Gece küsmüş bulutun derdi tutar
İki yorgun göze dalmış da susar
.
9 Nisan 2011 Cumartesi
7 Nisan 2011 Perşembe
Şifreler
Şifre niçin konur? Bazılarının söylenenleri anlamaması, bazılarının anlaması için. Şifre herkes tarafından çözülmeye açık değildir. Edebiyatta, şiirdeki semboller gibi değil. Şifre çözüldüğünde şifre olmaktan çıkar, sembol çözüldüğünde sanat olur. Dil ile karşılaştırısak, belli nesnelere, kavramlara belli semboller yüklenir. Dilde gaye iletişim olduğundan bu sembollerin çözülmesi esastır.
İki kişi ya da bir topluluğun kendi arasında, başkalarını ilgilendirmeyecek bir konuda, kuş dili misali, bir şifrelme makul kabul edilebilir. Herkesi ilgilendiren bir konuda şifreleme; çıkar elde etme, öne geçme sözkonusu olduğunda ise sahtekârlık olur.
Şifrelemenin mantığı altında çok kez eşitsizlik düşüncesi yatar. Şifreleyenin şifrelemesine sebeb olan topluluğu kendinden saymaması tek neden olmasa bile önemli nedenlerden biri. Denk olmama düşüncesi üzerinden aktarılan bir düşünce var ise bundan bir geleneğin doğmasına şaşmamak gerek.
İnsan ilişkilerini bile “Batın”ın gölgesinde kavrayan şifreci gelenekler; akla, hikmete, tecrübeye soğuk bakarken; hiyerarşik bir insanlık anlayışına dönüveriler. Bu düşüncede herkesin hikmetten bir payının olabileceği, herkesin herkesten bir şey öğrenebileceği fikri örtülü olarak yadsınır. Bir konunun uzmanının olması, söyleyecek çok fazla sözünün olması diğerinin bu konuda fikir beyan etmesine, uzmanın görmediğini görmesine engel değildir. Neticede tevazu ve temkinin gölgesinde öğrenmeye çalışana hakikat açıktır.
İki kişi ya da bir topluluğun kendi arasında, başkalarını ilgilendirmeyecek bir konuda, kuş dili misali, bir şifrelme makul kabul edilebilir. Herkesi ilgilendiren bir konuda şifreleme; çıkar elde etme, öne geçme sözkonusu olduğunda ise sahtekârlık olur.
Şifrelemenin mantığı altında çok kez eşitsizlik düşüncesi yatar. Şifreleyenin şifrelemesine sebeb olan topluluğu kendinden saymaması tek neden olmasa bile önemli nedenlerden biri. Denk olmama düşüncesi üzerinden aktarılan bir düşünce var ise bundan bir geleneğin doğmasına şaşmamak gerek.
İnsan ilişkilerini bile “Batın”ın gölgesinde kavrayan şifreci gelenekler; akla, hikmete, tecrübeye soğuk bakarken; hiyerarşik bir insanlık anlayışına dönüveriler. Bu düşüncede herkesin hikmetten bir payının olabileceği, herkesin herkesten bir şey öğrenebileceği fikri örtülü olarak yadsınır. Bir konunun uzmanının olması, söyleyecek çok fazla sözünün olması diğerinin bu konuda fikir beyan etmesine, uzmanın görmediğini görmesine engel değildir. Neticede tevazu ve temkinin gölgesinde öğrenmeye çalışana hakikat açıktır.
16 Mart 2011 Çarşamba
Dalgalar
Dalgalar sessiz bırak der, kalsın bırak
Gök fısıldar gördüğün âlem bir durak
Gök fısıldar gördüğün âlem bir durak
13 Mart 2011 Pazar
Hakikat Derdi ve Emin İnsan Olma
"Ben ol da bil"
Hz. Pir, aşkı bir yöntem olarak sunmasından sonra, aşka nasıl ulaşılacağını soranlara verdiği bu cevapla bir "olmak" tan bahsederken ne demek istemektedir?
"Olmak" hedefi kendi halinde bir duruşu, dini pratiktleri, teşrifatı mı kastetmektedir? Yoksa bunun dışında ya da bu pratiklerle/alışkanlıklarla/huy edinişlerle ortaya çıkan bir olgunlaşma var mıdır? *
"Maarif"in(1) hemen başında namazın gayesi; kılanı değiştirmesi olarak tespit edilmiştir. "Olmak" için değişmek, olgunlaşmak.
Mevlevî teşrifatı sosyal bir düzenliyici olarak kabul edilirse, bundan gaye insanlar arasında sorunsuz yaşamaktan ziyade (ve buna ek olarak) daha ileri bir hedef olarak insanla öğrenmek, gelişmek olarak kabul edilebilir. Bu ise bir enerji, ışıma gibi dışardan bir değişmeden çok kişinin içinden, kendini izleyerek düzeltmesi, gelişmesi anlamına gelir.
Burada iki temel kavramı öne çıkarırak ve onların üzerinden; "hakikat derdi"(2) ve "emin insan olmak"(3) üzerinden bir açıklama denemesi yapmaya çalışırsak;
HAKİKAT DERDİ : Bir şeyin doğrusunu, aslını bilmediğini kabul ediştir, en başta. Tevazuyla bir eksiklik beyanı olarak kabul edilse bile irfana, öğrenmeye, dinlemeye, gelişmeye, geliştirmeye açıklıktır. Günlük hayatta bir çok ufak tefek sorunla, adaletsizlikle karşı karşıya kalırız. Bu olaylarlar bizi bir karar vermeyle karşı karşıya bırakır. Adil olmak burada hakikati bilmekle, hakikate açık olmakla mümkün olabilir. Verilen karar en mükemmel cevap olmayacaktır çoğu kez ve bu yüzden düzeltilmeye, parantezler açmaya, yeni şeyler söylemeye bizi mecbur bırakacaktır.
Seyyid Burhaneddin Hz. de kastedilen hakikat tam olarak buna denk düşmüyor olabilir. Ama Maarifte kastedilen "olmakla" bir arada okuduğunda böyle bir ikinci anlamın çıkarılmasıda ya da zayıf görülen bu anlamın kuvvetlenmesi mümkün olabilir.
EMİN İNSAN OLMAK : Sadece kötülük gelmeyeceğinden değil de dar zamanda da emin olmak ya da düşmanlığında adalet göreceğinden emin olabilmek olarak geniş anlmada düşünülebilir belki. Eminlik sıfatını kazanmak nefse hakimiyetle, hikmetle, tecrübeyle mümkün ve emin olamak karşındakine güvenmenin, onunla diyolog kurabilmenin, öğrenmenin, öğretebilmenin neticesi.
Şemsi Tebrizi Hz. eminlik sıfatına layık olmayı, "Tanrı'ya muti olma"yı onu sevmekle birlikte anmış, emin olma halini ve çabasını övmüşür. Emin olma gayreti "muti olmayı" sağlar mı? Ya da hakikat derdi ve emin olma derdi bir huy haline, edeb haline dönüşürken; insanın zihnini devamlı meşgul etmesiyle; bir sevgiye, rızaya; bir karşılık görmeye de yol açar mı? Nihayetinde elimizde olan yolda olup gayret göstermekle umud etmek.
Pragmatik/faydacı bir sebebden çok huy geliştirici, edebi yerleştirici olarak ele almak daha doğru sanırım. Meseleyi iki kavramla sınırlamaktan ziyade, bu iki kavramı dışarda bırakmamak ve dipnotlarıyla Mevlevîlik içinde temellenmiş olsa da Mevlevîliğin dışında da genel ahlak dairesinin içinde yol gösterici kavramlar olarak düşünmek mümkün sanırım.
------
1. Maarif - Giriş ve birinci bölüm.
2. "Kimde hakikat derdi (gerçekleri araştırıp öğrenme çabası) yoksa, hakikati istemiyor demektir. Mümin o kimsedir ki, balık gibi susuz yaşayamaz. Bütün dünya nimetlerini balığın önüne koysanız, su olmadığı için orada eğleşemez. Öyle ise mümin de balık gibi suya koşar, suya atılır, hem de küçücük bir suda kurtuluş bulamaz. Küçücük bir suda avlanan balık, su az olduğu için oltada kalır. O su balığın içine sinmez, onu tatmin etmez, deniz gerektir ki, balık orada büyüyüp koskoca timsah hâline gelsin. Ey müridi Sen, şeyhin bedenini küçük görüyorsun, halbuki denizi onun içinde bil, sakın bunu olmayacak muhal bir şey de sanma!"
Hz. Mevlâna'nın hocası Seyyid Burhaneddin Hz. lerinden
3. "Zaten ona göre Müslümanlık, teslimdir, yâni halkı kendisinden emin etmek ve Tanrıya mutî olmaktır. O, Muhammed'in "Elinden, dilenden, Müslümanların emin olduğu kişi Müslümandır" hadîsini pek geniş bir manâda anlıyordu. "Bu gece ben, geleceğim diye söz verdiğim o Hiristiyana gidiyorum dedim. Dediler ki : Biz Müslümanız oysa kâfir, sen bize gel. Ben , o çocuk Müslümandır, çünkü teslim olmuştur. Halk ondan emindir, Tanrıya mutîdir o. Sizse teslim olmamışsınız. Müslümanlık teslim olmaktır dedim" (Fâtih. 13. a ) sözleri, bunu apaçık belirtmektedir."
Mevlânâ Celâleddin - Hayatı, Eserleri, Felsefesi - A.Gölpınarlı sh.59
Hz. Pir, aşkı bir yöntem olarak sunmasından sonra, aşka nasıl ulaşılacağını soranlara verdiği bu cevapla bir "olmak" tan bahsederken ne demek istemektedir?
"Olmak" hedefi kendi halinde bir duruşu, dini pratiktleri, teşrifatı mı kastetmektedir? Yoksa bunun dışında ya da bu pratiklerle/alışkanlıklarla/huy edinişlerle ortaya çıkan bir olgunlaşma var mıdır? *
"Maarif"in(1) hemen başında namazın gayesi; kılanı değiştirmesi olarak tespit edilmiştir. "Olmak" için değişmek, olgunlaşmak.
Mevlevî teşrifatı sosyal bir düzenliyici olarak kabul edilirse, bundan gaye insanlar arasında sorunsuz yaşamaktan ziyade (ve buna ek olarak) daha ileri bir hedef olarak insanla öğrenmek, gelişmek olarak kabul edilebilir. Bu ise bir enerji, ışıma gibi dışardan bir değişmeden çok kişinin içinden, kendini izleyerek düzeltmesi, gelişmesi anlamına gelir.
Burada iki temel kavramı öne çıkarırak ve onların üzerinden; "hakikat derdi"(2) ve "emin insan olmak"(3) üzerinden bir açıklama denemesi yapmaya çalışırsak;
HAKİKAT DERDİ : Bir şeyin doğrusunu, aslını bilmediğini kabul ediştir, en başta. Tevazuyla bir eksiklik beyanı olarak kabul edilse bile irfana, öğrenmeye, dinlemeye, gelişmeye, geliştirmeye açıklıktır. Günlük hayatta bir çok ufak tefek sorunla, adaletsizlikle karşı karşıya kalırız. Bu olaylarlar bizi bir karar vermeyle karşı karşıya bırakır. Adil olmak burada hakikati bilmekle, hakikate açık olmakla mümkün olabilir. Verilen karar en mükemmel cevap olmayacaktır çoğu kez ve bu yüzden düzeltilmeye, parantezler açmaya, yeni şeyler söylemeye bizi mecbur bırakacaktır.
Seyyid Burhaneddin Hz. de kastedilen hakikat tam olarak buna denk düşmüyor olabilir. Ama Maarifte kastedilen "olmakla" bir arada okuduğunda böyle bir ikinci anlamın çıkarılmasıda ya da zayıf görülen bu anlamın kuvvetlenmesi mümkün olabilir.
EMİN İNSAN OLMAK : Sadece kötülük gelmeyeceğinden değil de dar zamanda da emin olmak ya da düşmanlığında adalet göreceğinden emin olabilmek olarak geniş anlmada düşünülebilir belki. Eminlik sıfatını kazanmak nefse hakimiyetle, hikmetle, tecrübeyle mümkün ve emin olamak karşındakine güvenmenin, onunla diyolog kurabilmenin, öğrenmenin, öğretebilmenin neticesi.
Şemsi Tebrizi Hz. eminlik sıfatına layık olmayı, "Tanrı'ya muti olma"yı onu sevmekle birlikte anmış, emin olma halini ve çabasını övmüşür. Emin olma gayreti "muti olmayı" sağlar mı? Ya da hakikat derdi ve emin olma derdi bir huy haline, edeb haline dönüşürken; insanın zihnini devamlı meşgul etmesiyle; bir sevgiye, rızaya; bir karşılık görmeye de yol açar mı? Nihayetinde elimizde olan yolda olup gayret göstermekle umud etmek.
Pragmatik/faydacı bir sebebden çok huy geliştirici, edebi yerleştirici olarak ele almak daha doğru sanırım. Meseleyi iki kavramla sınırlamaktan ziyade, bu iki kavramı dışarda bırakmamak ve dipnotlarıyla Mevlevîlik içinde temellenmiş olsa da Mevlevîliğin dışında da genel ahlak dairesinin içinde yol gösterici kavramlar olarak düşünmek mümkün sanırım.
------
1. Maarif - Giriş ve birinci bölüm.
2. "Kimde hakikat derdi (gerçekleri araştırıp öğrenme çabası) yoksa, hakikati istemiyor demektir. Mümin o kimsedir ki, balık gibi susuz yaşayamaz. Bütün dünya nimetlerini balığın önüne koysanız, su olmadığı için orada eğleşemez. Öyle ise mümin de balık gibi suya koşar, suya atılır, hem de küçücük bir suda kurtuluş bulamaz. Küçücük bir suda avlanan balık, su az olduğu için oltada kalır. O su balığın içine sinmez, onu tatmin etmez, deniz gerektir ki, balık orada büyüyüp koskoca timsah hâline gelsin. Ey müridi Sen, şeyhin bedenini küçük görüyorsun, halbuki denizi onun içinde bil, sakın bunu olmayacak muhal bir şey de sanma!"
Hz. Mevlâna'nın hocası Seyyid Burhaneddin Hz. lerinden
3. "Zaten ona göre Müslümanlık, teslimdir, yâni halkı kendisinden emin etmek ve Tanrıya mutî olmaktır. O, Muhammed'in "Elinden, dilenden, Müslümanların emin olduğu kişi Müslümandır" hadîsini pek geniş bir manâda anlıyordu. "Bu gece ben, geleceğim diye söz verdiğim o Hiristiyana gidiyorum dedim. Dediler ki : Biz Müslümanız oysa kâfir, sen bize gel. Ben , o çocuk Müslümandır, çünkü teslim olmuştur. Halk ondan emindir, Tanrıya mutîdir o. Sizse teslim olmamışsınız. Müslümanlık teslim olmaktır dedim" (Fâtih. 13. a ) sözleri, bunu apaçık belirtmektedir."
Mevlânâ Celâleddin - Hayatı, Eserleri, Felsefesi - A.Gölpınarlı sh.59
13 Şubat 2011 Pazar
Sınırlı sorumlu / komanditer
"Fakat unutulmamalı ki 'uslu olmak', aynı zamanda sakin olmak, kımıldamamak, hareket etmemek, başkalarını rahatsız etmemek demektir. Uslu olanlar, usun sınırları içinde kımıldamadan duranlardır. Aşk ise harekete geçmeyi, yerinde durmamayı gerektirir."
http://www.aksam.com.tr/hakikat-icin-hakikatin-katli-1086y.html
" Belli insanların belli amaçlarla belli kararları aldıkları ve kararların ekonomik gidişimizi bizim için düzenlediği gitgide açık olmaktadır. Bugün herkes yağın sabunun fiyatının nesnel bir arz-talep yasasına göre değişmediğini bilmektedir. Herkes, durgunluğun ve işsizliğin insan yapımı olduğunu bilmekte, ya da bildiğini sanmaktadır, hükümetler bunları nasıl iyi edeceklerini bildiklerini söylemekte, hatta iddia etmektedirler. Laissez-faire'den planlamaya bilinçsizlikten benlik-bilincine, nesnel ekonomik yasalar inancından insanın kendi eylemiyle kendi ekonomik kaderine egemen olacağı inancına geçilmiştir. Toplumsal politika, ekonomik politikayla elele gitmiştir, hatta ekonomik politika, toplumsal politikanın bir parçası haline gelimiştir............... Toplumsal reformların bilinçli çaba ile yapılabileceği inancı, Avrupalı düşüncesinde başat akımdır; bu, özgürlüğün her derde tek deva olduğu inancının yerine geçmiştir..Fransız Devrimi sırasında insan hakları inancı ne kadar anlamlı ve çeşitli gelişmelere gebe olmuşsa,bu inancın varlığı da öyle görünmektedir................... Toplum içinde uygulanması bakımından aklın birinci işlevi, artık, insanı yalnız incelemek değil, dönüştürmektir ve bu insanın akılcı süreçleri uygulayarak kendi toplumsal, ekonomik ve siyasal işlerin idaresini 20. yüzyıl devriminin başlıca yönerinden biri gibi görünmektedir." Tarih Nedir -Edward Hallet Carr sh.159-160-161
Aklın uslu hali sorumluluk almayan bir hale de işaret ediyor. Akılla bir başka insanın hayatını iyileştirmek mümkünken bunu kendi haline bırakmak da bir başka sorumluluk işi. Bir başkasının kaderine etki etme noktasında duyarsızlık/görmezden gelebilme aşka nasıl kapı açar anlamadık doğrusu. İlahi aşka talibin "Tanrının misafirliğine"* duyarsız kalmasını bekleyebilir miyiz?
---
* Mesnevinin bir yerinden
http://www.aksam.com.tr/hakikat-icin-hakikatin-katli-1086y.html
" Belli insanların belli amaçlarla belli kararları aldıkları ve kararların ekonomik gidişimizi bizim için düzenlediği gitgide açık olmaktadır. Bugün herkes yağın sabunun fiyatının nesnel bir arz-talep yasasına göre değişmediğini bilmektedir. Herkes, durgunluğun ve işsizliğin insan yapımı olduğunu bilmekte, ya da bildiğini sanmaktadır, hükümetler bunları nasıl iyi edeceklerini bildiklerini söylemekte, hatta iddia etmektedirler. Laissez-faire'den planlamaya bilinçsizlikten benlik-bilincine, nesnel ekonomik yasalar inancından insanın kendi eylemiyle kendi ekonomik kaderine egemen olacağı inancına geçilmiştir. Toplumsal politika, ekonomik politikayla elele gitmiştir, hatta ekonomik politika, toplumsal politikanın bir parçası haline gelimiştir............... Toplumsal reformların bilinçli çaba ile yapılabileceği inancı, Avrupalı düşüncesinde başat akımdır; bu, özgürlüğün her derde tek deva olduğu inancının yerine geçmiştir..Fransız Devrimi sırasında insan hakları inancı ne kadar anlamlı ve çeşitli gelişmelere gebe olmuşsa,bu inancın varlığı da öyle görünmektedir................... Toplum içinde uygulanması bakımından aklın birinci işlevi, artık, insanı yalnız incelemek değil, dönüştürmektir ve bu insanın akılcı süreçleri uygulayarak kendi toplumsal, ekonomik ve siyasal işlerin idaresini 20. yüzyıl devriminin başlıca yönerinden biri gibi görünmektedir." Tarih Nedir -Edward Hallet Carr sh.159-160-161
Aklın uslu hali sorumluluk almayan bir hale de işaret ediyor. Akılla bir başka insanın hayatını iyileştirmek mümkünken bunu kendi haline bırakmak da bir başka sorumluluk işi. Bir başkasının kaderine etki etme noktasında duyarsızlık/görmezden gelebilme aşka nasıl kapı açar anlamadık doğrusu. İlahi aşka talibin "Tanrının misafirliğine"* duyarsız kalmasını bekleyebilir miyiz?
---
* Mesnevinin bir yerinden
12 Şubat 2011 Cumartesi
Güzel
Bir şeyi beğenmek, anlamak/düşünmek gibi, bir varlık beyanı
Orantılar kurmak, oranların farkına varmak ya da onları hissetmek; parçaların bütünle ilgisini yahut bütünün parçayla alakasını keşfetmek bir bulmaca çözmekden ziyade çözen olarak kendini farketmek ve güzelliği farkedenin de güzelliği farkedebilmekten dolayı ona ortak olması, onun bir parçası olması,
Fotoğraf, resim vs. her neyse, bu farkediş, esere dalış o an için her şeyi unutarak hakikat tecrübesi, eserde, eserle birlikte kendinde bir hakikat arayışı, tecrübesi; tekilliği, tekrarlanamzalığıyla
Olduğu gibi görünmeye alışanın, olanın ne olduğunu arama egzersizini yapmış olanın işi muhtemelen
denebilir belki ?
Orantılar kurmak, oranların farkına varmak ya da onları hissetmek; parçaların bütünle ilgisini yahut bütünün parçayla alakasını keşfetmek bir bulmaca çözmekden ziyade çözen olarak kendini farketmek ve güzelliği farkedenin de güzelliği farkedebilmekten dolayı ona ortak olması, onun bir parçası olması,
Fotoğraf, resim vs. her neyse, bu farkediş, esere dalış o an için her şeyi unutarak hakikat tecrübesi, eserde, eserle birlikte kendinde bir hakikat arayışı, tecrübesi; tekilliği, tekrarlanamzalığıyla
Olduğu gibi görünmeye alışanın, olanın ne olduğunu arama egzersizini yapmış olanın işi muhtemelen
denebilir belki ?
Etiketler:
Kısık ateştekiler,
Notlar,
Olduğun gibi görün göründüğün gibi ol
29 Ocak 2011 Cumartesi
Beş Şehir

"Güzelin en büyük hususiyeti her an yeni gibi görülmesinde, her an bizi kendisine ve kendisinde uyanmaya zorlamasındadır." (sh.178)
Uzun, heyecanlı, duygusal tasvirler; bir sürü hikaye, kişi, mimarî yapı... Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul... Beş Şehir alışıldık bir gezi kitabı değil, hatta gezi kitabı demek bile pek yerinde değil. Daha çok bir kronoloji üzerinden kültür tarihi belki. Tanpınar'ın çabası, muhtelif zamanlarda yaptığı geziler ya da yaşadığı yerler hakkında kendinde oluşan intiba ile birlikte bu yerlerin kültür haritasını çıkarmaya yönelik. Her şehrin parlak oldukları devirler o şehirlere birer damga vurmuş. Örneğin Erzurum için Şelçuklular devri, Bursa içinse Osmanlı devrinin kuruluşunda başşehir olduğu zamanlar... Tanpınar'da bu dönemlerden yola çıkarak mimarîden, çinisine, vitrayına; ağaçlarına, bahçelerine, halkın alışkanlıklarına kadar bu küçük hacimli kitapta pek çok detaya girer. Bütün bu ayrıntılar dikkatli ve meraklı bir gözün neticesi besbelli.
Tanpınar Beş Şehir'i yazma sebebini bize son bölümde açıklar gibidir:
"En büyük meselemiz budur; mazi ile nerede ve nasıl bağlanacğız, hepimiz bir şuur ve benlik buhranının çocuklarıyız." (sh.208) der.
Tanpınar neticede net bir formül önermez. Geçmişte kendisi için önemli gördüğü konulara işaret etmekle yetinir. " En iyisi, bırakalım hâtıralar içimizde konuşacakları saati kendiliklerinden seçsinler. Ancak bu cins uyanış anlarında geçmiş zamanın sesi bir keşif, bir ders, hulâsa günümüze eklenen bir şey olur. Bizim yapacağımız yeni, müstahsil ve canlı bugünün rüzgârına kendimizi teslim etmektir. O bize güzelle iyinin, şuurla hulyanın el ele vereceği çalışkan ve mesut bir dünyaya götürecektir" (sh. 208.) Tanpınar'ın önerisi geçmişe uyanık bir kalp ile bakmak, onu öğrenmeye çalışmaktır. Günün şarları geçmiş ile bugünü kendiliğinden bir araya getirir demektedir.
Gelecek için bir felsefe, düşünce sistemi önermez ama bir takım hasletleri içinde barındıran okullara da işaret etmeden duramaz.
Konya'da izlemiş olduğu bir semâ töreninin ertesi gününü anlatırken " O akşam semâ'da gördüğüm insanları ertesi sabah çarşıda, pazarda işlerinin başında ve bir talebimi lisede karşımda görünce hakikaten şaşırmıştım. Onları ben arkalarında esen Rast'ın sert rüzgârında uçup gitmiş sanıyordum. Bu ölen ve ertesi sabah dirilmenin sırrını bilen insanların arasına katılamadığıma, o neşveyi bulamadığıma şimdi bile içimde üzülen bir taraf vardır" (sh.88) der.
Beş Şehir'de Tanpınar aziz dostum diyerek adını andığı A. Gölpınarlı'nın Mevlevîlik tanımını, Konya bölümünde tekrarlar gibidir. İlâhî aşkta kendini kaybettikçe hayatı ve insanı bulur.(sh.84) Hayata ve insana yayılan aşk tarifi Gölpınarlı Dede'nin Mevlana Celaleddin Hayatı, Eserleri, Felsefesi kitabında da benzer bir şekilde yer alır.1 Sanki onun fütüvet ve ahilik vurgularını takip eder gibidir.
Hayata ve insana yayılmayı ya da insanı önemseyen bir bakışı benzer bir şekilde Tanpınar'ın Huzur'unda da görüyoruz. Yazar bunu kastederek mi yazmıştır, yazdıklarından bu netice çıkar mı bilemiyoruz ama romanda sadece üretimi ve gelişmeyi öne süren İhsan hep hastadır, eskiyi tamaman inkar eden Suad intihar eder, geçmişi amcasıyla beraber yaşayan Nuran, hayatı hazları ile yaşayan kocasına dönerek kaderine razı olur. Bir tek Mümtaz yazarın Şeyh Galib'e formüle ettirdiği
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen,
Merüm-î dîde-i ekvân olan âdemsin sen!
İyi bak kendine, âlemin özü sensin.
Sen varlığın gözbebeği olan âdemsin.
bakışı ile buhrandan çıkar. Bütün roman kahramanlarının fikirlerini kendinde toplayıp bunları Şeyh Galip'le mühürlediğini, bize bir sentez için bir ipucu bıraktığını söyleyebiliriz.
Beş Şehir'de, "Mevlevîlik ne tevazu ve mahviyeti, ne de hangi mertebede olursa olsun itibarı kabul eder. Eşitler arasında geçen bir maceradır. Ve bu eşitlik sade tarikatın içinde değil, dışında da hükmünü sürer. Çünkü esası, bugünün felsefesinin çok sevdiği tâbirle inasnın kâinattaki yeridir " (sh.87) dedikten sonra yukarıdaki beyiti vererek burada da Şeyh Galibi anar.
Huzur'u Şeyh Galip ile mühürleyen Tanpınar, Beş Şehir'de Ankara'yı anlatırken Hacı Bayram Veli'den naklettiği menkıbe de manidardır. Hacı Bayram Veliden bahsederken onun yani Bayramiye tarikatinin, bir esnaf ve çiftçi tarikatı olduğunu, bir ahîlik teşkilatı olduğunun altını çizer. (sh.18) Hacı Bayram'ın etrafında çok insanın topladığını bunun da padişah II. Murad'ı endişelendirdiğini, bir müddet Edirne'de yanında misafir ettiğini, niyetlerinden iyice emin olduktan sonra onu geri yolladığını sözlerine ekler. (Sh.18-19) Hacı Bayram Velî hakkında anlatılan bir çok menkıbe arasından Hacı Bayram'ın mütevazi bir şekilde tarlada müridleriyle çalışırken Akşemseddin kendisine tabi olmak için gelmesini seçer. Akşemseddin onu tarlada çalışıyor bulunca o da çalışanlara katılır. Bir müddet tarlada hepberaber çalıştıktan sonra yemek için mola verildiğinde herhangi bir iltifat görmeyen Akşemseddin, alçakgönüllü bir şekilde köpekler için ayrılanlarla karnını doyurunca çağrılıp, kabul edilir. (sh.19)
Tanpınar'ın eserlerinde sık geçen temalardan biri musikidir. Musikideki ihtişamın Osmanlının yıkılış dönemine gelmesinin ve bunun musiki üzerindeki etkilerini sorgulamadan edemez. Yine de bu konuda ihtiyatlı davranıp son sözü uzmanlara bırakır. Bu ihtiyadını da "Şurası var ki kendimiz gibi geçmiş zaman da bizdeki aksiyle tekavvün hâlindedir. Kâinatımız nasıl akisleimizle yaratırsak; maziyi de düşüncelerimizle, duyguarımızla ve değer hükümlerimize göre yaratır, değiştiriz" (sh.197) diye açıklar.
Tanpınar anlattığı hikayelerin bitmiş bir dönemin hikayesi olduğunu bilir. Dede'nin İstanbul'u terk edişini, II. Mahmut'un Cuma Selamlığı sırasında ve namaz esnasında askerî mızakanın dışarda Mozart ve Rossini'den parçalar çalmasını(sh.202), Beyoğlunun gelişimini analtırken ağırca kapanan bir devri resmeder. Bu kapanan devrin içinde de bir çok gelenek bazen değişmiş, bazen yok olmuştur. Bir çok ince zevkin oluşması birbirini izleyen geleneklerdeki bu değişme ile oluşmuştur.
Tanıpanar anlatığı zamana bir hasret duymadığını, Kanunî'nin, Sokullu'nun, İstanbu'unda on dakikadan fazla dayanamayacğını söyledikten sonra şöyle devam eder.
"Yahya Kemal'siz, Mallarme'siz, Debussy ve Proust'suz bir Süleymaniye veya "Kanunî Mersiyesi", hattâ onlara o kadar yakın olan Neşatî ve Nedim'in, Hafîz Post ile Dede'nin arasından geçerek kendilerine varamıyacağımız bir Sinan ve Bâkî tahmin edebileceğimizden daha çıplaktır" (sh.206)
Tanpınar kendisinde meydana gelen boşluk hissinden dolayı kültürle, onun bıraktıklarıyla ilginediğini söyler. Eski zamanın güzelliklerinin onda uyandırdığı şey ise biraz örtülü kalır.
Güzellik duygusunun içimizde uyanmasına duyduğumuz ihtiyaç nedir? Ya da içimzde uayandıracağı şey nedir? Verilecek en kestirme ve aceleci cevap herhalde bunun bir ferahlama olacağıdır. Bütünlüklü bir bakışın, duruşun kazanılmasında ve sürdürülebilmesinde güzelin, güzelliğin konu olması üzerinde ise etraflıca düşünmek ve yazmak gerekir sanırım.
---
1) Hâsılı Mevlânâ’nın tasavvufu, sırf mistik ve idealist bir tasavvuf olmayıp mahdut varlıktan, ferdiyetten ve ferdi ihtiraslardan tamamiyle sıyrılmak ve halka, topluluğa yayılmak sûretiyle tecelli eden ve sosyal hayatta hudutsuz bir sevgi, insanî bir görüş ve mutlak bir birlik halinde, moral sahadaysa herkesin kendisini, bir kâmile uymak suretiyle ıslâhı ve umumî olarak hayra, güzele ve iyiye doğru bir gidiş, insanî bir terbiye halinde tezahür eden ve böylece de realitede amelî karaktere sahip olan bir tasavvuftur. (Mevlana Celaleddin Hayatı, Eserleri, Felsefesi - Abdülbaki Gölpınarlı Sh.205 )
Kör döğüşü
Yeniden alacakaranlık kuşağına girmek üzereyiz.
Belediye seçimleri, referandum, şimdi de genel seçimler. Referandum bir toplumsal travma idi. Ne siyasiler, ne de halk/seçmen bu stresi henüz üzerinden atmadan, yeniden kaldığımız yerden siyasi çekişmlerin içine gireceğiz.
Referandumun demokratik bir hak olup olmadığı ayrı bir konu. Ama "olmak ya da olmamak" üzerinden sık aralıklarla toplumu geren kampanyaların sağlıklı olmadığı da ayrı bir konu. Söylenen saçma sapan sözlerin daha sonra dil sürçmesi olarak sunulması ya da sahip çıkılıp savunulması bir yorgunluğun belirtisi sanki. Sadece seçmene hitap etmek, onu harekete geçirmek, heyacanlandırmak için devamlı bir şeyler söyleme ihtiyacı, hergün mikrofonun uzatılması bizi gerçek dünyadan uzaklaştırıyor galiba. Propagandanın dünyasında hakikatlere ne kadar yer var ki?
Hergün siyasetçi izlemekten illallah diyeceğimiz günler yakınken bütün bunların dışında kalıp ruh sağlımızı korumak ne kadar mümkün bilemiyoruz.
Belediye seçimleri, referandum, şimdi de genel seçimler. Referandum bir toplumsal travma idi. Ne siyasiler, ne de halk/seçmen bu stresi henüz üzerinden atmadan, yeniden kaldığımız yerden siyasi çekişmlerin içine gireceğiz.
Referandumun demokratik bir hak olup olmadığı ayrı bir konu. Ama "olmak ya da olmamak" üzerinden sık aralıklarla toplumu geren kampanyaların sağlıklı olmadığı da ayrı bir konu. Söylenen saçma sapan sözlerin daha sonra dil sürçmesi olarak sunulması ya da sahip çıkılıp savunulması bir yorgunluğun belirtisi sanki. Sadece seçmene hitap etmek, onu harekete geçirmek, heyacanlandırmak için devamlı bir şeyler söyleme ihtiyacı, hergün mikrofonun uzatılması bizi gerçek dünyadan uzaklaştırıyor galiba. Propagandanın dünyasında hakikatlere ne kadar yer var ki?
Hergün siyasetçi izlemekten illallah diyeceğimiz günler yakınken bütün bunların dışında kalıp ruh sağlımızı korumak ne kadar mümkün bilemiyoruz.
25 Ocak 2011 Salı
13 Ocak 2011 Perşembe
Yekpare zaman?
Henüz oturmamış bir konu olarak "gerçek zaman"* hakkında notlar:
* Gerçek zaman "olduğu gibi görünenin..." zamanında yayılır (?)
* Gerçek zaman kendisinden hakikatin istenmediği zamanda da bir hâl olarak yaşamalı (ki istendiğinde hakikati talep edebilir bir şekle bürünebilsin)
*"Olduğun gibi" de sanki bir gerçek zaman talebi var. Fakat bu talebi hayat her an istemiyor. Bir sorunla karşılaştığında bir çözüm olarak istiyor.
* Bir problem gibi gözüken boş zamanı - yani olduğun gibi görünmenin talep edilmediği sıradan hayatın aktığı zamanı, (can sıkıtısının zamanını) - gerçek zamanla bütünleyen ve yekpare bir zaman haline getiren nedir? Bir hâlin sürekliliği mi? Edeb/aşk?
* Gerçek zamana gerçekliğini veren onun doldurulması ile alakalı ise, yekpare zamanı (iyi kötü belli bir seviyede tutturulmuş) bir hâlin sürekliği olarak tanımlamak daha mı doğru olur acaba?
---
Güzelin Güncelliği - Gadamer sh.64 festival zamanı (nı gerçek zaman (kutsanan, doldurulan, doğal bir şekilde katılınılan) olarak tanımlası) üzerine söylediklerinden yola çıkarak
* Gerçek zaman "olduğu gibi görünenin..." zamanında yayılır (?)
* Gerçek zaman kendisinden hakikatin istenmediği zamanda da bir hâl olarak yaşamalı (ki istendiğinde hakikati talep edebilir bir şekle bürünebilsin)
*"Olduğun gibi" de sanki bir gerçek zaman talebi var. Fakat bu talebi hayat her an istemiyor. Bir sorunla karşılaştığında bir çözüm olarak istiyor.
* Bir problem gibi gözüken boş zamanı - yani olduğun gibi görünmenin talep edilmediği sıradan hayatın aktığı zamanı, (can sıkıtısının zamanını) - gerçek zamanla bütünleyen ve yekpare bir zaman haline getiren nedir? Bir hâlin sürekliliği mi? Edeb/aşk?
* Gerçek zamana gerçekliğini veren onun doldurulması ile alakalı ise, yekpare zamanı (iyi kötü belli bir seviyede tutturulmuş) bir hâlin sürekliği olarak tanımlamak daha mı doğru olur acaba?
---
Güzelin Güncelliği - Gadamer sh.64 festival zamanı (nı gerçek zaman (kutsanan, doldurulan, doğal bir şekilde katılınılan) olarak tanımlası) üzerine söylediklerinden yola çıkarak
Etiketler:
Kısık ateştekiler,
Notlar,
Olduğun gibi görün göründüğün gibi ol
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)