Bugün kendimi garip hissettim
Dünkü gibi, evvelsi günki gibi
Çocukluğum geçti gözlerimin önünden
Ekmek kokusu , Kahraman bakkal
Güneşli, sakin, ferah sokaklar
22 Ağustos 2008 Cuma
20 Ağustos 2008 Çarşamba
Garipler
"Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime"
Garip kimdir?
Garip diyince aklıma aklıma hep çoluğu çocuğu bir yerlere gitmiş, bir şekilde eşini kaybetmiş yaşlı insanlar gelir.
Yalnızdırlar ve bunun da farkındadırlar. Bazen kabule etmeselerde bunu sırtlamıştır, kabullenmiştirler. Gelecekten umitleri yoktur, büyük bir değişim beklemez hayatında. Durumunu korumaya çalışır, çoğu zamanda şükrederler.
Arayıp soranı pek yoktur. Geçen zaman onu yalnızlaştırmıştır. Dostları, ailesi teker yok olmuş, uzaklaşmış ; yada hiç olmamıştır. Genelde yalnız yaşar, etrafında kalabalıklar da olsa.
Yalnız olmak , geçim sıkıntısı içinde olmak mıdır gariplik ? Sanırım bu yaşamın sonucu birde gönül kırıklığı olmalı.
Gariplerin bir kutsallığı vardır, korunur. Gönüllerden kopanlarla yer, içerler.
" bir garip ölmüş diyeler / üç günden sonra duyalar / soğuk su ile yuyalar "
Hep akla garip deyince fakirlik, yoksulluk gelir. Acaba hali vakti yerinide yada geçim sıkıntısı olmayan gariplerde olabilir mi? Muhtmelen gönlü kırık, yalnızlar da vardır, geçim sıkıntısı olmayan.
devam edecek
Garip kimdir?
Garip diyince aklıma aklıma hep çoluğu çocuğu bir yerlere gitmiş, bir şekilde eşini kaybetmiş yaşlı insanlar gelir.
Yalnızdırlar ve bunun da farkındadırlar. Bazen kabule etmeselerde bunu sırtlamıştır, kabullenmiştirler. Gelecekten umitleri yoktur, büyük bir değişim beklemez hayatında. Durumunu korumaya çalışır, çoğu zamanda şükrederler.
Arayıp soranı pek yoktur. Geçen zaman onu yalnızlaştırmıştır. Dostları, ailesi teker yok olmuş, uzaklaşmış ; yada hiç olmamıştır. Genelde yalnız yaşar, etrafında kalabalıklar da olsa.
Yalnız olmak , geçim sıkıntısı içinde olmak mıdır gariplik ? Sanırım bu yaşamın sonucu birde gönül kırıklığı olmalı.
Gariplerin bir kutsallığı vardır, korunur. Gönüllerden kopanlarla yer, içerler.
" bir garip ölmüş diyeler / üç günden sonra duyalar / soğuk su ile yuyalar "
Hep akla garip deyince fakirlik, yoksulluk gelir. Acaba hali vakti yerinide yada geçim sıkıntısı olmayan gariplerde olabilir mi? Muhtmelen gönlü kırık, yalnızlar da vardır, geçim sıkıntısı olmayan.
devam edecek
10 Ağustos 2008 Pazar
Kaldırımlar / Kendi dünyamızda yaşamak
Kaldırımlar bizde neden yüksektir? Sanırım bu eski bir alışkanlıktan geliyor. Yollar sık sık bozulduğundan eskiden asfalt üstüne asfalt dökülürdü. Neticede bir kaç sene sonra kaldırım normal boyutuna gelirdi. Şimdi ise sokaklar parke taşları ile döşeniyor ve kaldırımlar gene yüksek yapılıyor. Parke taşlarının döşenmesi ile bir de yeni bir alışkanlık edinildi : Parke taşlarının kaldırımla buluştuğu yerlere oluk yapmak.
Değnekle bu yüksek kaldırımlardan inmek zorken şimdi bir de bastığınız yer eğri büğrü bir oluk. Bayağı dikkatli inilmesi, çıkılması gerekiyor. Sadece hastalar için değil, yaşlılar, çocuklar için de oldukça zor bir durum.
Kaldırımlar bir çok yerde dar. Zaten dar olan bu kaldırımları bir de esnaf malını sergilemek için iyice daraltıyor. Ne işe yaradığını bir türlü anlayamdığım belediye zabıtaları ise buna hiç müdahele etmezr. Bazı yerlerde ise daracık olan bu yollara ağaç dikilerek tekerlekli sandalyelere bir ikinci barikat oluşturulur.
Kaldırım başlarına ise yapılan eğimler ise çoğunlukla bebek arabaları için yapılır, tekerlekli sandalye için değil.
Oysa zanediyorumki yolların yapımı da, kaldırımların yapımı da bir projeyle yapılır ve bir sürü imzadan geçer. Ve şaşarım, bu projelerin altında imzası olan mütahitlere, yüksek mimarlara; hiç birinin aklına ya bir dakika burdan tekerlekli sandalye geçemez, bu kaldırımdan yaşlı inemez demek gelmez.
Engellinin bizde tek başına yaşaması alışılmış bir şey değil. İlla hayatı boyunca bir refakatçisi olacak. Dolayısıyla ufak bir çabayla çalışabilecek, ekmeğini kazanabilecek olanlara da bakıma muhtaç muamelesi görür. Bazen aşırı ihtimam, düşkünlükte insana zarar verir.
Değnekle bu yüksek kaldırımlardan inmek zorken şimdi bir de bastığınız yer eğri büğrü bir oluk. Bayağı dikkatli inilmesi, çıkılması gerekiyor. Sadece hastalar için değil, yaşlılar, çocuklar için de oldukça zor bir durum.
Kaldırımlar bir çok yerde dar. Zaten dar olan bu kaldırımları bir de esnaf malını sergilemek için iyice daraltıyor. Ne işe yaradığını bir türlü anlayamdığım belediye zabıtaları ise buna hiç müdahele etmezr. Bazı yerlerde ise daracık olan bu yollara ağaç dikilerek tekerlekli sandalyelere bir ikinci barikat oluşturulur.
Kaldırım başlarına ise yapılan eğimler ise çoğunlukla bebek arabaları için yapılır, tekerlekli sandalye için değil.
Oysa zanediyorumki yolların yapımı da, kaldırımların yapımı da bir projeyle yapılır ve bir sürü imzadan geçer. Ve şaşarım, bu projelerin altında imzası olan mütahitlere, yüksek mimarlara; hiç birinin aklına ya bir dakika burdan tekerlekli sandalye geçemez, bu kaldırımdan yaşlı inemez demek gelmez.
Engellinin bizde tek başına yaşaması alışılmış bir şey değil. İlla hayatı boyunca bir refakatçisi olacak. Dolayısıyla ufak bir çabayla çalışabilecek, ekmeğini kazanabilecek olanlara da bakıma muhtaç muamelesi görür. Bazen aşırı ihtimam, düşkünlükte insana zarar verir.
9 Ağustos 2008 Cumartesi
Alışmak
Kimi dost değişir, kimi çeker gider
Yalnızlığa alışmak hastalığa alışmak gibidir
Sanki hep ayağını sürermişsin gibi gelir
Sanki gölgeler hep uzun, hava hep serindir
Yalnızlığa alışmak hastalığa alışmak gibidir
Sanki hep ayağını sürermişsin gibi gelir
Sanki gölgeler hep uzun, hava hep serindir
5 Ağustos 2008 Salı
İnsanlık
İnsanlık üzerinde düşünmeye ihtiyacımız var mı? Dinin etkisinin azaldığı, gevşediği bir zamandayız. Yine ahlakda değişmekte, kendine bir temel bulmakta zorlanmakta. İnsanlığın bu yüzden yeniden değerlendirilmesine ihtiyaç var gibi geliyor.
İnsanlık kavramı bize özgü bir kavram. İnsani değerler ise herkesin, bütün insanlığın sahip olduğu bir şey. İnsanlık bizim için bir değerler silsilesini ifade eder. Hümanizma ile ifade edile şeyin ise farklı bir şey olduğunu düşünüyorum. Bizim insanlık derken kastetiğimimizi karşılamıyor.
İnsanın kendi ve kendi dışındaki anlamada bir mesafe var. Bu mesafe sayede bir benlik elde eder. Bir başkasını anlamızda da hep kendimizinden hareket ederiz. Bir başkasına değer verebilmek için öncelikler kendimiz bir değer biçemilmeliyiz. Sonrrada kendin için istediğinide başkası için isteden hareket edebiliriz. Bizim sahip olduğumuz gelenekte bu eşrefi mahlukatla ifade edilir.
Bu tanım bizi kendi dışındaki her şey için koruyucu ,kollayıcı, düzenliyici olmaya götürür. İnsanlık öldümü dendiğinde ifade edilmek istenene, insana has olması gereken bu bakış açısı budur. İnsanlık için başka bir temel bulunabilir mi? Üzerinde düşünmek lazım. Küresel ısınma, savaşlar hep insan eliyle olan şeyler. Bozan, yıkan insan düzeltmeninde bir çaresini bulmalı. Ve tabii bunun fikri zemini olmak zorunda.
Sorumluluk hissi hala yaşamakta. İnsanlar Güngörende düşünmeden birinci bombada nasıl koşularsa, ikincisinde de aynı hisle koştular.
İnsanın yaşadığı olayları, gödüklerini, okuduklarını manalandırmasını tarihsel etkiyle yaptığını söylüyorlar. İnsan geçmişi ile diğerlerinden farklılaşıyor . Bu geçmişidir ki, her alınacak kararda onu kendi bütünüğü etrafında tutarlı olmaya yöneltir. İnsanın tutarlı olamayı gerekterecek bir bütünlüğü olmalı mıdır? Yada şöylede sorulabilir sanırım, tutarlı olmak için hangi kıstasları kullanır? İdeoloji, gelenek , cemaat, insanlık güdüsü? Tutarlı bir ben ilk elde bunlardan birinin sunduğu önyargı/ön kabule olacaktır. Yorum ise bu onyargının rehabilite edilmesinden çıkacaktır. İlki bir tekrar,nakil; ikincisi ise teliftir:)
Burda kurcalanması gereken bir soru daha var: İnsanlık gelenek yoluyla mı öğrenilir ? ya da her insanın özünde zaten var mıdır?
Bu soruda benim tercihim özünde olmasından yana. İnsanların eşit yaratıldığını dan yola çıkarak bunu benimsemek istiyorum (isteyen eşit özelliklere sahip olarak varolduğunu tercih edebilir). Bir afrika yerlisinin, bir amerikalının yada bir aborjinin de bu tarz bir sorumluk/koruma, kollama bilincine sahip oladuğunu düşünmek istiyorum.
gibi geldi :))
İnsanlık kavramı bize özgü bir kavram. İnsani değerler ise herkesin, bütün insanlığın sahip olduğu bir şey. İnsanlık bizim için bir değerler silsilesini ifade eder. Hümanizma ile ifade edile şeyin ise farklı bir şey olduğunu düşünüyorum. Bizim insanlık derken kastetiğimimizi karşılamıyor.
İnsanın kendi ve kendi dışındaki anlamada bir mesafe var. Bu mesafe sayede bir benlik elde eder. Bir başkasını anlamızda da hep kendimizinden hareket ederiz. Bir başkasına değer verebilmek için öncelikler kendimiz bir değer biçemilmeliyiz. Sonrrada kendin için istediğinide başkası için isteden hareket edebiliriz. Bizim sahip olduğumuz gelenekte bu eşrefi mahlukatla ifade edilir.
Bu tanım bizi kendi dışındaki her şey için koruyucu ,kollayıcı, düzenliyici olmaya götürür. İnsanlık öldümü dendiğinde ifade edilmek istenene, insana has olması gereken bu bakış açısı budur. İnsanlık için başka bir temel bulunabilir mi? Üzerinde düşünmek lazım. Küresel ısınma, savaşlar hep insan eliyle olan şeyler. Bozan, yıkan insan düzeltmeninde bir çaresini bulmalı. Ve tabii bunun fikri zemini olmak zorunda.
Sorumluluk hissi hala yaşamakta. İnsanlar Güngörende düşünmeden birinci bombada nasıl koşularsa, ikincisinde de aynı hisle koştular.
İnsanın yaşadığı olayları, gödüklerini, okuduklarını manalandırmasını tarihsel etkiyle yaptığını söylüyorlar. İnsan geçmişi ile diğerlerinden farklılaşıyor . Bu geçmişidir ki, her alınacak kararda onu kendi bütünüğü etrafında tutarlı olmaya yöneltir. İnsanın tutarlı olamayı gerekterecek bir bütünlüğü olmalı mıdır? Yada şöylede sorulabilir sanırım, tutarlı olmak için hangi kıstasları kullanır? İdeoloji, gelenek , cemaat, insanlık güdüsü? Tutarlı bir ben ilk elde bunlardan birinin sunduğu önyargı/ön kabule olacaktır. Yorum ise bu onyargının rehabilite edilmesinden çıkacaktır. İlki bir tekrar,nakil; ikincisi ise teliftir:)
Burda kurcalanması gereken bir soru daha var: İnsanlık gelenek yoluyla mı öğrenilir ? ya da her insanın özünde zaten var mıdır?
Bu soruda benim tercihim özünde olmasından yana. İnsanların eşit yaratıldığını dan yola çıkarak bunu benimsemek istiyorum (isteyen eşit özelliklere sahip olarak varolduğunu tercih edebilir). Bir afrika yerlisinin, bir amerikalının yada bir aborjinin de bu tarz bir sorumluk/koruma, kollama bilincine sahip oladuğunu düşünmek istiyorum.
gibi geldi :))
31 Temmuz 2008 Perşembe
Eğreti
Benzerlerinden bir noktada ayrılan, bu farkı yüzünden dışarıda kalan, farkının farkında olan yada bu farkı ona hisettirilen yada ona öyle görünen, farktan dolayı bir keder duyanın durumu.
Eğretilikte hep bir asıl var. Eğretilik bu aslın yanında ortaya çıkar. Bazen bir redediş, kabul etmeme bazen de varoluşun kendisi yeterli olur eğretilik için. Eğreti olanı rahatsız ettiği gibi asılda rahatsız olur çoğu zaman.
Burada eğretiliği doğuran fark bir hapishane gibidir. İki tarafda ciddiye aldıkça , yada bir taraf bakışını değiştirmedikçe var olur. Biri ciddiye almıyorsa farkında değilse ona ancak vehim denir.
Türkiye ab gibi içgüveysi pozisyonu, hasta/özürlü sağlıklı farklında asıldan bir uzaklaşma vardır ve melankoliyi, hüznü taşır.
Don Kişotun eğretiliğinde birde farklı zamana ait olma var. Yaşlı ve güçsüz oluşunun yanında. Arzu ettiği çağda olsa ve gücü yerinde olsa deliliği dikkat çekmezdi muhtemelen
Eğretilikte hep bir asıl var. Eğretilik bu aslın yanında ortaya çıkar. Bazen bir redediş, kabul etmeme bazen de varoluşun kendisi yeterli olur eğretilik için. Eğreti olanı rahatsız ettiği gibi asılda rahatsız olur çoğu zaman.
Burada eğretiliği doğuran fark bir hapishane gibidir. İki tarafda ciddiye aldıkça , yada bir taraf bakışını değiştirmedikçe var olur. Biri ciddiye almıyorsa farkında değilse ona ancak vehim denir.
Türkiye ab gibi içgüveysi pozisyonu, hasta/özürlü sağlıklı farklında asıldan bir uzaklaşma vardır ve melankoliyi, hüznü taşır.
Don Kişotun eğretiliğinde birde farklı zamana ait olma var. Yaşlı ve güçsüz oluşunun yanında. Arzu ettiği çağda olsa ve gücü yerinde olsa deliliği dikkat çekmezdi muhtemelen
25 Temmuz 2008 Cuma
Sosyalleşme

Mümkün olduğu kadar sosyal olmak, niçin?
Kendimizi üretmenin, yeni fikirlerle tanışmanın, bulanmadan akmak için . Bulanmak inaçların, fikirlerin; insanın, insanlığın, düşünmenin önüne geçmesi. Kalıplarlarla sorun çözme, insanı görmezden gelme. Düşüncelerimizi, kendimizi sorgulamanın, önyargılarımızı rehabilite etmenin bir yolu sosyalleşme. Bu kendimiz için. Başkası için? Bu da ahlakın alanına giriyor.
Ne kadar mümkün?
Bir ikincisi her zaman problemleriyle gelecek, irkiltecek, rahatsız edecek. Aynı zamanda paylaşımıyla, fikirleriyle gelecek; yenilenme vaadecek. Dinlemeye istekli , dinlenilmeye hazır bir ortam ise her zaman mümkün değil. Neticede bu bir mücadelede de olabilir, uzlaşmada. Her ikiside belli bir enerjiye, belli bir çabaya ihtiyaç duyar ki, tükenmiş insanın işi değil. Burada buna niyetli olmanın yanında ikinci problem bu enerjiye sahip olmak. İnsanın sorunlarla başa çıkma enerjiside sabit bir şey değil; bir şekilde yenilenemeye, tazelenmeye ihtiyaç duyuyor. Sanırım inzivaların, kendini dinlemelerin, ibadetlerin buna bir şekilde katkısı var, amaç bu olmasada.
15 Temmuz 2008 Salı
Adil gelir dağılımı mı? Daha adil gelir dağılımı mı?
Adil gelir dağılımı mı? Daha adil gelir dağılımı mı?
Adil gelir dağılımı sanki nihai bir noktadan bahsediyor. Gerçekleşmiş ideal bir nokta . Daha adili ise gerçekleşmemiş, adı geçen hedefe giden bir yerdeki bir denge. Hala ihmal edilmiş bir şeylerin olduğu bir yer. Bazı eksikliklerin görmezden gelindiği yada kerhen görmezden gelindiği. Neticede her ikisinde de bir rahatsızlığın, hakkaniyet arayışının ifadesi var.
Bir diğer soru , emeğin hakkı mı? standart yaşam düzeyi mi? Yapılan iş , verilen iş harcıalem, herkesin yapabileceği sıradan bir iş olabilir. Ama gene de birisinin yapmasına ihtiyaç duyulan her iş için syandart bir yaşam düzeyini sağlayan bir gelire ihtiyaç var. Hakkaniyet arayışlarından birinde işin zorluğu, diğerinde insanların eşitliği var
Burada bir zorluk var gibi adil bölüşüm ile standart gelir arasında. Toplumun genel gelir seviyesi yüksekse bazı insanları gene standart gelir geliyesinde bırakmak adil midir? Elbette burada bir kestaneci ile madenciyi kıyaslamıyoruz. Verilen emek ve işin zorluğu açısından madencinin daha zorlanacağı aşikar. İki ayrı kategori emek-eşitlik düşüncelerinin farklı sonuçları
Bir ikinci soru : Adil gelir dağılmı evet, ama niçin?
Adil gelir dağılımı fikri acaba gelir dağılımının çok bozuk olduğu zamanlarda ortaya çıkmış insani bir istek mi? Yada bir toplumsal ileri gitme, ütopya arzusu mu? Muhtemelen ikisi birden, eşitsizliğin çok artığı belli dönemlerde, bu eşitsizliğin giderilmesi için ihiyaç duyulanları harekete geçirmek maksadıyla yapılan fikri çalışmaların, kabullerin sonucu.
Temelinde diğerinide umursayan ahlaki bir bakış var. Bu makul isteği ilk dillendirenler, gerçi bunu ahlaki bir dayanaktan yola çıkarak değilde toplumun gelişmesinde doğal bir yön, tarihsel bir zorunluluk olarak kabul ettikleri için talep ettiler ise de, (yada bu şekilde dillendirmeyi tercih ettilerse) bu onun ahlaki tarafını yok etmiyor kanatimizce. Gelir dağılımının iyileştirilmesi talebinin insani bir zeminde temellendirilmesine de ihtiyaç var gibi geliyor.
İnsani ihtiyaçların gerçekleşmesiyle birlikte, insanın yeteneklerinin de ortaya gerekiyor. Adil gelir dağılımı insanın tüketim toplumuna kurban edilmesi için , üretimin sürdürülmesi için talep edilen bir şey değil. Yani lüks tüketimden herkesin yararlanması derdiyle yola çıkmış bir şey değil. Bu yüzden temelinde gösterişe karşı bir tavrı olmak zorunda. Çıkışında, kaynakların hor kullanıldığı, bu kaynaklardan daha çok insanın istifade edebileceğine dair bir eleştiriyide içinde barındırıyor .
Adil gelir dağılımında , gelir üzerinde söz sahibi olan, bunu gerçekleştirmeye niyetli bir otoriteye ihtiyaç var. Yoksa kişinlerin gerçekleştirebileceği bir şey değil. Bir yardım kuruluşunun yapabileceği bir şey de değil.
Şimdilik su üstüne çıkanlar bunlar :)
Adil gelir dağılımı sanki nihai bir noktadan bahsediyor. Gerçekleşmiş ideal bir nokta . Daha adili ise gerçekleşmemiş, adı geçen hedefe giden bir yerdeki bir denge. Hala ihmal edilmiş bir şeylerin olduğu bir yer. Bazı eksikliklerin görmezden gelindiği yada kerhen görmezden gelindiği. Neticede her ikisinde de bir rahatsızlığın, hakkaniyet arayışının ifadesi var.
Bir diğer soru , emeğin hakkı mı? standart yaşam düzeyi mi? Yapılan iş , verilen iş harcıalem, herkesin yapabileceği sıradan bir iş olabilir. Ama gene de birisinin yapmasına ihtiyaç duyulan her iş için syandart bir yaşam düzeyini sağlayan bir gelire ihtiyaç var. Hakkaniyet arayışlarından birinde işin zorluğu, diğerinde insanların eşitliği var
Burada bir zorluk var gibi adil bölüşüm ile standart gelir arasında. Toplumun genel gelir seviyesi yüksekse bazı insanları gene standart gelir geliyesinde bırakmak adil midir? Elbette burada bir kestaneci ile madenciyi kıyaslamıyoruz. Verilen emek ve işin zorluğu açısından madencinin daha zorlanacağı aşikar. İki ayrı kategori emek-eşitlik düşüncelerinin farklı sonuçları
Bir ikinci soru : Adil gelir dağılmı evet, ama niçin?
Adil gelir dağılımı fikri acaba gelir dağılımının çok bozuk olduğu zamanlarda ortaya çıkmış insani bir istek mi? Yada bir toplumsal ileri gitme, ütopya arzusu mu? Muhtemelen ikisi birden, eşitsizliğin çok artığı belli dönemlerde, bu eşitsizliğin giderilmesi için ihiyaç duyulanları harekete geçirmek maksadıyla yapılan fikri çalışmaların, kabullerin sonucu.
Temelinde diğerinide umursayan ahlaki bir bakış var. Bu makul isteği ilk dillendirenler, gerçi bunu ahlaki bir dayanaktan yola çıkarak değilde toplumun gelişmesinde doğal bir yön, tarihsel bir zorunluluk olarak kabul ettikleri için talep ettiler ise de, (yada bu şekilde dillendirmeyi tercih ettilerse) bu onun ahlaki tarafını yok etmiyor kanatimizce. Gelir dağılımının iyileştirilmesi talebinin insani bir zeminde temellendirilmesine de ihtiyaç var gibi geliyor.
İnsani ihtiyaçların gerçekleşmesiyle birlikte, insanın yeteneklerinin de ortaya gerekiyor. Adil gelir dağılımı insanın tüketim toplumuna kurban edilmesi için , üretimin sürdürülmesi için talep edilen bir şey değil. Yani lüks tüketimden herkesin yararlanması derdiyle yola çıkmış bir şey değil. Bu yüzden temelinde gösterişe karşı bir tavrı olmak zorunda. Çıkışında, kaynakların hor kullanıldığı, bu kaynaklardan daha çok insanın istifade edebileceğine dair bir eleştiriyide içinde barındırıyor .
Adil gelir dağılımında , gelir üzerinde söz sahibi olan, bunu gerçekleştirmeye niyetli bir otoriteye ihtiyaç var. Yoksa kişinlerin gerçekleştirebileceği bir şey değil. Bir yardım kuruluşunun yapabileceği bir şey de değil.
Şimdilik su üstüne çıkanlar bunlar :)
8 Temmuz 2008 Salı
Tamamlanmamış insan
Kimsin
Benim
Dolaş biraz
Kimsin
Senim
Buyur öyleyse
Mesnev-i Şeriften Hatırlatma
Tamamlanmamış insan kendi eksikliğinin farkındadır. Bir yandan başkalarının eksikliğinide görür, bir yandanda fazlasını. Kimi eksik hisseder kimi fazla görür. Genede kimse tamamlanmış olmadığından kendini rahatlatır, eksiklerinden dolayı huzursuz olur. Bu gerilim onu çalışmaya, gelişmeye, yola doğru çıkarır.
Başkasıyla olan sohbetimiz ortaklıklar üzerinedir yada şaşırtıcılık üzerine. Benzeşmezlikler üzerine sohebet ancak bir yanlış anlamanın sonucu başlamıştır, uzun sürmez.
İnsanın bir bütünlüğü, tuatrlılığı var mıdır? Muhtemelen farklı düşüceleri içinde barındırır, çelişkileri yaşar ama onlardan bir bütünlük çıkarmaya çalışır. Dağılır ve toplar. Bu sayde gelişir.
Soru : Öteki teskin edici mi? Gerçekleştirici mi? (teskin edici, kaçılan bir yer ise teskin edilen için bir nesneden ,saklanılan bir şeyden fazla değeri yoktur?)
Yolların hepsi Kabeye gider. Bütünlüğe, tutarlılığa giden yollar farklıdır. Ama hepsi aynı yöne , insanlığa, insana bir şekilde çıkar.
gibi geldi :)
Levinasın akla getirdikleri ( varlık ve öteki yazısı-tezkire sayı:38-39 )
Benim
Dolaş biraz
Kimsin
Senim
Buyur öyleyse
Mesnev-i Şeriften Hatırlatma
Tamamlanmamış insan kendi eksikliğinin farkındadır. Bir yandan başkalarının eksikliğinide görür, bir yandanda fazlasını. Kimi eksik hisseder kimi fazla görür. Genede kimse tamamlanmış olmadığından kendini rahatlatır, eksiklerinden dolayı huzursuz olur. Bu gerilim onu çalışmaya, gelişmeye, yola doğru çıkarır.
Başkasıyla olan sohbetimiz ortaklıklar üzerinedir yada şaşırtıcılık üzerine. Benzeşmezlikler üzerine sohebet ancak bir yanlış anlamanın sonucu başlamıştır, uzun sürmez.
İnsanın bir bütünlüğü, tuatrlılığı var mıdır? Muhtemelen farklı düşüceleri içinde barındırır, çelişkileri yaşar ama onlardan bir bütünlük çıkarmaya çalışır. Dağılır ve toplar. Bu sayde gelişir.
Soru : Öteki teskin edici mi? Gerçekleştirici mi? (teskin edici, kaçılan bir yer ise teskin edilen için bir nesneden ,saklanılan bir şeyden fazla değeri yoktur?)
Yolların hepsi Kabeye gider. Bütünlüğe, tutarlılığa giden yollar farklıdır. Ama hepsi aynı yöne , insanlığa, insana bir şekilde çıkar.
gibi geldi :)
Levinasın akla getirdikleri ( varlık ve öteki yazısı-tezkire sayı:38-39 )
7 Temmuz 2008 Pazartesi
Zor denklem
Başkasının varlığı ve onun bana bakışı sayesindedir ki, nesne durumuna gelirim; bir başkasına ait olur ve kendimin olmaktan bir an için sıyrılabilirim. Toplumsal ilişki, insanın kendisinden sıyrılma mucizesidir (levinas).
Bu yüzden başkasının arzusunun arzulamak, benim arzumun, tüm insani arzunun en temel niteliğidir (Hegel).
Başkasının varoluşsal bunaltıyı hafifletici mucizevi niteliğinin yanı sıra, kendisinin varlığı da apayrı bir sorunun kaynağıdır. Çünkü benim için gerçek olan onun için de gerçektir; ben de onun varoluşsal bunaltısını hafifletebilmesinin bir aracıyım. İnsan, yağmurdan kaçarken doluya, kendi varoluşundan kaçarken "öteki"nin egemenliğine yakalanır. Başkası benim için, kah varlığımı benden çalan, kah bana ait bir varlık olduğunu ortaya çıkarandır (Sartre).
http://www.deepnot.com/deepmain.php?pKey=114
Ne kadar karanlık bir dünya resmi. İnsani olana hiç yer yok. Bu bunaltıdan insani bir şey çıkarmak zor.Varlığımızın bizim için ve başkası için bir manası olmadığında, varlığımız bir başkası için gerilim, kendimiz için cansıkıntısı oluyor. O zaman insan insanın kurdudur diyen haklı oluyor. Başı boş bırakılmış, fırlatılmış, yalnız bırakılmış bu insan resmine ; dostluk için, insanlık için bu resmin bir yerinden girmek lazım.
Direk insana dönmüş bu resim insanın , insanlığın bütünlüğünden uzak. Herkesin varlğını bir saldırı, egemenlik arayışı olarak algıladığımızda bu gerilimi taşımamız normal. Oysa herkes saldırgan değil, bizde başıboş değiliz, en azından fikirlerimiz var, insanlığın geçmişi var.
Bu yüzden başkasının arzusunun arzulamak, benim arzumun, tüm insani arzunun en temel niteliğidir (Hegel).
Başkasının varoluşsal bunaltıyı hafifletici mucizevi niteliğinin yanı sıra, kendisinin varlığı da apayrı bir sorunun kaynağıdır. Çünkü benim için gerçek olan onun için de gerçektir; ben de onun varoluşsal bunaltısını hafifletebilmesinin bir aracıyım. İnsan, yağmurdan kaçarken doluya, kendi varoluşundan kaçarken "öteki"nin egemenliğine yakalanır. Başkası benim için, kah varlığımı benden çalan, kah bana ait bir varlık olduğunu ortaya çıkarandır (Sartre).
http://www.deepnot.com/deepmain.php?pKey=114
Ne kadar karanlık bir dünya resmi. İnsani olana hiç yer yok. Bu bunaltıdan insani bir şey çıkarmak zor.Varlığımızın bizim için ve başkası için bir manası olmadığında, varlığımız bir başkası için gerilim, kendimiz için cansıkıntısı oluyor. O zaman insan insanın kurdudur diyen haklı oluyor. Başı boş bırakılmış, fırlatılmış, yalnız bırakılmış bu insan resmine ; dostluk için, insanlık için bu resmin bir yerinden girmek lazım.
Direk insana dönmüş bu resim insanın , insanlığın bütünlüğünden uzak. Herkesin varlğını bir saldırı, egemenlik arayışı olarak algıladığımızda bu gerilimi taşımamız normal. Oysa herkes saldırgan değil, bizde başıboş değiliz, en azından fikirlerimiz var, insanlığın geçmişi var.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)