir.

*


Bir başkasının gönlünün kırık olduğunu nereden biliriz? Onun gözünden bakarak. Bu “el alem ne der” ve “köle efendi diyalektiğinden” farklı bir öznelerarasılık. Gönül alma, iyileştirme ve düzeltme ediminin ön planda olduğu bir edim. “Gönül alıcılık” ayrı bir düşünce tarzının, uyanıklığın, tecrübenin işi. Sevginin, sakınmadan ön planda olduğu bir bakıştır. Gönül almaya niyet bir yönelişi ister. Bilincin bu görüşe açık olması gerekir. Bu ayrım seçici bir yöneliş. Karar verme edimleri, seçicilikte fark ediyor. Düşünme tarzını etkilemesi öncelikleri değiştiriyor.

Burada bizi bir soru bekliyor : "Gönül alıcılık" nedir? Davranış tarzı? Hassasiyet? Bir beceri? Bakış açısı? ..... Cevabı henüz olmasa da şunu söylemek mümkün sanırım, başkasına açıklık, dışa açıklık diye tanımlanacak bir şeyler var.Ek olarak bir tercih olduğu söylenebilir, niye herkeste olamadığını da düşünerek.Bazı insanlar niye bunu tercih eder? Yine bir özgür seçim olduğu eklenebilir.Getirisinin muğlak olduğu ve çoğu zaman vakit ve nakit kaybettirdiği. Peki duygudaşlık, kendini sorumlu hissetme?

Hal deyip geçmek de mümkün. Ama o zamanda hali açıklama problemi var.
*


Hesaplar planlar içinde insanın bu hay huydan çıkıp kendini dinlemesi olayları gerekliliklerin, görünürlüğünün dışında iyilik ve kötülükleri için değerlendirmesi zor. İşte ibadete illa bir işlevsellik verilecekse bu olabilir. Nefes alıp başka açıdan değerlendirmeyi., hırstan planlardan soyunmayı. Bu sayede tekil olaylar ve olgular tekrar organize edilirken mutlak olana yönelme ile yaşam dünyası üzerinden kendimizi tekrar kurarak öncelikleri yeniden sıralama. Fakat bu hâlâ bir mesafeli ilişki gibi durmakta. Kant'ın güzelin ve yücenin tecrübesi için söylediklerine tekrar bakalım. Sevgi ve aşkı bunlar üzerinden yeniden düşünmek mümkün gibi geliyor. Sonuçta aşk ve sevgi güzel ile yüceden doğmaz mı?: Kavramların dışına çıkmak ve ereksiz bir ereklilikle güzeli bütünülüğü içinde kavramak/sezmek. İşte bu. yakınlığın azalmasnı sağlayabilir.- Güzelin tecrübesi ile. estetik beğenide olduğu gibi kavramların dışına çıkılıyor. Kant'ın şeması üzerinden gidersek ....,güzelin tecrübesi niye önemli 1 Davranışları inceltiyor 2. Mutlakı kavramada yakınlaştırıcı bir rol oynuyor


19 Ekim 2018 Cuma

30





 Mevlâna, “Bedevi ve Karısı”nın diyaloğundan sonra birbirinden bağımsız, ilk başta bir başlık altında pek toplanamıyacak gibi duran kısa kısa hikayeler anlatmaya başlar. (2455 den itibaren) Bu hikayeler, belki insan-ı kamilin nitelikeri başlığı altında toplanabilecek gibi duran hikayelerdir. Fakat iş hikayede “Bedevi ve Karısı”nın semboliğini yoruma gerek duymayacak biçimde açıklamasıyla sanki değişir, ve Mevlâna birbiri ardınca pek çok mana incisini delmeye başlar. Oldukça yoğun olan bu bölümü basitleştirerek yazmaya çalışacağım.

Bu sefer, birbirini izah eden pek çok kavramı yine Mesnevi’den gerekçelemek için çok fazla yorum yapmadım. Ama bol alıntı yapmak  zorunda kaldım. Bu yüzden kaynaklardan takip eden okuyucular için okumak biraz yorucu olacak. 

*

2628 Erkekle kadının hikâyesini anlattık ya; sen onu, nefsinle aklına örnek bil.

Nefisle akıldan ibâret olan bu kadınla erkek, iyinin, kötünün ayırt edilmesi için gerek mi, gerek.

2630 İkisi de şu toprak yurtta gereklidir; gece gündüz savaştadır, ikisi de olaylar içindedir.

Kadın, durmadan evin ihtiyaçlarını diler durur; yâni şeref ister, ekmek ister, sofra ister, mevki ister.

Nefis, kadın gibi her şeye bir çâre bulmak peşindedir; kimi toprağa döşenir, kimi yücelik arar.

Aklınsa bu düşüncelerden haberi bile yoktur; aklında, fikrinde Allah’ın gamı vardır.

C.I –A.G.

Toparlamak gerekirse burada nefse ("Aklın bu düşüncelerden haberi yoktur" 2633 ile nefsi de basit bir isteme ve hevesten, içinde istek olan düşünce seviyesine çıkararak) ve akla, birbirine üstünlük vermeden, her ikisine de “toprak yurtta “ ihtiyaç olduğundan bahseder. Her ikisinin de olayların içinde olduğunu ve her ikisinin gerekli olduğunu söyler. Niçin her ikisine de ihtiyaç duyarız? Beyitin içinde cevap verir; bu, iyi ile kötünün savaşıdır ve bu savaşta her ikisine ihtiyaç vardır. 2629

2643 Dış yüzde görünen işlerden meydana gelen şey, bambaşka bir şeydir; insan, bunlarla, içinde gizli olanı belirtmek ister.

Olayların, olguların içindeki mânayı ayırt etmekteki gaye, iyi ya da kötülüğü, biraz daha geniş düşündüğümüzde işin hakikati. Bu anlamda şekil bize yardımcı olabilecek bir takım belirtiler sunuyor. Ama bu belirtiler bizi yanıltabilir de.

Mesela dostlar arasında bir hediye sevgiye tanıklık edebiliyor. (2637) Yine çoşkunluk gösteren birinin coşkunluğunun sebebi şarapta olabiliyor ayranda da. (2640-2641-2642) Mevlâna burada sonuçlar için belirtiler diyor. Görünen, deneylenen şeyi, belirtiyi sebeple birlikte anıyor. (2647) Mevlana 2645 de bu belirtilerden, sebeplerden mânayı ayırt edecek görüşü vermesi için Allah'a dua eder.

Burada duyguya ayırt edici bir istisna getirir; sevgi. (Duygudan kast ettiği ise dar anlamıyla his, duygu. ) Sevgi büyüdükçe sebebi yine kendisi olur. Bunu da "Tanrı ışığı" olarak anar. (2645-2646-2647) Sevginin iyi ile kötü arasındaki farkı anlamadaki katkısını ve toplumsal aksini daha evvelki “Salih’in Devesi” bölümünde açıklamıştı. Bu konuda önceden yazdığım bir yazıyı da kendi yorumum olarak dipnota ekliyorum.

Barış dalgaları coşar, köpürür, gönüllerinden kinleri söker – atar.

2590 Savaş dalgaları, bir başka şekilde köpürür – coşar; sevgileri alt – üst eder.

Sevgi, acıları tatlılaştırır; çünkü sevgilerin temeli, insanı doğru yola götürmektir.

Kahırsa tatlıyı acılığa çeker götürür; acı, nerden tatlıyla bir arada bulunacak?

  
***

Mevlâna’nın nefis ve sevgi kavramına yüklediği anlama biraz daha yakından bakalım:

2636 Sevgi, yalnız düşünce tamamiyle mânâ olsaydı namazın, orucun, şekilleri de yok olur-giderdi.

Yukarıdaki beyiti 2628 nolu beyitle başlayan alıntıyla birlikte düşündüğümüzde Açıktır ki burada nefis’e bildiğimiz anlamdan daha farklı ve geniş bir anlam yüklemekte. Şekiller, sayılar aleminde tekilleri tecrübe edebilen, duyularla algılanabilen bir dünyadan bahseder gibi. Kant’ın “ Duyusuz kavramlar boş, kavramsız duyular kör” daki sınıflamasına çok yakın bir yerde duruyor. Aklı da aynı şekilde tümelleri tecrübe eden müdrikeye/ anlık’a yakın. Bu benzerliğin altını çizdikten sonra farklara bakalım. Mevlana işin içine duyguları da ekliyor. (Spinoza?) Çünkü onun ulaşmak istediği bir hâl var; sevgi. İyi ile kötünün savaşını buradan temellendirmeyi düşünüyor. Kant ise (bilime bir temel sağlamak ve metafiziğe yer açmak derdinde) anlama ve bilginin imkanlarını ve süreçlerini sorguluyor. Neticede her ikisi de özneden ("Herkesin hareketi, bulunduğu durağa uygundur, herkes her şeyi kendi varlık çevresinden görür." sayfa 433 - başlık) hareket ediyor ve doğru hüküm için (ahlaki/dini/insani) yargının imkanını/yolunu araştırıyor. (Her ikisinde de değerlemeyi yapacak insan sınırlı yetilere sahip. Mevlana’da duyuşsal yeteneklerin sınırlarına ek olarak insanın nefsinin hastalıkları da bir engel.) Mevlana sevgi dolu bir ruh ile amacına ulaşırken, Kant da görev etiği ile düşüncelerini temellendirecektir.

*

TANRI  IŞIĞI SEVGİ *: Tanrı ışığının zıttı nefs değil, yine bir duygu olan nefsin hastalıkları, öfke, hırs, tamah vs. olmalı.

Zihinsel hallerimizi yanlış anlamadıysam; nefs, akıl ve aklın aklı şeklinde sınıflandırıyor. Akılların aklı erenlerin aklı olarak metinde geçiyor. (2508). Akıldan ayırıcı özelliği sevgiye sahip oluşu. Binici, deveci metaforunu sık sık kullanır. Mevlâna, Mesnevi’de aklın nefsin; aklın aklının ise aklın binicisi olduğunu anlatır.  

2507 Aklın deveciye benzer, sense devesin; seni emrine râmeder, ister-istemez, dilediği yere çeker, götürür.

Erenler de aklın aklıdır; akıllar, tâ sona dek, hep develere benzerler.

Erenler nitelikleri konusunda metinden bilebildiğimiz “Tanrı ışığı” sevgiye sahip olmaları. Erenlerin tek niteliği sevgi mi? Üstü kapalı bazı olağanüstü hallerden de bahseder. Örneğin 2409 da eğitilmeye layık olmayanları kendinden uzak tutma becerisi. Fakat bu beceri nezaketle uzak tutmak da olabilir. Neticede tek niteliğin sevgi olup olmadığını söylemek zor, ama en önemli niteliği bu olduğunu söylemek mümkün.

Bunun yanında “Salih’in devesi” hikayesinde nefs hastalığına sahip olanların hâlini anlatır. Aklın (ve tabii doğal olarak akılların aklında) niteliklerini bu beyitlerin zıddı olarak düşünebiliriz sanırım. En çarpıcı beyitleri alıyorum:

2576 İnatlarına mı, alaylarına mı kınamalarına mı ağlıyorsun? Şükret ki Tanrı, onları mahpus etti.

Elleri de eğri, ayakları da eğri, gözleri, görüşleri de eğri. Sevgileri de eğri, barışları da eğri, öfkeleri de eğri.

Onlar taklit peşine düştüler, anlatılan şeylerden, akıllarına uyanlara (/işlerine gelene?) uydular da şu ihtiyar aklın başına ayak bastılar.

Birbirlerine gösteriş yapmak, yaptıklarını başkalarına duyurmak kaygusuna düştüler; bir pîr satın alacakları yerde kart eşek kesildiler.

*

2680 Diyorduk ki; Seni noksanlardan münezzeh bilişimizin ışığını lâfa, söze satıyorsun.

Meleklerin Tanrıya bu şikayeti aklın kendini ifade etme aracı olan sözden, daha da önemlisi kavramlardan şikayet gibi duruyor. Aklın bu şekildeki kavrama gücü insanın sorumluluğunun başlangıcı. Muhakeme, yorum dolayısıyla iyiyi kötüden ayırabilme bu sayede bir imkân olarak ortaya çıkıyor. Söylemeye gerek bile yok bu da topluluk halinde, bir arada yaşamayı mümkün kılıyor.

Dipnot
----

                                                                                            
                                                                                              
Heidegger "duygulanım ile anlama iç içe geçer" der ve şöyle devam eder "ekonomik bir kriz yaşayan, işsizliğin çok fazla olduğu bir ülkeye gittiğinizde sokaklarda umutsuzluğu hissedersiniz"


 Hobbes "İnsan insanın kurdudur" sözüyle devlet öncesi bir dönemi - medeniyetin olmadığı bir dönemi tasvir eder. İnsanlar sınırsız özgürlüklerinden, hukuk ile garantilenen bir ortamın oluşması halinde vazgeçerler. Bu tekinsiz ortamın yarattığı ölümcül korkudan, her an tetikte olma halinden, hayatta kalma reflekslerini her an uyanık tutmaktan kurtulurlar. Komşularına, arkadaşlarına, başkalarına güvenmenin rahatlığını yaşarlar.

 Hobbes'un tasarımı aynı zamanda bir duygu dünyasını da bize anlatır. Tavşan uykusunda uyumak zorunda kalan endişeli, güvensiz insanların dünyası. Tehlikenin nerden geleceğini bilemiyen insan; ne kapısındaki kilide ne de kapalı penceresine güvenebilir. Muhatabında düşman görmeye proglanmıştır. Hukuğun işlemediği (/olmadığı), insanın kendini güvende hissetmediği, diğer insanların çıkarı için fırsatını bulursa gırtlağına basacağına inandığı/inandırıldığındaki zihin hali. Bu zihin halinin eşlik ettiği duygu dünyasının gözünü diktiği tek bir dürtü vardır; hayatta kalma dürtüsü. Bu yüzden herkesten kuşkulanır, dost olarak uzanan her ele kuşkuyla bakar. Bu anlam ve duygu dünyası çevresini eksilterek ilerler; dostlukları eğretidir. Bu anlam/duygu dünyasında din inşa edici değil teskin edicidir, düşünce ise mazeret bulmak için kullanılan bir araç.

Medeniyetin, barışın, birlikte yaşamanın/yaşayabilmenin anlam (/ve duygu) dünyasının mottoları ise farklı. Bütünleyerek, benzerlikleri bularak ilerliyor. (Mesnevî’deki Şaşı Çırak hikayesi – Fihi Ma Fih’in 54. Bölümü). Din inşa edici, düşünce ve insan yanılmaya/eleştiriye/neşeye açık ve sosyal.

Düzeltilmedi

Not:

* Tanrı ışığı tanımlamasına daha evvel "Kadın Tanrı ışığıdır" da rastlamıştık.  

25 Eylül 2018 Salı

29



Meraklısına notlar : "Kim o?", "Ben", "Var git oyalan biraz", "Kim o?", " Sen", "Gir de biraz soluklan" ı "Ben ol da bil!" üzerinden okumak lâzım. Onu da "Kendini bil!" den. İsteyen buradan Mead ve Levinas'a çıkar isteyen "Bedevi ve karısı" hikayesine.

18 Eylül 2018 Salı

28






Mevlana 2253 den itibaren "Bedevi ve Karısı"nın hikayesini anlatmaya başlar. Hikaye ikisi arasındaki diyalogla başlar. Oldukça uzun olan bu diyalog karşılıklı delil getirmeler ve çürütmelerle Sokratik bir diyalogdur.

Hikaye kısaca şöyledir: Çölde yaşayan karı koca çok yoksuldur. Kadıncağız kocasına yoksulluklarından dolayı şikayet eder, ondan şehirdeki cömert halifeye  yardım  dilemesini için gitmesini ister. Kocası önceleri yoksulluklarından şikayet etmemesi, yoksulluğu hor görmemesi için çeşitli deliller getirir, yoksulluğun faziletlerini anlatarak öğütler verir. Yoksulluğun Tanrı vergisi olduğunu, Tanrının ise adalet sahibi olduğu için yoksullara başka nimetler vereceğinden söz açar. Karısını ikna edemeyeceğini anladığında ise sinirlenir ve onu terk etmekle tehdit eder. Kadın bu durumda geri adım atar, ağlamaya başlar. Karısının göz yaşlarını gören bedevi üzülür ve karısının dediğini yapmaya ikna olur.

Karısının ağladığını gören bedevinin hâlini anlatan bölümü alıntılayıp işe başlayalım :

2442 Peygamber dedi ki: Kadın, akıllılara, gönül ehline adam-akıllı üst olur.

Bilgisizlerse kadınlara üst olurlar; çünkü omlar sert, pek kaba kişilerdir.

İncelik, lûtuf, sevgi azdır onlarda; çünkü yaratılışında hayvanlık üstündür.

Sevgi, acımak, insanlık huyudur; öfkeyle istekse hayvanlık huyları.

Kadın, Tanrı ışığıdır, sevgili değil; kadın, sanki yaratıcıdır; yaratılmış değil.

Mevlâna alıntıya iyi huylu bir kocanın vasıflarını anlatacakmış gibi başlar. Oysa ikinci mısradan itibaren insanın, gönül ehlinin niteliklerini saymaya başlar. Ve hikayenin içinde tüm insanlığı (kocayı, bekarı, erkeği, kadını – herkesi) kapsayacak bir şekilde ilerleyip “Kadın, Tanrı ışığıdır” ile hikayeye döner. Arada saydığı sadece iyi huylu bir kocanın vasıfları değil, tüm insanlığın vasıflarıdır.

Mevlâna akıllı ve bilgili olmayı gönül ehli kişilerin bir vasfı olarak bir arada anar.  Akıl ve bilgiyi toplumsal yönleri üzerinden tekrar tanımlanırken iyi vasıflar olarak güvenceye alınır. Bugün rasyonel düşünme olarak algıladığımız akıllı ve bilgili olmak incelik, lûtuf ve sevgiye sahip bir tabiata sahib olmadır.
Mevlâna’ya göre. Yani, rasyonel düşünmenin dışına taşarak insanı duygu dünyası, huyları, karakteri ile akıl ve bilgi ile birlikte bir bütün olarak ele alıyor. (Aristo'nun Nikamakhos’a Etik’te cahil ahlaklı olamaz demesi aklıma geldi.) Burada ilginç bir noktaya geliriz, gönül sahibi olmanın vasıfları biri(leri)ne yönelmesi gereken vasıflardır. Issız bir adada yaşayan için inceliğin kendini göstereceği fırsat yoktur. Anlatılan insan toplum içinde yaşayan biridir.

Bedevi karısını ikna etmeye çalışırken meseleyi kavramak ve yorumlamak için de değişik bakış açılarını denemek zorunda kalır. Önce soyut, kitabi kavramlar üzerinden iknaya çalışır. Bunları yaparken eşinin bakışını önemsemez. Kendi ezberi üzerinden deliller getirir. Bu noktada o eşine öğüt veren bir kocadan bir vaizden, öğütçüden farklı değildir. Kendi özel durumlarını görmez, ona göre hüküm vermez. Karısının ağladığını gördükten sonra ise o eşinin kalbini kırmış bir eşe dönüşür. Bedevinin yeni tavır alışı kendini eşinin gözünden görüşü ile mümkün olmuştur demiyorum, bu çok iddialı olur. Ama buna yakın bir şeyler de var. Başkasının gözünden görme işi çağdaş felsefenin işi. İşi çağdaş felsefeye bağlamadan, ama onu da hatırlatarak daha basit bir şekilde ele alalım. Bedevinin karşısında kalbi kırık biri vardır, bu kalp onun "hoyratlığı" yüzünden kırılmıştır.  Bedevi iddialarından (sanırım) vaz geçmiyor. Bununla birlikte yeni bir tavır alıyor. Ona bu esnekliği sağlaya şey eşine duyduğu sevgi. Karısının gönlünü yapmak isteyen duyarlı bir kocaya dönüşür- duyarlı kocadan kasıt, dinleyen ve karşısındakine yönelen, ona ihtimam gösteren insan. Yönelim yorumunu insan ilişkilerinde arayacağız ve böyle bir durum Hz. Ali kıssasında da karşımıza çıkacak. (C.1- 3720)


Bu noktada sorabileceğimiz soru şu olacaktır. Gönül ehlinin bütün vasıfları sadece incelik, lûtuf, sevgiden mi ibarettir? Toplumsallaşmayı gerektirmeyen başka huyları, vasıfları da olamaz mı? Bu mümkün. Fakat buradan yola çıkarak gönül ehlinin önemli vasıflarından birinin karşısındakine ihtimam olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hikayenin ilerleyen bölümünde göreceğimiz gibi saliki yola düşüren ya da onun yolunu açan da bu ihtimam olacaktır. 


ANLATIM ÜZERİNE BİR KAÇ NOT:

Mevlâna tasavvufi kavramları anolojilerle anlatma yoluna gidiyor. Okuyana kavramın birkaç niteliğini vererek okuyana meseleyi sezgiyle anlama imkanı veriyor. (Meşhur körlerin fillerin birkaç niteliğini vererek sezdirme.) Bunu can, gönül ehli gibi soyut kavramlar için yapıyor. Kavramın tanımını bu yolla kapatmıyor, kesinleştirmiyor yeni nitelikler için tanımın sınırlarını açık bırakıyor. Tabii dinleyeni de hikayeden koparmamış oluyor bu yolla.

2293  Şeyhini can sanır oysa bedendir. Can / beden ikiliği kurarak bedenin özellikleri vererek okurdan can'ı anlamasını bekliyor. Muhtemelen beden, dünyevi arzulardan geçememiş, hâlâ onlara esir olan kişiyi anlatıyor. Peki can? Bedene göre daha muğlak bir şey olan can; görbildiğimiz, tanıdığımız beden kavramından anlıyoruz Beden tanımına aklî bir işaret, can tanımına ise  henüz buradan bakan derviş/okuyucu/muhip/meraklı için sezgisel bir işaret var. Beden sahibini alamız kolay, onun değili üzerinden de “can”ın ne olması gerektiğini sezeriz.
Mevlâna bir hikaye anlatıyor olmanın avantajını kullanır. Peşi sıra tasavvufi bir anlatımı olduğu beyitleri dünyevi anlatımın olduğu beyitler takip eder. Geçişler çok hızlıdır böylece bir hikayenin içinde iki farklı anlatım kendine yer bulur. Dinleyen her iki katmanı da izler. 2320/21 ve onu takip eden 2322/23 ile  2327 ve 2329'a bakılabilir.


*

Genel kabul görmüş bir düşünceye göre Mesnevi  kültürel kodlarımızdan biridir. Bu büyük hacimli eserin bir etik anlayışını içinde barındırdığı söylemek abartı olmayacaktır. Etik terminolojisi üzerinden konuşabilmek için onun metafizik  ve epistemolojik anlayışını, bakışını ortaya çıkarmak gerek. Etik değerlerini gerekçeleyebilmek için buna ihtiyaç var 

İnsanının görüşünün gücü kadar anlayışa sahip olduğu konusunda ise bu bölümde bir hatırlatma var.

2371 ve 2372 insanın görüşünün sınırlılığı üzerine. Devam eden bölüm bu konu üstüne, başlık: " Herkesin hareketi, (düşünme/anlama değil hareket. Neden?) bulunduğu durağa uygundur, herkes herşeyi kendi varlık çevresinden (ufku diyebilir miyiz?) görür." İnsanının ufkunun sınırlı oluşu da faniliğinden neticede.

Düzeltilmedi

12 Haziran 2018 Salı

27



İrfan son tahlilde sorumluluk içeren bir yargı gücüdür. Dünya ile değerlerle ilgili. Bu yüzden akılsız olmaz. Derinliği faniliği, yanılabilirliğini bilmesinde. Bu yüzden arif yargısını eleştiriye, düzeltilmeye açık tutar. Tasavvuftaki tevâzunun neşet ettiği yer burasıdır. Tasavvuftaki akıl eleştirisi Tanrıyı akılla bilme için, tüm zamanlar için doğruyu bildiği iddiasını eleştirmek için vardır muhtemelen, ki bu başka bir meseledir.

*

His düşüncenin muadili değil. Düşünce her zaman bir hisse eşlik eder. Saf düşünce ancak makinelerin işi. His düşünceyi, düşünce hissi etkiler, dönüştürür. His tek başına bilgi sağlayıcı bir şey olmamasına rağmen düşünce ile bir araya geldiğinde (bakış açısını değiştirerek) bilgiyi şekillendirir. Burada kast edilen bilgi etiğin, hukukun, siyasetin alanına giren bilgi. Geleneğin diliyleyse irfan


6 Mart 2018 Salı

26





“1089 Adâlet nedir? Ağaçları sulamak. Zulüm nedir? Dikene su vermek.

Adâlet, bir nimeti yerine koymaktır; su emen her kökü sulamak değil.

Zulüm nedir? Bir şeyi kon­maması gereken yere koymak; buysa, belâya kaynak olur ancak.”*

Peki bir şeyin adil olduğunu nasıl biliriz?

Henüz tam olarak ifade edemediğim soruyu aramaya devam ediyorum.


Biraz tekrar gibi olacak ama şimdiye kadar yazdıklarımı bir özetleyeyim. Fenomolijiden yola çıkarak, bilincin devamlı bir şeye yöneldiğini yazmıştık. Bu yönelişlerde bilince çoğu zaman bir duygunun eşlik ettiğini de eklemiştik. Duygu bazen bilincin yöneldiği şeyi anlamlandırmak konusunda önemli rol oynayabiliyor, bakış açısını değiştirip, şekillendirebiliyordu.

(Bir küçük parantez açıp kapayalım - tabiidir ki değişen duygu dünyası bilincin yöneldiği nesneyi anlama ve tefsir şeklini bir kırılmaya uğratacak, belki de yeniden şekillendirecektir. Anlama ve tefsir üzerinde etkisi olan bu şey bu yüzden ilgi alanımızda)

İnsanın ruhsal dünyasını şekillendirme iddiasındaki (aynı zamanda duygu dünyasını) tasavvuf insanın doğru olmasına büyük önem verir. İnsanın ruhsal dünyasının şekillenmesi ile doğru insan olma gayretinin arasında nasıl bir ilişki olabilir? Tasavvuftaki (/ve etikteki) ahlaki edimle, (ya da doğru insan olmakla), insanın ruhsal dünyasını şekillendirmeye çalışan tasavvufun ilgisi nasıl kurulabilir? Tasavvufun içinde insanlığa yapılan vurguyu bu minvalde nasıl anlamalıyız? Bu meselenin içinde düzgün insan olmak önemli bir yer tutuyorsa bunun kişinin ruhsal gelişimine (/tekamülüne?) katkısı ne olabilir? Bunun için verilen neredeyse takıntılı denilebilecek çabanın, kişinin ruhsal yönüyle olan bağı kurulmadıkça mesele ahlakçılık sınırları içinde kalacaktır. Bir neden sonuç ilişkisi olarak değil de, birlikte var olma olarak ruhsal gelişim ve düzgün insan olma çabası için ne söylenebilir?( Neden- sonuç ilişkisi üzerinden kavramı tasavvufu araçsallaştırdığı için)

Burada şöyle bir varsayımda bulunalım: İyi insan olma çabası, (/ya da insanlık) kişide (diyelim ki) bir gerekçeleme ihtiyacı doğuruyor. Doğruluk, adil davranma çoğu zaman  olumsuz sonuçlara, kayıplara yol açmakta (Bana zarar vermesine rağmen ben bunu niye yaptım?). Buna rağmen gerekçeleme her ikna edici cevapta doğruya ve iyiye olan inancı tazeleyerek döner. Bu çoğu zaman, zamanlar üstü ve evrensel kavramlar üzerinden bir gerekçeleme mekazanizması ile çalışır. Zamanlar üstüdür, tarihsel bir kavrayışı gerektirir, evrenseldir, her şartta herkesin kullanabileceği evrensel değerler üzerinden çalışır,  ki bunlar " en yüksek iyi" ile kendilerini çok rahat gerekçeleyebilirler.

Gerekçeleme sanırım, basit bir “iyi” gerekçelemesinde kalmıyor. (basit duygulardan daha karmaşık duygulara ve kavramlarla tekrar tekrar gerekçeleniyor) duygu dünyamızda rıza ve şükür üzerinden ilerleyerek bir çok kavramla, yaşanmışlıkla kompleks bir iyi kavramına dönüşüyor.  Her seferinde iyi olarak açıklansa da bu bir çok alt başlıkla sınanmış o ilk iyiden geçiştirilmiyecek biçimde güçlü bir iyiye dönüşüyor. Bu süreç halin, kişinin dönüşümüne de sebep olacaktır. Yani, insanlık çabası bir halin değişimine, bireyin gelişimine doğru ilerleyebilecek bir dönüşümün de yolunu açar. Bunu ise devamlı "şimdi"de kalarak değil (olayların akışı içinde sürüklenerek değil), bir tarihsellik içinde (Geleneğin sahnede olduğu, her seferinde yeniden canlandığı alanda aynı zamanda) yapıyor olmalı. (Varlık ve Zaman  79. Bölüm) Geçmiş, şimdi, ve sonranın birleştirilmesinde bu kavramlar kullanılacak.

Ek olarak, bu inancın tazelenmesi, (duygu dünyasının/halin değişmesi) bir sonraki edimde iyiye yönelme için enerji sağlayacaktır. Buna bir hâlin ve anlayışın derinleşmesini de ekleyelim. 

Burada vicdanın güçlenmesi bahsine hiç girmedik. Belki ilerde bu mevzuya döneriz.


EK: İlk motivasyon bir gerekçeleme olabilir. Bunun bir gerekçelemeden hakikat derdine ilerleyen farklı psikolojilere sahip bir süreç (tekamül) olması ihtimalinden de söz edebiliriz.

*

AĞAÇLARI SULAMAK

Düzgün insan tanımı oldukça netameli bir tanım. Sürekliliği yok. Hayatın insanı sınadığı ve ondan iyi yanıtı bulmasını beklediği zamanları çıkardığımızda insan genelde stand by konumundaki bir doğruluk makinası gibi. İnsanın hoşnutluk hâli de bu sınama anlarında ibaret kalıyor ister istemez. 
İşte, Mevlâna aşk vurgusuyla insanın diğer gündelik filleri üzerinden insanlık anlayışını genişleterek, bu hoşnutluk haleti ruhiyesini tüm zamanlara yaymayı öneriyor. Bunun en sessiz ve çoğu zaman görülmeyeni el altındakilerine ve başkalarına nezaket. Böylece insanlık kavramı doğru bir tavırla bir köşede sınanmayı beklemekten çıkıp,  bir neşe ile tüm zamanlara yayılıyor. Ve aşk bazen sabır bazen şükür olarak hal üzerinden yayılırken hayatın sıradanlıklarına ve rutinlerine sızıyor ve içinde bir çekirdek olarak olmazsa olmaz doğruluk tavrını dışarıda bırakmayacak bir insanlık vurgusunu beraberinde taşıyor.

İnsan, dünya sukunet halilndeyken, bu bazen neşe ile, bazen sohbetle, bazen bir iş yaparak, her seferinde barışçıl bir ortamı inşa ederek ya da sadece dert dinleyerek insanlığı ayakta tutuyor. İnsanlığın içinde neşeyi canlı tutmak, küçük sorunlarla ilgilenmek de giriyor. Böylelikle anlam bir sorun çözmenin dışına taşıyor içeriği genişler.  Diğer yandan insanlık ile de aşk içi boş bir heves olmaktan kurtuluyor.


"Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi
taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin
tütmesi gereken ocak nerde?"

*

NOTLAR : Kısa kısa

‘Gönül’ün başka dillerde karşılığı olmayan, bize has bir Türkçe kelime olduğu söyleyip dururuz. İnsanda bıraktığı ilk izlenim, kelimenin insanının duygu dünyasını anlatan kişisel bir cevherden bahsediyor oluşu, ki o; kırılıyor, düşüyor, alınıyor. Öyle ki, ona bir şey olduğunda, o harekete geçtiğinde onu fark ediyoruz. Bazen duyguların barındığı bir yer, bazen de halimizi bir cevhermiş gibi anlatan bir kelime oluveriyor. 
Bu yüzden gönül kelimesini anlamak için onun kullanımlarını kurcalamak en doğrusu gibi.

Gönül düşürmek aşık olmak anlamında. Birisine yönelmiş faal bir ilgiyi ve bu ilgiden kendini alamamayı temsil ediyor. Fizyolojik bir şey, bir hastalık olsaydı onu herhalde en güzel krampa benzetirdik. Birini düşünmekten kendini alamama ile bir  bacağı istemsiz bir şekilde kasılı tutma gevşetememe benzer gibi.

Gönül koymanın manası ise kırılmak. Gene bir duygu hâli söz konusu. Belki burda bir tam anlamıyla bir takıntıdan bahsetmek söz konusu olmasa bile, bile içerleme olduğunda yapılanı unutamama var. Bir dosta kırılmayı da gönülle anlatabiliyoruz.


Namazın gönül huzuru ile kılınmasında bahsedilen gönül ise bir başka kullanım. Çağrışım yaptığı ilk şey namaz kılarken bir şey düşünmemek, Yorumda günahlardan duyulan pişmanlıkta da var. Onarılacak bir şey ise, kırılmış bir kalp yüzünden duyulan ise tamir edilmesi önerilir. (Ariflerin Menkıbeleri'nde yapılan ibadetten zevk alamama şeklinde bir menkıbede geçer) Namaza (ve namazda Tanrıya) odaklanmak olarak niteleyebileceğimiz bu tavrın iki yönü var; akli ve duygusal olarak başka bir yerde olma. Burada da tam bilincin yönelişini görüyoruz: Bilinç ne öyleyse? Sadece zihinsel bir yönelme değil aynı zamanda duygusal olarak da yönelme var işin içinde. Pişmanlıklarda kurtulmuş olamak olarak anlamak eksik kalabilir, yani duygu dünyasını susturmuş olmak onu engel olarak almak gibi. Bunun bir de şevk yanı var. Yani duygunun da bir şekilde modifiye edilmesi gerekiyor.

Gönülün anlamı ancak eylem ile anlaşılır hale geliyor. Gönül koymak kırılmak da aynı. İlla aşkın açıldığı yer değil. Bir dosta kırılmayı da gönül anlatabiliyor.

*Abdülbâki Gölpınarlı: Mesnevi ve Şerhi, c. VI, İst., 1985,  c. V, s. 193.

Düzeltilmedi