4 Şubat 2009 Çarşamba

Kapıldım gidiyorum mim rüzgarında

Fulya Hn. sağolsunlar, her zamanki nezaketleriyle, bizide bu mim rüzgarına katmışlar. Bu blog adetinden bizde nasibimiz almış olduk. İlk aklımıza gelenler herhalde doğrudur mantığı ile :))


Sizi en çok üzecek olay
?
Yakınlarımı kaybetmek yada onların kendilerini kaybedip, kendilerine ve çevrelerine zarar vermeleri.

Nerede yaşamak isterdiniz?
Boğazda herhangi bir yerde :) Bir türbede türbedarlık bile olabilir aslında güzelde olurdu :))sakin, saaakin.

Yaşayabileceğiniz en mutlu an?
1988 yazı sanırım

Hangi hataları hoşgörüyle karşılayabilirsiniz?
Çocuklara verilen zarar dışında hepsi olabilir.

En sevdiğiniz erkek karakter?
Forrest Gump da Tom Hanks ın oynadığı karakter :)

En sevdiğiniz kadın karakter?
Düşündüm düşündüm , Selvi Boylu Al Yazmalımdaki Türkan Şorayın oynadığı karakter

Tarihteki favori kahramanlarınız?
Şems-i Tebrizi

Gerçek hayattaki favori kahramanlarınız?
Babam, Kardeşim, Abdülbaki Gölpınarlı, Hüseyin Salim Saraçer

En sevdiğiniz ressam?
Van Gogh

En sevdiğiniz müzisyen?
Cem Karaca, Melihat Gülses, Niyazi Sayın, Kudsi Erguner, Dede Efendi, Fikret Kızılok, Kani Karaca, Müzeyyen Senar, Şefika Kutluer, Mazhar Fuat Özkan

Bir erkekte en çok beğendiğiniz özellik?
İnsanlık

Bir kadında en çok beğendiğiniz özellik?
İnsanlık

En sevdiğiniz erdem?
Hakikat derdi, devamlı kendini didiklemek

Yapmaktan en mutlu olduğunuz iş?
Sohbet , dostlarla beraber olmak

Kimin yerinde olmak isterdiniz?
Hüsamettin Çelebi :) Hz. Pirin dizin dibinde Mesnevi yazmak ne güzel olurdu

Arkadaşlarınızda hangi özelliklerin olmasını istersiniz?
Neşeli ,konuşkan,hoşsobet olmaları; ufuk açmaları


Kendinizde gördüğünüz en temel eksiklik?
Tepki vermekde geç kalmak

Hayatınızın en büyük şanssızlığı?
Hemofili olmak.


En sevdiğiniz renk?
Sarı Kırmızı , tabii ki yan yanaa:))


En sevdiğiniz çiçek?
Papatya diyelim, hep ayakaltında ezilen ama her daim canlı


En sevdiğiniz kuş?
Martı ilk aklıma gelen , denizi çağrıştırdığı için belkide.

En sevdiğiniz yazar?
Dostoyevski

En sevdiğiniz şair?
Atilla İlhan diyelim

Tarihte en sevmediğiniz karakter?
Hitler,Arabistanlı Lawrence

En çok isteyeceğiniz özellik?
Başa gelen herşeye eyvallah diyebilmek

Nasıl ölmek isterdiniz?
Bir yeşillikte, sırtını bir ağaca dayayarak ve tamamen farkında; yada herhangi bir yerde ferah feza çalarken :)

Hayattaki sloganınız?
Eskiden to be a rock not to roll - Lep Zeppelin- Straway to Heavenın muhteşem finali. Artık bir sloganım yok.


Şu anki ruh haliniz?
Sakin ve biraz kırgın

Selam ile

3 Şubat 2009 Salı

İlkeler üzerine

Hayatı yakalayacak , yanılmazlığı sağlıyacak ilkeler varmıdır, yada her olaya her şart uygulanabilecek olanlar?

İlkeler muhakeme ile hakikate tutunur. Birbirine zıt sonuçlar, hakikatler doğurabilecek ilkeler olabilir. Farklı muhakemeler farklı sonuçlar ortaya çıkarabilir. O zaman çare hakikate bakmak olmalı galiba. Farklı hakikatler arasında önceliği olanlar ilkeleri belirler. Örneğin bir öksüzün gözyaşı diğer bütün hakikatlerle karşılaştırıldığında hepsinine önüne geçen, ilkelerini kendi başına koyan bir hakikattir.

26 Ocak 2009 Pazartesi

Geleneğimizin insani yönünün başlıkları üzerine bir deneme

14.02.2009

Gelenek derken neyi kastediyoruz ? Bu yazıda ; geleneğimizin insani bakışını kastediyoruz. Bu bakışımıza rehber olarak da Mesnev-i Şerifi almayı düşündük. Mesnevinin insana ve hayata bakışını okumalarımızdan çözmeye çalışacağız. Burada önemsediğimiz husus geleneği şekillendiren ruhu ve o ruhun bakışının ardındaki dünya görüşünü anlamaktır Çalışmamız akademik bir çalışma yada yeni bir fütüvvetname çalışması değil ; geleneğin insani yönüyle ilgili belli başlı konuları tespit etmeye ve onların üzerinde, kendi zannımızca , düşünmeye yönelik kişisel bir çalışmadır ve bu yüzden her türlü eleştiriye, katkıya açıktır.

Neden gelenek ? Bir yerden bakmak ihtiyacı ile bir yerden bakmak zorunluluğu.

Aldığımız kararlarda, hayatı yorumlamamızda hep bir pencereden bakıyoruz. Kendimize biçtiğimiz, kendimize uygun gördüğümüz yada olmak istediğimiz bir pencere bu. Bu pencerenin önüne oturtulmuş buluyoruz kendimizi çoğu zaman. Yaşadığımız çevremiz, sosyal hayatımız, geçmişimiz bizi otutuyor buraya.

Gelenek ve eleştiri : Geleneğin kendisi bir eleştiri barındırır mı içinde? Gelenek bizlere hayata doğrudan bir bakış açısı verir. Geleneğin kendisi bir alana işaret eder. Hayatı bir şekilde anlamlandırma gayreti kendine uygunluk açısından bir eleştiriyide içinde taşımak zorunda. Geleneğin yaşamasından bahsetiğimizde ister istemez bir sosyal grubun verili bir takım kurallar içinde yaşadığından bahsetmiş oluruz. Eleştiri aynı zamanda geleneğin özü hakkında yeni yorumlara sebebiyet verirken onun sulandırılmasını engellerken, özünü de zamana uydurur. Buradaki derd, hakikat derdidir.


Sınırları olmamak, sınırları hakkında fikri olmadan bir grubun içinde olunamaz. Bu o grubun anlamanı da sorgulatır. Sınırlar bilinmeden ne, nereye kadar korunacak, nasıl korunacak

Eleştiri bahsinde, geleneğin bu ayağında, teoride pratiği kaybetme eleştirisi vardır. Karmaşık teorilerin, kavramların amelin ( iyiliği emretmek, kötülüğü men etmek ile ibadetlerin)önüne geçmesine bir eleştiride vardır. Mesnevinin yönteminde de bu görülür. Hemen hemen Mevlevilik üzerine yazılan kitaplarda da benzer bir yöntem vardır. 1

Neden geleneğin insani yönü? Hem karşımızdakinin de bizim gibi insan olduğunu tekrardan hatırlatması yönüyle ; hemde İslamın (Diğer dinlerin ve ahlakında) dinin içindeki sosyal yönü üzerinden.

Dinin insan üzerinde yaratmayı hedeflediği iki yön gözüküyor. Huşu içersinde olmak ile iyiliği emretmek, kötülüğü men etmek. İlki ibadet halindeki ruh haline işaret etmekte sanırız. Burdan kasıt hayatı ibadet kılmak ise huşu halinin bütün hauyata yayılması beklenmeli. Huşu içersinde kılınmayan namazın namaz olmayacağı hükmü heryerde vardır. İkincisi ise yani iyiliği emretmek kötülüğü men etmek ise , sosyal yaşama aktif bir ilgiyi gerektirmekte. İyiliği ve kötülüğü ayırd edebebilecek bir aklı, bu farkı fark eden insanın olayın içinde dahil olma zorunluluğunu içermekte. Tasavvuf burada edeb ile hilm ile işin içine giriyor.

Emretmek, menetmekdeki zorlayıcı ton üzerinde düşünmek lazım. Burada da bir reçete verilmiş sırasıyla eliyle düzeltmek, diliyle düzeltmek yapamıyorsa kalbiyle redetmek. Açıktır ki din insanın olayların dışında bir seyirci olmasına, bir köşeden olanları izlemesine razı değil.

Adaletli olmak, hakkaniyete arayışı, kanatkar olmak, bölüşmek gelneğin/dinin hayata yansıyan yönü. Sosyal hayatta geleneğin insani yönünün dışında kalmak, kendini ritüellere kaptırmak, ikili bir yapıya gitmek olur.

Geleneği ayakta tutma derdi ancak onu yaşamakla mümkün. Yoksa gelenek övgüsü bir nostalji olmaktan öteye gitmiyor. Geleneğin kendisi ise içi boş davranış kalıpları değil, bir dünya bakışının ortaya koyduğu bir davranışlar silsilesi. Bu silsile zaman içinde birbirine eklene eklene ortaya bir sistem çıkarıyor. Hayat akışında her an yeniden yorumlanan, gelişen bir bakış bu. Bu davranışların ortaya çıktığı düşünceden bihaber bir şekilde geleneğe tutunmaya kalktığınızda bir yerde taklitten doğan sorgulanmayan, bu yüzden de her türlü sulandırıcı etkiye açık olursunuz.

Sorulduğunda bir büyüğün elini ne zaman öptüğümüzü yada saklambaç oyunun kurallarını nasıl öğrendiğimizi hatırlamayız. Muhtemelen bir bayram günü annemiz yada babamız arkamızdan seslenmiştir ; bir arkadaş topluğunun içinde saklanbaçın kuralları kendiliğinden fark etmişizdir. Geleneğin terbiye ile bağlantısı hep sosyal topluluklar içinde olmuştur diye düşünüyoruz.

Bu gün muhafazakarlık dediğimizde bir ruhtan bahsediyor olmalıyız. Taklitle aktarılmış tavırlar terbiyenin anlatmak istediğinin içinde ama kendisi değil. Gelenek ise bize farklı olaylara bir yerden, bir ruhtan bakabilme lüksünü verdiğinde anlamlı oluyor. Hayatın içinde ama hayata karşı değil.

Ayak mühürlemek öğrenilebilir ve bir aidiyet duygusu mantığı içinde yapılabilir. İlk , neden yapıldığı, ilk yapıldığında ne ifade ettiği, ayak mühürlemenin bu anıyı yad etmek olduğu düşüncesi ile yada muhatabında uyandırdığı muhabbet ve muhabbetin dönüşünde duyulan hoşnutluk için yahut ortaya çıkan muhabbet için de yapılabilir. Muhtemelen hepsi makbul kendi başına ve bir evvelkine göre.

Ayak mühürlemenin içinden büyüğe saygıyı, sosyalleşmeyi çıkardığınızda kolaylıkla aidiyet üzerinden bir ego tatminine gidebilir.



1. Aşk – Sevgi : Bir şeyin sevilmesi için onda güzel bir şeyin görülmesi lazımdır. (Şeyh Galip – Hüsn ü Aşk) Bizim için değerli öyle şeyler vardır ki onlarda gördüğümüz güzelliğin farkında olmayız ancak kaybettiğimizde anlarız.

Vatan sevgisi de böyledir. Kamışlıktan kesildiğinden beri ağlayan ney bir vatan hasreti içindedir. Burada kanaatimiz bunu sırf batın anlamını değil zahir anlamını da katmaktır. Bağımsızlığı olmayan bir ülkenin yurtaşlarının haysiyeti bir başka ülkenin insafına bırakılmış olur.



2- Bilmediğini Söyleyebilmek ve Kalpten İnşallah demek Cild I -45-50
3- Şükretmek Cild I -442
4-Misafir Ağırlamak Cild 5 / 65 -69
5- Hasta Ziyareti – Cild 2 / 2140 – 2166
6-Kendiyle Kıyaslayıp Kimseyi Küçük Görmemek Cild 1 / 245- 325
7-Elinin altındakilere iyi davranmak Cild 6 /3970-3977
8-Akıl ve idrake önem vermek/ Uyanık olmak / Agah olalım erenler Cild 5 / 30-45
9-Başkalarının ayıbını gizlemek Cild 5 / 95-120
10-Çalışmak / Ekmeğini kazanmak Cild 6/ 323 -329
11- İnsanları güzellikle anmak Cild 2/ 843-1028
12 - Başkasını kınamamak, kınayanı kınamamak, her ikisini yapmadığı için kendinden emin olmamak Cild 2/3026-3087

--
1- http://mesneviyiokumak.blogspot.com/2008/05/mesneviyi-okumak-balarken.html

Devam edecek

Yiyin beyler yiyin

Ateşe bir odun daha

Kazan kaynıyor

Sırta yapışmış mideler

Çöpten çıkan ekmekler

Kalkan kaşlar

Burun kıvrılan yemekler

25 Ocak 2009 Pazar

Koy sepete


Haksızlıklar karşısında susanlar dilsiz şeytanlardır.

Hadis-i Şerif


Koy sepete kampanyası. Turuncu elbiseli mağaza çalışanları ne buldularsa atıyorlar
sepete.

Haklının tarafı yoktur. Haklı bir tarafa bağlı olmakla değişiyorsa bu taraftarlık olur. Bir şey haddini aşıyorsa aslına döner.

Bu da bir devir, şu an farkında olunumasada. Gelişler gidişler sertleştikçe, hoyratlaştıkça gemide bulunan herkese zarar verir dalgalar.

Halimiz ise : Bir sürü komplo teorisi herkesin ağzında ve herkes herşeye güvensiz, kızgın. Tanımlanamış bir büyük resmin içinde, rotası belli olmayan bir gemide, kaptansız meçhule sürüklendiği duygusu. Her yeni haberde yok artık, bu kadarıda olmaz, bu işte var bir bit yeniği şüphesi, serzenişi. Bir büyük oyunda piyon olarak kullanılma hissi ve rahatsızlığı. Alakasız ve şerefli kişilere reva görülene karşı huzursuz ve kızgın olma.

Sapla saman karışmış durumda.

18 Ocak 2009 Pazar

Yağma





Kurtköyde bir mağaza açılışı, promosyon , %90 indirim. Mağaza gece yarısı açılacaktır, izdiham yüzünden erken açılır. Ezilme tehlikesi geçiren kadınlar, çocuklar; tezgahlara, kepenklere, mağzaya verilen zarar; mankenlerin üzerinden ölçülerine bakılmadan alınan elbiseler. Sıkışan trafik

Yağmanın ahlakı var mı? Gözü dönmüş bir kalabalığın tek önceliği daha fazla yağmalamak. Mağaza yönetimine, kalabalığa kızmış olmak yağmanın, ilkesizliğin mazereti. Ucuz elbisenin, bedava malın bedeli ezilmiş bir çocuk olabilir mi?

Yağmadaki gözü dönmüşlük, bilinç kaybı bir başka yerde daha karşımıza çıkar - linçte. Kendini kaybetmiş kalabalıklar her şeyi yapmaya hazırdırlar.

6 Ocak 2009 Salı

İsimler

İsimler, isimler ezberlemek; farkında olmadan akılda tutmak, biriktirmek, eğreti tutunmak; gibi olmak ; ilintisizleri bir arada tutmaya çalışmak ,bir birleriyle karşılaştırmamak - bilmiyorum , belki de yaptığımız bu.

Unutamamak derdimiz belki de.

3 Ocak 2009 Cumartesi

Irkçılık - ayrımcılık / Bir insanlık suçu olarak Gazze



Karşımızdakinin insan olduğunu unutmak için sığındığımız, ona yapılanları haklı çıkarmak için uydururulmuş bir şeymiş gibi geliyor.

Bir küçük görme, yok saymak, başka bir şeymiş gibi davranarak vicdanı susturmaya, mazeret bulmaya yarıyor.

İster ırklara dayasın, isterse başka ayrımlara sonunda karşındaknin bazı temel insani haklarına yöneliyor; başlangıçta bir şeylerden gurur duyma, bir birlik oluşturma, saldırganlara karşı moralleri yüksek tutmak amacıyla yola çıkılmış olsada.

Bunun altını çizmek lazım, ırkçılık ve ayrımcılık , bazı temel insani hakları yok saymaya başladığında, görmezden geldiğinde yıkıcı rolünü üstlenmiş oluyor . Dini ve/veya ahlaki,vicdani bir değere başvurmadan, sorgulmadan (hatta onlardan kendine hastalıklı kanıtlar üreterek, mazeretler bularak) ; bireysel bir aitlik, gurur olmaktan çıkıp zalim bir sürü hareketine dönüşüyor zamanla . Auschwitz de, Cezayir de, Madımak ta , Gazze de.

Bugün çoluk çocuk , yaşlı kadın demeden öldüren; ambulansları, üniversiteri, camileri, alışveriş merkezlerini vuran zalim bir anlayıştan, zalimlikten medet uman ve bunu savunma hakkı diye yutturmaya çalışan insanlarla karşı karşıyayız.

21 Aralık 2008 Pazar

Notlar

Ne düşünüyorsan O sun

Ya hakikatin peşindeyindeyizdir yada işimizin geldiğine bakarız.

Hakikatin peşindekiler bir iz sürücünün ruhuyla hareket ederler. Zaman zaman izleri kaybedip yollarını şaşırsalarda; akıldan noksan, gülünç görünseler de ; akılla, ruhun, sezginin nerde başlayp nerde bittiğini karıştırsalarda hakikat tutkusundan vazgeçmezler.

İrfan ve hikmet olmadan edeb olmaz, edeb olmadan din ve/veya ahlak olmaz.

Edeb bir hal midir? Yoksa bir irfanın yansıması mı? Yada bir alışkanlıklar bütünü mü?

Edebin sosyal ilişkilerde oynadığı iyileştirici, olumlu yanı bir kenara bırakırsak edebin sahibine katkısı onda bir hali açığa çıkarması, yaşatması ya da beslemesidir.

Edep bir tac imiş Nur-u Hüda'dan
Giy ol tacı, emin ol her beladan...



Edebin büyük bir kısmının kazanılmış alışkanlıklar bütünü olduğunu kabul etmek lazım. Fakat bunu otomotiğe bağlanmış, şekli alışkanlıklar olmaktan çıkaran bir şey olmalı. Alışkanlık olmaktan öte. Bu öyle alşıkanlıklar bütününüdür ki kanatimzice bir halin meydana çıkması için bir irfana dayanarak günlük hayatı tekrar tekrar şekillendirmesidir. Bir ucu irfana, hikmete dayalı, diğer ucu günlük yaşamın pratiklerine dayalı, var olan bir hali sürdürme gayreti. Pratikle, hikmetin birbirini beslemesi. İşte edebi şekli bir alışkanlık olamaktan kurtaran, ona bir mana veren hikmet ve irfandır. Akıl ise bunu bazen kavrasa, bazen kavarmasa da ona mana vermek, ondan bir hal çıkarmak için etrafında dolanır durur kanatimizce.

Hakikî amel, içi değiştirmektedir. Maarif fasıl 1 - Sultan Veled Hz.

Edebin şekli tekrarı bir hatırlatmadır ve her hatırlatma çoğu zaman aynı şeye işaret değildir. Her tekrarda mana etrafında dolaşan akıl çoğu zaman yeni manalar üretir ki, bu halin derinleşmesine sebeb olur. Burda haddimizi aşarak ve biraz da ileri gidip, hal sahipleri hakkında bir tahminde bulunarak aklın, zevk halini aldığı halde susutuğu ama bir idrak olarak devam etmesi gerektiği tahmininde bulunacağız. Aksi takdirde seyreden da ortadan kalkar.

"Edeb edebsizden öğrenilir" sözüde bir idrake, akla ; günlük yaşama bir gönderme var. Öğrenmenin sürekliliğine de bir işararet var gibi.

Zor zamanlarımızda , köşeye sıkıştımızda bizi nezakete, sabıra çağıran akılla üretilen ve onunda bağ kurulabilen hikmettir. Onun sayeside olayın dışına çıkar bir başka pencereden o anı değerlendiriz.

Buna belki bir olayın , bir anın verdiği sevincin ortaya çıkardığı halden bahsedebilirek bir istisna getirebiliriz belki ama neticede bu da uyanıklığın , kelimelere dökülmemiş bir idrakin sonucudur.

Neticede aklı gelişimimizn dışında bırakmak onu yok saymak mümkün değil. Aşkın kapısına kadar akıl olmazsa olmaz gibi gözüküyor.

Akıl; Cebrail gibi “Ey Ahmed, bir adım daha atarsam yanarım!
Sen beni bırak, bundan sonra sen ileri yürü. Ey can sultanı! Benim haddim bu karardır” der. Mesnevi 1 .cild 1066


Menkıbeler üzerinden bugün geleneği aktarmak ne kadar mümkün?

Menkıbelerin çoğu bir geleneğin ürettiği mana üzerine belli hikmetleri örtülü olarak anlatılan kısa hikayelerdir.

Eğer içinde yaşadığınız gelenek bu menkıbelerin anlattığı hikmetleri yaşıyorsa bu durumda menkıbelerin geleneği öğretmek, aktarmak üzere bir faydası olur.

Bu durumda menkıbelerin dönüştürücü etkisini başarılı olabilmesi için ifade ettiği hikmetin bütünü ile günlük hayatta bağ kurmak zorunlulğu var. Öbür türlü menkıbeler sahili döven küçük dalgaların etkisi gibi şekillendirici etkisi çok uzun sürer.

Menkıbelerin işaret ettiği manayı günlük hayatta bulamıyorsak, günlük hayaya aktaramıyorsak küçük güzel hikayeler olmaktan ileri gitmezler.


Niçin iyi olmaya çabalarız?. Bİr başkasına faydalı olmaksa bu gene vicdanımızın sesi değil midir? Bir tevhid aramak lazım burada. İyiliklerin karşılığını beklemek, vicdani bir gönül hoşnutluğu sağlamak yetersiz kalıyor kanatimizce . Bir başkasına yardım ise bütünden ayrıldığında manasız kalıyor. İyi olmanın amacını ararken bu yüzden bir yerden bakmak lazım galiba. Anlık olayları bir fikre dayanmadan çözme gayretinin maksadı, faydadan yada vicdan tatmini açısından bakıldığında yetersiz kalıyor.

10 Aralık 2008 Çarşamba

İçimizdeki insan sevgisi

İnsan sevgisi ile dolu olduğumuza inanırız genelde. İnsan sevgisi nedir? Başka bir şeyle karıştıyor olabilir miyiz?

İnsan sevgisi insana tahamül değildir ama onuda içinde barındırır. İnsanı görmezden gelmek değildir ama hataları görmezden gelmek olabilir.

İlgiyle dinlemek, sorunları paylaşmak olabilir ama tek başına bu da sanki yeterli değil.

Yalnızlığımızı, içimizdeki huzursuzluğu unutmak için başkasıyla igilenmek de değildir sanırım.

İçimizdeki insan sevgisi başkasına zarar verme duygusundan uzak olmak da değildir.

Başkalarının hakkını, hukukunu savunmayı barındırabilir ama bu insan sevgisi ile direk bağlantılı olmak zorunda değil ,bu olsa olsa bir sonuç olabilir ve hak severlik insan sevgisi dışında başka kaynaklardan besleniyor da olabilir.

Nedir öyleyse ?