15 Mayıs 2010 Cumartesi

Not

Bir kabahat(?) için iki kişiyi ilgilendiren bir iştir deyip, bunu da bizzat yasa olarak teyit ettiktetn sonra dönüp bunu kamuyu ilgilendiren bir suç gibi nitelendirmek, daha sonra da ayıplamak ilk kararından dönmek midir? tutarsızlık mıdır? kestiremedim.

30 Nisan 2010 Cuma

Yaralar

Kimi pespembe, göz önünde durur (? arızalı)
Kimi içten içe sızlar kanatır

Yaralar olmasa insan ne zalim,
Ne kadersiz, feci bir uykudadır

Karagöz perdesi birden kurulur,
Görünen sokratesin gölgesidir

* * - - / * * - - / * * -

ilk hali :

Kimi uzanırız bir ağacın altına
Kimi Sokrates'e Karagöz oynatırız, mum ışığında.

Yâr bana bir eğlence, medet

Kimi pespembe, görünürde bir yerde
Kimi ise içten içe sızlar kanatır

Ve iyi ki yaralarımız var,
Bir ana gibi, bizi zalimlikten koruyan

13 Nisan 2010 Salı

Korku, koşulsuzluk vs.

Koşulsuz iyilik ahlâkın insanda bir tabiat olması ile mümkün. Fakat insanın böyle bir noktada(bir dengede) sabit kalabilmesi mümkün değil. İçten gelen bir zorlama ile, yapamama halinde rahatsız olmakla, alışkanlıkla değil. (farkı ne?) İnsanlıkla, eşref-i mahlukatla fark da alışkanlıktan geçsede orada mekaniklikte kalamıyor. O halde terakkide yolcuk nereye ? Muhabbete mi?

Dinden amaç bu mudur emin değilim. Ama (en azından amaçlardan biri olarak) ahlâkın insanda bir tabiat olarak ortaya çıkmasını sağlamak olduğu söylenebilir. Bir tabiat olarak ortaya çıktığında ise devamlı olarak sorgulanan cennet için/cehennem için tartışması kendiliğinden son bulur gibi duruyor. Bu tartışmanın içeriğindeki riya kokusu, ve korkudan dolayı eylemek bir nebze ortadan kaybolur. Mekaniklik ise, bu noktada hâla cevap bekleyen bir soru.

Fakat (bir önceki paragrafla çelişerek) korkuyu tamamamen ortadan kaldırmakta (belki cezbe halinde anlık olarak dalmak?) bir eminlik işareti olduğundan mümkün değil bir yerden. Nefsin ortadan kalkmadığından hareketle sevilmememe korkusuna kadar rafineleşse de korku bağı hep var.

Neden bir tabiat olmalı sorusu da var sırada? Niçin korkuda kalamıyor da korkudan tabiate geçiyoruz? Sükûn ve teslimiyet ise bir cevap olarak durmuyor. (Belki bir netice)

Taslak

30 Mart 2010 Salı

Şimdilik

Alçalıyor

Alçalıyoruz

Rüzgar hep sert

Donmuş parmaklar

Donmuş yüzleri yoklar

Ölü bir ruhun izini arar gibi


Dönüyor

Dönüyoruz

Tenha köşelerden

Kendimize bakıyoruz

Yapışkan bir ataletle

Mağradaki ateşin başına

Yüz çevirmeden oturuyoruz

En arka safta insanlığımızı arıyoruz

26 Mart 2010 Cuma

Mesnevî Tercemesi ve Şerhi - Abdülbaki GÖLPINARLI (Gölpınarlı Dede)



"Mesnevî, yazıldığı tarihten itibaren Doğu'da, Batı'da, birçok dillere çevrilmiş, esere şerhler yazılmış, bu kitaptan seçmeler yapılmıştır. Ancak yazılan şerhler, aslî nüshaya dayanılmadan, ana kaynaklara baş vurulmadan, kısacası, bugünkü tahlil ve intikad metodlarına uyulmadan meydana getirildiğinden, yazıldıkları çağlara hitab edebilmişlerdir."

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=36262&sa=55981076


Abdülbaki GÖLPINARLI Bibliyografyası





19 Mart 2010 Cuma

Bir sorun olarak aşk cinayetleri ?

Aşk cinayetlerinde bir artış var. Bir yerde sorun olmalı.

Karşılıksız aşkları gençler kaldıramıyor. Sadece gençler mi? Orta yaşlılar da var -aşk yüzünden, boşanmış eşin "hayır!"ından şiddete meyledenler. Bir yerde hata var.

Kafasında kurguladığı bir gelecek planını kendisi için tek seçenek olarak görmek, ona tutunmak; gerçekleşmemesini varlığının reddi olarak anlamak ya da aşağılanma olarak kabul etmek ve onla başedememek ?

Ân'ı yaşama anlayışının başkalarından, geçmişinde elde etmiş olması gereken değerlerden, gelecekte yaşanabilecek olanlardan, öne çıkarak; adeta boşlukta, steril bir ân olarak ân'ı anlama ?

Karşılık bulamamanın ıstırabı, ağırlığı saygı duyulması gereken bir konu. Şiddete yönelme ise kabul edilir değil. Bir cinnet halinin, kaybolmanın neticesi gibi duruyor. "Hayır!"a rıza göster(e)memek, onu anlamdıramamak ya da.

"Hayır!"a hazırlıksız olmak? "Hayır!"ı yaşamamış, tecrübe etmemiş olmakla alakalı bir başedemeyiş, belki?

Biraz ukalâca bir cümle olacak farkındayım ama, "hayır!"a karşı koyabileceğimiz kültürel kodları bir yerden alamıyoruz artık, denilebilir mi?

devam edecek

17 Mart 2010 Çarşamba

Nazik meseleler / İnsaf *

İki özensiz açıklama aynı güne denk geldi. Biri sabıkalıların kantinlerde çalışmasıyla alâkalı, diğeri Türkiyede çalışanların geriye yollanmaları ile ilgili.

Sabıkalılar çalışmamalı mı? Jan Valjan bir roman karakteri evet ama hiç mi bir hakikate denk düşen dönüşümü hikâye etmiyor. Ruhsal problemleri olanlar olabilir içlerinde. Çalıştıkları kantinlerde tehlikeli olabilirler ama bu hepsini birden sanık sandelyesine tekrar oturtmaya yeterli mi? Marifet bunları ifşa etmeden ayıklamakta, onlara da hayatlarını sürdürecek bir imkân bulabilmekte değil mi? Marifet sahiplerini beklemek çok mu saf dillilik bilemiyorum?

İkinci konuda ise resmî açıklama yüz bin kişiden bahsediyor. Oysa bazı ifadelerde pasaport kayıtlarında mesela, bu sayının sadece onikibin kişi olduğu söyleniyor. Mesele aslında sayı da değil. Bir kişi de olsa bu kişinin düzenini bozmak, ekmeğini politik çatışmalar nedeniyle elinden almakta. Bu gücü elinde tutanın işi değilmiş gibi geliyor bize. Sıradan, ihtiyaç sahibi insanların ekmeklerini elinden alacak kadar çaresiz miyiz ?


* TDK -insaf Ar. in¹¥f
a. (insa:fı) 1. Acımaya, vicdana veya mantığa dayanan adalet: Sende insaf yok mu, adamcağız bu borcu birden verirse işi bozulmaz mı? 2. ünl. “Acı, düşün” anlamlarında bir seslenme sözü: İnsaf! Oraya yarım saatte gidilir mi?

Güncel Türkçe Sözlük
----------------------
İnsaf Köken: Ar.
Cinsiyet: Kız
Acımaya, vicdana veya mantığa dayanan adalet.

Kişi Adları Sözlüğü

5 Mart 2010 Cuma

"Olduğun Gibiye" bir not

http://mesneviyiokumak.blogspot.com/2010/03/oldugumuz-gibi-gorunmedigimizde.html yazısının düşündürdükleri:


Olduğu gibi görünüp, göründüğü gibi olmak bir çırpıda kurulacak bir denge değil(öğüt böyle olmadığını varsayıyor). Alışkanlık işi de aynı zamanda. Toplumsallaştırıcı rolünü teslim ettiktikten sonra kişi için dönüştürücü rolü üzerinde de düşünebiliriz sanırım. Ne olduğumuz, ne olmamız, ya da nasıl görüldüğümüz bir (toplum içinde) farkediş ile alâkalı. Ve her yeni konuda yeniden oluşanı (oluşması gerekeni) farkediş. Bu farkediş, farkediş ile kalmıyor, bir dönüştürücü/düzeltici/kendini görüntüsü ile dengeleyici bir eyleme yönlendiriyor. Her zaman, ne olduğumuzu ve nasıl göründüğümüzü bilemeyiz (zihin buna yönelik değildir en azından). İnsanların bizi nereye yerleştirdiği (Cüneyd Bağdadi'nin çocuğun kendisini, bütün gece namaz kılan biri sanmasını, çocuğun arkadaşıyla konuşurken duyması hikâyesindeki gibi) nasıl gördüklerini de bilemeyiz. Oluş ile görünüşü birleştiren bir farkediş ikisini birleştirmek, aynı hale getirmek için her zaman ihtiyaç duyulan bir şey. Ve bu en başta insanın eksikliği (dengesizliği?) düşüncesinden doğuyor.

Şu da söylenebilir sanırım: İnsanın nasıl göründüğünün ve ne olduğunun farkında olduğu zamanlar da vardır. Bunun sürekliği konusu tartışmaya açık olabilir.("Tasavvufun amacı, amaçlarından biri budur, sürekli muhakeme? ya da refleksiyondur" denebilir mi?) Bugün göründüğüm gibi yarın görünmeyebilirim. Bugün olduğumu yarın olmayabileceğim gibi.

taslak

25 Şubat 2010 Perşembe

Sünnet çocuğu elbisesi

Pelerinler, asalar, kaftanlar sünnet çocuğu elbilselerinin aksesuarları, neşeli aksesuarlarıdırlar. Çoğu pahalı şeyler de değildir. Bir zenginlik göstergesi olarak kabul edilmezler (en azından ben çocukken öyleydi). Aralarında bir rütbe, hiyerarşi, zenginlik farkı gösterilemeyecek bir çeşitlik. Birinin işlemeleri diğerinden fazla olur da, öbürününün başka bir özelliği, mesela sırması, fazla olur. Tam çocuklara özgü bir eşitlik. Zaten masumiyetin bir rütbesi olur mu?

21 Şubat 2010 Pazar

Sükûn?



* Terbiye edici ve yönlendirici bir sebeb olarak düşünüldüğünde olduğu gibi/göründüğü gibi olan'dan aşka giden yolda (eğer böyle bir yöneliş, akış, sebeb sonuç bağı, beraber değişme varsa) ilk verdiği netice sükûn olmalı. Hilmi Ziya Ülken'in kitabında virtüel sezgi başlığında açıkladığı değişmeyen şuur ile (dönüştürücü bir etki olarak) bütünlüğün kavranışı da bir ikinci, (oluştan, duyguya/hale dönüştüren) anahtar olarak düşünülebilir belki.

*Sükûn bizi mutlaklığın kapsına götürüyor ama mutlakla bağ kurmayı sağlamıyor. Sükûn'u sağlama açısından aslında bir çok pratikte aynı kapıya çıkarıp sükûn'u sağlıyor. Meditasyon içeren pratiklere karşı üstünlüğü içinde (şartsız) ahlâki ve sosyal bir söylemi de taşıyor oluşu. Muhtemelen bu onu sükûn'un kapısında bırakmıyor. Bu belki de değişmeyen şuurun beslenmesi ya da sürekli canlı tutulmasını sağlıyor.

*Aşk sükûndan/bütünlük hissinden nasıl oluyor da insanlığa dönüşün bir yolu halini alıyor. Bu dönüş farklılık hissinden bütünlüğe dönüş mü? Bütünlüğe dönüş farkların kaybolması mı? Bütünlük hissi tekil bir aşktan nasıl doğar ve oradan insanî bir görünüşe döner?

*İlke olarak var olan ve bir şey vaat etmeyen bir düstur olarak alındığında, yani şartlı olmayan, karşılığı/mükâfatı olmayan bir düstur olarak şartlı dinî/ahlâki emirlerden ayrı duruyor.

*Bütün şartlı bağları koptuktan sonra bir tek aşk bağı üzerine, bir tek sevememek/sevgiyi kaybetme korkusunun şartına bağlı kalarak fanîliği üzerinden (ki bu da olmazsa fanîlik bağının kopması söz konusu) aşka döndüğü söylenebilir mi? (Kendiliğinden yapıyor olmadığına dair inancı korumak, halin mutlak'a sahipliğini mutlağ'a teslim edip hürmetle bir adım geride durmayı da ekleyerek)

*Çilenin, sabrın (klasik sanatların birer sabır eğitimi olması, aynı zamanda metot olmasını paranteze alarak) sükûn ve orada değişen bütün içinde değişmeyen şuura dönüş üzerinde durmak gerekir mi?

*Kasdettiği gibi olanın bunu bir bütünden bakarak yaptığını, bütünden yaptığını iddia edebilir miyiz? Tek tek olaylara baktığımızdan bu bütünde bağlı olması şart değilmiş gibi görülüyor. Tek bir konu üzerine verilmiş hükme bakarken bir rastlantı eseri, rastgele verilmiş bir hükmün neticesi de olabilir.


Taslak...

resim devinart tan