Karalamalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Karalamalar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Kasım 2008 Pazartesi

Mevleviliğin Hususiyetleri Üzerine

BEN YAŞADIKÇA KUR'AN'IN BENDESİYİM

BEN, HZ. MUHAMMED MUSTAFA'NIN YOLUNUN TOZUYUM

BİRİ BENDEN BUNDAN BAŞKASINI NAKLEDERSE

ONDAN DA ŞİKAYETÇİYİM, O SÖZDEN DE ŞİKAYETÇİYİM,


beyiti hemen hemen Hz. Pir i anlatan her eserde tekralanan, onun Hz. Peygambere ve sünetine olan bağını kuvvetle belirten beyitlerdir. Bu önemli bir tespittir ama burdan yola çıkarak bır tanım çıkarmak zordur.

Kuran-ı Kerime ve Hz. Peygamber bağlılık zaten her tarikatın, her müslümanın olmazsa olmaz temel, ortak bir özelliğidir.

Mevleviliği özel bir tarikat yapan hususiyetler nelerdir?

Mevlevilik denildiğinde ilk akla gelen ayırd edici özellik mevlevi mukabelesi, sema dır. Gerçetken de sema, izliyenlerin büyük bir huzur, manevi bir lezzet alığı dini törendir.

Yine bildiğimiz kadarıyla mevlevilik bir çok kuralı, edebi bünyesinde taşır. Oldukça meşakatli bir eğitim süreci olan çile 1001 gün sürer.

Sema, adab ; kanatimize göre dünyaya Hz Pir e özgü ,özel bir bakışı gerçekleştirmek, bir hayat tarzını yakalayabilmek, hal edinebilmek için bir araçtır. Bunları (samimiyetle) yapanı mevlevi olarak değilde bu yolda ilerlemeye baş koymuş kişi olarak tanımak lazım.

Bugün artık gündelik hayatta karşılaşılması oldukça güç olduğundan bir mevlevinin günlük hasletlerinden bahsetmek oldukça güçtür. Onun için bazen hayal gücü devreye girmekte kendi dünyamıza, hayal gücümüze ait portreler ortaya çıkmaktadır. Çıkan portelerin ise ne kadar aslına uygun olduğu bir muammadır.

Mevleviliğin hususiyetlerini tanımlamada bir diğer zorluk, yolların bir çoğunun benzer hasletlere dayanmış olmasıdır. Aşk, rıza, nezaket, alçakgönüllülük bir çok yolun (hatta hepsinin) önemsediği hususlardır. Bu benzerlikler ise işi daha güçleştirmektedir.

Mevleviliğin bizim tespit edebildiğimiz bir özelliği, verdiği çile eğitimi ile sosyal insan yetiştiriyor olmasıdır. Çeşitli tabakalardan insanlar bir eğitim ocağında bir arada eyvallah diyebilmekte, rıza tahsili yapabilmektedirler. Dervişin irtibatı bulunduğu ortamda yalnız şeyhiyle değil bir çok canla birlikte olmakta; ileride bir nevi karşılaşacağı olumu/olumsuz durumlar karşısında pratik yapmış olmaktadır.

Öğrenilmesi adet haline gelmiş olan geleneksel sanatlar ise dervişleri tenbelikten uzak tutarken; sabrı, ustaya saygıyı öğretmektedir. Bu kadar çok Mesnev-i Şerhinin, Ayin-i Şerifin olmasının arkasındaki hikmetlerden biride bu olsa gerektir.

Çok şükür ki (mevlevi hasletlerini ayırd edebilme hususunda ) bu geleneği sürdüren bir kaç kişi bu çabayı arkeolojik bir çaba olmaktan kurtarmakta, çalışmalara bir tutarlılık katmaktadır..

21 Ekim 2008 Salı

Astroloji ve tasavvuf

Son günlerde gittikçe karşımıza daha fazla çıkan bir konu var. Astroljiyle, tasavvufu birlikte anmak.

Gelecekten haber vermek üzerine , fal üzerine Kuran-ı Kerimde bütün kapılar kapatıldığı, bu konuyla uğraşanlar kınandığı halde bu konuların tekrar canlanması üzerinde durmak lazım.

Astroloji yeryünden gözlemlendiğinde birbirine yakınmış gibi duran yıldızların bir takım yıldız olarak kabul edildiği, bu kabulden oluşan burçlardan, takım yıldızlardan bahsediyor. Esasen birbirlerine mesafeleri oldukça fazla olan bu yıldızlar, dünyadan da ışık yılları kadar uzaktalar. İşte astroloji bu çok uzak takım yıldılarının, burçların insan hayatında bir şekilde etkili olduğu iddiasında, insanın kaderinı belirlerdiğini, dünyada olacak olan olayları etkilediğine inanmakta.

Nil deltasının ne zaman taşdığının etrafında yaşayanlar için bir önemi vardır. Eğer gökyüzü hareketleriyle Nilin taşması arasında bir bağıntı bulunduysa bu tamamen istatistiki bir bilgidir. Takvim olarak gökyüzünün kullanılması sonucu bir elde edilmiş istatistiki bir bilgi.

Muhtemelen burçlara duyulan bu ilgi, çok eskilerde, tabiat olaylarını anlamada, ekim dikim zamanlarını tespitte bir takvime duyulan ihtiyacından kaynaklanmıştır.

Astronomi ile astrolojinin henüz ayrılmadığı , terminolojilerinin ortak olduğu bir dönemi düşünmeye çalışıyoruz. Gökyüzünden , gök cisimlerinden her bahsi geçtiğinde astrolojiye kanıt olarak almak üzerinde düşünmek lazım. Hele bunların çoğunun ehline verilen remizler olduğunu düşünürsek.

Okuduklarımızdan anlayabildiğimiz kadarıyla, tasavvuf bir hal bilgisidir. Tasavvuf yolunda yürüyenlerin giydikleri elbislerden biride rıza elbisesidir. Onlar için gelecekte olacakları merak etme gibi bir dertleri yoktur, onlar içinde bulundukları anın hakkının vermek isterler sadece.

Geleceği bilmek, bilebilmek , geleceğin bilgisine sahip insan olmak, keramet sahibi insan olmak demek bir yerde. Başkasının bilemediği bilgilere sahip olmayı istemek bir yerde diğer insanlardan üstün olmak ya da gelecek endişesinden kaynaklanır. Tasavvuf mesleğindekilerin üstün insan olmak, gelecek endişesi sahibi olmak gibi dertleri olabileceğini düşünemiyoruz.


devam edecek

19 Eylül 2008 Cuma

Haklı olma derdi / Hakikat derdi

Eleşiri aklın bir ürünü, var olana muhalif olma durumu.

Eleştririden maksat hakikat derdi midir? yoksa bir şey söyliyeyim, burada olduğum anlaşılsın mıdır ? yada taşı gediğine koyayımda insanlar aklıma hayran kalsın mıdır? anlamak zor. Hele karşınızdakini tanımıyorsanız.

Bazen içiçe girdiğide olur gibi geliyor. Yani bir hakikat derdine sahip biri aklındanda gurur duyabilir. Kaygan bir zemin. Lakin neticede biri ağır basar. Eleştiri alışkanlığındaki tavır kendini gösteririr. Haklı olma derdiyle , hakikat derdi birbinden farklı şeyler. Farklı dünya bakışları. Haklı olma içinde bir iddia var, var olma iddiası. İlla ki hakikat derdinin içinde de bir haklı olma isteği var ama bu istek bir inat şeklini almaz.

Eğer bir yarışma jürisi değilseniz, sizi her şeye bir kusur bulasanız diye oraya oturtmadıysalar, hakikat derdine sahip olmak gibi şansınız vardır. Eleştirinin içindeki iddia kişselleşmişse ve ısrara dönüşmüşse gene bir akıl ürünüdür ama içinde hakikat derdi yoktur. Çoğu zaman ilk hükme takılı kalır. Belkide hakikat derdi her zaman o anki hükmü didikleyebilmektir.

İddiaya ne kadar sahip çıkılır, bir başka akıl karşısında kendini sınar mı? Yoksa ona sahip çıkılır, sıkı sıkı sarılınır mı?

Hakikat derdi olan bildiklerini ortaya kor, eğer karşı çıkan olmazsa o kurcalar; bilidiklerine karşı mesafelidir; yada gererktiğinde karşı akılla , kendi fikrini aynı hizaya çekerek karşılaştırır. Tavrı eşikte duranın halidir.

Akla güvenmemek ama akılıda bırakmamak, kullanmak; verdiği hükmünde yanılabilir olduğunu kabul etmek.

Bir de eleştiri adabı var. Rencide etmeden, kişiliğine dokunduğunu farkettiğinde tadında bırakmak, bazen bildiğini söyleyip çekilmek yada susmak.

11 Eylül 2008 Perşembe

Seni anlıyorum

Seni anlıyorum, nasıl? gerçekten mi?

Bir sohbet etmeden, yemek yemeden, dar zamanları paylaşmadan mı anlıyorsun?

Bende gördüğün görmek istediğin mi? görmeyi tercih ettiğin mi? Başka bir şey görebilmeye cesaretin olup olmadığını sınadın mı?

Seni anlıyorum; dar , nefes almayan kalıplarla mı ölçtün anlıyorsun?

Seni anlıyorum bir temenni bir geçiştirme ifadesi mi? tamam anladım, daha fazla uzatma mı? dinlemeyi bir amayla kesmek için bir çaba mı?

Hayırlısı,

31 Temmuz 2008 Perşembe

Eğreti

Benzerlerinden bir noktada ayrılan, bu farkı yüzünden dışarıda kalan, farkının farkında olan yada bu farkı ona hisettirilen yada ona öyle görünen, farktan dolayı bir keder duyanın durumu.

Eğretilikte hep bir asıl var. Eğretilik bu aslın yanında ortaya çıkar. Bazen bir redediş, kabul etmeme bazen de varoluşun kendisi yeterli olur eğretilik için. Eğreti olanı rahatsız ettiği gibi asılda rahatsız olur çoğu zaman.

Burada eğretiliği doğuran fark bir hapishane gibidir. İki tarafda ciddiye aldıkça , yada bir taraf bakışını değiştirmedikçe var olur. Biri ciddiye almıyorsa farkında değilse ona ancak vehim denir.

Türkiye ab gibi içgüveysi pozisyonu, hasta/özürlü sağlıklı farklında asıldan bir uzaklaşma vardır ve melankoliyi, hüznü taşır.

Don Kişotun eğretiliğinde birde farklı zamana ait olma var. Yaşlı ve güçsüz oluşunun yanında. Arzu ettiği çağda olsa ve gücü yerinde olsa deliliği dikkat çekmezdi muhtemelen

15 Temmuz 2008 Salı

Adil gelir dağılımı mı? Daha adil gelir dağılımı mı?

Adil gelir dağılımı mı? Daha adil gelir dağılımı mı?


Adil gelir dağılımı sanki nihai bir noktadan bahsediyor. Gerçekleşmiş ideal bir nokta . Daha adili ise gerçekleşmemiş, adı geçen hedefe giden bir yerdeki bir denge. Hala ihmal edilmiş bir şeylerin olduğu bir yer. Bazı eksikliklerin görmezden gelindiği yada kerhen görmezden gelindiği. Neticede her ikisinde de bir rahatsızlığın, hakkaniyet arayışının ifadesi var.

Bir diğer soru , emeğin hakkı mı? standart yaşam düzeyi mi? Yapılan iş , verilen iş harcıalem, herkesin yapabileceği sıradan bir iş olabilir. Ama gene de birisinin yapmasına ihtiyaç duyulan her iş için syandart bir yaşam düzeyini sağlayan bir gelire ihtiyaç var. Hakkaniyet arayışlarından birinde işin zorluğu, diğerinde insanların eşitliği var

Burada bir zorluk var gibi adil bölüşüm ile standart gelir arasında. Toplumun genel gelir seviyesi yüksekse bazı insanları gene standart gelir geliyesinde bırakmak adil midir? Elbette burada bir kestaneci ile madenciyi kıyaslamıyoruz. Verilen emek ve işin zorluğu açısından madencinin daha zorlanacağı aşikar. İki ayrı kategori emek-eşitlik düşüncelerinin farklı sonuçları

Bir ikinci soru : Adil gelir dağılmı evet, ama niçin?

Adil gelir dağılımı fikri acaba gelir dağılımının çok bozuk olduğu zamanlarda ortaya çıkmış insani bir istek mi? Yada bir toplumsal ileri gitme, ütopya arzusu mu? Muhtemelen ikisi birden, eşitsizliğin çok artığı belli dönemlerde, bu eşitsizliğin giderilmesi için ihiyaç duyulanları harekete geçirmek maksadıyla yapılan fikri çalışmaların, kabullerin sonucu.

Temelinde diğerinide umursayan ahlaki bir bakış var. Bu makul isteği ilk dillendirenler, gerçi bunu ahlaki bir dayanaktan yola çıkarak değilde toplumun gelişmesinde doğal bir yön, tarihsel bir zorunluluk olarak kabul ettikleri için talep ettiler ise de, (yada bu şekilde dillendirmeyi tercih ettilerse) bu onun ahlaki tarafını yok etmiyor kanatimizce. Gelir dağılımının iyileştirilmesi talebinin insani bir zeminde temellendirilmesine de ihtiyaç var gibi geliyor.

İnsani ihtiyaçların gerçekleşmesiyle birlikte, insanın yeteneklerinin de ortaya gerekiyor. Adil gelir dağılımı insanın tüketim toplumuna kurban edilmesi için , üretimin sürdürülmesi için talep edilen bir şey değil. Yani lüks tüketimden herkesin yararlanması derdiyle yola çıkmış bir şey değil. Bu yüzden temelinde gösterişe karşı bir tavrı olmak zorunda. Çıkışında, kaynakların hor kullanıldığı, bu kaynaklardan daha çok insanın istifade edebileceğine dair bir eleştiriyide içinde barındırıyor .

Adil gelir dağılımında , gelir üzerinde söz sahibi olan, bunu gerçekleştirmeye niyetli bir otoriteye ihtiyaç var. Yoksa kişinlerin gerçekleştirebileceği bir şey değil. Bir yardım kuruluşunun yapabileceği bir şey de değil.


Şimdilik su üstüne çıkanlar bunlar :)

4 Temmuz 2008 Cuma

Milliyetçilik üzerine bir deneme

Milliyetçiliği vatan sevgisi olarak tanımlayabilir miyiz?

Milliyetçiliğin kültürel bir geçmiş üzerine oturması mantıklı, kültürel bir asimilasyona sapmadan, yaşayarak, yaşamaya zorlamadan. Dil ve kültür üzerinden hareket eden bir milliyetçiğin ulus devletin kuruluş harcı olarak kullanması makul olur. Ulus devletin var olmasını arkasındaki refleks başka devletlerin egemenlği altında sömürüleceği, eşitsiz ikinci sınıf yaşayacağı düşüncesidir. Bu sömürüye karşı duruş devletin varlık sebebi olarak durur.

Milliteçilk eşitsizlik üzerine kurulmuş olacak ırk düşüncesi yerine kültür üzerine şekillendiğinde , kültürü ve onu taşıyacak olan dili korumak da milliyetçilik olacaktır. Easasında kültür korunarak değil yaşanarak var olur. Dili , taşıdığı kültür kavramlarına karşı gelecek şekilde , içini boşalarak değil, kullanırsanız kültürü taşır.

Kültür üzerinden milliyetçilik devamlı bir çabayı gerektirir. Vatan topraklarını askerlik zamanında korumaktan yada tehdid olduğunda savunmak dışında ömür boyu uyanık bir faaliyet ister. Her ikiside birbirini tamamlar ama birbiri yerine ikame edilemez. Biri millet bilincini oluşturur, öbürü onu başkalarına karşı korur.

Bizde sözle, toplu olarak, paylaşarak yapılan Türkülerin, şarkılar bu yüzden önemlidir. Bir sosyalleşme, birlik oluşturma, tekrar hatırlama, bütün ile ilişki kurma.

20 Haziran 2008 Cuma

Dostluk

Kimin dostumuz, kimin arkadaşımız olduğunu biliriz ama neden onu dost kabul ettiğimizi tarif etmekte zorlanırız.

Dostu tarif etmek zor.

Onu her türlü çıkardan arındırmış bir arkadaş olarak tanımlaya kalktığımızda bu zaten normal bir arkadaşlığın asgarisi. İnsan çıkar için iş kurar, ticaret yapar.

Bazan ortak bir geçmiş, sınanmışlıklar sonucunda dostluk ortaya çıkar. Bazen bir kaç günde, bir kaç sohbette.

Sizi yağmurda kapı önünde bekletsede imkanı olsa kapıyı açacağına inandırmış olmalı.
Yada size kızsa bile haklı olabileceğini, yada haklı olmasa bile, kızsanız bile genede onu kırmağa üzüleceğiniz, bunu da görmeyeyim diyebileceğiniz biri.

Bir dostlukta güven vardır, vefa vardır ama sırf bunların varlığı dostluk kurulmasına kafimidir? Dostluk tanımı için bundan fazla bir şey olması lazım. Hatta zorlanıldığında dostların birbirlerine güven duymadan da dost olabileciğini kabul edebilirz belki. Herkes tarafından laf taşıdığı bilinen kimselerin bile dostu , dostları olabilir.

Dışardan bakıldığında tek tarafın daha verici olduğu görünen dostluklarda vardır. Bir tarafın devamlı verici olduğu; verci olanını bunu ; bir sömürülme hissinden , vefa duygusundan ziyade; karşındaki ile birlikte bir birlik olabilme hali olarak kabul edebilir. Belkide temelde dostluk, bir kendini unutuş ile beraber, birlikte hissedebilme, birlik olabilmedir.

Dostluğun bir diğer özelliği, belli bir zamana sıkışmaması, her zaman kaldığı yerden devam etmesidir. Bu birlik halinin her zaman tekrar tecrübe edilebileceğine duyulan inançtan doğuyor olabilir. Kendini karşındaki ile tecrübe edebilme, açabilme, kendine unutma ve huzur içinde karşındakine dikkat kesilme.



Düzeltilecek, üzerinde düşünülecek

11 Haziran 2008 Çarşamba

İnsan kötü ve bencil mi?

Kapıp koyveren, olduğu gibi akan, kokmayan, bulaşmayan insan mı? evet bu da insan

Çaba sarfeden, pişman olan, sorumluluk alan mı insan ?

Acı, evet hep var ve olacak; çile mi, rahmet mi yada çile rahmet mi zor soru, ateşin içinden geçene bakıp da cevap vermek doğru sanırım ; ne hale gelmiş, nerde karar kılmış

Hatalarıyla sevaplarıyla insan ne hepten iyi, ne de hepten kötü

Çaba sarfedeni var , pişman olabilleni, koyverip gideni

Hep hata arayanı var, hatayı kendide arayanı var, tamir etmeye gönül almaya çalışanı var


.

29 Nisan 2008 Salı

Doğru/Tarafsız Okuma Çalışması Üzerine Notlar

Tarafsız okumadan kasıt bir şeyin aslını, hakikatını aramaktaki merak, gayret, niyettir.

Bir yazı tarafsız okunabilir mi? Zor ama eleştirel okunabilir.

Her yazınının, yazarın dayandığı bir dünya görüşü var,(tabii okuyanında) görmek istediği yada öyle görülmesini istediği.

Metinlerde ister istemez bu dünyaları temelendiriyor. Bazanda kasten yönlendirici metinlerinde çıktığı oluyor. Deliller , örnekler hep bu bakışı temellendirmek için kullanılıyor.

Yazıyla birlikte çoğunlukla yazarıda okumak gerekiyor, yazarın ortaya koyduğunu dünyanın ne anlama geldiği tespit etmek gerekiyor. Bunu yapabilmek için de yazarın baktığı noktayı, bu noktanın zaaflarını varsa dayandığı felsefeyi çözmüş olmak gerekiyor. Bunları çözecek noktada değilsek bile insani bir bakışla bütün tarafların gözlerinden baktıkları dünyayı ayrı ayrı gösrebilmek mahareti lazım düzgün okuma için.

Kuşkusuz burada durduğu noktadan konuyu ne kadar hakkaniyetle ve tutarlı bir şekilde değerlendirme niyetinde olduğunu görmek önemli, yoksa herkes olayları bir yerden bakarak değerlendiriyor.

Yinede okuma emek istiyen bir iş; doğru okuma niyeti ve merakı ile birlikte. İlk okumada göz gezdirmede çıkmıyan fikirler ; satır satır sorgulamada ortaya çıkabiliyor. Bu yüzden üstünkörü okuma çoğu zaman anlama yerine yönlendirme oluyor, yönlendirici notlar satır aralarına saklanıyor. Mesele bunları ayıklayabilmekte, bulmakta, değerlendirmekde. Sorgulanmadan okunan metinler ya toptan kabulle yada toptan redle neticeleniyor.

Okuma bir yorumlama neticede, konuşmada dinlemede olduğu gibi. Metin belli bir fikir üzerine temellenme mecburiyetinde ve daha konsantre olmak zorunda. Okumada dinlmede olmayan tekrar, geri dönme, başkalarıyla farklı zamanlarda paylaşabilme var.

Okuma önemli bir konu, şimdilik toparlabildiklerimiz bu kadar.


http://salimsaracer.blogspot.com/ Medya Eleştirisi: Hürriyet 29 Nisan 2008, Dünya. "Namus Cinayeti" (doğru okuma işte budur dedirten bir yazı, gözden kaçanları yakalayan, insanlıktan yana tavır koyan )

ve

bir taraf yazısı :

http://www.gazeteport.com.tr/YAZARLAR/NEWS/GP_201176

üzerine düşünülenler.

22 Nisan 2008 Salı

Tarafsız taraf olmak

Tarafsız taraf olmak hatta arafta da olmamak ama arafta konaklamak. Her anı yeniden değerlendirmek yada her anın hakkını yeniden vermek.

Eyüp gibi yere düşenin hakkını düşünmek ve eğilmek, almak, hakkı olduğuna inandığını vermek. Hakikatin yüzünün her zaman yeniden inşa olduğun bilmek, onu aramaya mecbur hissetmek.

Cebimizde hep aldığımız notlar, hayat hakkında ufak kopyalar var ama hayatın bir kullanma kılavuzu yok. Her seferinde yeniden kurcalanmak istiyor.

Bir çok şey biliyoruz ama bilmediklerimizin yanında bildiklerimiz ne ki? ve sorular hep bilmediğmiz, çalışmadığımız yerden geliyor.

8 Nisan 2008 Salı

Köylü milletin efendisidir!


Bu yazıda Köylü milletin efendisidir sözündeki efendisidir vurgusunun fikri ve insani bir temeli olduğu kabul edilerek, bu temelin sorgulanması denenecektir.

Bu söz Atatürk tarafından 1922 tarihinde TBMM de yapılan bir konuşmada söylenmiş. Mustafa Kemal Atatürk 'e köylü yabancı değildir, bulunduğu her cephede onunla beraber çarpışan mehmetçiğin hemen hepsi çiftçidir. Bu konuşma bir çok acıyı, sıkıntıyı paylaştığı mehmetçiğe bir yerde vefa olarak da düşünlebilir.

Onun fikri düşüncesinden iki ayrı temelin olduğunu iddia edebiliriz. Biri okul sıralarında tanışmış olduğu batı düşüncesi, diğeri bir çok cephede içinde yaşadığı, tanıştığı askerleri ile, halk ile tecrübe ettiği geleneksel bakış açısı.

AYDINLANMA DÜŞÜNCESİ:

Köylü milletin efendisidir sözünün arkasındaki fikri temellerden ilki aydınlanma felsefesi fikri olmalıdır.

Aydınlanma felsefesinin sloganı özgürlük, eşitlik, kardeşliktir.

Aydınlanma düşüncesi rehber olarak aklı alır ve aklın tahlil edebileceği ve duyu organlarının deneyleyebileceği alanla kendini sınırlar.

Aydınlanmayı takip eden felsefi/siyasi akımlar kardeşlik fikrinin batı için çok önemli olmadığını, pratikte gerçekleştirebilir olmadığını yada öncelikli bir konu olmadığını düşünmüş olacaklar ki konu üzerinde sonradan fazla durmamışlardır.

Burada kardeşlik fikrinin kökenini aklın dışında bir yerlerde bulunmuş olmasında, deneyimlenir olmamasıda bir sebep olabilir. Neticede kardeşlik bir ahlaki çıkarımdır ve her zaman deneyimlenir değildir.Akıllı bir kişinin yapmayacağı fedakarlıkları içinde barındırabilir.

Geriye kalan özgürlük ve eşitlik ise pratikte var olan toplumda ve zamana göre sınıfsal gerilimin çözülmesiyle mümkün olacağı kabul edilir oldu. Ve bu bir siyasal akımın, duruşun doğuşuna sebeb oldu.

Kardeşlik düşüncesi herşeyden evvel bir kabulenişi, başka birisini kardeş olarak kabullenmeyi ve ona göre davranabilmeyi içinde barındırır. Paylaşıma açık olmayan yada içinde devamlı bir sınıfsal gerilimi barındıran kardeşlik soyut bir kardeşlik fikri görünürde bir kardeşlik olmaktan öteye gidemeyecektir.

Köylü milletin efendisidir muhtemelen iki açıdan yorumlanabilir a)söylendiği zamana gören geliri düşük toplumsal sınıfın moralin yükeltmek aynı zamanda sınıfsız bir topluma işaret etmek, ilan edilecek cmhuriyette eşitlik fikrinin önceden vurgulanması açısından önemli olabilir b) Gene söylendiği zamana göre ülkede üreten en büyük sınıfa işarettir ve ekonomik kalkınmanın buradan başlayacağı umudunu içinde taşır.

Köylü milletin efedisidir sözünün altında eşitlik fikri ve kurulacak Cumhuriyete hazırlık düşüncesi varsa bu sözleri aydınlanma düşüncesi ile irtibatlandırırız. Fakat buna ek olarak aydınlanamnın mantığının yetişmediği geleneğe has vefa, şefkat vb düşünceleri de aramak bunun içinde geleneksel düşünceye göz atmak faydalı olabilir.


GELENEKSEL DÜŞÜNCE :

Osmanlı devletinde tasavvufi akımların varlığı bilinmektedir. Kur'an a ve Osmanlıdaki tasavvufa göre insanların birbirlerine üstünlükleri yoktu, sadece takva ölçüsüne göre oda Allah indinde bazıları daha değerli olabilirdi. Bir hadise göre ise insanların en hayırlısı insanlara en çok faydası olandır. Gene Mevleviliğe göre insan sevgisi ve bunun yansıması hayata yansır. İşte burada batının ideal aldığı fakat gerçekleştiremediği kardeşlik fikri, başka kavramlar altında insanlık, gönül olarak kendiliğinden ortaya çıkar. Fakat tabi burada kardeşlik kökenlerini insanın kudsiyetinden alır. Yani batıya göre duyularla deneylenemiyecek dini/ahlaki bir alandan.

Şems-i Tebrizi hz.:
‘Namazdaki secdeleri Kâbe’ye doğru yapınız’ emri geldi. Madem ki herkes Kâbe’ye doğru secde edecekse, düşün ki bütün ufuklardaki insanlar bir araya gelip Kâbe’ye yönünde secde etseler ve Kâbe’yi aradan kaldırsak aradan Kâbe kalkar ama herkes biri birine değil gönüllerine secde etmiş olurlar(Mak.M.653)1
der.

Adına insaniyet diyelim kardeşlik diyelim yada başka bir şey insanlar arası eşitliği sağlama ve sindirme yönünde hukuki yaptırımların dışından moral bir değere ihtiyaç vardır.

Neticede aydınlanma sınıfsız eşit toplumdan yola çıkmış ve demokratik,cumhuriyetlere hukuk önünde eşitlik fikrini taşıyarak getirmiştir. Günümüzde teknoloji ve bilimin hakimiyeti ile başlayan macera tüketim toplumuna kadar ulaşmıştır.

Aydınlanmanın kardeşlik fikri henüz ortadadır ve sahiplenmeyi beklemektedir. Bugüne geldiği fikri macerada ise buna bir dayanak olacak bir fikri yapı pek ortaya çıkmamıştır.

Efendisidir vurgusu eğer insani bir kaygı ile birlikte eşitlik kaygısıda taşıyorsa her iki düşünceye,anlayışa,dünya görüşüne yada duruşuna adına ne dersek diyelim, birlikte yaslanmaktadır.

Köylü milletin efendisidir lafı her zaman yadırganmandan kabul edilmiştir. Buradaki vurgu bir eşitliği, kardeşilği, emeğe saygıyı içinde barındıran bir çok moral değeri bünyesinde toplamıştır. Bu vurgu aynı zamanda bize uzak olmayan insaniyetede bir gönderme yapmaktadır kanatimizce



Düzeltilecek - Gözden geçirilecek
1 Şems-i Tebrizi'nin öğretileri -Prof.Dr. Erkan Türkman sh.163-2007

31 Mart 2008 Pazartesi

Dağdaki Çobanın Oyu


Yeni bir tartışma konusu, dağdaki çobanın oyu ile şehirlinin oyunun aynı olup olmayacağı üzerine. Tartışmaya başlatanlar bu düşüncelerine destek vermek için verilen verginin de burada bir ölçü olması gerektiğini savunuyorlar.

Tartışmayı kimin başlatığı o kadar önemli değil. Zihinlerin arkasında bir hazımsızlığın olduğu ortada. Biraz saf ve ne söylediğinin henüz daha ayırdında olmayan birisinin bunu dillendirmesi, ortada olmasa bile bu düşüncelerin konuşulduğunu ortaya çıkarıyor. Zaman zaman bazı köşe yazılarında da bu konuya denk gelmiştik, kimin yazdığını hatırlamıyoruz ama bu yazılarda bir profun oyu ile başkalarının oyunun aynı olmasının doğru olup olmadığı sorgulanmkta idi.

Meseleyi sorgulamadan çözülmesi gereken çobanların hepsinin siyaseten aynı sepette olmadığı gerçeğidir. Bir çoban alevi kökenli olabilir, yörük olabilir, kürt olabilir yada başka bir aidiyetin içnde bulunabilir bu yüzden tek başına bir siyasi görüşü temsil etmez. Konunun bizi ilgilendiren kısmı söylemin insanlar arasındaki eşitlik fikrine karşı duruşudur. Bunun yanısıra çobanlık aynı zamanda kuvvetli bir metefora sahiptir, burdan yazılacak çok şey çıkar konuyu uzmanına bıraklım:)

Neticede bu bir elitist tavır, bu hakkı talep edenler elit olmasa bile. Dayanağı oy hakkını bazı kimselerin daha düzgün kullanacağı. Bu düşüncenin arkasında bilginin, toplumsal statünün insanda ayırt etme gücünü daha kuvvetlendireceği, yada daha kötüsü onların buna hakkı olacağı var.

Temelde bilgiyi nasıl ölçeceğiz. Her bilgiliden daha bilgili yok mu? Bir kere bilgiyi ölçmeye başladığınızda her zaman daha bilgiliyi bulacağımızdan bunun sonu gelmeyecek ve bu bir hiyerarşi arayışı olacaktır.

Şeçkinci tavırda ilk yıkmanız gereken şey insanların eşitliği prensibidir. Ondan sonrada insanları gruplara ayırıp bir hiyerarşi kurmanız gerekecektir. Olacak bir iş değil ama tutun ki buraya kadar geldiniz, grupları nasıl belirleyeceksiniz, bunu kim seçecek, neye göre seçecek? Zengin/fakir, şehirli/köylü, kadın/erkek, okumuş/cahil, yaşlı/genç, göçmen/yerli ayrımında kimin daha hayırlı olduğuna kim, neye göre karar verecek.

Daha hayırlı olduğunu iddia edenin kibri yüzünden nasıl cezalandırıldığını hatırlıyalım. Hakikaten bu farklılaştırma bir küçük görme ve kibri içinde barındırıyor. Kendisinde varolduğu vehmedilen ayırd etme gücünden hareket edilerek toplum çıkarı bahanesiyle ayrıcalık talebi isteniyor.

Birde sorgulanması gereken ayırd etme gücünün bilgiyle doğru orantılı olarak gelişeceği düşüncesi var. Fizik bilgisine, tarih bilgisine sahip olan yada yer kabuğu üzerinde derinlemesine bir bilgiye vakıf olan birinin hayat hakkında, insanları tanıma hakkında da bilgili olduğuğuna iyi ile kötüyü ayırd edebilmede bu bilgilerden bir destek aldığını söylemek pek gerçekçi olmaz sanıyoruz. Ayırd etme gücü hayatla, tecrübeyle, insan tanımakla ve bu yaşanılanları doğru değerlendirebilme ile kazanılan bir şey. Ayırd etme gücü bir duruşu, bir geleneği, bir yerden bakablmeyi gerektirir ki bu kitabi değildir. Hayatın, geleneğin, tecrübenin bıraktığı bir tortudur. Bu tarz bir bilgiye sahip olma açısından dağdaki çoban çoğu kez daha şanslıdır. En azından hayatı belli çıkar çevrelerini gözünden bakmak zorunda kalmaz.

Oy hakkının eşitliği fikrinin arkasında ayırd edebilme gücü yerine vatandaşların devlet önünde eşit olmasıdır. Bu eşitlik hukuk dahil bütün devlet, vatandaş ilişkilerine sirayet eder. Demokratik bir cumhuriyetin anayasasında, kurucu mantığında eşitlik dışında bir görüşe yer verilmeside düşünülemez kanatindeyiz.

İnsanların eşitliğini savunan koca bir aydınlanma macerasından, üç büyük dinden sonra bile bu tarz seçkinci tavırların dillendirilebilmesi insanlığın daha çok yolunun olduğunu düşündürüyor.

27 Mart 2008 Perşembe

Farkındalık çalışmaları üzerine

Farkındalık deneyimleri aslında kökleri eskide olan ama yeniden harmanlanarak sunulan farklı tekniklerin sonuçları . Özünde vadetiği sukunet ve kendine dönüş. Bir tekamül ve bilgelik olarak da uzun vadeli projeksiyonları var. Değişen ve hızlanan zamanda bu hıza bir karşı koyuş çabası. Günde 10-15 dakikalık seanslarla ruhsal ihtiyaçların giderilme çabası.

Farkındalık çalışmalarının kökenleri panteist ve doğacı, şamanist izler taşıyor. Küçük, küçük teknikler olarak sunulsada temeli arandığında altından hint ve uzakdoğu dinlerinin çok tanrılı inanışları çıkıyor. Kendine dönüş çalışmları bireysel çalışmalar ve kişisel mutluluk vadediyor. Bu yüzden bu çalışmaların toplumsal yanı yok. Dönüştürüldükleri zamanın ,tüketim toplumunun, bireyselci izlerini taşıyorlar workshoplar. Ruhaniyet hayattan izole edilmiş vakitlere sıkışmış. En fazla bu teknileri uygulyanlara sukunet verdiği için kişisel barışın topluma bir katkısı olabilir.

Farkına varılacak şeyin, sukunetin nasıl bir ahlaki temele oturacağı , bu ahlaki temel üzerinden tekamülü nasıl gerçekleştireceği de net değil. Ahlaki referanslar Budadan , Konfüçyüsten. Referansların yapıldığı adı geçen bilgelerin yaşadığı zaman ile şimdiki zaman arasındaki toplumsal yapı farklı. Bu yüzden inziva vb arınma yöntemler günümüz için uygun değil. Farkındalık teknikleri küçük küçük teknikler olduğundan büyük resme ulaşmak uygulayacını gayretine kalınıyor. Bu gayretin neticesi ise karma, reankarnasyon, vejetaryanlık vs. vs.

Kendine dönüşünün bir başka sonucu ruhsal kazanımlar , öngörüler , psişik güçler kazandırıdığı iddiası ile kutsal insana kapı açması. Kutsal insan ise peşisıra her ortaya çıktığında bir hiyerarşiyi peşinden sürüklemiş, itaati emretmiş , sorgulamayı, sorgulanmayı redetmiştir.

2008 de Türkiyede neler olacak
yazısının düşündürdükleri

22 Mart 2008 Cumartesi

Özenmek üzerine

Özenti : TDK - Beğendiği bir durumda olma, beğendiği şeye benzeme çabası:
"Taklit ve özenti devri en çok bizde sürmüştür."- F. R. Atay.


Klasik müzik dinliyen bir türk özenti midir? Yada Mevlevi ayini yada rock (rak yazmak garip geldi nedese) dinliyen bir lise öğrencisi. Müzik üzerinden gidersek pop müziğin dışında birşeyler dinleyen biri bu günlerde kolaylıkla özenti damgası yiyebilir. Bizde özenti zanediyoruzki kötü manasını Tanzimattan bu yana batıya özenme olarak aldı. Bu gün üzerimizde öyle dar bir kültür gömleği var ki genelin dışında, biraz farklılaşan rahatlıkla tuhaf olabiliyor.

Özenmenin özenti olması yada özenti olarak kabul edilmesi genel hakim olan geleneğe bir saldırı olark algılanmasından da kaynaklanıyor olabilir. Herhangi bir geleneğe sağlam basmadan farklı geleneklerin sanatına, kültürüne yaşam tarzına özenme hakim geleneği çözücü, sulandırıcı bir sonuç oluşturabilir. Özenme derinleştirici, yenileştirici, gelişitirici etkisini eleştiri gücüne sahip olduğunda gerçekleştirebir. Bu tarz bir duruş ise bulunulan geleneğe hakim olmakla mümkün.

Hoşlanmak, hoşlanmaya çalışmak, hoşlanıyormuş gibi gözükmek hepsi farklı adreslere işaret ediyor. Ama her zamanda bu sınırlar bu kadar net değil. Falanca öğrenmeye çalışyor olabilir, zevk almaya ama aynı zamanda öylede görünmeye çalışyorda olabilir. Hepsi, bazıları, bir kaçı cavap olabilir. Zevkler içinde bulunulan kültür grubuna uymak zorundamıdır? Kim anasından doğduğunda ince bir zevk edinmiş olabilir . Tecrübeyle, dinlemeyle, görmeyle , öğrenmeyle , hazmetmeyle başlamak zorunda herkes. Farklı bir şeyden zevk almak istiyen herkes özenti görünme riskini taşır. Ya farklı şeylerden zevk alınmayacak,yeni şeyler denenmeyecek ; ya da bu risk üstlenilecek.

Özenti görülmek eğer diğer insanlar tarafından dikkat çekmek maksadından başka bir amaca yönelik değilse özentidir denebilir, ama içinde biraz merak, araştırma ruhu da taşıyorsa buna doğrudan özenti demek zor. Ve bu farkı ayırmakda pek kolay değil.

Birde özenilen şeyin taşıdığı, temsil ettiği kültürün derinliği önemli. Gelip geçen , mevsimlik fikirler , tavırlar kültürel bir baş dönmesine de sebeb olabilir.

Birde özenti yargısını verenin nerden baktığı da önemli. Burda çift tarafli bir keskinlik var. Özenti yargısını verende kaba, dar görüşülü, esnek olmama riskini,rolünü üstlenmiş olabilir.


Bulanmadan akmak için yeni fikirlere, zevklere ihtiyaç var ve tabi bunları değerlendirebilecek görüşe, bakışa.

Üzerinde düşünülecek

18 Mart 2008 Salı

Genelin Fikri

Genelin fikri doğru mudur? Neye göre doğrudur?

Genel fikri görünenden alır. Duyduklarından, anlatılanlardan, aktarılan hissiyattan.

Genel büyük jüridir, danışılmak fikir beyan etmek ona düşer. Danışılmasada fikir beyan eder.

Genel özeli değerlendiremez, ortalama üzerinden, geçmiş üzerinden değerlendirir. Özele inemez, inecek vakti yoktur, ayaküstü beyanda bulunur. Geneli oluşturanlar da bütüne tabi olur. Rüzgarı koklarlar, gidişata bakarlar ona göre karar verirler. Genelde haklı çıkarlar , her zaman değil.

Genelin hantal fikrini bir kişi tersine çevirebilir, cesur, uzağı gören, dik durabilen.

16 Mart 2008 Pazar

Kalp temizliği üzerine

Kalp temizliği nedir? Diğer insanlara karşı yüreğinde bir kötülük beslememek midir?

TDK kalbi temiz' e iki anlam yüklemiş 1 .Saf, temiz duygulara sahip. 2 . Günahtan uzak durmaya çalışan.

Bu iki tanımda bize eksik gibi geldi.

Kalbi temiz insan denince insanların aklına bir köşeye çekilmiş güler yüzlü, yumuşak huylu, biraz bilge bir kimse geliyor.

Benim kalbim temiz demek oldukça iddialı bir laf. İnsanın kalbi doğumla temiz olacak ve hep öyle kalacak bir şey değil. Kazanılmış huylar, tavırlar, alışkanlıklar, yumuşak huyluluk gibi tavırlar insanı diğer insanlara karşı herzaman genellikle düzgün davranmaya itebilier ama genel iyi tavrın kalp temizliği olup olmadığı, bir kişilik olup olmadığı da her zaman tartışılabilir. Temiz kalp muhtemelen kazanılan bir şey. Beşer kavramıyla bir bağ kurmak mümkün.

Eğer zaman değişiyorsa, her yeni an yeni sorunları beraberinde getiriyorsa, her yeni sorunun cevap seçenekleri içinde göreceli olarak kötü(lükte) varsa bu devamlı yenilenme, hareket ; her zaman yeni bir sınamadır kalp için. Kalbin her yeni olaydaki seçimlerden, seçmemelerden, seçememelerden iyi yada kötü etkilendiği söylenebilir sanırım.

Her yeni seçim bir yanılmayı, yanılabilirliğide içerir. Yanılmaz insan kutsal insan anlamına gelir. Peygamber Efendimizin bir kör karşısında yanılmış olması ve bunun ayetle bildirilmiş olması, hiçbir zaman yanılmaz, kutsal insana kapıyı kapatmıştır.

Dik durmak ancak kalbin hep temiz olmayacağının bilincinde olup agah olmaktır. Uyanık olmakda yetmeyecektir; kalp temizliği bir seyirci pozisyonu değildir kanatimce bir hareketi, seçimi, amelide beraberinde gerektirir.

Dürüst olmayan, başkasının faydasının öneceliği olmayanın kalp temizliğinden bahsedilebilir mi?

Devam edecek-düzeltilecek-üzerinde düşünülecek

6 Mart 2008 Perşembe

Kırmızı başlıklı kızlar/çocuklar kurtlara karşı.

Soran, sorgulayan kırmızı başlıklı kız kurttan kurtulur. En azında kurtun kulakları, gözleri onu eleveririr. Büyük anne neden kulakların büyük, büyük anne neden gözlerin büyük soruları onu kurtarır. Gören, şüpheye düşen, sorgulayan, netice çıkaran bir kırmızı başlıklı kız ,getirdiği yemeklerle birlikte, kurdun midesine inmekten aklıyla kurtulan.

Bir geleneği, bir düşünme biçiminin bayrağını taşır kırmızı başlıklı kız.

Her çocuğa anlatılan bu masallardan çıkarılacak basit neticeler gün gelir başka masallara mağlup olur. Kırmızı başlıklı kız büyüdüğünde hangi masallar kanmıştır bilinmez.

Masallar çocukları uyutmak için anlatılır, ama uyurken uyandırabilir de, uyanık tutan masallar olabilir bir hoşluk olmakdan öte, düşündürüp harekete geçiren.

24 Şubat 2008 Pazar

Nezaket ve kibir

TDK sözlüğü: Başkalarına karşı saygılı ve incelikle davranma, incelik, naziklik, zarafet

Nezaket evet ama niçin? : Kendimiz için mi, başkası için mi? Faydası nedir? Bir iş nazaket sınırlarına girilmeden de, hakkaniyet korunarak pekala yapılabilir. Bir hak gülümsemeden, selamlaşmadan, hal hatır sormadan da teslim edilebilir. Nezaket bunun üzerine ne kor?

NASIL : Pasif bir hal değil, ilk bunu söyleyebiliriz ve çoğunlukla her yeni durumda yeniden ortaya çıkan, üretilen bir refleks; kesinlikle bir seyirci pozisyonu değil. Abartı değil, abartıda ben burdayım diyen bir eğretilik var, bu yüzden bir denge ihtiyacı var. İlla bir şey yapmak ta değil, nezaket bazen hiç bir şey yapmamak, susmak, kenara çekilmekte olabilir.

Yaşanılan kültürlere göre asgariyi gösteren, içinde yaşanılan toplumun bireyleri tarafından muhatablarından beklenilen zamana, adetlere , bölgelere, geleneklere bağlı olarak değişebilen nezaket gösterme usulleri de var; anlık, değişen durumlara karşı.

Güzellilke bir bağ kurulabilir , bir güzelik arama, memnuniyet var nezakette.

Nezaket bir hal sunmakdır, örnek olmakadır; muhatabına barışı, sulhu, sevgiyi, güveni hatırlatmaktır; değer verdiğini göstermektir. Nezaket içinde bir yaklaşım dostluk doğurur, varolan dostlukları pekiştirir. İnsandan insana bir neşe aktarır. Akıp giden zamanı durdurur, dikkati yapılan işten muhatabına aktarır.

İncelikli, ağır, karışık kuralları olan görgü kurallarını nereye koymak lazım? Sorun bu kuralların insanla olan bağlantısı ,samimiyeti . Karşındakiyle bir bağlantı kurmak yerine yapıldığında egoyu , benliği güçlendiren, şekli kalan, diğer bütün ritüeller gibi alışkanlık kazanmaktan başka bir işe yaramaz (Ola ki alışkanlık bir yerde şekilden öze bir yol bulabilirse o başka).

Hümanist gelenek içinde nezaket kuralları medeni bir insanın profilini, öğrenilebilir davranış kalıplarını çizmekten ibarettir. Bu yüzden yemeğin çatalla yenmesinden ziyade hangi çatalla yenmesi önemlidir. Başkasını rahatsız etmekten ziyade, başkasına bilgisiyle birlikte kendini sunmak, ortak bir sosyal dili kullanmak, aynı sosyal gruba üyeliği onaylamaktır.

KİBİR:Nezaketle kibir arasında ince bir çizgi var. Nezaket farkında olmadan kibire varabilir. Bir köre selam veren aslında kendi benliğini okşar. Nezaket niçin, nasıl gösterildiği ile bağlantılı.



Devam edecek, düzeltilecek, üzerinde düşünülecek

20 Şubat 2008 Çarşamba

Kervancı

Yusufa ipi sarkıtan kervancı nerden bilsin kuyudaki Hz. Yusuftur. Fakat o, garip bir kervancının ipini bekler. Kuyuda bekleyene bir sebep gerekir, sebep olacak birisi, kuyudaki Yusuf olsa bile.