Bir müddet evvel tahammül mü, hoşgörü mü üzerine bir tartışma Hayrettin Karaman tarafından başlatıldı. Tahammülü one çıkaran bu bakış, internette gördüğümüz bazı yorumlarda benimsenen haliyle, bir tepeden bakış olarak kullanılmakta.
Tahammül fikri, tek başına, içinde güvensizliği barındırıyor. Meseleyi tahammül üzerinden koyduğumuzda elimizdekiler gittikçe azalmakta. Din üzerinden örneklemeye çalışırsak, bugün Hıristiyanlığa, Yahudiliğe ; yarın Şiiliğe, Aleviliğe, Şafilige, Vahabiliğe tahammül ederken buluruz kendimizi. Bir müddet sonra, bir sünni ile bile uyusamadigimız konular için tahammüle ihtiyaçı duyar hale geliriz.
Tahammül insanların farklılıklarına, yanlışlarına odaklanmakata; benzerliklerine değil.
En uç örnek üzerinden düşünelim; tüm zamanların en kusursuz İslam yorumuna sahip olduğumuzu varsayalım ya da yapıp etmelerimizde, hükümlerimizde 1400 sene onceye gidip danışma imkanına sahip olduğumuzu kabul edelim. Bu durumda dahi bazı durmlarda susmamız emredilmiş.Mesela, başkalarının mukaddesleri hakkında kötü söz söylemek ayetle yasaklanmış. ( Ayet no eklenecek) Onları günaha teşvik edeceği, kışkırtacağı endişesiyle. Bir kesin bilgi içersinde bile, kişiden ümit kesilmemiş, korunmuş.Tahammulun sınırlayıcı çizgisinin dışında tutulmamış. İnanmayanı dahi düşünüp, günaha girmekten koruyan bu ayet hakkında düşünmek lazım.
Hoşgörü ise başkasının özel alanına girmez. Karşısındakine zarar vermedikçe pratikte başkalarının yaşamlarına müdahele etmez. Kendi bildiğine güveni tahammül edene göre daha fazladır. Hoşgörü, tahammüle göre; anlamaya, anlaşmaya, karşındaki ile düzelmeye daha açıktır. Tahammülde görür geçersiniz, sınırlarınızın dışında bir yerde tutarsınız, elinizdekini olduğu gibi korumaya çalışırsınız. Bu açıdan "birlik dükkanı" üzerinden de hoşgörü tasavvufa daha yakındır.
Yine de tahammülün de hoşgörünün de tek başına zorunlu olduğu alanların, olayların olabileceğini teslim etmek gerek. Burda sözünü ettigimiz her ikisininde mümkün olduğu zamanlarda durumu hoşgörü lehine genişleten bir hâli yaşayabilmek.
Oldukça kaba bir genelleme olacak ama, şunu kurcalamak da tamamen anlamsız olmayacak; darülharp ile "Yurtta sulh, cihanda sulh" iki farklı psikolojiye, bakışa işaret ediyor. "Türkün Türk'ten başka dostu yoktur", "herkes bize düşman" " Müslüman olduğumuz için olimpiyatlar bize verilmiyor" düşünceleri, bu karşılaştırmada, eski (güvensiz/ tahammül) anlayışına denk düşüyor.
Düzeltilecek
29 Temmuz 2012 Pazar
25 Temmuz 2012 Çarşamba
10 Temmuz 2012 Salı
Ah bu Kızkulesi
Kızkulesinin etekleri ıslanır
Barış'ın usulca bıraktığı dalgayla
Kadıköy'se yol alır homurtuyla
Ah bu Kızkulesi
Boğaz'ın zarif küçük hanfendisi
Boğaz'ın zarif küçük hanfendisi
Takası, şilebi, şirketi hayriyesi
30 Haziran 2012 Cumartesi
John Steinbeck - Bilinmeyen Bir Tanrı'ya
İlk defa bir romanda uzun doğa tasvirlerden sıkılmadım. Hatırlarım, çocukken okuduğum "Sefiller"de uzun uzun anlatılan Waterlo Savaşı'ndan, Paris'in kanalizasyonlarından nasıl da sıkılmıştım.
Doğada, onunla bir uyum icinde yaşayan için ölüm fikrini kabul etmek zor olmalı. Romanın kahramanı Joseph içinde öyle olur. Kaybettiği babasının ruhunun bahçesindeki bir ulu ağaçta yaşadığını kabul edere. Böylece yaşayan, üreyen; devamlı bir canlılık/hareket içindeki tabiatla da uyum sağlamış olur. Yüzler unutulurken hatıralar zihnlerde bir sekilde canlı kalır.
Geride kalanların güç alacağı bir haldedir, bazen bir oyun/bazen bir iman.Steinbeck bize atalar dinlerinin, panteizmin insan ruhunda nasıl kök saldığını "Bilinmeyen Bir Tanrı'ya"da en renkli bir şekilde anlatır.
Bizde de çaput bağlanan, kudsiyet atfedilen ağaçları hatırlattı; sedirler, incirler, cevizler. Başucuna sadece bir ceviz ağacı isteyenler. Bir belgeselde Aşık Veysel'in vasiyetini izlemiştim. Mezarının cevresinin yapılmasını istemiyordu ulu ozan. Ondan bitecek otlardan koyunların, keçilerinde istifade etmesini ister.
Çevirinin hakkini da teslim edelim. Bir kez daha usta ısı bir çevirinin okuma keyfini nasıl artırdığına şahit olduk.
15 Haziran 2012 Cuma
6 Haziran 2012 Çarşamba
Notlar

http://www.irancartoon.ir/gallery/album529/goush
Galiba;
Muhafazakarlığın korumacılığının bir iddiası olmak zorunda.
Muhafazakârlık var olanın korunması üzerine de, bu koruma derdi neyin üzerine? Kanımca bu, üzerinde anlaşılmış ve halihazırda sürdürülen bir toplumsal ilişkiler ağı, insana bakış, haddini hududun bilme yani bir medeniyet, toplumsal yaşayış, birlikte oluş algısı/reçetesi üzerine olmalı. Bir arada barış içinde yaşama anlayışı olmayan bir medeniyetten ve onun varoluş iddiasından söz edilebilir mi? Muhafazakârlığın medeniyetle bağlantısı onun yumuşak karnı. Belki paradoksu, kendini sınaması.
Bir arada barış içinde yaşayabilme algısı şaşı bakmaya başladığında, yani şekiller kurumlarla yer değiştirdiğinde sanırım Altemeyer’in “sağ kanat otoriteryanizmi”nden bahsetmek mümkün. İlericiliğin de kendi muhafazakarlığını yaratıp bir arada yaşama arzusunu otoryatirmize dönüştürme ihtimalini paranteze alalım.
Muhafazakarlık bir medeniyet tarzını koruma refleksini içinde taşırken, bu medeniyetin yaşaması için gerekli olacak bir arada yaşama hukukunu da zihinlere yerleştirmediğinde kendi iddiasının altını oymaya başlar. Burda tahammül mü, hoşgörü mü sorusuna tekrar dönmek mümkün. Tahammülün sınırını hoşgörü lehine mümkün olduğu kadar daraltarak.
Tam nereye denk geliyorlar emin değilim ama, ben de uyandırdığı izlenim üzerinden söz edersem; tahammülün tahamül edilen eylemle, eyleyeni red edişi; hoş görünün ise eyleyini redetmeyip eylemi paranteze aldığını, kimseye zararı dokunmadığında görmezden geldiği üzerine. Hoşgörünün zihni, tahammül edenin zihnine göre daha özgür, daha kendine güvenli. Gene de her olay için tahammül yerine hoşgörüyü önermek zor. Pislenmiş bir yorganı sırf pisleyen rencide olmasın, utanmasın diye kaç kişi gizilice yıkayabilir.
Bir arada barış içinde yaşayabilme önerisinin, zihinsel hazırlığı olmalı. Bir arada yaşama iddiası olmayan otoriterdir, elinde başka bir ensturuman yoktur. Yoksa anıtlar, edebiyat uzun soluklu olmaz, sanat bu birlikteliğin gücüne, derniliğine bir işaretidir bir yerde, bunu gaye etmese de.
Farklı medeniyet tanımlarını, bu tanımların bir arada yaşama arzusunu içerip içermediğini sonraya bırakarak.
düzeltilecek
3 Haziran 2012 Pazar
Tiffany'de akşam üstü
Köprünün ayaklarında bir eski somun
Akşamdan sabaha düşleri yorgun
Binbir renge boyanmış haliyle
Ay'ı taşır yağmurlu gecelerde
Akşamdan sabaha düşleri yorgun
Binbir renge boyanmış haliyle
Ay'ı taşır yağmurlu gecelerde
8 Mayıs 2012 Salı
7 Mayıs 2012 Pazartesi
Deşarj olmak insanlıktan çıkmak değil.
Tirbün taşkınlıkları, küfürleşmeler senelerdir "ama deşarj oluyorlar", diye mazur gösterildi. Sahadaki sertlikler maçın heyecanına, stresine bağlandı. Açık şiddete, küfüre, kötü muameleye şerbetlendik. Niçin? Klüplerin daha çok bilet, şifreli kanalların daha çok decoder satması, birkaç kulüp başkanının, tribün liderinin egosunun tatmin olması, aptal spor programlarının yapılabilmesi, spor yorumcularının sadece iki bilemedin üç maç için gece yarılarına kadar konuşabilmesi için. Ertesi gün tuttuğumuz takımı savunabilmek, iddiamızda altta kalmamak için gece yarılarına kadar seyrettik. Üstelik maçın özetini seyreden normal zekalı birinin anlayabileceği pozisyonları savunmak için.
İddia güzel. Rakip takımdan arkadaşını rencide etmeden kızdırabilmek de. Ama stadyumlara baktığımızda artık bu pek mümkün değil. Şeref locasında kulüp yöneticileri birbirleriyle karışık otururken, sıradan seyirci vahşi hayvanlar gibi tel örgülerin arkasında; polisin, güvenliğin, kameraların gözetiminde; her an insanlıktan çıkması mümkün olduğu endişesiyle. Birbirine düşman, yana yana gelemeyecek, oturamaycak, birlikte maç seyredemeyecek insanların iddiası, futbolun sosyalleştirici yanı kaldı mı? Artık birbirimizden nefret etmemize sebeb olacak ya da artık o noktaya gelmiş bir oyunun oynanması mantıklı mı? Futbol taraftarlığı kişiliğimizin tek varlık nedeni olarak kaldıysa, ona yapılan saldırıyı kişiliğimize yapılmış bir saldırıyı olarak anlamaya başladıysak, bir yerde yanlış var- kapatalım stadyumları. Kapatalım, bunun bir oyun olduğunu hatırlayana, kazananı tebrik edebilecek, kaybedeni rencide etmeden kızdırabilmeyi becerene kadar da açmayalım.
Futbol neticede ekranda, sahada seyredilen soyut bir şey, spor değil. Seyirlik bir oyun. Normal bir insanın 90 dakika koşarak spor yapması, mücade etmesi beklenen/makul bir şey değil zaten. Maç seyretmek sporla ilgilenmek değil. Bir iddiayı takip etmek, futbol endüstrisine gönül vermek, kulüplerin kasasını doldurmasına yardım etmek. Bu kadar özverinin üstüne bir de seyredeni insanlıktan çıkarıyorsa artık bunun üzerinde düşünmek lâzım.
6 Mayıs 2012 Pazar
Kum, hep kum
Kum, hep kum
Çiçeklerin yapraklarında
Terliklerin içersinde,
Kapiyi açtigimda eşikte
Çiçeklerin yapraklarında
Terliklerin içersinde,
Kapiyi açtigimda eşikte
Karıncaların terkisinde
Gözkapaklarımda ellerimde
Gözkapaklarımda ellerimde
Hangi rüzgar taşımakta bu kumu?
Kumdan dalgakıranlar inşaa eder
Homurtulu damperi dolu kamyonlar
Doğu, kurumuş ırmağına bir dil ararken
Suskun şadırvanların karnı guruldar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




