12 Temmuz 2020 Pazar

42



“'Hür olmak' demek, kişinin arzu ve isteğinden kaynaklanan hiç bir şeye kul-köle olmaması demektir. Bu da ancak sabır ile mümkündür. Sabır yani insan aklının kötü, yanlış ve çirkin şeylerin verdiği lezzete karşı, heva ve heveslerine direnmesi. //-: İbn Miskeveyh, Tehzîb el-ahlâk” twitterdan alıntı

Kişi hür olmayı niye talep eder? Bir hayatsızlık, dinginlik, seyir için mi? Yoksa hakikatı kavramak için mi? Nefsin neyi örttüğüne bakalım. “Arzu ve isteğin kölesi” olan, pratikte neyi gözden kaçırır? Hürlük, özgürlük ancak hayat için, hakikat için talep edilebilir. Hatta ileri gidip şunu söylemek de mümkün sanırım, tek tek olayların, olguların hakikatini talep etmeyenin bütünün hakikatine talip olması pek de olası değildir.

15 Haziran 2020 Pazartesi

002




Denizdeyim
Ama belli ki
Bambaşka bir denizdeyim
Ve zaman, kim bilir kimin kıymetlisi 

23 Nisan 2020 Perşembe

41


Neşe neticede bir estetik tecrübenin tezahürüdür. Renklerin, seslerin bütünlüğünden, ahenginden duyulan heyecandır. Bir birliği/ahengi sezme, fark etme anı. Estetik tecrübenin bir anlama olduğundan bahsediyorsak onun bir bilgi olduğundan da söz edebiliriz. Peki bilgi için Aristo'nun yaptığı meşhur tanımı, “gerekçelendirilmiş doğru İnanç” tanımı ile birlikte onu nasıl anlamamız mümkün olacaktır. Şimdilik soru olarak dursun.*

İşin soyut olanı kavrama pratiğini bir kenara bırakırsak, beni şimdilik ilgilendiren kısm insanları eşitliyor oluşu. Güzelliğe karşı uyanmış her ilgi (ki uyanmayan da vardır), neşeyle birliğe yönelmiş bir heyacandır da. Uzun karmaşık kitabi bilgiye ulaşma imkanı ya da vakti olmayanı, genetik olarak yeterli olmayanı, hayat gailesi içinde kaybolmuş olanı bir noktada eşitler. Karmaşık bir melodi ya da desen karşısında duyulan heyecan ile doğa karşısında duyulan heyecanın bir farkı kalmaz. Neşe tüm insanları eşitler ve birliğe yönlendirir ve çulha, bakkal, terzi, hallaç, camcı bir olur, eşitlenir.

Eski bir soruya tekrar cevap vermeyi deneyeyim "Tasavvuf niçin neşeye, aşka ihtiyaç duyar?". Çünkü o, insanları eşitleme gücüne sahiptir ve bu da herkese yolda olma imkanı tanıyan belki de yegane şey olarak vardır.


* Kendime not: Gadamer' in estetik bilinç için yazdıklarına bakılacak.

13 Nisan 2020 Pazartesi

40





Fili tecrübe etmiş ve onu farklı yerleriyle tutup tanımaya çalışmış körler kendi tecrübelerini diğerleriyle paylaştığında yeni ve farklı bir tecrübeyle tanışırlar. Öncelikle farklı tecrübelerin varlığıyla karşılaşırlar ve farklı tecrübelerin de olabileceğini öğrenirler. Hakikatin farklı ufuklarıyla tanışıp, kendi ufuklarını genişletirler. Buna ek olarak bir mutlak fikri edinirler. Neticede tecrübe edilen şey aynı ve tek bir şeydir, fildir. Bütün bunları kuran ise birbirleriyle olan diyaloglarıdır.

(Husserl den ilhamla)

4 Mart 2020 Çarşamba

39




Wilhem Dilthey’in, Hermenutik ve Tin Bilimleri kitabında şöyle bir bölüm var:

"Bununla birlikte ifade ve temsil edici sanat, insan yaşamının yeniden üretiminden daha fazlasını verir. Tipsel olanı görmek ve yansıtmak, olaylar/olgular içinde olup bitene kural verme hilesidir. Öyle ki ifade ve temsil edici sanat, görmeyi bir kılavuz olarak içerir." sh 41

Bu haliyle sanat yeni bir insani bakış ve kavrayış önerir. Bunu, dinleyenin, okuyanın ufkunu geliştirerek, sunduğu yeni tecrübelerle, onu yeni tavır alış tarzlarına hazırlayarak yapar. Evreni ve/veya insanı başka bir ufuktan seyretme şansını verirken, onu aynı zamanda yeniden inşa eder.

Diltheye göre sanatçı bunu kendi çağının ortak tipleri ve tekilleşme üzerinden yapar. Adı geçen kitapta Dilthey’n tekilleşme ve tipleme üzerinden yaptığı dönem değerlendirmesinin bir benzerini Mesnevi için yapmayı denersek, Mesnevideki tekilleşme ve karakterlerin ortak tipleri için neler söyleyebilirdik. Bu yazıda bunu yapmayı deneyeceğim.

Mesnevinin karakter ve tipler açısından değerlendirmesi

Bana kalırsa Mesnevideki ortak tema hata yapan insan. Papağanına kızan bakkal, hayatını çeng çalarak geçiren ihtiyar çalgıcı, karısına kızan bedevi, cariyeye aşık olan padişah vs. Temel kabul, insanın kim olursa olsun hata yapabilir oluşu. Mesnevi’nin bize tanıttığı insan bir beşer.

Fakat iş hata yapmakla kalmıyor. Hata yapan bu insan aynı zamanda yaptığı işin sorumluluğunu da alıyor. Sanırım ikinci temel kabul insanın hatasının sorumluluğunu alması olacak. Okuru şekillendiren kısım da hata karşısında nasıl tavır alınacağı üzerine.

Sorumluluk alış derin bir pişmanlıkla birlikte yaşanır. Bu pişmanlık her defasında bir karamsarlığa kişiyi hapsetmez. Aksine bu pişmanlıktan ümitvar bir hareket doğar. Kişi duyulan bu pişmanlık altında ezilip bir köşeye çekilmez.

Hata karşısında irkilen kişi (kendi eylemin üzerinden başkasının buna verdiği tepkiyle onun gözünden) kendisiyle yüzleşir ve bu yüzleşme onu yeni bir hale, duyguya; yeni bir yola taşır. Gündelik yaşamın akışından çıkar. Önceleri pişmanlık duyan ya da kırılan kişi hatasının telafi etmeye çalışır ve iki yöne birden yönelir. İnsanlar arasında hatasını tamir etmeye çalışırken diğer yandan Tanrı’nın sevgisini tekrar kazanma yollarını arar. Dönüşüm iki yönlüdür hem çevrelerindeki insanlara karşı daha gönül alıcı olma hem de Tanrı'ya duyulan mahçup sevgi.

İnsan tabiatına odaklanan bu hikayeler birer dönüşüm hikayesidir. İnsan tabiatının kontrol altına alınması üzerinden doğan bir gerilim. Mesela tekrar terar işlenen konulardan biri öfke kontrolüdür. Yine 5. Ciltte dört temel nefs hastalığından bahseder.

40 Dört yol kesen manevi kus, halkın gönlünü yurt edinmistir.
Bütün gönüllere emir olursan, ey kisi, bu zamanda Allah halifesi sensin.
Bu dört diri kusun kes baslarını da ebedi olmayan halkı ebedilestir!
Bu kuslar, kaz, tavus, kuzgun ve horozdur. Bunların içlerdeki benzerleri de dört huydur.
Kaz hırstır, horoz sehvet. Makam tavusa benzer, kuzgun dilege.

Mevalana’nın yapmak istediği insanı teskin etmek değil, dönüştürmek.

Bu genel şemanın dışına çıkan hikayeler de var. Hz. Ali kıssası bunlardan biri. Şavaş meydanında öfkesi ve Tanrı rızası arasında kalan (ve bunun farkına ,varabilen) Hz. Ali, bir ilkeye göre karar alır. Tanrı rızasından yana tavır alıştan bir ilke ortaya çıkar. Bu tavır alış sürekliliği olan bir uyanıklığı gerektiren bir tavır alıştır ve  geleneğin "agah olalım erenler" hatırlatmasında yerini alır. (Buradan bir rasyonellik çıkar mı?)

Hz. Ali tam hataya düşecekken eşikte durur. Böylece tavrın ideali ile karşılaşırız. Niçin öyle olduğunun gerekçesi ve ilkesi ile de.

Sorumluluk ve rıza arayışı Tanrı ’nın yaratışı gibi bitimsizdir. Her an, her olay ve durumda yenilenir, canlandırılır. Bu yenileniş her an yaratılışa verilen bir cevaptır sanki.  Rıza arayışının bitimsizliği ile bitmeyen sorumluluk insanı görevini yapıp köşeye çekilen insan olmaktan çıkartır. Tanrı ve insan arasına bitimsiz bir ilişkiye dönüşür.

Bu karşılıklı süre giden bağ(/uyanıklık) ise edep ve sevgi üzerinden kurulur.
Burada denge Tanrı yardımının belirsizliği, olursa ne yönden, nasıl olacağı üzerine bilinmezliği, kader, kaza kavramları üzerinden kurulur. Kader ve kaza karşısında insanın gücü edeple, sevgiyle izah edilir. ?

Tanrı yardımını nerede nasıl olacağı belli değil ama çok da uzakta değildir. Görünmez bir el ile işlerin düzelmesiyle yardımın gelmiş olduğunu sezdirilir. İşin sonu ne olursa olsun bir bağın kurulmuş olması dileğin kabulünden değerlidir. (Mealen - Senin duanın kabul edilmesiyle ne işin var)

Hem düşünce yönünü hem de duygu yönünü dönüştüren bir şemayla karşı karşıyız. Ağırbaşlı, ümitvar bir neşenin ruh hali. Tıpkı neyde, Sema’da olduğu gibi.

Hikayelerindeki tipler beyler, padişahlar olduğu kadar sıradan insanlardır da. Beylik ve padişahlıktan kasıt çoğu kez insanın tabiatı üzerine iktidarına yöneliktir. Politik bir yanı yoktur.

Basit görünmesine karşın kavramlar arasında kurulan ilişkiler ile oldukça kompleks bir sistem. Kişilikler ve karakterler tarihsel değil. Fakat yine de 12. yy içindeki insan, evren, Tanrı kavramlarının algılanışları görebilmek açısından değerli.


Karanlık tipler? Alim, bilgin? Şimdilik eksik kaldı. Bir başka sefere o tiplemeler üzerinden belki bir şey yazmayı deneriz.

4 Kasım 2019 Pazartesi

38


Not:

Tereddütte kalmayan şey gelişemez (?)

Şunun üzerine bir düşünelim

7 Ekim 2019 Pazartesi

37



525. İnciye yol yoksa hemencecik buğdayı al. O tarafa yol yoksa bu tarafa at sür. 
Zâhir,eğri büğrü uçsa bile sen zâhirine bak. Zâhir, nihayet insanı bâtına götürür. 
Her insanın evveli suretten ibarettir. Ondan sonra can gelir ki can, mânevi güzellik, ahlâk güzelliğidir.

Hz. Pir, bu alıntının sonunda can’ın tanımı için bir anahtar bırakıyor. Onun, manevi güzellikte, ahlakta aranmasına işaret ediyor. İşin zahirden başladığını da not ediyor.

Ahlakın bize ilk hatırlattığı, iyiyle kötüyü ayırt edebilme, doğruyu bulma, arama. Bu işin “ne”lik kısmı. Ne yapmalı? Fakat sanırım, Hz Pir’in kastettiği burada kalmıyor. Meselenin bir de  “nasıl”lığı var - Nasıl yapmalı? Burada işin içine öteki ile olan ilişkimiz, onun özeli, kendine özgülüğü de giriyor. Onun, bizim cevabımıza alacağı tavrı hesaba katarken buluyoruz kendimizi. Ortaya çıkan tavırdan memnun olup olmayacağını düşünüyoruz. Bu mecburen bize bir davranış seti oluşturma ve bizi bunlardan muhatabımızın tavrına en uygun olanı seçmeye yöneltiyor. Bu noktada Mead’ın ferdi ben, sosyal ben kavramlarına dönmüş oluyoruz – kendi kendini (zihni, dili, benliği) inşa ediş. Sonrası bireysel tutumlardan evrensel formlar çıkarmak.

“Sıkıntıda olan herhangi birine yardım edebilen kişi, bu evrenselliği insandan çok daha öteye taşıyıp hissedebilen herhangi bir canlının acı çekmesine müsaade etmeme formuna dönüştürür. Bu, sıkıntıdayken kendisine yönelebileceğimiz diğer bir forma yönelik olarak sergilediğimiz tavırdır. Şefkat duygusunda ifadesini bulur. Ailesinden çok uzakta olan bireylerde yaygındır. Sevgi, insan formunda olmasa bile ebeveynsel bir yaklaşımı güdüleyen herhangi bir yavru forma yönelik olarak da kendini gösterir. Küçük şeyler bir tür şefkat duygusu uyandırır. Bunlar, bu tavrın evrenselliğinin ne kadar geniş olduğunu göstermektedir; hemen hemen her şeyi, kişinin kişisel bir ilişki kurabileceği her varlığı kapsar. “ sh.295

Niçin burada dolaşıyorum? Bunun üzerine niye düşünüyorum? Mevleviye'deki insan yetiştirmenin – ki bu bir toplumsal çabadır- mekanizmalarını anlamak için.

*Zihin, Bellek ve Toplum

2 Ekim 2019 Çarşamba

36


Riya bir hayal dünyası yaratıyor, çoğu kez kendimizin de inandığı, inanmak zorunda kaldığı. Onun yarattığı dünyayı sürdürebilmek için nefretleri diri tutmak gerekiyor. Benlerden onlara, sınırlar çekiyoruz. Düşmanlıkları nöbetçi dikiyoruz bu sınıra, başkasını anlamamak, kendimizi eleştirmemek için. 

21 Eylül 2019 Cumartesi

35


 
                                                       “Anlamak daima bir haletiruhiyeyledir. * Heidegger.


Hz. Pir daha en başından neden aşkın altını defalarca kalın çizgilerle çiziyor?

20. Denizi bir testiye dökersen ne alır? Bir günün kısmetini…
Harislerin göz testisi dolmadı. Sedef, kanaatkâr olduğundan inci ile doldu.
Bir aşk yüzünden elbisesi yırtılan, hırstan, ayıptan adamakıllı temizlendi.
Ey bizim sevdası güzel aşkımız; şadol; ey bütün hastalıklarımızın hekimi;
Ey bizim kibir ve azametimizin ilâcı, ey bizim Eflâtun’umuz! Ey bizim Calinus’umuz! C.I


Beyitlerin bize söylediği net bir şey var: Aşkın, nefsin hastalıklarını tedavi ettiği. Hırsın, kibirin, azametin ilacı. Hz. Pir, nefsin hastalıkları konusuna Mesnevi’de tekrar tekrar dönüyor.

Bu haliyle aşk, doğaüstü, kavranamaz aşkın bir şey değil. En azından henüz değil. Gayet pratik, anlaşılır bir yerden başlayıp ona bir işlev yüklüyor. Günlük hayatta hepimizin aşina olduğu negatif duygular üzerinden bir açıklama getiriyor. Bu şu demek değil, aşkın tek yararı insanı kötü duygulardan kurtarmak. Aşkın olumlu sonuçlarını da anlatıyor. Padişah ve cariye hikayesinde, Bedevi ve karısında, Bakkal ve dudusunda. Bu seferde karşısındakini, ötekini fark etmek, onun gözünden bakmak, ona yönelmek için bir araca dönüşüyor aşk.

Muhtemelen nasıl (hissederek) görüyorsak öyle bir dünya tasarımlıyoruz. Fiillerimizi de tasarımladığımız bu dünyayı gerçekleştirmek için gerekçeliyoruz, anlamlandırıyoruz, var ediyoruz. Bu çabanın değere dokunan kısmı ise doğrudan etikle ilgili.

Aşkın etiğe, insanlığımıza olan katkısı anlama tarzımıza yaptığı katkı üzerinden olmalı. Ki meselenin sadece etik olmadığı ama temelinin bu olduğunu da ekleyelim. Eksik olduğunda üzerine bir şey eklemek mümkün değil.

İnsanın yargılarında otomatik pilot görevi gören vicdanın gelişimine bir etkisi olmalı. Sosyal ben, ferdi ben meselleri. Yani başkasının tavrını üzerime almak, söylediğimizi kendimize de söylemek, tavrımıza eleştiri getirebilmek ve genel ötekiye karşı tavır geliştirebilmekle. 

Vicdan çoğu zaman bir muhakemeye gerek kalmadan bizi otomatik olarak iyiye yönelttiği için önemli, merhamet gibi. Aşk dışa dönük bir ilgi olarak bize, bir başkasının bakışından kendimizi ve dünyayı görmeyi talim ettiriyor. Buna bir başkasının kederini, acısını, çaresizliğini, ufkunu, sınırlarını görmek de dahil. Bu sayede yeni durumlar karşısında verilen yeni hükümler ile vicdani hafızaya yeni ilgiler yükleniyor olabilir.

Vicdanın çok da etkilenmediği ama bize kendini bir görev olarak dayatan durumlar olabilir. Mesela bir hayvan sever için bir karıncanın ya da böceğin hayatı, kedisi ya da köpeği kadar değerli olmayabilir ama yine de onların yaşam hakkında olduğunu düşünüp ona saygı duyabilir. Yani bir tümel bilgi, anlayış geliştirmek Aşkın burada bir rolü varsa başkasına olan faal ilgiyi canlı tutmasında olabilir. Bu ilginin var olabilmesi için bazı duvarların yıkılması lâzım. İşte Mevlâna, muhtemelen o duvarları hırs, kibir, büyüklenme olarak görüyor.

Devam edebilir.


*Varlık ve Zaman sh.150

20 Eylül 2019 Cuma

34


  
Kısaca yazacağım, uzun uzun yazıp örneklendirmek gerek ama vakit yok. Belki ilerde

Bedevi ve Karısı hikayesinde, karısının ağlaması üzerine Bedevi’nin tavrında oluşan değişim Mead’ın* ferdi benine işaret ediyor. Yani bu şekilde okumak da mümkün. Aynı şekilde “Dudu kuşu ve Bakkal” ve “Hz. Ali” kıssalarını da. Mesnevî ferdi benliğin ortaya çıkışını anlatan hikayeler açısından çok zengin.

Bu ne işimize yarar? Nefsin hastalıkları ile uğraşan dervişin davranışlarını gerçekleştirirken kendini herkesin tavrını anlayacak şekilde konumlandırmasını öğrenmesi gerekir. Sosyal ve ferdi bir benliği gerçekleştirmeden nefsini görmesi mümkün değildir.

Bu konuda Mead’ı okumamızı tavsiye eden Hüseyin Bey’e de binlerce teşekkür.

*Herbert Mead - Zihin, Benlik ve Toplum