4 Haziran 2016 Cumartesi



Dışarıya nezaket içeriye ihtimamdır.
"Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen" Şeyh Galip

21 Mayıs 2016 Cumartesi

2




Dinle!
Neyi?
Sözü, öğüdü bilmediğini kabul ederek dinle.
Nasıl?
Her şeyi anladığını bildiğini iddia etmeden
Tevazuyla, merakla dinle.


**

Bugün genel olarak bazen alçak sesle, bazen de yüksek sesle; bir değerler erozyonundan ya da yokluğundan bahsediliyor. 

Değerlerin yaratılması, var oluşu, aktarımı her zaman bir toplum içinde mümkün. Toplumsal olguların işleyişi ise doğru/yanlış üzerinden bir hükme ihtiyaç duymakta. Ve her hükümde az ya da çok bir sorumluluğun, iradenin alanında.


Geleneklerin varoluşu onların değerler üzerinden gerekçelendirilmesiyle mümkün. Bu da belirli, bütünlüklü düşünce geleneklerine, referans noktalarına, belli ön kabullere ihtiyaç duyar.

Bugün, ahlaki yoksunluğun sorunsallaştırılması başka ve uzun bir mevzu. Burada, bu blogda bugün için kullanılabilecek belli referans noktalarının düşünce geleneği için var olup olmadığı, varsa nasıl sorunsallaştırıldığı üzerine bir envanter çalışması yapılması denenecek. Bu Amerikanın yeniden keşfi olmayacak tabii ki, bugünün dünyasından geçmişin klasik eserlerinin yorumu olacak.

Bugünün anlayışında tasavvufi eserlerin tümünün akıl dışına itilmesi alışkanlığı, tasavvufun toplumsal değerlerin oluşması ve işletilmesine yapacağı akılcı katkıyı engellemekte; etiğe, sosyolojiye, siyasete ve felsefeye yapacağı olumlu katkıyı engellemektedir. Kanaatimce, tasavvufun mistik yanı ayrı bir konu, toplumsal yanı ayrı bir konudur. Mistik yanında bile bireyselleşememiş kişilerden bir şey beklemek güçtür.

İnsan bugünün sorunlarını çözmek için tutarlığı, bir bütünlüğü olan referans noktalarına ihtiyaç duyar. Okuma, yeni bir sorun için okuma içinse yeni bir okuma denemesidir. Bu biraz da tembellikten ve vakitsizlikten. Bir odanın sıcaklığının ne olduğunu anlamak için termometreye bakar ve 30 c deriz. Sıcaklığın ölçülmesinde neden civanın seçildiğini, termometrenin neden Celsius olarak kabul edildiğini sorgulamayız. Nadiren bunlara da gerek duyarız, mesela çok hassas ölçülere ya da çok büyük sıcaklıkların ölçülmesinde belki daha pratik bir şeye ihtiyaç duyulabilir.

Bizde düşünce geleneği dendiğinde Kelamdan ve ardından gelen Meşai filozoflarından/düşünceden söz etmek bir alışkanlık. Her iki düşünce geleneği raf ömrünü tamamladıktan sonra inceledikleri konular itibarıyla Tasavvufun içinde adeta bir derin dondurucuda gibi var olmayı sürdürdüler. Toplumu şekillendiren, bir arada tutan geleneği, ahlaki kodları aktarma işi uzun süre tarikatlar ve fütüvvet eliyle gerçekleşti.Mistik ve sorgulanamaz yanı eleştirilmesine, sınanmasına, derinleşmesine, yeni sorunlar karşısında yeni cevaplar üretmesine engel oldu. Bugün toplumsal hayat için bir takım referans noktalarına ihtiyaç duyuluyorsa, bir geleneğin devam ettirilmesi isteniyorsa bu mistik örtünün akıl karşıtı tavrının en başta sorgulanması gerekiyor. 



22.04.2016

4 Mayıs 2016 Çarşamba

1


Tasavvufun ne olduğu ya da insanın bu konuda ne yapabileceği üzerine bir şeyler söylemek çok zor. Bir yanda farklı anlayışlar diğer yanda onun karmaşık yapısı işi zorlaştırmakta. Diyebileceklerimiz galiba kaydıyla anlama çabasından ibaret.

Ritüelsiz bir tasavvufu düşünmek zor. Ritüel-adab/erkan tasavvufi düşünceyi kültür yoluyla taşıyan bir paket. Ama tek başına ritüel eşit tasavvuf da değil.Tasavvuftan tek başına  ritüel anlaşıldığında bu, şekilcilikten öteye gitmiyor; yapılan bir performanstan öte bir şey olmuyor. Bir şekilde onun taşıdığı kültürel kodların çözülmesi, hayata geçirilmesi gerekiyor.

Ritüel belli davranış kalıpları ile bir kültürün düşünce kodlarını taşıyıor. Bu hem bir aidiyet veriyor hem de gündelik hayatta karşılaşılacak problemler için çözümler önerip, hayat tarzı sunuyor.


Bu haliyle gündelik yaşamda radikal bir doğruluk anlayışına, hakikat derdine dönüşmesi lazım. Bu yetiyor mu? Bence hayır, bu haliyle de ahlakçılıktan öteye gitmiyor. Radikal bir doğruluk, hakikat takıntısı, adalet talebi bir halin yükselmesi için olması gereken bir zemin. Tek başına tasavvuf diyemeyeceğimiz ama yokluğunda da dünyadan kopuk, gelişmeye öğrenmeye kapalı bir insana dönüştüren bir şey. Bu aktif çaba, sorumluluk - etiğin, hukukun kısaca iradenin/sorumluluğun alanı olan yerler. İşte akıl burada faal.


Tasavvuf için bu zeminden bir sıçramaya ihtiyaç var. İç alemimizin düzenlediği, evren ve Tanrı anlayışımızın farklılaştığı bir sıçrama.

Hayata ve Tanrıya karşı 7/24  rızayla yaşanabilecek bu hâl ise bir lutuf. Kayıtsızlığından dolayı Tanrı bu lutfu istediğine verir, dilerse hiç bir çabası olmayana da. İnsanın, yeryüzünden insanların arasından bakan insanın ise çalışıp, ummaktan, ümit etmekten başka elinden bir şey gelmez. Bu hâl için belki bir evvelkindeki aktif çabanın gerektirdiği akıldan ziyade bir sezişten, uyanıklılıktan söz etmek mümkün. Düşünmeden alışkanlıkla eylediklerimizin dünyası.

Mesnevî'den bir detay:

"Tanrı isterse sözünü söylemediler dememden maksat, gönül kapalılığını anlatmak; yoksa eğreti bir hâl olan "inşâallâh" sözünü unuttuklarını anlatmak değil.

50 Nice "inşâallâh" demeyen var ki canı, "inşâallâh" a eş olmuştur.

*A.Gölp. Mesnevi Cilt 1

Hâl, dilin alanından ayrı. Sanırım bu yüzden kavramlarla, akılla ilintili değil. Müzik gibi. Müzik üzerine yazarken bu çok belirgin ortaya çıkmıştı. Dilin alanının dışına çıkış. Ama yine de bir şekliyle bu dünyada oluş. Burada dil felsefecilerinin söyleyeceklerine kulak kabartmak lâzım.

Galiba insanın bu hallerde/durumlarda kalıcı olmadığını; bazen iç içe olabilmekle birlikte çoğu zaman birbirine dönüştüğünü söylemek çok mantıksız olmaz. Yani dünya bazen akılla bizi sınamakta, bizden cevap beklemekte; bazen de bizi bir hâle itmektedir.

21 Nisan 2016 Perşembe

..


Açıklara savuran rüzgardan, 
Dibe çeken karanlıktan
Deniz,
Kimbilir kaç kere, nefesiz karaya,
Şu derinleşip gittikçe soğuyan sessizliğe vurdu

10 Nisan 2016 Pazar

Müzik üzerine notlar 8

Müzik bize tanıdığımız, güvenli bir evrende dolaşma rahatlığını verir. Bir şekilde kelimelere başvurmadan bir kültürel aidiyeti, emniyeti sağlar. Birçok kez dolaştığımız bir mahallede hızı, temposu, süresi belli bir dolaşmadır bu. Bu yolculukta bazı dükkanların kapandığını, yenilerinin açıldığını, vitrinlerin değiştiğini izleriz; bunun dışında bize ait bir mekanda, evdeyizdir. Bu yüzden diğer birçok etkisinin yanında kültürel aidiyetin pekiştiği, geçmişin yinelediği bir şeydir müzik. Bu ise henüz tanımlayamadığım bir emniyet hissini beraberinde getirir.  

9 Nisan 2016 Cumartesi

Bilinmeyen, deli bir suda suyun üzerinde kalma derdinde olan için en iyi yöntem refleksiyondur; sorunların ve cevapların üzerinde tekrar tekrar düşünmek; daha geniş bir kitlenin - suyun, toprağın kurdun, kuşun hayrına tekrar tekrar sormak tekrar cevaplamaktır. İlkeler cevapların üzerinden tüm zamanlar için değil, yanlışlamaya açık olarak eğreti kurulur. İlkeler üzerine tartışma analitik değil diyalektik olmak zorundadır. 

16 Mart 2016 Çarşamba

Analoji

Daha evvel  suyun hiç böyle akmadığı, ırmağın deli akan kollarından birine girdin ve gemin kayalara çarpa çarpa dağıldı. Gemiden kalan tahta parçalarına tutundun ya da onlardan bir sal yaptın. Biliyorsun ki üstünde olduğun sal da gemiyi parçalayan nehrin bu deli akan kolunda güvenli değil. Daha güvende olman için bir gemi yapman gerek. Eski gemiyi tekrar mı yaparsın? Yoksa yeni bir gemi mi yaparsın?

7 Mart 2016 Pazartesi

Gençliğin neşesiyle
Yetişkinliğin olgunluğu uzak

Bulanmadan akma niyeti
Her döküldüğü kaba (/kapta) eğreti

ya da

Gençliğin neşesi bizden uzaktı
Yetişkinliğin de olgunluğu


İlerlemeyle
Bulanmadan akma niyeti
Her daim döküldüğü kaba eğretilikmiş
Geç farkettik


6 Mart 2016 Pazar

Tevasuzluk



 Kızıyorum. Kavramların yanlış kullanılmasına kızıyorum, düzeltmeye kalkıyorum. Kızmam hamlıktan farkındayım, kafasını gözünü yara yara ben kullandığımda nasıl sabırlı davranıldığını hatırlıyorum; ki hâlâ çok da değişmiş değilim eskiye göre. Kim, nasıl, nereye kadar düzeltilir; ölçü nedir bilmiyorum. Ya da bu karışıklıkta bir hakikkat aranır mı?

Tevasuzluk da bir ıssızlıkmış bildik.

1 Mart 2016 Salı

Kendini bil?

Kendini bilme dendiğinde ilk akla gelen zaaflarını tanıma.  Fakat zaaflar da kendiliğinden ortaya çıkan şeyler değil. Bir olayın, durumun gerçekleşmesi lazım ki kişi o olay karşısında verdiği tepkide kendini görebilsin.

Bu yetiyor mu? Sanırım yetmiyor, çünkü kendini takip eden, eleştiren açık bir bilince, niyete de ihtiyaç var. Olaylara verdiği tepkileri eleştirecek, ders çıkararak değiştirmeye, iyileştirmeye  yönelebilecek bir bilinç.

Bu da yetmiyor sanırım. Tüm bunlardan bir proje çıkaracak bir akla, bunu işleme koyabilecek bir hafızaya ve iradeye de ihtiyaç var. Bu hafıza kendini  projeyle uygunluk konusunda yeni olaylar karşısında değerlendirebilmeli aynı zamanda. Kendini bilme bitmeyen dinamik bir süreç, sürekli bir oluş. Bir olmuş bitmişlik değil.

Kendini bilmek bu anlamda hatalarından öğrenmek bir yerde.

Kendini bilme macerası zaafları tanımanın yanında sınırlarını bilme, tabiatını öğrenme ya da yetenklerini sınama vs. olarak da açıklanabilir belki. Zaaflar içinse şimdilik kaba taslak bunlar yazılabilir herhalde.