İnsanı eceli eğretileştirir, beşeriyeti yalpalatır
Sabitleyip eşref-i mahlukata çeviren insanlığıdır
4 Haziran 2010 Cuma
2 Haziran 2010 Çarşamba
Akıl
Galiba ...
*Aklın yaptıkları küçümsenecek şeyler değil. Olguları derleyip toparlaması, düzenlemesi, sonuçlar çıkarması ve ölçüp biçerek vicdanın kapısına bırakması... Bir ağır işçi gibi bilmeyi sırtlar; bilgi, sorumluluk yüklenmebileye, pişman olabilmeye yol açar. Bir yerde akıl kaderi ayakta tutan omurga gibidir. Akılsıza, aklını kaybetmişe ise ne kadar sorumluluk yazılabilir.
Akıl, irfanın bilgi yönü. Tecrübeyi fiile o geçirir, o sorgular, kesip biçer, hayata yamar. En nihayetinde ise irfanın sezgisine, vicdanına işi bırakarak geri çekilir.
Akıl, irfanı hayat karşısında ayakta tutar, önüne sonsuz seçenekler koyar.
Bitmiş, şekillenmiş, donmuş bir irfan ne kadar mümkün? Donmuş, bitmiş bir tecrübeden; şekillenen, değişen, yanılan, kendini düzelten bir irfana yol akılla bulunur.
İnsan bir mutant değil. Hayat da insandan bir bilgisayar programının mutat cevaplarını, bir satranç partisinin ezberlenmiş hamlelerini beklemez çoğu kez.
*İrfanın bir limiti, tarifi yok. İrfana sahip oluş, olaylara verilen cevaplar ile ortaya çıkıyor ki olaylarında, bakışlarında, anlamlandırmalarında bir sonu yok.
İrfan sahipliği iddiası ise pratikta pek mümkün değil. Ancak bir başkasının, bir başkası için irfanlı iddiası mümkün. Bu da bu tarihe kadar yaşananların neticesi, yaşanılacakların garantisi değil.
* Bir duruştan, bakıştan verilen bir cevap. Bilgi sahipliği üzerinden bir seziş ise irfan ; içinde tefekkür, akıl, hikmet, kalp olan bir tavır.
*Hayatla başa çıkma da sukûnu koruma ve olana rıza gösterme sırf ibadet ile huzuru derinleştirmekle mümkün değil. O zaman iş daimi bir uzlete gider. Halbuki toplum içinde insanlarla yaşayışta olanı biteni anlamladırıp, arkada bırakabilmek için irfana ihtiyaç var. İrfan araftan her dışarı atılışta dönüş bileti gibi. İnsan kurdu, kuşu seyrederek vakit geçirmiyor. Aksine Mevlana'nın dünyasında hayatın içinde hayatla şekilleniyor. Hayat hep bir cevap vermeyi, bir yol seçmeyi bekliyor. İyi ile kötü arasında farkın ayırdedilemediği her nokta hep bir seçim bekliyor bizi. Seçimlerin sonuçlarından çıkan sıkıntılarla, pişmanlıklarla uzlaşmayı, çilelere katlanmayı.
Zahire mâna katan onu anlamlandıran insanlık. İnsanlık ise bir bütün olarak irfanın üzerinde yükseliyor. Hz. Pir ibadetin zahirisini bir kab olarak değerli bulur. Ama onu değerli yapan içindeki mânadır. Burada (insanlıkla, hakikatle tavır alışın neticesinde) zahirin karşısına gelen tam olarak batın değil. Batına da yol açacak olan bir neşe. Zahirle batın arasında bağı kuran da belki bu neşe. Hayata verilecek cevaplar için, hakikat derdi için heybemizde irfanın bulunması gerekiyor gibi duruyor.
* Aşkla seyredenin akla ihtiyacı olmayabilir, aşkla iş yapanın ise akla her daim ihtiyacı var.
Taslak
*Aklın yaptıkları küçümsenecek şeyler değil. Olguları derleyip toparlaması, düzenlemesi, sonuçlar çıkarması ve ölçüp biçerek vicdanın kapısına bırakması... Bir ağır işçi gibi bilmeyi sırtlar; bilgi, sorumluluk yüklenmebileye, pişman olabilmeye yol açar. Bir yerde akıl kaderi ayakta tutan omurga gibidir. Akılsıza, aklını kaybetmişe ise ne kadar sorumluluk yazılabilir.
Akıl, irfanın bilgi yönü. Tecrübeyi fiile o geçirir, o sorgular, kesip biçer, hayata yamar. En nihayetinde ise irfanın sezgisine, vicdanına işi bırakarak geri çekilir.
Akıl, irfanı hayat karşısında ayakta tutar, önüne sonsuz seçenekler koyar.
Bitmiş, şekillenmiş, donmuş bir irfan ne kadar mümkün? Donmuş, bitmiş bir tecrübeden; şekillenen, değişen, yanılan, kendini düzelten bir irfana yol akılla bulunur.
İnsan bir mutant değil. Hayat da insandan bir bilgisayar programının mutat cevaplarını, bir satranç partisinin ezberlenmiş hamlelerini beklemez çoğu kez.
*İrfanın bir limiti, tarifi yok. İrfana sahip oluş, olaylara verilen cevaplar ile ortaya çıkıyor ki olaylarında, bakışlarında, anlamlandırmalarında bir sonu yok.
İrfan sahipliği iddiası ise pratikta pek mümkün değil. Ancak bir başkasının, bir başkası için irfanlı iddiası mümkün. Bu da bu tarihe kadar yaşananların neticesi, yaşanılacakların garantisi değil.
* Bir duruştan, bakıştan verilen bir cevap. Bilgi sahipliği üzerinden bir seziş ise irfan ; içinde tefekkür, akıl, hikmet, kalp olan bir tavır.
*Hayatla başa çıkma da sukûnu koruma ve olana rıza gösterme sırf ibadet ile huzuru derinleştirmekle mümkün değil. O zaman iş daimi bir uzlete gider. Halbuki toplum içinde insanlarla yaşayışta olanı biteni anlamladırıp, arkada bırakabilmek için irfana ihtiyaç var. İrfan araftan her dışarı atılışta dönüş bileti gibi. İnsan kurdu, kuşu seyrederek vakit geçirmiyor. Aksine Mevlana'nın dünyasında hayatın içinde hayatla şekilleniyor. Hayat hep bir cevap vermeyi, bir yol seçmeyi bekliyor. İyi ile kötü arasında farkın ayırdedilemediği her nokta hep bir seçim bekliyor bizi. Seçimlerin sonuçlarından çıkan sıkıntılarla, pişmanlıklarla uzlaşmayı, çilelere katlanmayı.
Zahire mâna katan onu anlamlandıran insanlık. İnsanlık ise bir bütün olarak irfanın üzerinde yükseliyor. Hz. Pir ibadetin zahirisini bir kab olarak değerli bulur. Ama onu değerli yapan içindeki mânadır. Burada (insanlıkla, hakikatle tavır alışın neticesinde) zahirin karşısına gelen tam olarak batın değil. Batına da yol açacak olan bir neşe. Zahirle batın arasında bağı kuran da belki bu neşe. Hayata verilecek cevaplar için, hakikat derdi için heybemizde irfanın bulunması gerekiyor gibi duruyor.
* Aşkla seyredenin akla ihtiyacı olmayabilir, aşkla iş yapanın ise akla her daim ihtiyacı var.
Taslak
Etiketler:
Notlar,
Olduğun gibi görün göründüğün gibi ol
30 Mayıs 2010 Pazar
Bugün
Özürlüler Vakfı seminerinden artakalanlar:
* STK'lar hayır kurumu olarak görülüyor. Beş kişiyi bulanların dernek kurabiliyor olması dernek sayısının çoğalmasına, bu da yapılanların verimsiz olmasına sebeb oluyor.
* Denen o ki: Türkiye'de 8,5 milyon engelli var ama bir de sosyal engelliler var ki bunlarla birlikte bu sayı, engelli sayısı, çok yükseliyor. Sosyal engelli kavramını ise ilk bugün duyduk.
* Özürlüler için kurulan dernek ve vakıflar gönüllülük üzerinden yaşamlarını sürdürüyor. Özellikle yer tahsisi konusnda yerel yönetimlerin yardımları kuruluşlarında itici güç oluyor. 30-40 yıllığına kiralanan yerlerin sözleşmelerinin yenilenmesinde ise sorunlar yaşanıyor. Bizden olmayan düşüncesinin bir kaç derneğin sözleşmesinin yenilenmesinde sorun olduğunun, birbirlerini teyit eder şekilde, telaffuz edilmesi utanç verici. Neyse ki sorun şimdilik çözülmüş, daha doğrusu anlatanların ifadesine göre derin dondurucuya kaldırılmış.
* Özürlülerin en büyük sorunu ulaşım ve iş. Kaldırımlar engellerin başında geliyor. Önerileri daha çok sokağa çıkmalıyız, ancak böyle düzelir deniyor.
* Bir konuşmacının şakayla karışık ilginç bir şikayeti oldu: Aklımda kaldığı kadarıyla "Özellikle iki tv kanalı bu konuda öne çıkıyor. Adam karısını döver, alkolik olur, insanlara eziyet eder; bir de bakarsın ki sabaha felç oluvermiş. Engelliler/ özürlülüler şeytan mı? Peki küçücük özürlü çocukların ne günahı var. Anasının, babasının vardır bir günahı" ise ne kadar dayanaksız bir iddia, aptalca bir bahane böyle şeyler için.
* STK'lar hayır kurumu olarak görülüyor. Beş kişiyi bulanların dernek kurabiliyor olması dernek sayısının çoğalmasına, bu da yapılanların verimsiz olmasına sebeb oluyor.
* Denen o ki: Türkiye'de 8,5 milyon engelli var ama bir de sosyal engelliler var ki bunlarla birlikte bu sayı, engelli sayısı, çok yükseliyor. Sosyal engelli kavramını ise ilk bugün duyduk.
* Özürlüler için kurulan dernek ve vakıflar gönüllülük üzerinden yaşamlarını sürdürüyor. Özellikle yer tahsisi konusnda yerel yönetimlerin yardımları kuruluşlarında itici güç oluyor. 30-40 yıllığına kiralanan yerlerin sözleşmelerinin yenilenmesinde ise sorunlar yaşanıyor. Bizden olmayan düşüncesinin bir kaç derneğin sözleşmesinin yenilenmesinde sorun olduğunun, birbirlerini teyit eder şekilde, telaffuz edilmesi utanç verici. Neyse ki sorun şimdilik çözülmüş, daha doğrusu anlatanların ifadesine göre derin dondurucuya kaldırılmış.
* Özürlülerin en büyük sorunu ulaşım ve iş. Kaldırımlar engellerin başında geliyor. Önerileri daha çok sokağa çıkmalıyız, ancak böyle düzelir deniyor.
* Bir konuşmacının şakayla karışık ilginç bir şikayeti oldu: Aklımda kaldığı kadarıyla "Özellikle iki tv kanalı bu konuda öne çıkıyor. Adam karısını döver, alkolik olur, insanlara eziyet eder; bir de bakarsın ki sabaha felç oluvermiş. Engelliler/ özürlülüler şeytan mı? Peki küçücük özürlü çocukların ne günahı var. Anasının, babasının vardır bir günahı" ise ne kadar dayanaksız bir iddia, aptalca bir bahane böyle şeyler için.
Gölge
Bin bir yüzlü zaman kalk der
Gölgeyi davetsiz hayaller izler
Dolu bir otobüsün arka koltuğunda
Minübüste ayakta, oturma odasında
Bir sırtlan, bir yarasa sürüsü gibi üşüşür
Orda, burda, çat kapı arkasında
Bir bütünün kırılmış dökülmüş parçaları
İsteksiz toparlanmak istemez
Sıkı bir aklın sorgusundan kaçar hayat
Bir gölgenin içine saklanır insanlık
Güneşte salınan bir yaprak gibi
Unutulup bir şiire hapsolmak dileği
Belki bir tekerleme gibi söylenmek
Hikmet kırıntılarıyla avunmak isteği
Gölgeyi davetsiz hayaller izler
Dolu bir otobüsün arka koltuğunda
Minübüste ayakta, oturma odasında
Bir sırtlan, bir yarasa sürüsü gibi üşüşür
Orda, burda, çat kapı arkasında
Bir bütünün kırılmış dökülmüş parçaları
İsteksiz toparlanmak istemez
Sıkı bir aklın sorgusundan kaçar hayat
Bir gölgenin içine saklanır insanlık
Güneşte salınan bir yaprak gibi
Unutulup bir şiire hapsolmak dileği
Belki bir tekerleme gibi söylenmek
Hikmet kırıntılarıyla avunmak isteği
25 Mayıs 2010 Salı
Kader/Sorumluluk
Rızanın temellendirilmesinde kadere ne kadar ihtiyacımız var? Ya da kader fikri olmadan rıza olabilir mi? Beni aşan sorular.
Temelde rahatlıkla söylenebilecek olan, nereden bakılırsa bakılsın, kaderin sorumluluğu kaldırmaması. Açlıktan dolayı hırsızlık yapan kadere bunu yükleyebilir. Ama sorumluluğu üzerinden atamaz. Birisine, bir şekilde zarar vermiş olan bir takım zorlayıcı sebeblerin varlığını öne sürebilir (Soru: Ya dalgınlıkla trafik kazası yapan? Bir kasdı olmadan sadece bir anlık boşluk yüzünden?) ama yaptığından bir pişmanlık duymuyorsa "bu benim kaderimdi sen bana yaptırdın"(Maarif/Mesnevi) diyen İblis'ten ne farkı kalır. Sorumluluk duyma, pişmanlık hissi insaniyetimizin işaretleri. Olanın, bitenin evet kaderle bir bağı var. Ama edeb, "Adem'in edebi" sorumluğu Allah'a yazmaktan hicap duyar. Aradaki farkı görmek lazım.
Temelde rahatlıkla söylenebilecek olan, nereden bakılırsa bakılsın, kaderin sorumluluğu kaldırmaması. Açlıktan dolayı hırsızlık yapan kadere bunu yükleyebilir. Ama sorumluluğu üzerinden atamaz. Birisine, bir şekilde zarar vermiş olan bir takım zorlayıcı sebeblerin varlığını öne sürebilir (Soru: Ya dalgınlıkla trafik kazası yapan? Bir kasdı olmadan sadece bir anlık boşluk yüzünden?) ama yaptığından bir pişmanlık duymuyorsa "bu benim kaderimdi sen bana yaptırdın"(Maarif/Mesnevi) diyen İblis'ten ne farkı kalır. Sorumluluk duyma, pişmanlık hissi insaniyetimizin işaretleri. Olanın, bitenin evet kaderle bir bağı var. Ama edeb, "Adem'in edebi" sorumluğu Allah'a yazmaktan hicap duyar. Aradaki farkı görmek lazım.
20 Mayıs 2010 Perşembe
Aşağıda
Kara kuyulardaki dehlizler
Kara haberleri bekler
Kimi karanlıklarda bekler
Kimi karanlıkları deşer
Analar, Çocuklar,
Taze gelinler
Sessizce ölüme yatmış
Yusuflarını bekler
Gün doğar, batar
Ocakların üstünde
Onlarsız tütecek ocaklarda
Vesikalık resimler yadigar
Kara haberleri bekler
Kimi karanlıklarda bekler
Kimi karanlıkları deşer
Analar, Çocuklar,
Taze gelinler
Sessizce ölüme yatmış
Yusuflarını bekler
Gün doğar, batar
Ocakların üstünde
Onlarsız tütecek ocaklarda
Vesikalık resimler yadigar
19 Mayıs 2010 Çarşamba
Gece
tepelerden gece iner yere ve
gece şefkat ile örter ayıbı
rüzgar eski bir sözü fısıldar
bu onun eski alışkanlığı der
gece şefkat ile örter ayıbı
rüzgar eski bir sözü fısıldar
bu onun eski alışkanlığı der
15 Mayıs 2010 Cumartesi
Not
Bir kabahat(?) için iki kişiyi ilgilendiren bir iştir deyip, bunu da bizzat yasa olarak teyit ettiktetn sonra dönüp bunu kamuyu ilgilendiren bir suç gibi nitelendirmek, daha sonra da ayıplamak ilk kararından dönmek midir? tutarsızlık mıdır? kestiremedim.
30 Nisan 2010 Cuma
Yaralar
Kimi pespembe, göz önünde durur (? arızalı)
Kimi içten içe sızlar kanatır
Yaralar olmasa insan ne zalim,
Ne kadersiz, feci bir uykudadır
Karagöz perdesi birden kurulur,
Görünen sokratesin gölgesidir
* * - - / * * - - / * * -
ilk hali :
Kimi uzanırız bir ağacın altına
Kimi Sokrates'e Karagöz oynatırız, mum ışığında.
Yâr bana bir eğlence, medet
Kimi pespembe, görünürde bir yerde
Kimi ise içten içe sızlar kanatır
Ve iyi ki yaralarımız var,
Bir ana gibi, bizi zalimlikten koruyan
Kimi içten içe sızlar kanatır
Yaralar olmasa insan ne zalim,
Ne kadersiz, feci bir uykudadır
Karagöz perdesi birden kurulur,
Görünen sokratesin gölgesidir
* * - - / * * - - / * * -
ilk hali :
Kimi uzanırız bir ağacın altına
Kimi Sokrates'e Karagöz oynatırız, mum ışığında.
Yâr bana bir eğlence, medet
Kimi pespembe, görünürde bir yerde
Kimi ise içten içe sızlar kanatır
Ve iyi ki yaralarımız var,
Bir ana gibi, bizi zalimlikten koruyan
13 Nisan 2010 Salı
Korku, koşulsuzluk vs.
Koşulsuz iyilik ahlâkın insanda bir tabiat olması ile mümkün. Fakat insanın böyle bir noktada(bir dengede) sabit kalabilmesi mümkün değil. İçten gelen bir zorlama ile, yapamama halinde rahatsız olmakla, alışkanlıkla değil. (farkı ne?) İnsanlıkla, eşref-i mahlukatla fark da alışkanlıktan geçsede orada mekaniklikte kalamıyor. O halde terakkide yolcuk nereye ? Muhabbete mi?
Dinden amaç bu mudur emin değilim. Ama (en azından amaçlardan biri olarak) ahlâkın insanda bir tabiat olarak ortaya çıkmasını sağlamak olduğu söylenebilir. Bir tabiat olarak ortaya çıktığında ise devamlı olarak sorgulanan cennet için/cehennem için tartışması kendiliğinden son bulur gibi duruyor. Bu tartışmanın içeriğindeki riya kokusu, ve korkudan dolayı eylemek bir nebze ortadan kaybolur. Mekaniklik ise, bu noktada hâla cevap bekleyen bir soru.
Fakat (bir önceki paragrafla çelişerek) korkuyu tamamamen ortadan kaldırmakta (belki cezbe halinde anlık olarak dalmak?) bir eminlik işareti olduğundan mümkün değil bir yerden. Nefsin ortadan kalkmadığından hareketle sevilmememe korkusuna kadar rafineleşse de korku bağı hep var.
Neden bir tabiat olmalı sorusu da var sırada? Niçin korkuda kalamıyor da korkudan tabiate geçiyoruz? Sükûn ve teslimiyet ise bir cevap olarak durmuyor. (Belki bir netice)
Taslak
Dinden amaç bu mudur emin değilim. Ama (en azından amaçlardan biri olarak) ahlâkın insanda bir tabiat olarak ortaya çıkmasını sağlamak olduğu söylenebilir. Bir tabiat olarak ortaya çıktığında ise devamlı olarak sorgulanan cennet için/cehennem için tartışması kendiliğinden son bulur gibi duruyor. Bu tartışmanın içeriğindeki riya kokusu, ve korkudan dolayı eylemek bir nebze ortadan kaybolur. Mekaniklik ise, bu noktada hâla cevap bekleyen bir soru.
Fakat (bir önceki paragrafla çelişerek) korkuyu tamamamen ortadan kaldırmakta (belki cezbe halinde anlık olarak dalmak?) bir eminlik işareti olduğundan mümkün değil bir yerden. Nefsin ortadan kalkmadığından hareketle sevilmememe korkusuna kadar rafineleşse de korku bağı hep var.
Neden bir tabiat olmalı sorusu da var sırada? Niçin korkuda kalamıyor da korkudan tabiate geçiyoruz? Sükûn ve teslimiyet ise bir cevap olarak durmuyor. (Belki bir netice)
Taslak
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)