15 Haziran 2010 Salı

Avare hayat

Ben neler çektim biliyor musun?

Yazsam hayatım roman olur

Mazlumum mazlumsun mazlumuz

Diyenler arkadan ekler

Alacaklıyız yani hayattan, anlayacağın.

Da hayatın da cebinde akrepler

Balık kavağa çıkınca

Kırmızı kar yağınca

Muhakkak önümüzdeki perşembetesi

*

Avare hayatsa gülerek

Rastgele masalara bıraktırır

Hesap pusulalarını

Hiiiç üstüne alınmadan

14 Haziran 2010 Pazartesi

Uçan kediler

Uçan kediler, uçan tekmeleriyle tırmıklamakta, köpeklerden kaçarken .

Köpekler ki, parkları istila etmiş, öfkeleri enaniyetlerini beslemeye hazır

Özgürlüğün başı boşluğuyla her harkeket edene teyakkuzda

Çınarlar, kestane ağaçları asırlık suskunluklarıyla, mütesebbim ve uykulu

Kışın soğuğuna yazın hırgürüne, olana bitene anlayışlı.

4 Haziran 2010 Cuma

Eşref-i mahlukat

İnsanı eceli eğretileştirir, beşeriyeti yalpalatır

Sabitleyip eşref-i mahlukata çeviren insanlığıdır

2 Haziran 2010 Çarşamba

Akıl

Galiba ...

*Aklın yaptıkları küçümsenecek şeyler değil. Olguları derleyip toparlaması, düzenlemesi, sonuçlar çıkarması ve ölçüp biçerek vicdanın kapısına bırakması... Bir ağır işçi gibi bilmeyi sırtlar; bilgi, sorumluluk yüklenmebileye, pişman olabilmeye yol açar. Bir yerde akıl kaderi ayakta tutan omurga gibidir. Akılsıza, aklını kaybetmişe ise ne kadar sorumluluk yazılabilir.

Akıl, irfanın bilgi yönü. Tecrübeyi fiile o geçirir, o sorgular, kesip biçer, hayata yamar. En nihayetinde ise irfanın sezgisine, vicdanına işi bırakarak geri çekilir.

Akıl, irfanı hayat karşısında ayakta tutar, önüne sonsuz seçenekler koyar.

Bitmiş, şekillenmiş, donmuş bir irfan ne kadar mümkün? Donmuş, bitmiş bir tecrübeden; şekillenen, değişen, yanılan, kendini düzelten bir irfana yol akılla bulunur.

İnsan bir mutant değil. Hayat da insandan bir bilgisayar programının mutat cevaplarını, bir satranç partisinin ezberlenmiş hamlelerini beklemez çoğu kez.

*İrfanın bir limiti, tarifi yok. İrfana sahip oluş, olaylara verilen cevaplar ile ortaya çıkıyor ki olaylarında, bakışlarında, anlamlandırmalarında bir sonu yok.

İrfan sahipliği iddiası ise pratikta pek mümkün değil. Ancak bir başkasının, bir başkası için irfanlı iddiası mümkün. Bu da bu tarihe kadar yaşananların neticesi, yaşanılacakların garantisi değil.

* Bir duruştan, bakıştan verilen bir cevap. Bilgi sahipliği üzerinden bir seziş ise irfan ; içinde tefekkür, akıl, hikmet, kalp olan bir tavır.

*Hayatla başa çıkma da sukûnu koruma ve olana rıza gösterme sırf ibadet ile huzuru derinleştirmekle mümkün değil. O zaman iş daimi bir uzlete gider. Halbuki toplum içinde insanlarla yaşayışta olanı biteni anlamladırıp, arkada bırakabilmek için irfana ihtiyaç var. İrfan araftan her dışarı atılışta dönüş bileti gibi. İnsan kurdu, kuşu seyrederek vakit geçirmiyor. Aksine Mevlana'nın dünyasında hayatın içinde hayatla şekilleniyor. Hayat hep bir cevap vermeyi, bir yol seçmeyi bekliyor. İyi ile kötü arasında farkın ayırdedilemediği her nokta hep bir seçim bekliyor bizi. Seçimlerin sonuçlarından çıkan sıkıntılarla, pişmanlıklarla uzlaşmayı, çilelere katlanmayı.

Zahire mâna katan onu anlamlandıran insanlık. İnsanlık ise bir bütün olarak irfanın üzerinde yükseliyor. Hz. Pir ibadetin zahirisini bir kab olarak değerli bulur. Ama onu değerli yapan içindeki mânadır. Burada (insanlıkla, hakikatle tavır alışın neticesinde) zahirin karşısına gelen tam olarak batın değil. Batına da yol açacak olan bir neşe. Zahirle batın arasında bağı kuran da belki bu neşe. Hayata verilecek cevaplar için, hakikat derdi için heybemizde irfanın bulunması gerekiyor gibi duruyor.

* Aşkla seyredenin akla ihtiyacı olmayabilir, aşkla iş yapanın ise akla her daim ihtiyacı var.

Taslak

30 Mayıs 2010 Pazar

Bugün

Özürlüler Vakfı seminerinden artakalanlar:

* STK'lar hayır kurumu olarak görülüyor. Beş kişiyi bulanların dernek kurabiliyor olması dernek sayısının çoğalmasına, bu da yapılanların verimsiz olmasına sebeb oluyor.

* Denen o ki: Türkiye'de 8,5 milyon engelli var ama bir de sosyal engelliler var ki bunlarla birlikte bu sayı, engelli sayısı, çok yükseliyor. Sosyal engelli kavramını ise ilk bugün duyduk.

* Özürlüler için kurulan dernek ve vakıflar gönüllülük üzerinden yaşamlarını sürdürüyor. Özellikle yer tahsisi konusnda yerel yönetimlerin yardımları kuruluşlarında itici güç oluyor. 30-40 yıllığına kiralanan yerlerin sözleşmelerinin yenilenmesinde ise sorunlar yaşanıyor. Bizden olmayan düşüncesinin bir kaç derneğin sözleşmesinin yenilenmesinde sorun olduğunun, birbirlerini teyit eder şekilde, telaffuz edilmesi utanç verici. Neyse ki sorun şimdilik çözülmüş, daha doğrusu anlatanların ifadesine göre derin dondurucuya kaldırılmış.

* Özürlülerin en büyük sorunu ulaşım ve iş. Kaldırımlar engellerin başında geliyor. Önerileri daha çok sokağa çıkmalıyız, ancak böyle düzelir deniyor.

* Bir konuşmacının şakayla karışık ilginç bir şikayeti oldu: Aklımda kaldığı kadarıyla "Özellikle iki tv kanalı bu konuda öne çıkıyor. Adam karısını döver, alkolik olur, insanlara eziyet eder; bir de bakarsın ki sabaha felç oluvermiş. Engelliler/ özürlülüler şeytan mı? Peki küçücük özürlü çocukların ne günahı var. Anasının, babasının vardır bir günahı" ise ne kadar dayanaksız bir iddia, aptalca bir bahane böyle şeyler için.

Gölge

Bin bir yüzlü zaman kalk der
Gölgeyi davetsiz hayaller izler
Dolu bir otobüsün arka koltuğunda
Minübüste ayakta, oturma odasında

Bir sırtlan, bir yarasa sürüsü gibi üşüşür
Orda, burda, çat kapı arkasında

Bir bütünün kırılmış dökülmüş parçaları
İsteksiz toparlanmak istemez

Sıkı bir aklın sorgusundan kaçar hayat
Bir gölgenin içine saklanır insanlık

Güneşte salınan bir yaprak gibi
Unutulup bir şiire hapsolmak dileği
Belki bir tekerleme gibi söylenmek
Hikmet kırıntılarıyla avunmak isteği

25 Mayıs 2010 Salı

Kader/Sorumluluk

Rızanın temellendirilmesinde kadere ne kadar ihtiyacımız var? Ya da kader fikri olmadan rıza olabilir mi? Beni aşan sorular.

Temelde rahatlıkla söylenebilecek olan, nereden bakılırsa bakılsın, kaderin sorumluluğu kaldırmaması. Açlıktan dolayı hırsızlık yapan kadere bunu yükleyebilir. Ama sorumluluğu üzerinden atamaz. Birisine, bir şekilde zarar vermiş olan bir takım zorlayıcı sebeblerin varlığını öne sürebilir (Soru: Ya dalgınlıkla trafik kazası yapan? Bir kasdı olmadan sadece bir anlık boşluk yüzünden?) ama yaptığından bir pişmanlık duymuyorsa "bu benim kaderimdi sen bana yaptırdın"(Maarif/Mesnevi) diyen İblis'ten ne farkı kalır. Sorumluluk duyma, pişmanlık hissi insaniyetimizin işaretleri. Olanın, bitenin evet kaderle bir bağı var. Ama edeb, "Adem'in edebi" sorumluğu Allah'a yazmaktan hicap duyar. Aradaki farkı görmek lazım.

20 Mayıs 2010 Perşembe

Aşağıda

Kara kuyulardaki dehlizler
Kara haberleri bekler

Kimi karanlıklarda bekler
Kimi karanlıkları deşer

Analar, Çocuklar,
Taze gelinler

Sessizce ölüme yatmış
Yusuflarını bekler

Gün doğar, batar
Ocakların üstünde

Onlarsız tütecek ocaklarda
Vesikalık resimler yadigar

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Gece

tepelerden gece iner yere ve
gece şefkat ile örter ayıbı

rüzgar eski bir sözü fısıldar
bu onun eski alışkanlığı der

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Not

Bir kabahat(?) için iki kişiyi ilgilendiren bir iştir deyip, bunu da bizzat yasa olarak teyit ettiktetn sonra dönüp bunu kamuyu ilgilendiren bir suç gibi nitelendirmek, daha sonra da ayıplamak ilk kararından dönmek midir? tutarsızlık mıdır? kestiremedim.