17 Ocak 2012 Salı

Seçkinci Kültürel Bakış??

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalYazar&ArticleID=1075706&Yazar=EZGI-BASARAN&CategoryID=98

Beşir Ayvazoğlu'nun röportajı kitle kültürü/halk kültürü ile yüksek kültür diye isimlendirilen kültür üzerinden yürütülen tarışmaları hatırlattı. Beşir Ayvazoğlu, ya şehire gelenlerin bir kültürel geçmişlerinin olmadığına inanıyor ya da bu kültürle şehirde (/burjuva(?)) üretilen kültür arasında bir hiyerarşi kurmakta.

Yazarın seçkincilikle suçlandığı kesimin halk müziğine olan aşinalığını, emeğini görmezden gelmemek lazım. Bugün klasik Türk Müziği diye adlandırılan müziğe Bizans Müziği diyenler de olmasına rağmen, içlerinde bu müziğe saygıyla yaklaşanların sayısı oldukça kabarıktır. Gerek yerli senfonik eserler, gerek Anadolu Rock ve hatta hafif müzik bu kaynakla uzun süre ilinti olmuştur. Ya bu kültürlerin arasındaki geçişkenlikler? Fuzuli okuyan Kazancı Bedih'i nereye koyacağız? Aruzla yazılmış Halk Türküleri ya da makamlı türküler? Kentte yetişmesi düşünülen yeni burjuvalar bunlara sırt mı dönecek?

Sanat hakkında malumat sahibi olmak güzel de bu bir seyircilik vasfı nihayetinde. Ama sanatla uğraşmanın gayesi amatörce olsa bir şeyler yapabilmek olmalı  ve aynı zamanda, bir müzik aleti çalmak, çalan şarkıya eşlik edebilmek de olsa gerek. Yazar tarafından burjuvaya yüklenen misyon sanat eserinden anlamak, konsere gitmek, hat/tezhip satın alarak sanatçının yaşamasına imkan tanımaktan öteye gitmiyor.

Seçkincilik eleştirisi bir başka seçkinci bakıştan yapılıyor gibi duruyor.




28 Aralık 2011 Çarşamba

Akrebin derûnun'dan

Birgün akrebin biri,  nehrin öbür yakasında kalmış yavrularına kavuşmak için kurbağaya ricacı olur.

Kurbağa akrebe der ki "geçiririm de - bu iş, canıma kast etmeyeceğine söz verirsen ancak olur"

Kardeş bizim zararımız bir kendimize, bir de anca kulağı delike ehlinedir, sözümüz aşkla doludur

Kurbağa, sırtında akrep atlar taştan taşa, aşka gelir akrep atar nara sesi tastamam alemi doldurur

Öyle ser-mestem ki idrâk etmezem dünyâ nedür

Men kimem sâkî olan kimdür mey û sahbâ nedür

Kararı kalmaz kurbağanın, "sen bensin ben sen" der de yakasını yenini yırtar

Kim kurbağa kim akrep ne farkeder,  kurbağa da akrep de aşk nehrine atlar

24 Aralık 2011 Cumartesi

Ne yapayım ben böyleyim

"Ne yapayım ben böyleyim" bir mazeret midir?

İnsanın bir teselli olarak kendisine söylediğinde anlamı olan bir şey. Düzeltici bir hareket olarak kederden kurtulumak derdiyle, kötü durumdan dikkati alıp ileriye bakmak açısından bir silkinme belki. Sınırlarını tekrar çizmek o sınırlar içinde tekrar başlamak ya da durumu, hâli herneyse kabullenmek.

Başkalarının hakkı hukuku üzerinden, bunları çiğnemeye yönelmiş bir uslup söz konusuysa iş değişiyor. Bu hem yöneldiği kişinin hukukunu çiğnmek oluyor, hem de hareketi meşrulaştıracı bir anomiyi geliştiriyor.

Uslup sorunlarına öfke kontrolsüzlüğü, boş bulunma gibi mazeretler üretilebilir.  Bunlar, daha sonra tamir edici bir tavır sergilendiğinde dikkate alınabiliecek mazeretlerdir. Bozuk uslubu mazur göstmekten ziyade kötü sözün sahibinin de insan olduğu, hata yapabileceğinden yola çıkılarak; kabahati insani eksiklile bir arada görebilmek. İnsanî mazertlerin işlerliği ise bir özre muhtaç her zaman.

18 Aralık 2011 Pazar

Hz. Mevlâna'nın Şems-i Tebrizi hz.lerine büyük muhabbeti var. Adına bir büyük Divan-ı Kebir'i adamışlar. Onun Şems'de gördüğünü görmekten aciziz.

"Sadece Şems yoktu" demek bir rütbe tenzili. Uslüp şöyle diplomatik bir uslup da değil: Efendim Şems bir ummandı, büyük veliydi, ama onun yanında Hz. Mevlâna'nın başka yoldaşları da oldu.

Tarihte daha evvel Şems'e karşı olanların yaptığını bu devirde tekrarlamayacağız. Tekrarında ısrar edilen bu söylemi mantıklı bir gerekçe ortaya konmadıkça paranteze alacağız.

10 Aralık 2011 Cumartesi

Hayat?

Derin kuyuların serinliğini seyretmek, seyredip de sarhoş olmak
Kibrit kutusundaki sineğin pencersinden Harut'la Marut'u duymak

9 Aralık 2011 Cuma

..

Havalanmak için açılmış kanatlar kaskatı
Kalmadı insanı taşımaya artık yerin takatı

.

29 Kasım 2011 Salı

..

Çevre meselelerine ve hayvan haklarına duyarlılık bir kaybedenler kulübünden bakış değil, ya da insanlardan ümit kesiş. Bir sosyete sporu, naiflik, işsiz güçsüzlükte uğraşılacak meşgale, muhalifliğin suya sabuna dokunmadan gaz alması da değil. İnsanî olarak içinde bunlar olsa da.

Bir vicdan işi olmasının yanında doğa içindeki insanı hatırlayış, benliğinin eksik yanlarını tamir, gelecek kuşaklara bulduğu gibi bırakma derdi. Başkasının sağlığını- hayvan/bitki/insan farkı gözetmeden- düşünebilme aynı zamanda.

Her şeyden evvel sorumlu hissetme, sorumluluk alabilme. Faniliğini akılda tutup ardından bıraktığını düzenleme, düzeltme ahlakı.

Küçük su birikintileri de gün gelir büyük suları kirletir. Bir damla civanın senelerce civa olarak kalışı gibi yaşama direnir de küçük de olsa bir canı soldurur.

25 Kasım 2011 Cuma

Şundan bundan...

Modernizm eleştirilerinde kavram kargaşaları var. Modernizim bir kavram olmaktan çıkarılıp güdelik hayatın sorunlarıyla ilişkilediliyor. Bazen de post-modernizmle, nihilizmle karıştırılıyor ve ahlaki çöküntü sebebi ile sunuluyor.

Modernizm bir eleştiri ile doğuyor. Ama belli bir iyimserliği, gelecek beklentisini, toplum düzeni arayışını da içinde barındırıyor. Modernizmin içinden fikir beyan edenlerden toplum düzenini ahlakta ya da dinde görenlerde bulunuyor. Tüm cevapları içinde barındırmıyor, bir dönemin dünyaya bakışı, insan aklının gelişmesinde bir merhale nihayetinde. Modernizmin kendine göre muhafazakarlığı var mı bilmiyorum? Ya da bundan söz edilmesi doğru olur mu? Tanımından yola çıkarsak elindekini koruma, kültürü aktarma derdi var. Bu yeterli mi ayrı bir soru.

Modern insanın hasta olarak nitelendirilmesi ise bir genelleme. Hasta olmayan insan tanımlamasını da genelleyenden talep eden bir hâli. Dayanışma, insanlık insanî kavramlar. Dönemlerin sartlarından zorlaşabilir, kolaylaşabilse de hiç bir dönemde hiç bir koşul insanın sorumluluğunu kaldırmıyor. İnsanın sorumluluğı ne ideolojilere ne de ekonomik bakışlarla  modernleşmeye devredilebiliyor.

Modern insan tanımını sulu tarımla, yani artık ürünün elde edilmesiyle başlatmak, onu medeniyetin başlangıcına götürmek olur. Artık ürün üzerine geliştirilmiş teorilerle birlikte anılır. Burdan bakıldığında ise insanlığın çok parlak devirlerini, çok kötü devirleriyle bir arada hasta olarak görmek sıkıntısı ile karşılaşırız. Moğol saldırıyla, II. Dünya harbiyle, dinlerin doğuşlarını ve yaşandıkları asrı saadet dönemlerini de aynı kefeye koyup hasta ilan etmiş oluruz.

18 Kasım 2011 Cuma

Popüler kültür ürünleri üzerinden toplumsal değişimenin yönü üzerine

Kültürün zaman içinde (toplumsal değişmelere paralel) değişebildiğini, zamana uyduğunu kabul ettiğimizde kültürün güncel üzerinden de bir şeyler söylediğini kabul ediyoruz sanırım. Kültürün, ister istemez, üretildiği dönemin ruhunu taşıdığını söylemek yanlış olmaz. Her ne kadar sanatçının kendi derdi üzerinden şekillense de, hikaye hep belli bir zaman üzerinden, bakıştan gerçekleşiyor. Tarihsel romanlarda/filmlerde, belli bir zamanı bilerek işlememeğe, zamandan kopmaya çalışanlarda bile. Tanpınar'ın, Yahya Kemal'in yeni cumhuriyeti ve onun arayışlarını temsil etmesi; Orhan Kemal'in, Kemal Tahir'in, Yaşar Kemal'in köy romanları üzerinden 60 ların düşünce dünyasının ışığığla eser vermiş olması  gibi.

Kültür endüstrisi üzerinden 2000'li yılları neler temsil edecek? Ya da elimizde, günümüzde üretilip okunduğunda/seyredildiğinde ilerde klasik olarak kabul edilebilecek bir şeyler var mı? Bir şeyin klasik olup olmamasına tabii ki zaman karar verecek. Ama en azından bugünden, adaylardan söz açıp tahminlerde bulunmak mümkün. Burada problem, hangi ürünlerin popüler kültürün, hangilerinin kültür endüstrisinin ya da bağımsız bir derdi anlatmanın üzerine kurulduğunu tespit etmete. İzleyici/okuyucu yoğunluğuna bakarak bir şeyler söylemekse yanıltıcı olabilir. Burada bir diğer problemse kişisel tercihlerin etkisi olacaktır. İhsan Oktay Anar klasik katagorisine girebilir dediğimizde kişisel bir tercihi ifade etmiş oluruz. Herkesin bu fikre katılmasını beklemek doğru olmaz. Bu olsa olsa, İhsan Oktay ismi üzerinden bir tartışmayı başlatmak olacaktır.

2000'li yıllarda kültür endüstrisinin emek ve sermaye ayırdığı en önemli alan tv dizileri oldu. "Çocuklar Duymasın" 2000 li yılların popüler dizilerinden biri olsa da dönemin ruhunu ifadeden çok "Süper Baba" tarzı aile dizilerinin devamı gibiydi. Daha geride "Neşeli Günler"le simgeleşen Yeşilçam ekolünü sürdürmekteydi. Katışıksıksız kültür endüstrisinin ürünü diyebileceğimiz tv dizilerinden dönemin ruhunu yansıtmaya aday "Muhteşem Yüzyıl" dizisi ise artan tarih merakının bir neticesi gibi duruyor. Tarihsel olarak yeni dönemin ruhunu yansıtmaya çalışsa da, hegomanik dille yeni dönemin uyuşmaması aldığı eleştirilerin şiddetine işaret gibi duruyor. Bir kaş yapayım derken göz çıkarma vaziyeti. Reyting garantisi dizi şablonları ile zamanın anlatım tarzınının değişen ve kendini henüz ifade edememiş bakışla karşı karşıya gelişin ilk tecrübelerinden. Daha evvel, içerk olarak Yeşilçam'da çekilmiş "Battal Gazi", "Malkoçoğlu" ndan çok farklı olmasa da, can acıtan yönünün incelenmesi gerek; tepkilerin bir çarpıtma/beceriksizlik ya da hoşgörüsüzlük olup olmadığını anlamak için. Yine de tepkinin hakim otoritenin diliyle uyuşmadığını söylemek ilk elde yanlış olmaz herhalde.



2000'li yıllarda kültür açısından en canlı alan, ilgiye tabi olan alan sinema oldu. Nuri Bilge Ceylanın filimleriyle canlanan, güven kazanan sinemanın kayda değer ürünleri oldu. Edebiyatsa bu alanda en zayıf alan olarak gözküyor ki burda derin bir boşluk var. Çok satan romanların çoğu popüler kültürün alanında. Yazılış aşamaları, pazarlama stratejileri ile bu alanın simgeleşen ismi, Elif Şafak'ın "Aşk" romanı.

Oluşan bu boşluğu 2000'li yılların bir sorunu olmaktan ziyade 80 sonrasının bir sorunu olarak da görüp ifade etmek mümkün, bir parantez olarak. Ya da 2000'li yıllardaki toplumsal değişmenin aslında çok kuvvetli olmadığını, bu yüzden kültürel olarak kendini ifade edemediğini. Boşluğu, toplumsal değişmelerdeki "kültürel gecikme" teorileri ile açıklamak da bir başka cevap olabilir. Ya da etnosantirik bakışın gücünden dolayı derinlikli bir bakışın doğmadığından/doğamadığından söz edilebilir. Buna bugünün romanını yazacak olanlara söz hakkı verilmemiş olmasını da ekleyerek.

Bu konuyu da kısık ateştekiler konusuna ekleyip yazıyı şimdilik bağlayalım.

3 Kasım 2011 Perşembe

Ay, pudra şekerli bir kurabiye / Notisknâme

Ay, pudra şekerli bir kurabiye
Emanet, kaytan bıyıklı Notiks abiye

Saylonlusu, kozmonotu, teleskoplusu
Patilerin hepsi yumurta topuklusu

Yağmur yağar düşer pencereye
Kurulur divan oturur baş köşeye

Günün hangi saatinde gelirse uykusu
Tombiks'i uyandırmamak en doğrusu

Kırpık gitmiş komşu eve gezmeye
Yaş mamanın tamamı kalmış geriye

Kimse bilmez Çarşı Nohut'un tutkusu
Santradan başlar O'nun siyah beyaz koşusu

Ciğerle balığı nazlanmadan gider yemeye
Sevmez yürümeyi, binmez taksiye

  Limonlusu ya da sirkelisi ille de lahana turşusu
Samur kürküyle salınmak Nohut'un tutkusu


(bitmedi)