25 Kasım 2012 Pazar

Anlama üzerine..




İstihza, öfke insani haller. Ama anlamaya odaklaşmış birinin hâli değil. Anlama derdi ile insanın hâli arasında bir bağ var gibi. İnsanın her zaman tarafız, önyargısız, soğukkanlı olması beklenemez. Anlama gayretinin altında da bir insani hâl var. Hâl'in, çoğu zaman anlamanın ayağını bağladığı, insanı anlama yerine propagandaya ve kendi fikrini savunmaya odaklandığını söylemek mümkün sanırım.  Bazı okumaların tekrarı ve pratikler görünüşte bir işe yaramıyorsa da hâli normaleştiriyorsa bir faydası vardır herhalde.

20 Kasım 2012 Salı

Kem söz



Evvelsi akşam, Gölpınarlı Dede'ye edilen galiz küfrü duyduk, üzüldük. Bir başkasının

hizmetini bir niyete bağlamak, küçük görmek ve küfrederek anmak en hafif tabiri ile sui 

zandır. Hoş olmamıştır. 



Temsilin de bir ciddiyeti vardır ve bu ciddiyet artık yerle yeksan olmuştur. Adı geçen kişi, 

bizim için artık bu  camiayı temsil edenler arasında anılmayacaktır vesselam. 

10 Kasım 2012 Cumartesi

Eylemdeyim


Eylemdeyim.
En uzun eylemde.
Şiiri, romanı uykuya yatırdım
En uzun eylemde uykudayım

Altın bir kafesteydi hayat
Aralık birakılmış kapısıyla
Koşuşan, bağıran çocukların sesi
Güneşli bir günde uykunun nefesi

22 Ekim 2012 Pazartesi

Bayramınız kutlu olsun - Erken bir bayram yazısı


   

      Bir ağacı sallamanın, silkelemenin değişik sebepleri olabilir; meyvalarını dökmek, ağaca sıkışmış bir topu düşürmek gibi. Ağacı sallamak, hele ağaç yeni dikilmişse dikkatle yapılması gereken bir şey. Ne kadar güçlü olursa olsun her ağacın köklerinin bir noktadan sonra zarar göreceğini/görebileceğini unutmadan.

      Bu sene bloglarda birer 29 Ekim yazısı yazma fikri twitter mesaisi sırasında bir sohbette doğdu. Bayramların, bayram kutlamalarının da bir itiş kakış alanı olmasının bunda bir katkısı var; bir resmi bayram kutlamasından bir başka resmi ve steril bayram kutlamasına geçerken.

       "Birlik ve berabelik" söyleminin çeşitli sebeplerden dolayı içinin boşaldığı bir dönem oldu. Bir dönem karkatürize edildi, başına "netekim" konarak. Şimdi milli kelimesinden çekinildiği bir dönemdeyiz, bayramından bile korkuyoruz. Bu sefer de birlik ve beraberlik arzusunun dini bir söylem üzerinden, muhafazakarlık üzerinden sağlamaya çalışılıyoruz. Beraber yaşamanın dinamiğinin ladini yönleri de olabileceğini göz ardı ederek; her olumsuzlukta, yanlışta diğer tarafın en uç noktasına savrularak, propagandaya tutunarak. Bir toplum olmanın, beraber yaşamanın başka yaşam tarzlarına nefes alacak ortamlar yaratmadan geçtiğini unutarak.

       29 Ekim bir Kurtuluş Savaşı'nın taçlandığı gün. Devletin ve geleceğin bu Kurtuluş Savaş'ını yapanlara teslim edildiği gün. Yüzlerce yıldır süren ayakta kalma mücadelesinin bir sıçramayla yeni bir yola girdiği gün. Bu yüzden bir devrim ve her devrim gibi el yordamıyla- hatalarıyla, sevaplarıyla yolunu arayacak bir başlangıç. Korkulacak, yasaklanacak bir gün değil kutlanacak bir gün.

       Bu sene iki bayram tarihi üst üste geldi. Dini ve milli bayramı bir arada kutlarken, bayramın neşesine tedirginliğin eklenmesi tuhaf bir durum oldu. Ne dini bayramdan ne de milli bayramdan vaz geçmeden, bayramın dini veya milli sıfatından rahatsız olmadan neşeyle, grururla bayram kutlanan günlerin özlemiyle, bu günleri yaşatanları rahmetle anarak Kurban Bayramınız ve Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun.

20 Ekim 2012 Cumartesi

..


Yıldızlara değerdi damım, dumanım 

Dönerdi Başım kiremitlere yaslardım 

Öyle küçüktü ki evim anca ben sığardım

10 Ekim 2012 Çarşamba

Antigone neden haklı?



Antigone, Sophokles'in bir trajedisinin kahramanı. Krala isyan eden kardeşinin de, yasaya rağmen gömülmesi gerektiğine inanıyor ve bunu gizlice yapıyor.

Antigone'u haklı kılan şey kardeş sevgisi mi? Kardeşinin cesedinin açıkta kalışına, gömülmeyişine gönlünün razı olmayışı mı? Kardeşini gömülmesini yasaya rağmen isteyişinin arkasında bir isyan mı var? Yoksa bu, sadece bir hakkın iadesi mi?

Cesedin tüm inanışlara göre (?) kutsal olmasını açıklamak zor. Cesede karşı zulüm de sanki yaşayan birine yapılmış gibi anlaşılıyor, kınanıyor. İnsani hakların kazanımı yaşamı aşıyor. Yaşam ihtimali üzerinden bile(kürtaj, cenin) fırtınalar kopabiliyor. Yaşamını kaybetmiş biri ise bu hakkı henüz kaybetmiş,ama buna rağmen hayatla bağları devam ediyor. Yaşarken dikilmiş bir ağaç meyve veriyor, vasiyet edilen miras dirilere hayat veriyor, imkanlar açıyor. Ölmeden evvel oynatılmış taşlar, toprak altında yatarken de devrilmeye devam ediyor.

Ölüm iradenin, sorumluluğun bitişi. Dünyanın hiylelerinden, gailesinden berat ediş. Suçlar? Cesedin diyet ödemesi görülmüş bir şey değil, savaş hukukunda bile.

Geriye kalanlarsa gerçekleşmemiş hayaller, projeler, ümitler; kendisi için/yakınları için. Başka bir toprakta belki kök salıp da yeşerecek/yeşerebilecek, meyve verebilecek ümitler defteri bir daha açılmamak üzere kapanıyor. Ölümü her ölen için bir keder haline getiren de bu belki.

6 Ekim 2012 Cumartesi

Sen de gel



Sen de gel.
Keçenin, kurdelanın bir kutsallığı yok, yok da bir hatırası var. Sen "ol"duktan sonra meydanları açalım, postu serelim. Ama önce televizyonları bırak da gel cancağazım, bir matbahta seyret ahvali, ahvalimizi. Öğrenmek taklitle başlar biliyorum. Biri destarı ulu orta dolaştırmış, sen de kapmışsın. Sen destarı sahiplerine bırakta gel, "ol"mak nasipse aşkolsun.

22 Eylül 2012 Cumartesi

Blog yorumları


http://delipeluze.blogspot.com/2012/09/iyilik-ve-dogruluk-asla-galip-gelmeyecek.html

   


İyilik, doğruluk, adalet dünyanın vadettiği, sorumluluğunu üzerine aldığı bir şey değil. İyilik, doğruluk, adalet kişinin iradesiyle yüklenebileceği, sorumluluğunu alacağı bir şey.

Kurumların sorumluluğu ise onları temsil edenlerin üzerinden. Kurumların iradesi diye bir şeyden söz edilidiğinde, ilk önce bu irade kurum adına karar alanın iradesi. Meşruluğu, doğruluğu, yanlışlığı hep "adına temsil" üzerinden. Kurumun kişiden bağımsız öne çıkması, çıkabilmesi, ikna edebilir olması "adına karar alanların" kuralları işletip aradan çekilmesi ile mümkün. O zaman "temsil eden", "adına karar veren" silinir, gözden kaybolur-kurum bir kurum olarak tesis olmuş olur.

Dünya, bizim dışımızda diğer insanlarla bir arada kurumlar üzerinden var. Kurumlarsa ortak kabulün meşru zemini üzerinde ayakta duruyor. İnandırıcılığını, makullüğünü kaybetmiş zeminlerin uzun ömürlü olması zor.

İyilik, doğruluk tesis edilmiş, bitirilmiş, kurulmuş bir olgu değil. Gerçekleşen her olayda yeniden kuruluması gereken bir ideal. Kamu vicdanının hep tetikte oluşu bundan.İyilik, doğruluk, adalet arayışı her dem yeni bir hüküm, her dem yeni hesaplaşma. Kimsenin elinden emin olamadığı bir oyun olması bundan belki.

14 Eylül 2012 Cuma

şiddetin kökeni



Şiddetin kökeni hakkında kesin bir şey söylmek zor; suçun, sapmanın kökenini kesin saptayamama gibi.

Biyolojik bahaneleri, genetiği bir kenara bırakırsak- şiddetin temelinde bir köşeye sıkışmışlık olmalı, ve başka türlü tepki vermeyi o an için beceremeyiş. Şiddet bir kuyuya düşüş belki bu bağlamda, tutunacak bir dal bulamama.

Öfkenin temelinde bir kendine güvensizlik olabilir de, olmayabilir de. Şiddet alışılmış bir tepki de olabilir. Öyle etiketlendiği için, kendinden bu beklendiği için, şiddetin bir şekilde içselleştirilmiş olması hâli de olabilir, ama olmayabilir de.

Toplumsal şiddet, linç bir toplu gaza gelme büyük çoğunlukla. Toplumsal bir aidiyet içinde olacak kötü sonuçları topluma mal etme, soumluluktan kurtulma kolaycılığı da var. Biz ne yaptık sorusunda arkada olma, bulaşmama, seyirci olma bir bahane olarak sonradan ileri sürebilir de sürmeyebilir de.

Şiddet tiyatroda, sinemada oyunun bir parçası. İzleyen sahnedeki kırmızı şeyin salça kıvamında bir şey olduğunu biliyor, oyuna seyirci olduğunda. Doğruluğunu yanlışlığını tartışmıyor.Gerçek hayatta şiddetin peşine takılmış izlyiciden bir farkı yok. Gerçek hayatta da her şey bir oyun olarak mı başlıyor, muhtemelen. İş oyunun gerçeğe döndüğü, çığrından çıktığı anda her şeyi durdurabilecek iradenin, normun, değerin kendini gösteremiyişinde.

Tüm ağız dalaşlarında oyuna yakın bir yan bulunabilir. Aile içi gerilimleri de bir oyun teorisiyle, iktidar arayışı ile açıklamak mümkün. Vahşi hayvanların kendi bölgelerini çizerken hırlaşmaları, işaret koymaları gibi. Şiddete kayış, elin şiddete uzanması anlık bir şey ve büyük bir ihtimalle zihinde bir şekliyle önceden meşrulaşmış bir uzanış.

7 Eylül 2012 Cuma

..

Sekülerizm dinin kirlenmesine yol açıyor. Laik sistemde din, olağan şüpheli olduğu için, içine kapanıp kendini koruyabiliyor. Dinin küçülmesi anlamına gelen sekülerizmde ise din, dünya ile karışıp yeni bir terkip ortaya çıkarıyor. Bu süreçte dinin uzlaşma sürecinde neler verdiğini tespit etmek zor, her şey hayatın akışı içinde gerçekleşiyor. İlkeler üzerinden bir alışveriş değil bu. Dini muamelat çerçevesinde düşünmek kolaycılığı, bazen çaresizliği hayatın içinde zemin kaybedip protestanlaşmaya yol açıyor. Bu anlamda bugünün doğal pratiklerinden yaşananlara baktığımızda, laikliğin dini koruma bağlamında, sekülerizmden daha başarılı olduğunu söylemek mümkün. Bu korumanın ise bir "derin dondurucu" koruma olup olmadığını konuşmak ise ayrı bir konu.