10 Temmuz 2012 Salı

Ah bu Kızkulesi


Kızkulesinin etekleri ıslanır
Barış'ın usulca bıraktığı dalgayla
Kadıköy'se yol alır homurtuyla

Ah bu Kızkulesi
Boğaz'ın zarif küçük hanfendisi
Takası, şilebi, şirketi hayriyesi
Yıldızsız gecelerde iç geçirir hepsi


foto:http://fotosarmasik.blogspot.com/

30 Haziran 2012 Cumartesi

John Steinbeck - Bilinmeyen Bir Tanrı'ya



İlk defa bir romanda uzun doğa tasvirlerden sıkılmadım. Hatırlarım, çocukken okuduğum "Sefiller"de uzun uzun anlatılan Waterlo Savaşı'ndan, Paris'in kanalizasyonlarından nasıl da sıkılmıştım.

Doğada, onunla bir uyum icinde yaşayan için ölüm fikrini kabul etmek zor olmalı. Romanın kahramanı Joseph içinde öyle olur. Kaybettiği babasının ruhunun bahçesindeki bir ulu ağaçta yaşadığını kabul edere. Böylece yaşayan, üreyen; devamlı bir canlılık/hareket içindeki tabiatla da uyum sağlamış olur. Yüzler unutulurken hatıralar zihnlerde bir sekilde canlı kalır.
Geride kalanların güç alacağı bir haldedir, bazen bir oyun/bazen bir iman.Steinbeck bize atalar dinlerinin, panteizmin insan ruhunda nasıl kök saldığını "Bilinmeyen Bir Tanrı'ya"da en renkli bir şekilde anlatır.

Bizde de çaput bağlanan, kudsiyet atfedilen ağaçları hatırlattı; sedirler, incirler, cevizler. Başucuna sadece bir ceviz ağacı isteyenler. Bir belgeselde Aşık Veysel'in vasiyetini izlemiştim. Mezarının cevresinin yapılmasını istemiyordu ulu ozan. Ondan bitecek otlardan koyunların, keçilerinde istifade etmesini ister.

Çevirinin hakkini da teslim edelim. Bir kez daha usta ısı bir çevirinin okuma keyfini nasıl artırdığına şahit olduk.

6 Haziran 2012 Çarşamba

Notlar



http://www.irancartoon.ir/gallery/album529/goush

Galiba;

Muhafazakarlığın korumacılığının bir iddiası olmak zorunda.

Muhafazakârlık var olanın korunması üzerine de, bu koruma derdi neyin üzerine? Kanımca bu, üzerinde anlaşılmış ve halihazırda sürdürülen bir toplumsal ilişkiler ağı, insana bakış, haddini hududun bilme yani bir medeniyet, toplumsal yaşayış, birlikte oluş algısı/reçetesi üzerine olmalı. Bir arada barış içinde yaşama anlayışı olmayan bir medeniyetten ve onun varoluş iddiasından söz edilebilir mi? Muhafazakârlığın medeniyetle bağlantısı onun yumuşak karnı. Belki paradoksu, kendini sınaması.

Bir arada barış içinde yaşayabilme algısı şaşı bakmaya başladığında, yani şekiller kurumlarla yer değiştirdiğinde sanırım Altemeyer’in “sağ kanat otoriteryanizmi”nden bahsetmek mümkün. İlericiliğin de kendi muhafazakarlığını yaratıp bir arada yaşama arzusunu otoryatirmize dönüştürme ihtimalini paranteze alalım.

Muhafazakarlık bir medeniyet tarzını koruma refleksini içinde taşırken, bu medeniyetin yaşaması için gerekli olacak bir arada yaşama hukukunu da zihinlere yerleştirmediğinde kendi iddiasının altını oymaya başlar. Burda tahammül mü, hoşgörü mü sorusuna tekrar dönmek mümkün. Tahammülün sınırını hoşgörü lehine mümkün olduğu kadar daraltarak.

Tam nereye denk geliyorlar emin değilim ama, ben de uyandırdığı izlenim üzerinden söz edersem; tahammülün tahamül edilen eylemle, eyleyeni red edişi; hoş görünün ise eyleyini redetmeyip eylemi paranteze aldığını, kimseye zararı dokunmadığında görmezden geldiği üzerine. Hoşgörünün zihni, tahammül edenin zihnine göre daha özgür, daha kendine güvenli. Gene de her olay için tahammül yerine hoşgörüyü önermek zor. Pislenmiş bir yorganı sırf pisleyen rencide olmasın, utanmasın diye kaç kişi gizilice yıkayabilir.

Bir arada barış içinde yaşayabilme önerisinin, zihinsel hazırlığı olmalı. Bir arada yaşama iddiası olmayan otoriterdir, elinde başka bir ensturuman yoktur. Yoksa anıtlar, edebiyat uzun soluklu olmaz, sanat bu birlikteliğin gücüne, derniliğine bir işaretidir bir yerde, bunu gaye etmese de.

Farklı medeniyet tanımlarını, bu tanımların bir arada yaşama arzusunu içerip içermediğini sonraya bırakarak.

düzeltilecek

3 Haziran 2012 Pazar

Tiffany'de akşam üstü

Köprünün ayaklarında bir eski somun
Akşamdan sabaha düşleri yorgun
Binbir renge boyanmış haliyle
Ay'ı taşır yağmurlu gecelerde

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Deşarj olmak insanlıktan çıkmak değil.


Deşarj olmak insanlıktan çıkmak değil. Deşarj olmak için küfretmemiz, saldırganlaşmamız gerekmiyor. Zaten eğer böyleyse, yani bu bizim normal halimizse, saldırganlığımızı gizlemek için maskelerle dolaşıyorsak, içimizde bir hayvan besliyorsak vah bize.

Tirbün taşkınlıkları, küfürleşmeler senelerdir "ama deşarj oluyorlar", diye mazur gösterildi. Sahadaki sertlikler maçın heyecanına, stresine bağlandı. Açık şiddete, küfüre, kötü muameleye şerbetlendik. Niçin? Klüplerin daha çok bilet, şifreli kanalların daha çok decoder satması, birkaç kulüp başkanının, tribün liderinin egosunun tatmin olması, aptal spor programlarının yapılabilmesi, spor yorumcularının sadece iki bilemedin üç maç için gece yarılarına kadar konuşabilmesi için. Ertesi gün tuttuğumuz takımı savunabilmek, iddiamızda altta kalmamak için gece yarılarına kadar seyrettik. Üstelik maçın özetini seyreden normal zekalı birinin anlayabileceği pozisyonları savunmak için.

İddia güzel. Rakip takımdan arkadaşını rencide etmeden kızdırabilmek de. Ama stadyumlara baktığımızda artık bu pek mümkün değil. Şeref locasında kulüp yöneticileri birbirleriyle karışık otururken, sıradan seyirci vahşi hayvanlar gibi tel örgülerin arkasında; polisin, güvenliğin, kameraların gözetiminde; her an insanlıktan çıkması mümkün olduğu endişesiyle. Birbirine düşman, yana yana gelemeyecek, oturamaycak, birlikte maç seyredemeyecek insanların iddiası, futbolun sosyalleştirici yanı kaldı mı? Artık birbirimizden nefret etmemize sebeb olacak ya da artık o noktaya gelmiş bir oyunun oynanması mantıklı mı? Futbol taraftarlığı kişiliğimizin tek varlık nedeni olarak kaldıysa, ona yapılan saldırıyı kişiliğimize yapılmış bir saldırıyı olarak anlamaya başladıysak, bir yerde yanlış var- kapatalım stadyumları. Kapatalım, bunun bir oyun olduğunu hatırlayana, kazananı tebrik edebilecek, kaybedeni rencide etmeden kızdırabilmeyi becerene kadar da açmayalım.

Futbol neticede ekranda, sahada seyredilen soyut bir şey, spor değil. Seyirlik bir oyun. Normal bir insanın 90 dakika koşarak spor yapması, mücade etmesi beklenen/makul bir şey değil zaten. Maç seyretmek sporla ilgilenmek değil. Bir iddiayı takip etmek, futbol endüstrisine gönül vermek, kulüplerin kasasını doldurmasına yardım etmek. Bu kadar özverinin üstüne bir de seyredeni insanlıktan çıkarıyorsa artık bunun üzerinde düşünmek lâzım.

6 Mayıs 2012 Pazar

Kum, hep kum

Kum, hep kum
Çiçeklerin yapraklarında
Terliklerin içersinde, 
Kapiyi açtigimda eşikte

Karıncaların terkisinde
Gözkapaklarımda ellerimde 
Hangi rüzgar taşımakta bu kumu?


Kumdan dalgakıranlar inşaa eder
Homurtulu damperi dolu kamyonlar
Doğu, kurumuş ırmağına bir dil ararken
Suskun şadırvanların karnı guruldar

29 Nisan 2012 Pazar

Temiz çamaşır

Temiz çamaşır kokusu

Hasta gecelerin avuntusu

Kabuk tutmuş zamanlardan

Sızar sabah uykusu

26 Nisan 2012 Perşembe

Darülbedayi'ye Ayar ya da Muhafazakâr Sanat

Sayın İskender Pala geçenlerde "Muhafazakar Sanat Manifestosu" başlıklı bir yazı ile yeni bir tartışma başlattı. Birkaç gün sonrada Şehir Tiyatroları yönetmeliği değişti ve yapılan açıklamadan anlaşıldığı üzere tiyatrolarda oyun seçimleri belediye memurlarına bırakıldı.

 Sanat akımlarının isimlendirlişi, genelde, eserler bir akım oluşturacak şekilde ortaya çıktıp, sergilenip/okunup izlendikten sonra olur. İskender Pala'nın manifestosu bu manada dini duyarlığı olan gençler için cesaret verici, yönlendirici bir çaba gibi gözüküyor. Çünkü sanat eserinin ayırıcı özellikleri icrası, yazılması esnasında ortaya çıkar. Bu şekilde biçimlendirici ısmarlayıcı bir şeklide olmaz.

Bir muhafazakâr dilden, arayıştan söz etmek gerekirse böyle bir arayış Yahya Kemal ve öğrencilerinin (Tanpınar, Yakup Kadri) bu var. Benzer bir devamlılık Gölpınarlı Dede'nin çalışmalarında, eserlerinde gözlenmekte. (Bu devamlılığın izlerini kanatimce Orhan Veli'de, Oğuz Atay'da görmek mümkün, ayrı bir konu.) Bu açıdan isimlendirilmemiş, buna gerek duyulmamış olsa da bir arayış vardır. Bu yüzden İskender Pala ne kadar bunun dini değil geleneksel olduğunu iddia etse de İskende Pala çapında birinin bundan bihaber olması düşünülemez. Kanatimiz bu arayışın sert ve ayrıştırıcı uslubuyla, birleştirici bir unsuru arayıştan çok bir mevzi tutma gayesi güden, ve bize göre bu yüzden gelenekten kopmuş, geleneğin dışında kalmış Necip Fazıl'ın ayak izlerinin devamıdır. Necip Fazıl'dan geriye gidenelerin, Yahya Kemal'i, Tanpınar'ı atlayarak Mehmet Akif'e ulaşmaları ise enterasandır. Bu pencereden bakıldığı içinde "toplumun bağlarının geçmişten travmatik bir şekilde" koparıldığı iddia edilmektedir.

İskender Pala'nın öngürüsü/temenisi daha edebiyat, tiyatro ile sınırlanmış, bu alanda resim, heykel üzerine bir muhafazakar sanat bakışı ancak sansür üzerinden mümkün. Ve sanatları bir bütün olarak kabul ettiğimizde tesbih yapan bir sanatkarı, hat sanatçısını nereye koyacağız. Zaten geleneksel olan, geleneksel yöntemlerle öğrenilen bu sanatlarda "Muhafazakar sanatçı" nasıl olacak da dönüşecek. Bir ressam, ebruya merak salarsa onu nasıl değerlendireceğiz?

MS'nın tanımı bu yüzden sınırlı bir çerçeve içinde durmakta.Tanım halıcılık, kilim, Türküler gibi halk sanatlırını  da dışarda bırakarak daha çok sanat yapanı biçimlendirmeyi hedeflemekte. Bu biçimlendirme neticesinde yapılacak sanatında "Muhafazkâr Sanat" olacağı öngörüsünde.

Aslında telafuz edilmemiş olsa da, bu akıl yürütme sanatın eğitici, öğretici rolünün olacağından hareket etmekte. Bir düşüncenin, fikrin bir roman, tiyatro, film ile temsili mümkün. Bir tez romanı yapılabilir. Fakat burada belirleyici rol (ortaya çıkan şeyi roman, film, tiyatro olarak kabul etmek için) fikrin, düşüncenin varlığı değil sunuluşunun ustalığıdır. Bu ise sanatçının ideolojisinden, dünya görüşünden bağımsız olarak kişisel yeteneğinin ürünüdür

Darülbedayi'ye gelirsek:



devam edecek, düzeltilecek