
Elbistan*
Çevre, üzerine çok fazla düşündüğüm bir konu değildi. Çevre kirliliği ile karşılaşmadık mı? Bir çok kez karşılaştık; Haliç oldum olası pisti, Kızkulesi yakınlarında çarpışan gemilerden sızan petrol Boğaz'ı ve Marmara'yı kirletmişti, doğalgazın olmadığı yıllarda İstanbul'da ve Ankara'da kışları hava hep dumanlıydı, Çernobil'deki patlama neticesinde radyoaktif sızıntı, Karadeniz bölgesini ve muhtemelen bir çok yöreyi radyoaktif serpinti ile zehirlemişti ama nedense bunlar bize hep münferit olaylar gibi gelmiş, bir müddet sonra konuyu unutuvermiştik. Sanki hepsi bir kaza, doğal afet, kader gibi duruyordu. İnsan eliyle önlenmesi mümkün olmayan, kirliliğe sebeb olan faliyet önlenirse daha büyük bir bedel ödenecek, medeniyet/gelişme geriye gidecek gibi düşülnür; üzerinde pek fazla konuşulmaz, etkisi geçtiğinde de hemen unutulurdu. Doğa nasıl olsa kendi kendini temizlerdi. Çevre konuları üzerinde konuşmama, düşünmeme üzerine genel bir anlaşma varmış gibiydi. Bu konsensusu zayıflatan iki olay oldu, biri ozon tabakasının delinmesi diğeri Çernobil felaketi. Etkileri uzun süren bu iki çevre felaketi sonuçları ile bizleri uzun süre meşgul etti.
Bugün artık bir takım geri dönülmez sonuçlara sebeb olan bu çevre felaketlerinin, zamanında görmezden gelinmesi hangi yanlış bakışımızın neticesidir? Çevre kirliliği için çıkarılan yasalar, güvence altına alınmaya çalışılan doğa, gene hangi saikle delinerek kirletilmeye devam edilmiştir? Fabrika sahibinin, kapıda protesto edenlere kızan çalışanların doğanın kirletilmesine devam etmesine zorlayan mantık nedir?
Kütahya'daki gümüş madeninin siyanürlü havuzlarının sızıntı yapması tehlikesine karşı protesto yapan köylülerin karşısındakiler de gene kendi akrabaları, eşleri dostları idi. Çalıştığı işi kaybetme korkusu, ilerde belki kendi hayatlarına mal olacak fabrikayı koruma zorunluluğuna yol açıyordu.
Çalışanların işlerini kaybetme gibi kabul edilebilir bir mazeretleri var. Ya fabrika sahiplerinin? Öne sürülebilecek mazeretler- kapanırsak, üretimi düşürürsek, pahalı arıtmalara yönelirsek birinci dereceden sorumlu olduğumuz çalışanlarımız işssiz kalır, fabrikamız zor durunda kalır belki kapanır, ülke ekonomisine katkımız azalır, daha az vergi öderiz, zarar eden bir firma oluruzdu. Bir organizma gibi çalışan işyeri, kendi hayatının varlığını devam ettirmeyi birinci dereceden bir sorumluluk olarak kabul etmekte ve hatta bunu bir ahlâki gerekçe olarak öne sürebilmektedir.
Burda gelecek kuşakların ve tüm canlıların, ekosistemin dengesinin varoluşu ile dengelenecek ahlâki karşı argümanı nasıl ortaya kayabiliriz? Ömrünü tamamlamış bir Nükleer santralın kapanmaması kararını, daha yüksek kapasitede çalışarak daha büyük ve korumasız siyanür havuzları kurma kararını engellemeyi sağlayacak bakışımız ne olabilir?
--
"Sosyal politika"nın dilinden hareket edersek; gelecek kuşaklar da güçsüz kabul edilip korunması gereken, güçsüz gruplardandır. Güçsüzlüğü, görüşünü/tercihini dile getiremekten geliyor öncelikle. Bunun yanında onlara temizlenmesi gereken hava, su, toprak bırakılmasından; bu kaynakların tüketilmesinden.
devam edecek
*http://www.basakgazetesi.com/news.php?id=9488
