22 Ağustos 2013 Perşembe

notlar

Musallada cemaatin şahitliği gidenin "iyi"liği üzerine, dünyada hesap yani helallik "iyilik" kategorisi üzerinden. Din inanıp, hayırlı iş işlemek olarak tarif edilmişken geride kalanlara sadece iyiliğe şehadet kalıyor. İnançlı da inançsız da iyi olabilir, ya da inanç iyi olmanın garantisi değil. İyilik inanca göre daha görünür bir şey.  Bu yüzden gözlenebilir, şahit olunabilir. İyilikte seçme, özgür irade, eylem, amel var. Bir inancın neticesi olabilir de, olmayabilir de. İnsanı, salt inanç üzerinden değerlendirmek anlık bir iş olduğundan yani bir zamana sabitlediğinden sadece o an için geçerli. Tüm zamanlara yayılma imkanı olmayan bir yargı olduğu için eksik.

İnanç çoğu zaman toplum içinde, kazanılmış bir statü de değil. Derinleştirilip üzerine emek verildiğini hesaba katılmadığımızda kazananılmış bir rol/statü olmadığı için eşitlikçi de değil, hiyerarşik. Diğer yandan seçim ve özgürlük ileriye/geleceğe doğru yönelikse bir eşitlikten bahsetmek mümkün sanırım. İnanç ise hesabı geriye doğru keser, muhtemelen bu yüzden insanlar arası değerlendirmede "iyi" lik kategorisi inanca göre daha kullanışlı ve mümkün.

26 Temmuz 2013 Cuma

Sokaklar kimseye yasaklanamaz...

Görüş görenin ufkuyla sınırlıdır. Gören gene kendiyle, kendini görür. Öyleyse sen kötü görmek istemiyorsan, yaralanmak, yaralamak istemiyorsan görüşünü düzelt, ufkunu kaktüslerle yılanlarla doldurma.

Hamilelik insani bir hal, insani bir nitelik. Niteliği öne çıkarıp bir estetik kaygı derdine düşmek; şekle, niteliğe takılmak da neyin nesi. Peki ya o niteliğin sahibi? Niteliğin özü öncelemesi değil midir bu? O niteliğe sahip olanın gönlü?Tasavvuf adına gönülleri bırakıp nitelikleri, şekilleri mi kovalayacağız. Bu ışığı bırakıp gölgesiyle oyalanmak olmaz mı?

Hamilelik insani bir hal, insani bir nitelik. Öyle bir bahşedilmiş niteliktir ki  bu, onu yaradan sıfatına yükseltir. * Böyle bir nitelik çirkin olabilir mi? Emeğiyle hayatını kazanana, dolmuşa otobüse binene, sokağa çıkana keyfi yasaklar konamaz. Uygulanması mümkün olmayan kurallarla, örflerle insanlar suçlanamaz, suçluluk duymaları beklenemez.


Başlarında sikkeyle Abdülbaki Gölpınarlı Dedeye küfreden atanmışların, hamilelik hakkında ileri geri konuşanların,  beyanları ve yaptıkları Mevleviyye'yi bağlamaz. 


* "Kadın, Hak nurudur, sevgili değil...Sanki yaratıcıdır, yaratılmış değil!"
Mesnevi 2437

13 Temmuz 2013 Cumartesi

Aşkolsun!



Eski bir şehirdir Kerbelâ,
Yazgısı Kâlû belâ dan
Eskişehir'in de Kerbelâ'nın da 
Ne Ali'si tükenir ne Yezidi

Tüm harabatların var bir farkı
Bu da hep arslanların hakkı
Fakrı eyvallahlarında saklı



İyi bir Mevlâna filmi neden yapılamaz?

.


İyi bir Mevlâna filmi neden yapılamaz?

Geçen hafta kanallardan birinde yeni çekilmiş bir Mevlâna filmi vardı. Televizyon filmi formatında hazırlanmış. Oturdum seyrettim. Doğrusu ne anlatacaklarını, konuyu nasıl bağlayacaklarını merak ettim. Bir tv filmi için epeyi emek sarf edilmiş, dönem dekorları/canlandırmaları yapılmış, animasyonlar eklenmiş. Oyuncular çok tanınmış değildi, ama ellerinden geleni yapmışlar. Bütün bu iyi niyetlere rağmen son zamanlarda oluşan Mevlâna filmi klişesini aşamamışlar.  Mevlâna filimlerinin bir klişesi oluştu; günümüzde yaşanan bir aşk hikayesi ile Mevlâna’nın hayatını harmanlamak, filmin sonunda ise günümüzdeki aşk hikayesini mutlu bir sonla, hidayetle bağlamak. Klişe Şems’le Mevlâna’ nın tanışması ile Şems’in ölümünde doruk yapıyor. İyi kötü bu beklenti  yaratılıyor. En sorunlu kısımda burası oluyor, senaristler(/romancılar) böyle bir sahnelere diyalog yazmakta zorlandıklarından işi Divan’ı Kebir’den alıntılarla, kendilerinin tasavvuftan anladıklarını özetlemekle aşmaya çalışıyorlar. Böylece birbirinin kopyası senaryolar(/romanlar) çıkıyor.

Tasavvuf gibi çetrefil bir konuda yanlış bir şey söylemek endişesi de var galiba. Konunun zorluğu ona nüfuz etmeyi de güçleştiriyor. İşin ticari yanı zaman açısından da insanları sıkıştırıyor olabilir.
Bu klişe içinde iyi bir film yapabilmek için olağanüstü diyaloglara ihtiyaç var sanırım. Bu belki görsellikle desteklenebilir. Fakat klişe gene de aşılmış olmaz.

Bana kalırsa iyi bir Mevlâna filmi için, (ya da Mevlevîlik için) bu klişenin dışına çıkmak gerek. Mevlâna’nın hayatının, tasavvufi düşüncelerin, bir aşk hikayesinin baskın olmadığı, belki de hiç olmadığı, ufak tefek göndermelerle filmin karakterini belli ettiği bir senaryo olabilir. Gene bana kalsa (ki benim boyumu aşan bir mevzu) zaman zaman Galata Mevlevihanesinin bahçesinde dolaşan, daha çok köprü altı çocuklarıyla haşır neşir olan Nohut adında bir kedi üzerinden bir senaryo düşlenebilir :)

Mevlâna filimleri, romanları ilgiyi canlı tutması açısında faydalı. Fakat yarattıkları klişeler ile de sınırlayıcı. Tasavvufi düşüncenin günümüz  için canlı ve gerçekçi bir ifadesinden söz edebilmemizi engelliyici. Günlük hayat için gerçek dışı kalıplarıyla aşılması gereken bir durum.

23 Haziran 2013 Pazar

Direniş



Ölüm hayata direnmeye gitmiş

Hayret, döşeğinde dile gelmiş

Üzerimize zimmetli bu nefesler

Hep kendi vakitlerini beklermiş

18 Haziran 2013 Salı

Gezi

Bugün kök salınacak bir topraksak

O uzun uykularımızdan uyanarak

Gelmiş geçmiş tüm avare gecelere

ve onların tatsız hatıralarına inat

ve umutla ayağa kalktıysak artık,

hep birlikte uzansın kollarımız semâya

Gezinin o cılız gövdesinden bir çınar olarak


bir ağaç gibi duralım sessiz sedasız, kaygısız

düşen gölgemizde dinlenilsin tasasız

12 Haziran 2013 Çarşamba

Kılıç çiçeği



Üç dört sene evvel gene yazın bir şeyler ekeyim, toprakla uğraşayım istedim. İşe zor kısmından başladım, limon ekecektim. Pamuk arasında çimenlendirmeye çalıştığım ilk üç limon çekirdeğinden bir şey elde edemedim. Yemekte masanın üstünde bulup peçetenin arasına sakladığım çekirdekler ise evvelkilerden daha inatçı çıktı. Evde küçük bir saksıda koca kışı küçük yeşillikler olarak geçirdiler.

Yazın onlara kök salabilecekleri büyükçe bir saksı aldım ve iş yerine götürüdüm. Balkon sabah güneşi alıyordu. Limonlarım burada klima takılan kadar şenlendi. Klima yüzünden üç küçük limonumun kavrulduğunu fark ettiğimde ise çok geçti. Saksıyı alıp odama götürdüm. Neyse ki küçük limon yeşilliklerimden büyük olanı daha sonra tekrar yeşillendi. 

Burdaki arkadaşlardan biri saksının bir köşesine kılıç ekmiş. Saksı büyüktü, ses etmedim.

Annem gelip gideren burada limonun yetişmeyceğini söyleyip duruyordu. Limonu söküp yerine para çiçeği ekmemin daha iyi olacağını düşünüyordu. Bir kenara da para çiçeği ektik; saksı büyüktü, ses etmedim.

Babam çiçekleri çok sever,  bir saksı da o getirdi, çiçeklerin sulanması işini üstlendi. Yılbaşı ve Atatürk çiçeklerini getirip onları da o dikti. Saksı büyüktü, ses etmedim.

Penceremiz sabah güneşi alıyor. Cam içersine yarım saat bir saat kadar güneş geliyor. Buna rağmen bu bahar çiçekler canlandı, serpildi. Nihayetinde limon canlanacaktı. Pencereye çıkarabilsek 2-3 saat daha sabah güneşi alacaktı. Pencerenin önüne bir demir yapmayı düşündüm. Babam önce gereksiz bulsa da sonradan bu fikri benimsedi. Ölçü almış, cumartesi demirciler çarşısında demiri yaptırdı. Demir pazar günü boyandı.

Dün demiri pencereye taktık. Fakat uygun bir açıyı bulmak kolay değildi. Kılıç nazikti, içerde perdeye dayanıp durabiliyordu. Limonu güneşe çevirdiğimizde kılıç öne doğru eğiliyor, kırılacak gibi rüzgarda sallanıyordu. Kılıcı duvara yasladığımızda limon yaprakları güneşe sırtını dönüyordu. Babam kılıcı duvara yaslamıştı, ben de limonu güneşe çevirecek şekilde çeviridim. Bir ben saksıyı çevirdim, bir babam. Sonunda böyle kalırsa limonun güneşe sırtını döndüğünü söylediğimde babam ses etmedi.

Fakat bu sefer kılıcın bu halde kalması halinde kırılacağını düşünmek beni huzursuz etti. Ne zaman ne arada olmuştu bilemiyorum ama kılıç da bana emanetti. Kılıcın kırlımaycağı şekilde saksıyı çevirdim, onları duvara yasladım. Saksıda bol yer vardı, kılıç çiçeğini korumak mümkündü. Kılıç çiçeğini de evlat edindim, yeni tanıştık aramızı düzeltmeye çalışıyorum şimdiler de. Hayat da bu saksı gibi galiba.Bir çok kişi farkında olmadan bir şeyler getirip, bir şeyler ekiyor hayatımza. Varlıklarının farkında olduğumuz, beraber yaşadığımız ama henüz uzlaşmadığımız, benimsemediğimiz, belki de tanışmadığımız şeylerle dolu çevremiz ve malesef onları sadece kırarken farkediyoruz.

Bugün evden getirdiğimiz bir çıtayla kılıç çiçeğini sabitldik. Saksıyı da bir telle sabitledik, ne olur ne olmaz diye. Bugün şansa hava kapalı. Şimdi hep beraber güneşi bekliyorlar, biz de onların büyümesini bekliyoruz göz ucuyla:)


8 Haziran 2013 Cumartesi

Elma



Elmaya olan ilgimiz elmanın tadıyla ilgilidir, çürükleri ile değil. Elmayı tadıyla, rengiyle, şekliyle hatırlarız. Elmayı elma yapan manavda aldığı darbeler değildir. Hatta bazen çürükleri onun sağlık belirtisi bile olur. Bu yüzden organik deriz, doğal deriz.

Elmanın, armut ya da portakal olmasını isteyebiliriz, gerçekçi olmasa da. Elmayı, armut yapmanın tek yolu elma ağacını söküp yerine armut dikmektir.  Bunun için bir ağaç direnmez, ama kendisine elma muamelesi yapılan  insan direnir.

Manavın kakaladığı çürük çarıkları bile elmalıkları için  temizler yeriz. Çürük çarıklar için manava kızılır, elmaya değil.

Dehşet veren kısım elmadan armutluk beklemek için ona şiddet uygulanabileceğinin düşünülmesidir. Gençleri, kafalarını kıra kıra terbiye etmeye kalktığınızda aklınızda sadece onların size verdikleri tepki kalır. Onları onla değerlendirirsiniz.

Elma, armut, portakal nihayetinde meyvedir. Elmaya sadece elma diye bakmak onun meyveliğini bir noktadan sonra kaybetmektir. Böyle bir bakışla da elmaların ve armutların bir kategori altında toplanması mümkün olmaz.

7 Haziran 2013 Cuma

Zihin


Zihin yaralı bir kuştur
Biraz sûkut için çırpınır durur.
ya da
Zihin yaralı bir kuştur
Biraz sûkut için
Nafile çırpınır durur.

ya da

Zihin yaralı bir kuştur
Nafile sûkut için çırpınır durur

ya da

Zihin yaralı bir kuştur
Nafile sükun için çırpınıp durur

29 Mayıs 2013 Çarşamba

Fetihten işgale

Akaretler'deki dönüşüm, Tarlabaşı'ndaki değişim, Galataport, Geziparkı'nın Taşkışla Avm'sine dönüşmesi, Emek sinemasının yıkılması ve Demirören'in avmsi, Beşiktaş'ta küçük işyerlerinin el değiştirmesi bölgenin halktan temizlenmesi projesinin işaretleri olarak gözüküyor.

Fethin sene-i devriyesinde İstanbul bir işgalin eşiğinde. İstanbul gibi bir tarihi şehrin kimliği/tarihi dokusu korunarak, şehir merkezinde nüfus yoğunluğu arttırılmdan, şehrin merkezi eski şehrin dışına kaydırılmalıydı. Fakat eski şehrin rant imkanları buna müsade etmedi ve geri dönülmez bir noktaya geldik. Artık şehir avm ve rezidans insanının işgalindedir.

Bu noktadan sonra şehrin tarihi merkezlerine şehir halkı ancak avmsinden fast food yemek, sinemasına gitmek ve vitrinlerini seyretmek için izin verildiği ölçüde inecektir. Şehir halkı bu yerlere kapitalizmin arzuladığı mutantlar olarak inebilecektir.