Çevre meselelerine ve hayvan haklarına duyarlılık bir kaybedenler kulübünden bakış değil, ya da insanlardan ümit kesiş. Bir sosyete sporu, naiflik, işsiz güçsüzlükte uğraşılacak meşgale, muhalifliğin suya sabuna dokunmadan gaz alması da değil. İnsanî olarak içinde bunlar olsa da.
Bir vicdan işi olmasının yanında doğa içindeki insanı hatırlayış, benliğinin eksik yanlarını tamir, gelecek kuşaklara bulduğu gibi bırakma derdi. Başkasının sağlığını- hayvan/bitki/insan farkı gözetmeden- düşünebilme aynı zamanda.
Her şeyden evvel sorumlu hissetme, sorumluluk alabilme. Faniliğini akılda tutup ardından bıraktığını düzenleme, düzeltme ahlakı.
Küçük su birikintileri de gün gelir büyük suları kirletir. Bir damla civanın senelerce civa olarak kalışı gibi yaşama direnir de küçük de olsa bir canı soldurur.
29 Kasım 2011 Salı
25 Kasım 2011 Cuma
Şundan bundan...
Modernizm eleştirilerinde kavram kargaşaları var. Modernizim bir kavram olmaktan çıkarılıp güdelik hayatın sorunlarıyla ilişkilediliyor. Bazen de post-modernizmle, nihilizmle karıştırılıyor ve ahlaki çöküntü sebebi ile sunuluyor.
Modernizm bir eleştiri ile doğuyor. Ama belli bir iyimserliği, gelecek beklentisini, toplum düzeni arayışını da içinde barındırıyor. Modernizmin içinden fikir beyan edenlerden toplum düzenini ahlakta ya da dinde görenlerde bulunuyor. Tüm cevapları içinde barındırmıyor, bir dönemin dünyaya bakışı, insan aklının gelişmesinde bir merhale nihayetinde. Modernizmin kendine göre muhafazakarlığı var mı bilmiyorum? Ya da bundan söz edilmesi doğru olur mu? Tanımından yola çıkarsak elindekini koruma, kültürü aktarma derdi var. Bu yeterli mi ayrı bir soru.
Modern insanın hasta olarak nitelendirilmesi ise bir genelleme. Hasta olmayan insan tanımlamasını da genelleyenden talep eden bir hâli. Dayanışma, insanlık insanî kavramlar. Dönemlerin sartlarından zorlaşabilir, kolaylaşabilse de hiç bir dönemde hiç bir koşul insanın sorumluluğunu kaldırmıyor. İnsanın sorumluluğı ne ideolojilere ne de ekonomik bakışlarla modernleşmeye devredilebiliyor.
Modern insan tanımını sulu tarımla, yani artık ürünün elde edilmesiyle başlatmak, onu medeniyetin başlangıcına götürmek olur. Artık ürün üzerine geliştirilmiş teorilerle birlikte anılır. Burdan bakıldığında ise insanlığın çok parlak devirlerini, çok kötü devirleriyle bir arada hasta olarak görmek sıkıntısı ile karşılaşırız. Moğol saldırıyla, II. Dünya harbiyle, dinlerin doğuşlarını ve yaşandıkları asrı saadet dönemlerini de aynı kefeye koyup hasta ilan etmiş oluruz.
Modernizm bir eleştiri ile doğuyor. Ama belli bir iyimserliği, gelecek beklentisini, toplum düzeni arayışını da içinde barındırıyor. Modernizmin içinden fikir beyan edenlerden toplum düzenini ahlakta ya da dinde görenlerde bulunuyor. Tüm cevapları içinde barındırmıyor, bir dönemin dünyaya bakışı, insan aklının gelişmesinde bir merhale nihayetinde. Modernizmin kendine göre muhafazakarlığı var mı bilmiyorum? Ya da bundan söz edilmesi doğru olur mu? Tanımından yola çıkarsak elindekini koruma, kültürü aktarma derdi var. Bu yeterli mi ayrı bir soru.
Modern insanın hasta olarak nitelendirilmesi ise bir genelleme. Hasta olmayan insan tanımlamasını da genelleyenden talep eden bir hâli. Dayanışma, insanlık insanî kavramlar. Dönemlerin sartlarından zorlaşabilir, kolaylaşabilse de hiç bir dönemde hiç bir koşul insanın sorumluluğunu kaldırmıyor. İnsanın sorumluluğı ne ideolojilere ne de ekonomik bakışlarla modernleşmeye devredilebiliyor.
Modern insan tanımını sulu tarımla, yani artık ürünün elde edilmesiyle başlatmak, onu medeniyetin başlangıcına götürmek olur. Artık ürün üzerine geliştirilmiş teorilerle birlikte anılır. Burdan bakıldığında ise insanlığın çok parlak devirlerini, çok kötü devirleriyle bir arada hasta olarak görmek sıkıntısı ile karşılaşırız. Moğol saldırıyla, II. Dünya harbiyle, dinlerin doğuşlarını ve yaşandıkları asrı saadet dönemlerini de aynı kefeye koyup hasta ilan etmiş oluruz.
18 Kasım 2011 Cuma
Popüler kültür ürünleri üzerinden toplumsal değişimenin yönü üzerine
Kültürün zaman içinde (toplumsal değişmelere paralel) değişebildiğini, zamana uyduğunu kabul ettiğimizde kültürün güncel üzerinden de bir şeyler söylediğini kabul ediyoruz sanırım. Kültürün, ister istemez, üretildiği dönemin ruhunu taşıdığını söylemek yanlış olmaz. Her ne kadar sanatçının kendi derdi üzerinden şekillense de, hikaye hep belli bir zaman üzerinden, bakıştan gerçekleşiyor. Tarihsel romanlarda/filmlerde, belli bir zamanı bilerek işlememeğe, zamandan kopmaya çalışanlarda bile. Tanpınar'ın, Yahya Kemal'in yeni cumhuriyeti ve onun arayışlarını temsil etmesi; Orhan Kemal'in, Kemal Tahir'in, Yaşar Kemal'in köy romanları üzerinden 60 ların düşünce dünyasının ışığığla eser vermiş olması gibi.
Kültür endüstrisi üzerinden 2000'li yılları neler temsil edecek? Ya da elimizde, günümüzde üretilip okunduğunda/seyredildiğinde ilerde klasik olarak kabul edilebilecek bir şeyler var mı? Bir şeyin klasik olup olmamasına tabii ki zaman karar verecek. Ama en azından bugünden, adaylardan söz açıp tahminlerde bulunmak mümkün. Burada problem, hangi ürünlerin popüler kültürün, hangilerinin kültür endüstrisinin ya da bağımsız bir derdi anlatmanın üzerine kurulduğunu tespit etmete. İzleyici/okuyucu yoğunluğuna bakarak bir şeyler söylemekse yanıltıcı olabilir. Burada bir diğer problemse kişisel tercihlerin etkisi olacaktır. İhsan Oktay Anar klasik katagorisine girebilir dediğimizde kişisel bir tercihi ifade etmiş oluruz. Herkesin bu fikre katılmasını beklemek doğru olmaz. Bu olsa olsa, İhsan Oktay ismi üzerinden bir tartışmayı başlatmak olacaktır.
2000'li yıllarda kültür endüstrisinin emek ve sermaye ayırdığı en önemli alan tv dizileri oldu. "Çocuklar Duymasın" 2000 li yılların popüler dizilerinden biri olsa da dönemin ruhunu ifadeden çok "Süper Baba" tarzı aile dizilerinin devamı gibiydi. Daha geride "Neşeli Günler"le simgeleşen Yeşilçam ekolünü sürdürmekteydi. Katışıksıksız kültür endüstrisinin ürünü diyebileceğimiz tv dizilerinden dönemin ruhunu yansıtmaya aday "Muhteşem Yüzyıl" dizisi ise artan tarih merakının bir neticesi gibi duruyor. Tarihsel olarak yeni dönemin ruhunu yansıtmaya çalışsa da, hegomanik dille yeni dönemin uyuşmaması aldığı eleştirilerin şiddetine işaret gibi duruyor. Bir kaş yapayım derken göz çıkarma vaziyeti. Reyting garantisi dizi şablonları ile zamanın anlatım tarzınının değişen ve kendini henüz ifade edememiş bakışla karşı karşıya gelişin ilk tecrübelerinden. Daha evvel, içerk olarak Yeşilçam'da çekilmiş "Battal Gazi", "Malkoçoğlu" ndan çok farklı olmasa da, can acıtan yönünün incelenmesi gerek; tepkilerin bir çarpıtma/beceriksizlik ya da hoşgörüsüzlük olup olmadığını anlamak için. Yine de tepkinin hakim otoritenin diliyle uyuşmadığını söylemek ilk elde yanlış olmaz herhalde.
2000'li yıllarda kültür açısından en canlı alan, ilgiye tabi olan alan sinema oldu. Nuri Bilge Ceylanın filimleriyle canlanan, güven kazanan sinemanın kayda değer ürünleri oldu. Edebiyatsa bu alanda en zayıf alan olarak gözküyor ki burda derin bir boşluk var. Çok satan romanların çoğu popüler kültürün alanında. Yazılış aşamaları, pazarlama stratejileri ile bu alanın simgeleşen ismi, Elif Şafak'ın "Aşk" romanı.
Oluşan bu boşluğu 2000'li yılların bir sorunu olmaktan ziyade 80 sonrasının bir sorunu olarak da görüp ifade etmek mümkün, bir parantez olarak. Ya da 2000'li yıllardaki toplumsal değişmenin aslında çok kuvvetli olmadığını, bu yüzden kültürel olarak kendini ifade edemediğini. Boşluğu, toplumsal değişmelerdeki "kültürel gecikme" teorileri ile açıklamak da bir başka cevap olabilir. Ya da etnosantirik bakışın gücünden dolayı derinlikli bir bakışın doğmadığından/doğamadığından söz edilebilir. Buna bugünün romanını yazacak olanlara söz hakkı verilmemiş olmasını da ekleyerek.
Bu konuyu da kısık ateştekiler konusuna ekleyip yazıyı şimdilik bağlayalım.
Kültür endüstrisi üzerinden 2000'li yılları neler temsil edecek? Ya da elimizde, günümüzde üretilip okunduğunda/seyredildiğinde ilerde klasik olarak kabul edilebilecek bir şeyler var mı? Bir şeyin klasik olup olmamasına tabii ki zaman karar verecek. Ama en azından bugünden, adaylardan söz açıp tahminlerde bulunmak mümkün. Burada problem, hangi ürünlerin popüler kültürün, hangilerinin kültür endüstrisinin ya da bağımsız bir derdi anlatmanın üzerine kurulduğunu tespit etmete. İzleyici/okuyucu yoğunluğuna bakarak bir şeyler söylemekse yanıltıcı olabilir. Burada bir diğer problemse kişisel tercihlerin etkisi olacaktır. İhsan Oktay Anar klasik katagorisine girebilir dediğimizde kişisel bir tercihi ifade etmiş oluruz. Herkesin bu fikre katılmasını beklemek doğru olmaz. Bu olsa olsa, İhsan Oktay ismi üzerinden bir tartışmayı başlatmak olacaktır.
2000'li yıllarda kültür endüstrisinin emek ve sermaye ayırdığı en önemli alan tv dizileri oldu. "Çocuklar Duymasın" 2000 li yılların popüler dizilerinden biri olsa da dönemin ruhunu ifadeden çok "Süper Baba" tarzı aile dizilerinin devamı gibiydi. Daha geride "Neşeli Günler"le simgeleşen Yeşilçam ekolünü sürdürmekteydi. Katışıksıksız kültür endüstrisinin ürünü diyebileceğimiz tv dizilerinden dönemin ruhunu yansıtmaya aday "Muhteşem Yüzyıl" dizisi ise artan tarih merakının bir neticesi gibi duruyor. Tarihsel olarak yeni dönemin ruhunu yansıtmaya çalışsa da, hegomanik dille yeni dönemin uyuşmaması aldığı eleştirilerin şiddetine işaret gibi duruyor. Bir kaş yapayım derken göz çıkarma vaziyeti. Reyting garantisi dizi şablonları ile zamanın anlatım tarzınının değişen ve kendini henüz ifade edememiş bakışla karşı karşıya gelişin ilk tecrübelerinden. Daha evvel, içerk olarak Yeşilçam'da çekilmiş "Battal Gazi", "Malkoçoğlu" ndan çok farklı olmasa da, can acıtan yönünün incelenmesi gerek; tepkilerin bir çarpıtma/beceriksizlik ya da hoşgörüsüzlük olup olmadığını anlamak için. Yine de tepkinin hakim otoritenin diliyle uyuşmadığını söylemek ilk elde yanlış olmaz herhalde.
2000'li yıllarda kültür açısından en canlı alan, ilgiye tabi olan alan sinema oldu. Nuri Bilge Ceylanın filimleriyle canlanan, güven kazanan sinemanın kayda değer ürünleri oldu. Edebiyatsa bu alanda en zayıf alan olarak gözküyor ki burda derin bir boşluk var. Çok satan romanların çoğu popüler kültürün alanında. Yazılış aşamaları, pazarlama stratejileri ile bu alanın simgeleşen ismi, Elif Şafak'ın "Aşk" romanı.
Oluşan bu boşluğu 2000'li yılların bir sorunu olmaktan ziyade 80 sonrasının bir sorunu olarak da görüp ifade etmek mümkün, bir parantez olarak. Ya da 2000'li yıllardaki toplumsal değişmenin aslında çok kuvvetli olmadığını, bu yüzden kültürel olarak kendini ifade edemediğini. Boşluğu, toplumsal değişmelerdeki "kültürel gecikme" teorileri ile açıklamak da bir başka cevap olabilir. Ya da etnosantirik bakışın gücünden dolayı derinlikli bir bakışın doğmadığından/doğamadığından söz edilebilir. Buna bugünün romanını yazacak olanlara söz hakkı verilmemiş olmasını da ekleyerek.
Bu konuyu da kısık ateştekiler konusuna ekleyip yazıyı şimdilik bağlayalım.
3 Kasım 2011 Perşembe
Ay, pudra şekerli bir kurabiye / Notisknâme
Ay, pudra şekerli bir kurabiye
Emanet, kaytan bıyıklı Notiks abiye
Saylonlusu, kozmonotu, teleskoplusu
Patilerin hepsi yumurta topuklusu
Yağmur yağar düşer pencereye
Kurulur divan oturur baş köşeye
Günün hangi saatinde gelirse uykusu
Tombiks'i uyandırmamak en doğrusu
Kırpık gitmiş komşu eve gezmeye
Yaş mamanın tamamı kalmış geriye
Kimse bilmez Çarşı Nohut'un tutkusu
Santradan başlar O'nun siyah beyaz koşusu
Ciğerle balığı nazlanmadan gider yemeye
Sevmez yürümeyi, binmez taksiye
Limonlusu ya da sirkelisi ille de lahana turşusu
Samur kürküyle salınmak Nohut'un tutkusu
Günün hangi saatinde gelirse uykusu
Tombiks'i uyandırmamak en doğrusu
Kırpık gitmiş komşu eve gezmeye
Yaş mamanın tamamı kalmış geriye
Kimse bilmez Çarşı Nohut'un tutkusu
Santradan başlar O'nun siyah beyaz koşusu
Ciğerle balığı nazlanmadan gider yemeye
Sevmez yürümeyi, binmez taksiye
Limonlusu ya da sirkelisi ille de lahana turşusu
Samur kürküyle salınmak Nohut'un tutkusu
(bitmedi)
30 Ekim 2011 Pazar
Hz. Yusuf'un rüya tabiri
Aynı rüyaya üç farklı yorum?
Yorum bir geçmişin uzantısı mı? Her birinin üç farklı projesinin görünüşü mü? Kaderin rastgele attığı zarlar mı?
Diyelim ki aynı şeyi yapmış üç insan var. Yaptıkları şeyi geçmişlerinden, projelerinden bağımsız mı değerlendireceğiz? Aynı günahı ya da sevabı işlemiş kişinin hükmü aynı olur mu? Yahut aynı kavşakta buluşmuş üç arabanın yolunun aynı olduğunu iddia edebilir miyiz?
İletişimde, elimizde olan, bilebildiğimiz geçmişi ile şu anki tavrından başka bir şey yoksa. Projesini açmakta ketum davranıyorsa, o zaman "göründüğü gibi" si iletişime kaynaklık etmez mi? Ve o zaman aynı şeyi yapmış olanları değerlendirmede geçmişi de hesaba katarak değerlendirmek insafsızlık mı olur, yoksa bir gereklilik midir?
Yorum bir geçmişin uzantısı mı? Her birinin üç farklı projesinin görünüşü mü? Kaderin rastgele attığı zarlar mı?
Diyelim ki aynı şeyi yapmış üç insan var. Yaptıkları şeyi geçmişlerinden, projelerinden bağımsız mı değerlendireceğiz? Aynı günahı ya da sevabı işlemiş kişinin hükmü aynı olur mu? Yahut aynı kavşakta buluşmuş üç arabanın yolunun aynı olduğunu iddia edebilir miyiz?
İletişimde, elimizde olan, bilebildiğimiz geçmişi ile şu anki tavrından başka bir şey yoksa. Projesini açmakta ketum davranıyorsa, o zaman "göründüğü gibi" si iletişime kaynaklık etmez mi? Ve o zaman aynı şeyi yapmış olanları değerlendirmede geçmişi de hesaba katarak değerlendirmek insafsızlık mı olur, yoksa bir gereklilik midir?
26 Ekim 2011 Çarşamba
Bir resim
Resim eleştirisi yapmak haddim değil, ama bu resim üzerine bir şeyler yazmaktan kendimi alamadım.
Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun bir eseri, resmin ismini bulamadım,
Resimde, muhtemelen kederle başını eğmiş bir kadıncağız var. Yanında biri kız, biri erkek iki çocuk var. İnsanda alçak bir iskemleye oturmuş izlenimi bırakıyor. Altına B.Rahmi bir şiir eklemiş, şiirin üstüne bir köşeye de torununun doğumundan dolayı yaptığını, ona ithaf ettiğini belirtir bir not eklemiş. Resimin merkezinde dikey ve kalın çizgiler hakim. Kadıncağızın başı ve ayaklarında ise eğri çizgiler kullanılmış. Dikey ve eğri çizgiler dengeli bir şekilde dağıtılmış resme.
Resmin altında :
Bu Anadolu var ya bu Anadolu
Bu saprarı sıtma bu masmavi gurur
Ne tosunlar doğurmuş, ne tosunlar
Bak daha neler doğrur.
şiiri not edilmiş. Bu mısralar, ressamın "Anadolu" isimli şiirinden alınmış, şiirin tamamı şöyle:
Bu her yani meme, her yani dudak, her yani gül
Bu zirnik almadan veren, habire veren yediveren gül
Bu Anadolu var ya, bu Anadolu
Bu üç yosma denizde üç defa islanan
Gürbüz ırmaklar ortasında susuzluktan çatlayan
Bu Anadolu var ya, bu Anadolu
Bu sapsarı sıtma, bu masmavi gurur
Ne tosunlar doğurmuş, ne tosunlar
Bak daha neler doğurur...
Resmin dokusu yağlıboya olduğu izlenimini veriyor. Tamamen sıcak renkler kullanılmış. Sıcak renklerden kırmızıya resmin tek koyu tonu ile kadının eteğinde yer verilmiş. Diğer renklerin, sarı, turuncu, pembenin ise tonları açık tutulmuş. Renklerin araları kalın siyah fırçayla netleştirilmiş. Ressamın nakışlara olan merakından herhalde. Işık sadece fondaki sarıda kendini gösteriyor.
'Neden bu resim'e gelince : Kadın öyle başını eğmiş ki sanki tuale sığamamış, tual ona dar gelmiş. Ya da kederini anlatmak için ressam böyle bir buluş yapmış. Bunun dışında eteğinin kalbi andırır bir şekilde ve koyu kırmızı tonda boyaması da ayrı bir buluş gibi duruyor. Geniş alnı, belli belirsiz küçük çizilmiş ağzı, "ağzı var dili yok" ile "ne büyük başım varmış" şikayetini hatırlatır gibi. Yanındaki çocukların yüzlerinin siyahla boyanması, derdin nedenini anlatıyor sanki. Muhtemelen annenin kederinde az gelişmiş bu çocuklarla iligi endişelerin izi de olabilir. Bütün bu entersan buluşlar ilk bakışta görülmüyor, ama resmin bir şeyler söylemek istediğini hissettirip, dikkat çekiyor.
B.Rahmi'nin, torununun doğumu için, böyle kederli gözüken bir resmi yapmış olması bize garip geldi.
---
"Bir resim yazısı nasıl yazılır, nelere dikkat edilir" diye internette yaptığım arama sonucunda bulduğum ve kopya çektiğim iki siteyi de paylaşayım bu arada.
http://gunde1resim.com/
http://www.gorselsanatlar.org/elestiri-ornekleri/roproduksiyon-inceleme-ornegi-(ders-etkinligi)/
Hâli takibe devam...
Gelenekte çocuğa düşeceksin yerine düşmeyesin demek, "lambayı söndür/kapıyı kapa" yerine lambayı dinlendir/kapıyı ört demeyi tercih etme olumlu düşünce olarak yorumlanabilir. "Olumlu düşünme, söyleme gayreti kuantumcu/enerjici yorumlara da açık. Ya da bunu bir dua olarak kabul etmek de mümkün, illa yorumlamak, anlamlandırmak gerekirse.
Ama bunu bir de hâli yönetme/derinleştirme olarak anlamak da mümkün.
Dünyanın, halet-i ruhiyemiz üzerinde etkisi büyük. Ve bu halet-i ruhiyenin düşüncemize, bakışımıza etkisi.
Suyun içindeki balık gibi, içinde bulunduğumuz hal ile olayların, insanların içindeyiz. Dünyanın hal üzerinde yakıcı/yıkıcı bir etkisi var; yapıcı, şekillendirici etkisi gibi.
İnsan "düşünceden ibaret"se, düşünceyi tetikleyecek kelimeleri seçmek bir inşa olarak kabul edilebilir. Ya da bir uyanık durma halini. Burda olan; uyanık durma, eşikte dikilmek, dikkatin bir bölümünün zihne dönük olması . Ek olarak halleri kendi haline bırakmayarak bir tecrübe geliştirmek.
Hali idare etmek, bir öfke anını yönetmek karşındakini dinleme ile mümkün, iletişime geçmekle yani. Bu yüzden hale etkisi olacak insanlarla, bakışımızla bir tecrübe geliştirmek aynı zamanda. Olayları değerlendiren bir zihinnin yanında, zihni değerlendiren bir düşünceden de bahsetmek gerek bu durumda
İyimser ya da kötümser bakışların geliştirdiği tecrübede de bir fark olmalı.
Konuyu geleneğin, dilin, kültürün imkânları üzerinden açıp, yorumlamak mümkün: Her kelime zihinde ifade ettiği anlam açısından birer sembol. Ve iletişim açısından ortak anlamlar taşısa da herkes için farklı manaları da içinde barındırıyor. Örneğin, güzel kelimesinin herkesin zihninde çağrıştırdığı özel anlamlar var. Fakat bu özel anlamlarda sabit değil muhtemelen. Zihinde ifade ettikleri resim açısından kalıcılıkları kadar, tonları da farklı. Buradan bakıldığında, kullanılan kelimelerin bilinçli seçimi iç dünyanın zenginleşmesi, inşası anlamına gelir. Hiç bir olaya şu anda doğup bakmıyoruz. Bir geçmişten, benimsediğimiz düşünce sistemlerinden, onların önerdiği reçetelerden, ortak dilden yola çıkarak bakıyoruz. "Ya hayır söyle, ya da sus" de dilin imkanları üzerinden düşünüldüğünde bu düşünceye uzak değil. Kurala bağlı tavır; hayrı bilmek, tespit edebilmekle mümkün.
Hâli yönetme/inşa ya da korumayı kişisel gelişimden ayıran nedir? Geleneğin vereceği cevap gaye farkı olabilir, beklentisizlik yani. Neticeden huzur dahil bir fayda ummamak.
Ama bunu bir de hâli yönetme/derinleştirme olarak anlamak da mümkün.
Dünyanın, halet-i ruhiyemiz üzerinde etkisi büyük. Ve bu halet-i ruhiyenin düşüncemize, bakışımıza etkisi.
Suyun içindeki balık gibi, içinde bulunduğumuz hal ile olayların, insanların içindeyiz. Dünyanın hal üzerinde yakıcı/yıkıcı bir etkisi var; yapıcı, şekillendirici etkisi gibi.
İnsan "düşünceden ibaret"se, düşünceyi tetikleyecek kelimeleri seçmek bir inşa olarak kabul edilebilir. Ya da bir uyanık durma halini. Burda olan; uyanık durma, eşikte dikilmek, dikkatin bir bölümünün zihne dönük olması . Ek olarak halleri kendi haline bırakmayarak bir tecrübe geliştirmek.
Hali idare etmek, bir öfke anını yönetmek karşındakini dinleme ile mümkün, iletişime geçmekle yani. Bu yüzden hale etkisi olacak insanlarla, bakışımızla bir tecrübe geliştirmek aynı zamanda. Olayları değerlendiren bir zihinnin yanında, zihni değerlendiren bir düşünceden de bahsetmek gerek bu durumda
İyimser ya da kötümser bakışların geliştirdiği tecrübede de bir fark olmalı.
Konuyu geleneğin, dilin, kültürün imkânları üzerinden açıp, yorumlamak mümkün: Her kelime zihinde ifade ettiği anlam açısından birer sembol. Ve iletişim açısından ortak anlamlar taşısa da herkes için farklı manaları da içinde barındırıyor. Örneğin, güzel kelimesinin herkesin zihninde çağrıştırdığı özel anlamlar var. Fakat bu özel anlamlarda sabit değil muhtemelen. Zihinde ifade ettikleri resim açısından kalıcılıkları kadar, tonları da farklı. Buradan bakıldığında, kullanılan kelimelerin bilinçli seçimi iç dünyanın zenginleşmesi, inşası anlamına gelir. Hiç bir olaya şu anda doğup bakmıyoruz. Bir geçmişten, benimsediğimiz düşünce sistemlerinden, onların önerdiği reçetelerden, ortak dilden yola çıkarak bakıyoruz. "Ya hayır söyle, ya da sus" de dilin imkanları üzerinden düşünüldüğünde bu düşünceye uzak değil. Kurala bağlı tavır; hayrı bilmek, tespit edebilmekle mümkün.
Hâli yönetme/inşa ya da korumayı kişisel gelişimden ayıran nedir? Geleneğin vereceği cevap gaye farkı olabilir, beklentisizlik yani. Neticeden huzur dahil bir fayda ummamak.
12 Ekim 2011 Çarşamba
Düşen Yıldızlar
"Yüzbin elle" toplanır düşen yıldızlar
Ufuktan ufka silme tekneler dolar
Yağmur karanlıkla bir olur ellerde
Doymuş gözlerden derin sulara uyku akar
Ufuktan ufka silme tekneler dolar
Yağmur karanlıkla bir olur ellerde
Doymuş gözlerden derin sulara uyku akar
9 Ekim 2011 Pazar
Göç
Düşler dürülüp, dolanır da yanıbaşımıza dökülür
Kalkan perdenin arkasıdan küskün bir cân görülür,
Dolaşır bülbülün aklı, fikri; düşer semâya bir ah
Câna, sıfatlardan ari cânın istilasına göçülür
24 Eylül 2011 Cumartesi
"Hâl"i anlama üzerine notlar
Başkasının huzurunu istemeyen huzur bulamaz.Bir dağda yaşamıyorsak(ki orda bile, bir başkası olarak kendimizle beraberiz) , her dem hâlin bulaşıcı etkisine maruzuz.
İster faydacı gaye ile isterse başkasını önemseyerek içinde bulunduğu toplam hali değiştirebilen/idare edebilen huzur bulur; bu, kendi çıkarı için bu işe gireşene bir yük olsa da. Bu çabadan maksat; huzur bulma, fayda sağlama olmasa da.
Hâl düşüncelerimizi, seçimlerimiz etkleyen bir şey. Bu yüzden, perde arkasından bizi yönetmekte çoğu kez. Bir anda parlayan, kendiliğnden ortaya çıkan bir şey de değil çoğu kez. Bazı huyların, alışkanlıkların, düşüncelerin neticesi, bir mazinin eseri.
Hâli takip zor. Hâli değiştirmek, hâli takipden daha zor. Tedirgin, sakınan, kaygılı insan kendi kibrit kutusunun içinde. Nihayetinde bir el uzanıp açmayacaksa kendi açmak zorunda. Bunun içinde hâli farketmesi lâzım ya da hâlin bir sebebi varsa onu (ki değiştirebilsin).
Cesar Milan için bile iş kolay değil. Köpekler için tedirgin, sakınan, teslimiyetçi, liderlik hallerinden oluşan bir paket önermekte. Zihninin arkasında binlerce düşünce/arzu dolaşan, kendini hedeflere kitlemiş insan içinse iş daha zor.
Mevlâna'nın önerisi düşünceler üzerinden hâle ulaşıp (Fihi ma fih.54) hâli kendiliğinden düzenlemek. Hâlin bir şekilde inşası bu, ya da inşa edilmişin üzerine ihtimamla titrenmesi. Burda gaye hâle ulaşmak değil; ulaşılan hâli, insanı inşa etmek için bir zemin olarak düşünmek daha doğru olur sanırız.(Biraz eğreti bir netice de olsa bu, ilerde üzerinde düşünmek üzere bir kenara not edelim.)
İster faydacı gaye ile isterse başkasını önemseyerek içinde bulunduğu toplam hali değiştirebilen/idare edebilen huzur bulur; bu, kendi çıkarı için bu işe gireşene bir yük olsa da. Bu çabadan maksat; huzur bulma, fayda sağlama olmasa da.
Hâl düşüncelerimizi, seçimlerimiz etkleyen bir şey. Bu yüzden, perde arkasından bizi yönetmekte çoğu kez. Bir anda parlayan, kendiliğnden ortaya çıkan bir şey de değil çoğu kez. Bazı huyların, alışkanlıkların, düşüncelerin neticesi, bir mazinin eseri.
Hâli takip zor. Hâli değiştirmek, hâli takipden daha zor. Tedirgin, sakınan, kaygılı insan kendi kibrit kutusunun içinde. Nihayetinde bir el uzanıp açmayacaksa kendi açmak zorunda. Bunun içinde hâli farketmesi lâzım ya da hâlin bir sebebi varsa onu (ki değiştirebilsin).
Cesar Milan için bile iş kolay değil. Köpekler için tedirgin, sakınan, teslimiyetçi, liderlik hallerinden oluşan bir paket önermekte. Zihninin arkasında binlerce düşünce/arzu dolaşan, kendini hedeflere kitlemiş insan içinse iş daha zor.
Mevlâna'nın önerisi düşünceler üzerinden hâle ulaşıp (Fihi ma fih.54) hâli kendiliğinden düzenlemek. Hâlin bir şekilde inşası bu, ya da inşa edilmişin üzerine ihtimamla titrenmesi. Burda gaye hâle ulaşmak değil; ulaşılan hâli, insanı inşa etmek için bir zemin olarak düşünmek daha doğru olur sanırız.(Biraz eğreti bir netice de olsa bu, ilerde üzerinde düşünmek üzere bir kenara not edelim.)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




