25 Ağustos 2012 Cumartesi
Ne kadar...
Bugün TRT de, Can Yücel'in kızı Su hanımın babasını anlattığı güzel ve uzun bir belgesel vardı. Belgeselde babasının, şiir yazarken, ritmi sağlamak için sürekli yürüdüğünü söyledi. Keşke anilarını yazsaydı da, bunun nasil yapıldığını anlatsaydı diye düşünmeden edemedim.
Programda kendi sesinden şiirlerine de yer verildi. Gayrı ihtiyarı, o muthiş mısraıni uzun ve kisa heceler olarak tekrarlayıvermişim;
Ne ka dar / ya lan sız / ya şar sak / o ka dar / i yi
* * - / * - - / * - - / * * - / * *
Kadar da sapka var mi onu bilmiyorum. Fakat bu haliyle de uzun/kısa heceler acisindan bir simetri var. " iyi" ile de noktayi koyuyor. Tekrarlayan "kadar" kelimesi ile -ya hecesi ve -a harfleri mısranın su gibi akmasını, akilda kalmasinı sağlıyor.
Manasi ? Herhalde insan hayatında bir tek bu mısraı yazsa yeter:))
9 Ağustos 2012 Perşembe
Aklın yolu...
Ateşiniz varsa ya da öksürüyorsanız dondurma yemez, soğuk su içmezsiniz
Tansiyonunuz yüksekse, başınız dönüyorsa koşmazsınız
Şekeriniz çıkmışsa tatlıdan uzak durursunuz
Komşunuzda birileri kavga ediyorsa dalıp ev halkına birbirlerini yaralayacak şeyler vermezsiniz.
Aklınız yerinde ve kimse sizi böyle bir şeye zorlamıyorsa.
Tansiyonunuz yüksekse, başınız dönüyorsa koşmazsınız
Şekeriniz çıkmışsa tatlıdan uzak durursunuz
Komşunuzda birileri kavga ediyorsa dalıp ev halkına birbirlerini yaralayacak şeyler vermezsiniz.
Aklınız yerinde ve kimse sizi böyle bir şeye zorlamıyorsa.
2 Ağustos 2012 Perşembe
Günden kalanlar
Edep Ya Hu - Hat Muhammet Behiri
http://www.aksam.com.tr/haci-bektas-veli-ve-tasavvuf-7384y.html
"Bu isimlerin bugün bile saygı ile anılmasını sağlayan bazı ortak özellikleri vardır. En başta da güvenilirlik.."
Gölpınarlı Dede'nin Fütüvvet vurgusundaki ısrarı anlamak için Hasan Bey güzel bir hatırlatma yapıyor. Moğol istilası yüzünden, toplumsal bağları zayıflamış, kendi derdine düşmüş bir toplumda tasavvufunda tek başına yapılamayaşı, gözlerin bu dağılmış topluma kayıtsız kalamayacağı. Barış içinde, çalışan, yaşayan bir toplum inşasında güvenilirlik önemli bir ilke. Güvenilirlik neticede bir hâl, insan(/canlı) seçmeyen bir hâl. Öyle temel bir ilke ki, şunlara güvenilir olmaya gerek yok demeyi mümkün kılmıyor.
"Yetmiş iki millete" saygı, o günler dikkate alındığında, nüfus olarak sayıca bugünden hayli fazla farklı inanıştakilere yönelişin (tek sebeb bu olmasa da) pratik bazı neticeleri de var. Zihinlerdeki barış, huzur arayışı kendi çevresi ile sınırlandığında karanlık bir gölgeyi (farklı olana düşmanlığı) da içinde taşır. Bu gölgenin varlığı ise her zaman bir tehdittir. Nerde, hangi şartlarda büyür, gelişir, kime zarar verir bilinmez. Fakat yine de, "Yetmiş iki millete saygı"yı bir faydaya bağlamak yerine, onu insani bir ilke olarak koymak her zaman daha sağlıklı gibi duruyor.
İmanın akla bağlanması bugün bile zor kavranır şeylerden. İnsanın kendi iç dünyasını, çevresini dikkate almadan düzenleyebilmesi ne kadar mümkün.Ya dışarısı için güvenililir olmayanın, iç dünyasında tutarlı, dingin olabilmesi, bir kişilik inşaa edebilmesi? Ve böyle huzursuz, rahatsız bir ortamda imanın yeşerebilmesi?
29 Temmuz 2012 Pazar
Notlar
Bir müddet evvel tahammül mü, hoşgörü mü üzerine bir tartışma Hayrettin Karaman tarafından başlatıldı. Tahammülü one çıkaran bu bakış, internette gördüğümüz bazı yorumlarda benimsenen haliyle, bir tepeden bakış olarak kullanılmakta.
Tahammül fikri, tek başına, içinde güvensizliği barındırıyor. Meseleyi tahammül üzerinden koyduğumuzda elimizdekiler gittikçe azalmakta. Din üzerinden örneklemeye çalışırsak, bugün Hıristiyanlığa, Yahudiliğe ; yarın Şiiliğe, Aleviliğe, Şafilige, Vahabiliğe tahammül ederken buluruz kendimizi. Bir müddet sonra, bir sünni ile bile uyusamadigimız konular için tahammüle ihtiyaçı duyar hale geliriz.
Tahammül insanların farklılıklarına, yanlışlarına odaklanmakata; benzerliklerine değil.
En uç örnek üzerinden düşünelim; tüm zamanların en kusursuz İslam yorumuna sahip olduğumuzu varsayalım ya da yapıp etmelerimizde, hükümlerimizde 1400 sene onceye gidip danışma imkanına sahip olduğumuzu kabul edelim. Bu durumda dahi bazı durmlarda susmamız emredilmiş.Mesela, başkalarının mukaddesleri hakkında kötü söz söylemek ayetle yasaklanmış. ( Ayet no eklenecek) Onları günaha teşvik edeceği, kışkırtacağı endişesiyle. Bir kesin bilgi içersinde bile, kişiden ümit kesilmemiş, korunmuş.Tahammulun sınırlayıcı çizgisinin dışında tutulmamış. İnanmayanı dahi düşünüp, günaha girmekten koruyan bu ayet hakkında düşünmek lazım.
Hoşgörü ise başkasının özel alanına girmez. Karşısındakine zarar vermedikçe pratikte başkalarının yaşamlarına müdahele etmez. Kendi bildiğine güveni tahammül edene göre daha fazladır. Hoşgörü, tahammüle göre; anlamaya, anlaşmaya, karşındaki ile düzelmeye daha açıktır. Tahammülde görür geçersiniz, sınırlarınızın dışında bir yerde tutarsınız, elinizdekini olduğu gibi korumaya çalışırsınız. Bu açıdan "birlik dükkanı" üzerinden de hoşgörü tasavvufa daha yakındır.
Yine de tahammülün de hoşgörünün de tek başına zorunlu olduğu alanların, olayların olabileceğini teslim etmek gerek. Burda sözünü ettigimiz her ikisininde mümkün olduğu zamanlarda durumu hoşgörü lehine genişleten bir hâli yaşayabilmek.
Oldukça kaba bir genelleme olacak ama, şunu kurcalamak da tamamen anlamsız olmayacak; darülharp ile "Yurtta sulh, cihanda sulh" iki farklı psikolojiye, bakışa işaret ediyor. "Türkün Türk'ten başka dostu yoktur", "herkes bize düşman" " Müslüman olduğumuz için olimpiyatlar bize verilmiyor" düşünceleri, bu karşılaştırmada, eski (güvensiz/ tahammül) anlayışına denk düşüyor.
Düzeltilecek
Tahammül fikri, tek başına, içinde güvensizliği barındırıyor. Meseleyi tahammül üzerinden koyduğumuzda elimizdekiler gittikçe azalmakta. Din üzerinden örneklemeye çalışırsak, bugün Hıristiyanlığa, Yahudiliğe ; yarın Şiiliğe, Aleviliğe, Şafilige, Vahabiliğe tahammül ederken buluruz kendimizi. Bir müddet sonra, bir sünni ile bile uyusamadigimız konular için tahammüle ihtiyaçı duyar hale geliriz.
Tahammül insanların farklılıklarına, yanlışlarına odaklanmakata; benzerliklerine değil.
En uç örnek üzerinden düşünelim; tüm zamanların en kusursuz İslam yorumuna sahip olduğumuzu varsayalım ya da yapıp etmelerimizde, hükümlerimizde 1400 sene onceye gidip danışma imkanına sahip olduğumuzu kabul edelim. Bu durumda dahi bazı durmlarda susmamız emredilmiş.Mesela, başkalarının mukaddesleri hakkında kötü söz söylemek ayetle yasaklanmış. ( Ayet no eklenecek) Onları günaha teşvik edeceği, kışkırtacağı endişesiyle. Bir kesin bilgi içersinde bile, kişiden ümit kesilmemiş, korunmuş.Tahammulun sınırlayıcı çizgisinin dışında tutulmamış. İnanmayanı dahi düşünüp, günaha girmekten koruyan bu ayet hakkında düşünmek lazım.
Hoşgörü ise başkasının özel alanına girmez. Karşısındakine zarar vermedikçe pratikte başkalarının yaşamlarına müdahele etmez. Kendi bildiğine güveni tahammül edene göre daha fazladır. Hoşgörü, tahammüle göre; anlamaya, anlaşmaya, karşındaki ile düzelmeye daha açıktır. Tahammülde görür geçersiniz, sınırlarınızın dışında bir yerde tutarsınız, elinizdekini olduğu gibi korumaya çalışırsınız. Bu açıdan "birlik dükkanı" üzerinden de hoşgörü tasavvufa daha yakındır.
Yine de tahammülün de hoşgörünün de tek başına zorunlu olduğu alanların, olayların olabileceğini teslim etmek gerek. Burda sözünü ettigimiz her ikisininde mümkün olduğu zamanlarda durumu hoşgörü lehine genişleten bir hâli yaşayabilmek.
Oldukça kaba bir genelleme olacak ama, şunu kurcalamak da tamamen anlamsız olmayacak; darülharp ile "Yurtta sulh, cihanda sulh" iki farklı psikolojiye, bakışa işaret ediyor. "Türkün Türk'ten başka dostu yoktur", "herkes bize düşman" " Müslüman olduğumuz için olimpiyatlar bize verilmiyor" düşünceleri, bu karşılaştırmada, eski (güvensiz/ tahammül) anlayışına denk düşüyor.
Düzeltilecek
25 Temmuz 2012 Çarşamba
10 Temmuz 2012 Salı
Ah bu Kızkulesi
Kızkulesinin etekleri ıslanır
Barış'ın usulca bıraktığı dalgayla
Kadıköy'se yol alır homurtuyla
Ah bu Kızkulesi
Boğaz'ın zarif küçük hanfendisi
Boğaz'ın zarif küçük hanfendisi
Takası, şilebi, şirketi hayriyesi
30 Haziran 2012 Cumartesi
John Steinbeck - Bilinmeyen Bir Tanrı'ya
İlk defa bir romanda uzun doğa tasvirlerden sıkılmadım. Hatırlarım, çocukken okuduğum "Sefiller"de uzun uzun anlatılan Waterlo Savaşı'ndan, Paris'in kanalizasyonlarından nasıl da sıkılmıştım.
Doğada, onunla bir uyum icinde yaşayan için ölüm fikrini kabul etmek zor olmalı. Romanın kahramanı Joseph içinde öyle olur. Kaybettiği babasının ruhunun bahçesindeki bir ulu ağaçta yaşadığını kabul edere. Böylece yaşayan, üreyen; devamlı bir canlılık/hareket içindeki tabiatla da uyum sağlamış olur. Yüzler unutulurken hatıralar zihnlerde bir sekilde canlı kalır.
Geride kalanların güç alacağı bir haldedir, bazen bir oyun/bazen bir iman.Steinbeck bize atalar dinlerinin, panteizmin insan ruhunda nasıl kök saldığını "Bilinmeyen Bir Tanrı'ya"da en renkli bir şekilde anlatır.
Bizde de çaput bağlanan, kudsiyet atfedilen ağaçları hatırlattı; sedirler, incirler, cevizler. Başucuna sadece bir ceviz ağacı isteyenler. Bir belgeselde Aşık Veysel'in vasiyetini izlemiştim. Mezarının cevresinin yapılmasını istemiyordu ulu ozan. Ondan bitecek otlardan koyunların, keçilerinde istifade etmesini ister.
Çevirinin hakkini da teslim edelim. Bir kez daha usta ısı bir çevirinin okuma keyfini nasıl artırdığına şahit olduk.
15 Haziran 2012 Cuma
6 Haziran 2012 Çarşamba
Notlar

http://www.irancartoon.ir/gallery/album529/goush
Galiba;
Muhafazakarlığın korumacılığının bir iddiası olmak zorunda.
Muhafazakârlık var olanın korunması üzerine de, bu koruma derdi neyin üzerine? Kanımca bu, üzerinde anlaşılmış ve halihazırda sürdürülen bir toplumsal ilişkiler ağı, insana bakış, haddini hududun bilme yani bir medeniyet, toplumsal yaşayış, birlikte oluş algısı/reçetesi üzerine olmalı. Bir arada barış içinde yaşama anlayışı olmayan bir medeniyetten ve onun varoluş iddiasından söz edilebilir mi? Muhafazakârlığın medeniyetle bağlantısı onun yumuşak karnı. Belki paradoksu, kendini sınaması.
Bir arada barış içinde yaşayabilme algısı şaşı bakmaya başladığında, yani şekiller kurumlarla yer değiştirdiğinde sanırım Altemeyer’in “sağ kanat otoriteryanizmi”nden bahsetmek mümkün. İlericiliğin de kendi muhafazakarlığını yaratıp bir arada yaşama arzusunu otoryatirmize dönüştürme ihtimalini paranteze alalım.
Muhafazakarlık bir medeniyet tarzını koruma refleksini içinde taşırken, bu medeniyetin yaşaması için gerekli olacak bir arada yaşama hukukunu da zihinlere yerleştirmediğinde kendi iddiasının altını oymaya başlar. Burda tahammül mü, hoşgörü mü sorusuna tekrar dönmek mümkün. Tahammülün sınırını hoşgörü lehine mümkün olduğu kadar daraltarak.
Tam nereye denk geliyorlar emin değilim ama, ben de uyandırdığı izlenim üzerinden söz edersem; tahammülün tahamül edilen eylemle, eyleyeni red edişi; hoş görünün ise eyleyini redetmeyip eylemi paranteze aldığını, kimseye zararı dokunmadığında görmezden geldiği üzerine. Hoşgörünün zihni, tahammül edenin zihnine göre daha özgür, daha kendine güvenli. Gene de her olay için tahammül yerine hoşgörüyü önermek zor. Pislenmiş bir yorganı sırf pisleyen rencide olmasın, utanmasın diye kaç kişi gizilice yıkayabilir.
Bir arada barış içinde yaşayabilme önerisinin, zihinsel hazırlığı olmalı. Bir arada yaşama iddiası olmayan otoriterdir, elinde başka bir ensturuman yoktur. Yoksa anıtlar, edebiyat uzun soluklu olmaz, sanat bu birlikteliğin gücüne, derniliğine bir işaretidir bir yerde, bunu gaye etmese de.
Farklı medeniyet tanımlarını, bu tanımların bir arada yaşama arzusunu içerip içermediğini sonraya bırakarak.
düzeltilecek
3 Haziran 2012 Pazar
Tiffany'de akşam üstü
Köprünün ayaklarında bir eski somun
Akşamdan sabaha düşleri yorgun
Binbir renge boyanmış haliyle
Ay'ı taşır yağmurlu gecelerde
Akşamdan sabaha düşleri yorgun
Binbir renge boyanmış haliyle
Ay'ı taşır yağmurlu gecelerde
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


