20 Ekim 2012 Cumartesi
10 Ekim 2012 Çarşamba
Antigone neden haklı?
Antigone, Sophokles'in bir trajedisinin kahramanı. Krala isyan eden kardeşinin de, yasaya rağmen gömülmesi gerektiğine inanıyor ve bunu gizlice yapıyor.
Antigone'u haklı kılan şey kardeş sevgisi mi? Kardeşinin cesedinin açıkta kalışına, gömülmeyişine gönlünün razı olmayışı mı? Kardeşini gömülmesini yasaya rağmen isteyişinin arkasında bir isyan mı var? Yoksa bu, sadece bir hakkın iadesi mi?
Cesedin tüm inanışlara göre (?) kutsal olmasını açıklamak zor. Cesede karşı zulüm de sanki yaşayan birine yapılmış gibi anlaşılıyor, kınanıyor. İnsani hakların kazanımı yaşamı aşıyor. Yaşam ihtimali üzerinden bile(kürtaj, cenin) fırtınalar kopabiliyor. Yaşamını kaybetmiş biri ise bu hakkı henüz kaybetmiş,ama buna rağmen hayatla bağları devam ediyor. Yaşarken dikilmiş bir ağaç meyve veriyor, vasiyet edilen miras dirilere hayat veriyor, imkanlar açıyor. Ölmeden evvel oynatılmış taşlar, toprak altında yatarken de devrilmeye devam ediyor.
Ölüm iradenin, sorumluluğun bitişi. Dünyanın hiylelerinden, gailesinden berat ediş. Suçlar? Cesedin diyet ödemesi görülmüş bir şey değil, savaş hukukunda bile.
Geriye kalanlarsa gerçekleşmemiş hayaller, projeler, ümitler; kendisi için/yakınları için. Başka bir toprakta belki kök salıp da yeşerecek/yeşerebilecek, meyve verebilecek ümitler defteri bir daha açılmamak üzere kapanıyor. Ölümü her ölen için bir keder haline getiren de bu belki.
6 Ekim 2012 Cumartesi
Sen de gel
Sen de gel.
Keçenin, kurdelanın bir kutsallığı yok, yok da bir hatırası var. Sen "ol"duktan sonra meydanları açalım, postu serelim. Ama önce televizyonları bırak da gel cancağazım, bir matbahta seyret ahvali, ahvalimizi. Öğrenmek taklitle başlar biliyorum. Biri destarı ulu orta dolaştırmış, sen de kapmışsın. Sen destarı sahiplerine bırakta gel, "ol"mak nasipse aşkolsun.
22 Eylül 2012 Cumartesi
Blog yorumları
http://delipeluze.blogspot.com/2012/09/iyilik-ve-dogruluk-asla-galip-gelmeyecek.html
İyilik, doğruluk, adalet dünyanın vadettiği, sorumluluğunu üzerine aldığı bir şey değil. İyilik, doğruluk, adalet kişinin iradesiyle yüklenebileceği, sorumluluğunu alacağı bir şey.
Kurumların sorumluluğu ise onları temsil edenlerin üzerinden. Kurumların iradesi diye bir şeyden söz edilidiğinde, ilk önce bu irade kurum adına karar alanın iradesi. Meşruluğu, doğruluğu, yanlışlığı hep "adına temsil" üzerinden. Kurumun kişiden bağımsız öne çıkması, çıkabilmesi, ikna edebilir olması "adına karar alanların" kuralları işletip aradan çekilmesi ile mümkün. O zaman "temsil eden", "adına karar veren" silinir, gözden kaybolur-kurum bir kurum olarak tesis olmuş olur.
Dünya, bizim dışımızda diğer insanlarla bir arada kurumlar üzerinden var. Kurumlarsa ortak kabulün meşru zemini üzerinde ayakta duruyor. İnandırıcılığını, makullüğünü kaybetmiş zeminlerin uzun ömürlü olması zor.
İyilik, doğruluk tesis edilmiş, bitirilmiş, kurulmuş bir olgu değil. Gerçekleşen her olayda yeniden kuruluması gereken bir ideal. Kamu vicdanının hep tetikte oluşu bundan.İyilik, doğruluk, adalet arayışı her dem yeni bir hüküm, her dem yeni hesaplaşma. Kimsenin elinden emin olamadığı bir oyun olması bundan belki.
14 Eylül 2012 Cuma
şiddetin kökeni
Şiddetin kökeni hakkında kesin bir şey söylmek zor; suçun, sapmanın kökenini kesin saptayamama gibi.
Biyolojik bahaneleri, genetiği bir kenara bırakırsak- şiddetin temelinde bir köşeye sıkışmışlık olmalı, ve başka türlü tepki vermeyi o an için beceremeyiş. Şiddet bir kuyuya düşüş belki bu bağlamda, tutunacak bir dal bulamama.
Öfkenin temelinde bir kendine güvensizlik olabilir de, olmayabilir de. Şiddet alışılmış bir tepki de olabilir. Öyle etiketlendiği için, kendinden bu beklendiği için, şiddetin bir şekilde içselleştirilmiş olması hâli de olabilir, ama olmayabilir de.
Toplumsal şiddet, linç bir toplu gaza gelme büyük çoğunlukla. Toplumsal bir aidiyet içinde olacak kötü sonuçları topluma mal etme, soumluluktan kurtulma kolaycılığı da var. Biz ne yaptık sorusunda arkada olma, bulaşmama, seyirci olma bir bahane olarak sonradan ileri sürebilir de sürmeyebilir de.
Şiddet tiyatroda, sinemada oyunun bir parçası. İzleyen sahnedeki kırmızı şeyin salça kıvamında bir şey olduğunu biliyor, oyuna seyirci olduğunda. Doğruluğunu yanlışlığını tartışmıyor.Gerçek hayatta şiddetin peşine takılmış izlyiciden bir farkı yok. Gerçek hayatta da her şey bir oyun olarak mı başlıyor, muhtemelen. İş oyunun gerçeğe döndüğü, çığrından çıktığı anda her şeyi durdurabilecek iradenin, normun, değerin kendini gösteremiyişinde.
Tüm ağız dalaşlarında oyuna yakın bir yan bulunabilir. Aile içi gerilimleri de bir oyun teorisiyle, iktidar arayışı ile açıklamak mümkün. Vahşi hayvanların kendi bölgelerini çizerken hırlaşmaları, işaret koymaları gibi. Şiddete kayış, elin şiddete uzanması anlık bir şey ve büyük bir ihtimalle zihinde bir şekliyle önceden meşrulaşmış bir uzanış.
7 Eylül 2012 Cuma
..
Sekülerizm dinin kirlenmesine yol açıyor. Laik sistemde din, olağan şüpheli olduğu için, içine kapanıp kendini koruyabiliyor. Dinin küçülmesi anlamına gelen sekülerizmde ise din, dünya ile karışıp yeni bir terkip ortaya çıkarıyor. Bu süreçte dinin uzlaşma sürecinde neler verdiğini tespit etmek zor, her şey hayatın akışı içinde gerçekleşiyor. İlkeler üzerinden bir alışveriş değil bu. Dini muamelat çerçevesinde düşünmek kolaycılığı, bazen çaresizliği hayatın içinde zemin kaybedip protestanlaşmaya yol açıyor. Bu anlamda bugünün doğal pratiklerinden yaşananlara baktığımızda, laikliğin dini koruma bağlamında, sekülerizmden daha başarılı olduğunu söylemek mümkün. Bu korumanın ise bir "derin dondurucu" koruma olup olmadığını konuşmak ise ayrı bir konu.
31 Ağustos 2012 Cuma
yarasız
Yaratılanı sev yarasından ötürü
ki yaratmamış hiç yarasız yaradan
kardeş kılmış yaralardan ötürü
----
Yaratılanı sev yaradan ötürü
ki yaratmamış hiç yarasız yaradan
kardeş kılınmış insan yaralarından
http://en.calameo.com/read/0010824431e2ddc3eec64 (Dilek Irmak'ın yazısına istinaden)
ki yaratmamış hiç yarasız yaradan
kardeş kılmış yaralardan ötürü
----
Yaratılanı sev yaradan ötürü
ki yaratmamış hiç yarasız yaradan
kardeş kılınmış insan yaralarından
http://en.calameo.com/read/0010824431e2ddc3eec64 (Dilek Irmak'ın yazısına istinaden)
25 Ağustos 2012 Cumartesi
Ne kadar...
Bugün TRT de, Can Yücel'in kızı Su hanımın babasını anlattığı güzel ve uzun bir belgesel vardı. Belgeselde babasının, şiir yazarken, ritmi sağlamak için sürekli yürüdüğünü söyledi. Keşke anilarını yazsaydı da, bunun nasil yapıldığını anlatsaydı diye düşünmeden edemedim.
Programda kendi sesinden şiirlerine de yer verildi. Gayrı ihtiyarı, o muthiş mısraıni uzun ve kisa heceler olarak tekrarlayıvermişim;
Ne ka dar / ya lan sız / ya şar sak / o ka dar / i yi
* * - / * - - / * - - / * * - / * *
Kadar da sapka var mi onu bilmiyorum. Fakat bu haliyle de uzun/kısa heceler acisindan bir simetri var. " iyi" ile de noktayi koyuyor. Tekrarlayan "kadar" kelimesi ile -ya hecesi ve -a harfleri mısranın su gibi akmasını, akilda kalmasinı sağlıyor.
Manasi ? Herhalde insan hayatında bir tek bu mısraı yazsa yeter:))
9 Ağustos 2012 Perşembe
Aklın yolu...
Ateşiniz varsa ya da öksürüyorsanız dondurma yemez, soğuk su içmezsiniz
Tansiyonunuz yüksekse, başınız dönüyorsa koşmazsınız
Şekeriniz çıkmışsa tatlıdan uzak durursunuz
Komşunuzda birileri kavga ediyorsa dalıp ev halkına birbirlerini yaralayacak şeyler vermezsiniz.
Aklınız yerinde ve kimse sizi böyle bir şeye zorlamıyorsa.
Tansiyonunuz yüksekse, başınız dönüyorsa koşmazsınız
Şekeriniz çıkmışsa tatlıdan uzak durursunuz
Komşunuzda birileri kavga ediyorsa dalıp ev halkına birbirlerini yaralayacak şeyler vermezsiniz.
Aklınız yerinde ve kimse sizi böyle bir şeye zorlamıyorsa.
2 Ağustos 2012 Perşembe
Günden kalanlar
Edep Ya Hu - Hat Muhammet Behiri
http://www.aksam.com.tr/haci-bektas-veli-ve-tasavvuf-7384y.html
"Bu isimlerin bugün bile saygı ile anılmasını sağlayan bazı ortak özellikleri vardır. En başta da güvenilirlik.."
Gölpınarlı Dede'nin Fütüvvet vurgusundaki ısrarı anlamak için Hasan Bey güzel bir hatırlatma yapıyor. Moğol istilası yüzünden, toplumsal bağları zayıflamış, kendi derdine düşmüş bir toplumda tasavvufunda tek başına yapılamayaşı, gözlerin bu dağılmış topluma kayıtsız kalamayacağı. Barış içinde, çalışan, yaşayan bir toplum inşasında güvenilirlik önemli bir ilke. Güvenilirlik neticede bir hâl, insan(/canlı) seçmeyen bir hâl. Öyle temel bir ilke ki, şunlara güvenilir olmaya gerek yok demeyi mümkün kılmıyor.
"Yetmiş iki millete" saygı, o günler dikkate alındığında, nüfus olarak sayıca bugünden hayli fazla farklı inanıştakilere yönelişin (tek sebeb bu olmasa da) pratik bazı neticeleri de var. Zihinlerdeki barış, huzur arayışı kendi çevresi ile sınırlandığında karanlık bir gölgeyi (farklı olana düşmanlığı) da içinde taşır. Bu gölgenin varlığı ise her zaman bir tehdittir. Nerde, hangi şartlarda büyür, gelişir, kime zarar verir bilinmez. Fakat yine de, "Yetmiş iki millete saygı"yı bir faydaya bağlamak yerine, onu insani bir ilke olarak koymak her zaman daha sağlıklı gibi duruyor.
İmanın akla bağlanması bugün bile zor kavranır şeylerden. İnsanın kendi iç dünyasını, çevresini dikkate almadan düzenleyebilmesi ne kadar mümkün.Ya dışarısı için güvenililir olmayanın, iç dünyasında tutarlı, dingin olabilmesi, bir kişilik inşaa edebilmesi? Ve böyle huzursuz, rahatsız bir ortamda imanın yeşerebilmesi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

