6 Ocak 2009 Salı

İsimler

İsimler, isimler ezberlemek; farkında olmadan akılda tutmak, biriktirmek, eğreti tutunmak; gibi olmak ; ilintisizleri bir arada tutmaya çalışmak ,bir birleriyle karşılaştırmamak - bilmiyorum , belki de yaptığımız bu.

Unutamamak derdimiz belki de.

3 Ocak 2009 Cumartesi

Irkçılık - ayrımcılık / Bir insanlık suçu olarak Gazze



Karşımızdakinin insan olduğunu unutmak için sığındığımız, ona yapılanları haklı çıkarmak için uydururulmuş bir şeymiş gibi geliyor.

Bir küçük görme, yok saymak, başka bir şeymiş gibi davranarak vicdanı susturmaya, mazeret bulmaya yarıyor.

İster ırklara dayasın, isterse başka ayrımlara sonunda karşındaknin bazı temel insani haklarına yöneliyor; başlangıçta bir şeylerden gurur duyma, bir birlik oluşturma, saldırganlara karşı moralleri yüksek tutmak amacıyla yola çıkılmış olsada.

Bunun altını çizmek lazım, ırkçılık ve ayrımcılık , bazı temel insani hakları yok saymaya başladığında, görmezden geldiğinde yıkıcı rolünü üstlenmiş oluyor . Dini ve/veya ahlaki,vicdani bir değere başvurmadan, sorgulmadan (hatta onlardan kendine hastalıklı kanıtlar üreterek, mazeretler bularak) ; bireysel bir aitlik, gurur olmaktan çıkıp zalim bir sürü hareketine dönüşüyor zamanla . Auschwitz de, Cezayir de, Madımak ta , Gazze de.

Bugün çoluk çocuk , yaşlı kadın demeden öldüren; ambulansları, üniversiteri, camileri, alışveriş merkezlerini vuran zalim bir anlayıştan, zalimlikten medet uman ve bunu savunma hakkı diye yutturmaya çalışan insanlarla karşı karşıyayız.

21 Aralık 2008 Pazar

Notlar

Ne düşünüyorsan O sun

Ya hakikatin peşindeyindeyizdir yada işimizin geldiğine bakarız.

Hakikatin peşindekiler bir iz sürücünün ruhuyla hareket ederler. Zaman zaman izleri kaybedip yollarını şaşırsalarda; akıldan noksan, gülünç görünseler de ; akılla, ruhun, sezginin nerde başlayp nerde bittiğini karıştırsalarda hakikat tutkusundan vazgeçmezler.

İrfan ve hikmet olmadan edeb olmaz, edeb olmadan din ve/veya ahlak olmaz.

Edeb bir hal midir? Yoksa bir irfanın yansıması mı? Yada bir alışkanlıklar bütünü mü?

Edebin sosyal ilişkilerde oynadığı iyileştirici, olumlu yanı bir kenara bırakırsak edebin sahibine katkısı onda bir hali açığa çıkarması, yaşatması ya da beslemesidir.

Edep bir tac imiş Nur-u Hüda'dan
Giy ol tacı, emin ol her beladan...



Edebin büyük bir kısmının kazanılmış alışkanlıklar bütünü olduğunu kabul etmek lazım. Fakat bunu otomotiğe bağlanmış, şekli alışkanlıklar olmaktan çıkaran bir şey olmalı. Alışkanlık olmaktan öte. Bu öyle alşıkanlıklar bütününüdür ki kanatimzice bir halin meydana çıkması için bir irfana dayanarak günlük hayatı tekrar tekrar şekillendirmesidir. Bir ucu irfana, hikmete dayalı, diğer ucu günlük yaşamın pratiklerine dayalı, var olan bir hali sürdürme gayreti. Pratikle, hikmetin birbirini beslemesi. İşte edebi şekli bir alışkanlık olamaktan kurtaran, ona bir mana veren hikmet ve irfandır. Akıl ise bunu bazen kavrasa, bazen kavarmasa da ona mana vermek, ondan bir hal çıkarmak için etrafında dolanır durur kanatimizce.

Hakikî amel, içi değiştirmektedir. Maarif fasıl 1 - Sultan Veled Hz.

Edebin şekli tekrarı bir hatırlatmadır ve her hatırlatma çoğu zaman aynı şeye işaret değildir. Her tekrarda mana etrafında dolaşan akıl çoğu zaman yeni manalar üretir ki, bu halin derinleşmesine sebeb olur. Burda haddimizi aşarak ve biraz da ileri gidip, hal sahipleri hakkında bir tahminde bulunarak aklın, zevk halini aldığı halde susutuğu ama bir idrak olarak devam etmesi gerektiği tahmininde bulunacağız. Aksi takdirde seyreden da ortadan kalkar.

"Edeb edebsizden öğrenilir" sözüde bir idrake, akla ; günlük yaşama bir gönderme var. Öğrenmenin sürekliliğine de bir işararet var gibi.

Zor zamanlarımızda , köşeye sıkıştımızda bizi nezakete, sabıra çağıran akılla üretilen ve onunda bağ kurulabilen hikmettir. Onun sayeside olayın dışına çıkar bir başka pencereden o anı değerlendiriz.

Buna belki bir olayın , bir anın verdiği sevincin ortaya çıkardığı halden bahsedebilirek bir istisna getirebiliriz belki ama neticede bu da uyanıklığın , kelimelere dökülmemiş bir idrakin sonucudur.

Neticede aklı gelişimimizn dışında bırakmak onu yok saymak mümkün değil. Aşkın kapısına kadar akıl olmazsa olmaz gibi gözüküyor.

Akıl; Cebrail gibi “Ey Ahmed, bir adım daha atarsam yanarım!
Sen beni bırak, bundan sonra sen ileri yürü. Ey can sultanı! Benim haddim bu karardır” der. Mesnevi 1 .cild 1066


Menkıbeler üzerinden bugün geleneği aktarmak ne kadar mümkün?

Menkıbelerin çoğu bir geleneğin ürettiği mana üzerine belli hikmetleri örtülü olarak anlatılan kısa hikayelerdir.

Eğer içinde yaşadığınız gelenek bu menkıbelerin anlattığı hikmetleri yaşıyorsa bu durumda menkıbelerin geleneği öğretmek, aktarmak üzere bir faydası olur.

Bu durumda menkıbelerin dönüştürücü etkisini başarılı olabilmesi için ifade ettiği hikmetin bütünü ile günlük hayatta bağ kurmak zorunlulğu var. Öbür türlü menkıbeler sahili döven küçük dalgaların etkisi gibi şekillendirici etkisi çok uzun sürer.

Menkıbelerin işaret ettiği manayı günlük hayatta bulamıyorsak, günlük hayaya aktaramıyorsak küçük güzel hikayeler olmaktan ileri gitmezler.


Niçin iyi olmaya çabalarız?. Bİr başkasına faydalı olmaksa bu gene vicdanımızın sesi değil midir? Bir tevhid aramak lazım burada. İyiliklerin karşılığını beklemek, vicdani bir gönül hoşnutluğu sağlamak yetersiz kalıyor kanatimizce . Bir başkasına yardım ise bütünden ayrıldığında manasız kalıyor. İyi olmanın amacını ararken bu yüzden bir yerden bakmak lazım galiba. Anlık olayları bir fikre dayanmadan çözme gayretinin maksadı, faydadan yada vicdan tatmini açısından bakıldığında yetersiz kalıyor.

10 Aralık 2008 Çarşamba

İçimizdeki insan sevgisi

İnsan sevgisi ile dolu olduğumuza inanırız genelde. İnsan sevgisi nedir? Başka bir şeyle karıştıyor olabilir miyiz?

İnsan sevgisi insana tahamül değildir ama onuda içinde barındırır. İnsanı görmezden gelmek değildir ama hataları görmezden gelmek olabilir.

İlgiyle dinlemek, sorunları paylaşmak olabilir ama tek başına bu da sanki yeterli değil.

Yalnızlığımızı, içimizdeki huzursuzluğu unutmak için başkasıyla igilenmek de değildir sanırım.

İçimizdeki insan sevgisi başkasına zarar verme duygusundan uzak olmak da değildir.

Başkalarının hakkını, hukukunu savunmayı barındırabilir ama bu insan sevgisi ile direk bağlantılı olmak zorunda değil ,bu olsa olsa bir sonuç olabilir ve hak severlik insan sevgisi dışında başka kaynaklardan besleniyor da olabilir.

Nedir öyleyse ?

26 Kasım 2008 Çarşamba

Ağlayan / ağlatan insanlar

Ölü evinin profesyenel ağlayacıları gibi ağlayan, ağlatan insanlar doldurdu etrafımızı.

Kederli şiirler, marazi aşklar anlatıyor ağlayıcılar.

Devamlı uluorta ağlayan bu insanlar hakikatte var olmayan kederleri, hakikatleri resmedip ; varolanları da çarpıtıp ticarileştiriyorlar.

Ağlamak insani bir duygu, kadını erkeği genci yaşlısı farketmiyor. Hayatı ağlama duvarı haline getirmenin, getirirkende bunu içten içe ticarileşmenin de bir sömürü olduğunu düşünyoruz. Sanki hakikatten bir başka kopuş, toplu bir gösteri, bir oyun oynanıyor gibi geliyor bize.

20 Kasım 2008 Perşembe

Bu da geçer yahu



Kriz bir kaç aydır bekleniyor. Önce endişesi geldi. Yaşadığımız bütün krizler bir gecede çıkardı. bu krizi ise neredeyse altı aydır bekliyoruz. Yeni bir şey, geliyorum endişesi kendisinden önce geldi.

Herkes işini koruma çabasında işyeri sahibide, çalışanıda. Küçülmek ve bir şeylerden kısmak mecburiyeti hissediliyor. Çoğunluk için ise birşeyleri kısabilmek imkansız gibi, zorunlu giderler ile gelirler neredeysa denk.

Bu krizin hayatımızda iz brakarak geçeceği belli. Neticede bitecek, 6 ay/ 3 yıl henüz belli değil, ama bu da geçecek.

17 Kasım 2008 Pazartesi

Mevleviliğin Hususiyetleri Üzerine

BEN YAŞADIKÇA KUR'AN'IN BENDESİYİM

BEN, HZ. MUHAMMED MUSTAFA'NIN YOLUNUN TOZUYUM

BİRİ BENDEN BUNDAN BAŞKASINI NAKLEDERSE

ONDAN DA ŞİKAYETÇİYİM, O SÖZDEN DE ŞİKAYETÇİYİM,


beyiti hemen hemen Hz. Pir i anlatan her eserde tekralanan, onun Hz. Peygambere ve sünetine olan bağını kuvvetle belirten beyitlerdir. Bu önemli bir tespittir ama burdan yola çıkarak bır tanım çıkarmak zordur.

Kuran-ı Kerime ve Hz. Peygamber bağlılık zaten her tarikatın, her müslümanın olmazsa olmaz temel, ortak bir özelliğidir.

Mevleviliği özel bir tarikat yapan hususiyetler nelerdir?

Mevlevilik denildiğinde ilk akla gelen ayırd edici özellik mevlevi mukabelesi, sema dır. Gerçetken de sema, izliyenlerin büyük bir huzur, manevi bir lezzet alığı dini törendir.

Yine bildiğimiz kadarıyla mevlevilik bir çok kuralı, edebi bünyesinde taşır. Oldukça meşakatli bir eğitim süreci olan çile 1001 gün sürer.

Sema, adab ; kanatimize göre dünyaya Hz Pir e özgü ,özel bir bakışı gerçekleştirmek, bir hayat tarzını yakalayabilmek, hal edinebilmek için bir araçtır. Bunları (samimiyetle) yapanı mevlevi olarak değilde bu yolda ilerlemeye baş koymuş kişi olarak tanımak lazım.

Bugün artık gündelik hayatta karşılaşılması oldukça güç olduğundan bir mevlevinin günlük hasletlerinden bahsetmek oldukça güçtür. Onun için bazen hayal gücü devreye girmekte kendi dünyamıza, hayal gücümüze ait portreler ortaya çıkmaktadır. Çıkan portelerin ise ne kadar aslına uygun olduğu bir muammadır.

Mevleviliğin hususiyetlerini tanımlamada bir diğer zorluk, yolların bir çoğunun benzer hasletlere dayanmış olmasıdır. Aşk, rıza, nezaket, alçakgönüllülük bir çok yolun (hatta hepsinin) önemsediği hususlardır. Bu benzerlikler ise işi daha güçleştirmektedir.

Mevleviliğin bizim tespit edebildiğimiz bir özelliği, verdiği çile eğitimi ile sosyal insan yetiştiriyor olmasıdır. Çeşitli tabakalardan insanlar bir eğitim ocağında bir arada eyvallah diyebilmekte, rıza tahsili yapabilmektedirler. Dervişin irtibatı bulunduğu ortamda yalnız şeyhiyle değil bir çok canla birlikte olmakta; ileride bir nevi karşılaşacağı olumu/olumsuz durumlar karşısında pratik yapmış olmaktadır.

Öğrenilmesi adet haline gelmiş olan geleneksel sanatlar ise dervişleri tenbelikten uzak tutarken; sabrı, ustaya saygıyı öğretmektedir. Bu kadar çok Mesnev-i Şerhinin, Ayin-i Şerifin olmasının arkasındaki hikmetlerden biride bu olsa gerektir.

Çok şükür ki (mevlevi hasletlerini ayırd edebilme hususunda ) bu geleneği sürdüren bir kaç kişi bu çabayı arkeolojik bir çaba olmaktan kurtarmakta, çalışmalara bir tutarlılık katmaktadır..

8 Kasım 2008 Cumartesi

kelimeler

kelimeler manalarıyla birlikte

düştü avucumdan

paramparça oldu


şimdi onları toplamak lazım

eskisi gibi


ne çare ki

yaralanmadan, yaralamadan;

toplamak, birleştirmek

mümkün değil

6 Kasım 2008 Perşembe

Nezaket



Nezaket neden eğreti durur? Bir protokol olarak görüldüğünde, kalıplara tutulduğunda gerçekten nezaket olmaktan çıkıp toplumsal bir tiyaro, içi boş rol kalıpları olduğunda. Ya da ilgimizin bir türlü karşımızdakine yönelemediğinde.

Soru derin. Okul sırasında okuduğum bir romanda * bir köre selam verdiğini farkeden adam ne yaptığını sorgulamaya başlar, hiç unutmam:).

Yeri gelidiğinde nezaket bir zırhda olabilir, insan nezaketle savılır.

Barış içinde yaşamak isteyen insanın , en azından kendiyle barışık olmak isteyen insanın, nezakete ihtiyacı var. Ötekinin ne düşündüğünün, tavrının bir önemi yok burda.

Nezaket zanediyoruz ki içimizdeki iyi ile olan şeyle, başkasının üzerinden irtibat kurmaktır. Eğreti olmayan nezakette , (nezaketsiz olmayan) karşındakine duyulan olumlu, gerçek bir ilgi vardır. Misafirlikte çay yada kahve ikram eden hanıma zahmet oldu diyen, gerçekten zahmet verdiğini düşüyorsa; kendinden yaşça büyüğe ,çıkar için değil de, saygı duyduğu için yol verendir nezaket sahibi.

*Camus-Düşüş

2 Kasım 2008 Pazar

İdrak/hal?

Hakikat algısının gayesi anlık bir idrak midir? , yoksa bir hal midir? Eğer idrak ise akıllar arasındaki farkı düşünmek lazım. Herkesin aynı zekaya sahip olmadığını düşünürsek hal cevabı daha eşitlikçi duruyor. İdrak aynı zamanda zamana bağlı- bir şeyin farkına o an için varırız, sonrası yeni idrakleri bekler. Fakat hal öyle değil. Uzun sürekli haller yaşanabilir, daha sonra aynı hale dönülülebilir. Sürdürülebilir bir hale sahip olmakta muhtemelen uzun, yorucu pratiklerin sonucu olmalı.

Hali koruyabilmek, hali idrak edebilmeyi gerektirmeli. Hali idrakden sonraki adım ise akıl ile hali sürdürebilir yapmak olmalı. Tek başına ne hal içinde olduğumuzun farkında olmak bir işe yaramaz. İzole bir hayat yaşamak kimse için mümkün değil. Bütün ile (sürdürülebilir barış dolu bir hali )kurulacak bağda hayatın pratiği ise akılla kurulabilir.

Neticede hakikat algısının gayesi uzun soluklu bir hal galiba, ama bu da idraksiz, akılsız olacak gibi gözükmüyor.