Meraklısına notlar : "Kim o?", "Ben",
"Var git oyalan biraz", "Kim o?", " Sen",
"Gir de biraz soluklan" ı "Ben ol da bil!" üzerinden okumak
lâzım. Onu da "Kendini bil!" den. İsteyen buradan Mead ve Levinas'a
çıkar isteyen "Bedevi ve karısı" hikayesine.
25 Eylül 2018 Salı
29
Etiketler:
Denemeler,
Felsefe,
Geleceğe mektuplar,
Kısık ateşte,
Mesnevî,
Okuduklarımdan notlar,
Tasavvuf
18 Eylül 2018 Salı
28
Mevlana 2253 den itibaren "Bedevi ve Karısı"nın hikayesini
anlatmaya başlar. Hikaye ikisi arasındaki diyalogla başlar. Oldukça uzun olan
bu diyalog karşılıklı delil getirmeler ve çürütmelerle Sokratik bir diyalogdur.
Hikaye kısaca şöyledir: Çölde yaşayan karı koca çok yoksuldur. Kadıncağız kocasına yoksulluklarından dolayı şikayet eder, ondan şehirdeki cömert halifeye yardım dilemesini için gitmesini ister. Kocası önceleri yoksulluklarından şikayet etmemesi, yoksulluğu hor görmemesi için çeşitli deliller getirir, yoksulluğun faziletlerini anlatarak öğütler verir. Yoksulluğun Tanrı vergisi olduğunu, Tanrının ise adalet sahibi olduğu için yoksullara başka nimetler vereceğinden söz açar. Karısını ikna edemeyeceğini anladığında ise sinirlenir ve onu terk etmekle tehdit eder. Kadın bu durumda geri adım atar, ağlamaya başlar. Karısının göz yaşlarını gören bedevi üzülür ve karısının dediğini yapmaya ikna olur.
Karısının ağladığını gören bedevinin hâlini anlatan bölümü alıntılayıp işe
başlayalım :
2442 Peygamber dedi ki: Kadın, akıllılara, gönül ehline adam-akıllı
üst olur.
Bilgisizlerse kadınlara üst olurlar; çünkü omlar sert, pek kaba kişilerdir.
İncelik, lûtuf, sevgi azdır onlarda; çünkü yaratılışında hayvanlık
üstündür.
Sevgi, acımak, insanlık huyudur; öfkeyle istekse hayvanlık huyları.
Kadın, Tanrı ışığıdır, sevgili değil; kadın, sanki yaratıcıdır; yaratılmış
değil.
Mevlâna alıntıya iyi huylu bir kocanın vasıflarını anlatacakmış gibi
başlar. Oysa ikinci mısradan itibaren insanın, gönül ehlinin niteliklerini
saymaya başlar. Ve hikayenin içinde tüm insanlığı (kocayı, bekarı, erkeği,
kadını – herkesi) kapsayacak bir şekilde ilerleyip “Kadın, Tanrı ışığıdır” ile
hikayeye döner. Arada saydığı sadece iyi huylu bir kocanın vasıfları değil, tüm
insanlığın vasıflarıdır.
Mevlâna akıllı ve bilgili olmayı gönül ehli kişilerin bir vasfı olarak bir
arada anar. Akıl ve bilgiyi toplumsal yönleri üzerinden tekrar
tanımlanırken iyi vasıflar olarak güvenceye alınır. Bugün rasyonel düşünme
olarak algıladığımız akıllı ve bilgili olmak incelik, lûtuf ve sevgiye sahip
bir tabiata sahib olmadır.
Mevlâna’ya göre. Yani, rasyonel düşünmenin dışına taşarak insanı duygu
dünyası, huyları, karakteri ile akıl ve bilgi ile birlikte bir bütün olarak ele
alıyor. (Aristo'nun Nikamakhos’a Etik’te cahil ahlaklı olamaz demesi aklıma
geldi.) Burada ilginç bir noktaya geliriz, gönül sahibi olmanın vasıfları
biri(leri)ne yönelmesi gereken vasıflardır. Issız bir adada yaşayan için
inceliğin kendini göstereceği fırsat yoktur. Anlatılan insan toplum içinde
yaşayan biridir.
Bedevi karısını ikna etmeye çalışırken meseleyi kavramak ve yorumlamak için
de değişik bakış açılarını denemek zorunda kalır. Önce soyut, kitabi kavramlar
üzerinden iknaya çalışır. Bunları yaparken eşinin bakışını önemsemez. Kendi
ezberi üzerinden deliller getirir. Bu noktada o eşine öğüt veren bir kocadan
bir vaizden, öğütçüden farklı değildir. Kendi özel durumlarını görmez, ona göre
hüküm vermez. Karısının ağladığını gördükten sonra ise o eşinin kalbini kırmış
bir eşe dönüşür. Bedevinin yeni tavır alışı kendini eşinin gözünden görüşü ile
mümkün olmuştur demiyorum, bu çok iddialı olur. Ama buna yakın bir şeyler de
var. Başkasının gözünden görme işi çağdaş felsefenin işi. İşi çağdaş felsefeye
bağlamadan, ama onu da hatırlatarak daha basit bir şekilde ele alalım.
Bedevinin karşısında kalbi kırık biri vardır, bu kalp onun "hoyratlığı" yüzünden kırılmıştır. Bedevi iddialarından (sanırım) vaz geçmiyor.
Bununla birlikte yeni bir tavır alıyor. Ona bu esnekliği sağlaya şey eşine
duyduğu sevgi. Karısının gönlünü yapmak isteyen duyarlı bir kocaya dönüşür-
duyarlı kocadan kasıt, dinleyen ve karşısındakine yönelen, ona ihtimam gösteren
insan. Yönelim yorumunu insan ilişkilerinde arayacağız ve böyle bir durum Hz.
Ali kıssasında da karşımıza çıkacak. (C.1- 3720)
Bu noktada sorabileceğimiz soru şu olacaktır. Gönül ehlinin bütün vasıfları
sadece incelik, lûtuf, sevgiden mi ibarettir? Toplumsallaşmayı gerektirmeyen
başka huyları, vasıfları da olamaz mı? Bu mümkün. Fakat buradan yola çıkarak gönül
ehlinin önemli vasıflarından birinin karşısındakine ihtimam olduğunu rahatlıkla
söyleyebiliriz. Hikayenin ilerleyen bölümünde göreceğimiz gibi saliki yola
düşüren ya da onun yolunu açan da bu ihtimam olacaktır.
ANLATIM ÜZERİNE BİR KAÇ NOT:
Mevlâna tasavvufi kavramları anolojilerle anlatma yoluna gidiyor. Okuyana
kavramın birkaç niteliğini vererek okuyana meseleyi sezgiyle anlama imkanı
veriyor. (Meşhur körlerin fillerin birkaç niteliğini vererek sezdirme.) Bunu
can, gönül ehli gibi soyut kavramlar için yapıyor. Kavramın tanımını bu yolla
kapatmıyor, kesinleştirmiyor yeni nitelikler için tanımın sınırlarını açık
bırakıyor. Tabii dinleyeni de hikayeden koparmamış oluyor bu yolla.
2293 Şeyhini can sanır oysa bedendir. Can / beden
ikiliği kurarak bedenin özellikleri vererek okurdan can'ı anlamasını bekliyor.
Muhtemelen beden, dünyevi arzulardan geçememiş, hâlâ onlara esir olan kişiyi
anlatıyor. Peki can? Bedene göre daha muğlak bir şey olan can; görbildiğimiz,
tanıdığımız beden kavramından anlıyoruz Beden tanımına aklî bir işaret, can
tanımına ise henüz buradan bakan derviş/okuyucu/muhip/meraklı için
sezgisel bir işaret var. Beden sahibini alamız kolay, onun değili üzerinden de
“can”ın ne olması gerektiğini sezeriz.
Mevlâna bir hikaye anlatıyor olmanın avantajını kullanır. Peşi sıra
tasavvufi bir anlatımı olduğu beyitleri dünyevi anlatımın olduğu beyitler takip
eder. Geçişler çok hızlıdır böylece bir hikayenin içinde iki farklı anlatım
kendine yer bulur. Dinleyen her iki katmanı da izler. 2320/21 ve onu takip eden
2322/23 ile 2327 ve 2329'a bakılabilir.
*
*
Genel kabul görmüş bir düşünceye göre Mesnevi kültürel kodlarımızdan
biridir. Bu büyük hacimli eserin bir etik anlayışını içinde barındırdığı
söylemek abartı olmayacaktır. Etik terminolojisi üzerinden konuşabilmek için
onun metafizik ve epistemolojik anlayışını, bakışını ortaya çıkarmak
gerek. Etik değerlerini gerekçeleyebilmek için buna ihtiyaç var
İnsanının görüşünün gücü
kadar anlayışa sahip olduğu konusunda ise bu bölümde bir hatırlatma var.
2371 ve 2372 insanın görüşünün sınırlılığı üzerine. Devam eden bölüm bu
konu üstüne, başlık: " Herkesin hareketi, (düşünme/anlama değil hareket.
Neden?) bulunduğu durağa uygundur, herkes herşeyi kendi varlık çevresinden
(ufku diyebilir miyiz?) görür." İnsanının ufkunun sınırlı oluşu da
faniliğinden neticede.
Düzeltilmedi
Düzeltilmedi
Etiketler:
Denemeler,
Felsefe,
Geleceğe mektuplar,
Kısık ateşte,
Mesnevî,
Okuduklarımdan notlar,
Tasavvuf
12 Haziran 2018 Salı
27
İrfan son tahlilde sorumluluk içeren bir yargı gücüdür. Dünya ile değerlerle
ilgili. Bu yüzden akılsız olmaz. Derinliği faniliği, yanılabilirliğini
bilmesinde. Bu yüzden arif yargısını eleştiriye, düzeltilmeye açık tutar.
Tasavvuftaki tevâzunun neşet ettiği yer burasıdır. Tasavvuftaki akıl eleştirisi
Tanrıyı akılla bilme için, tüm zamanlar için doğruyu bildiği iddiasını
eleştirmek için vardır muhtemelen, ki bu başka bir meseledir.
*
His düşüncenin muadili değil.
Düşünce her zaman bir hisse eşlik eder. Saf düşünce ancak makinelerin işi. His
düşünceyi, düşünce hissi etkiler, dönüştürür. His tek başına bilgi sağlayıcı
bir şey olmamasına rağmen düşünce ile bir araya geldiğinde (bakış açısını değiştirerek) bilgiyi
şekillendirir. Burada kast edilen bilgi etiğin, hukukun, siyasetin alanına
giren bilgi. Geleneğin diliyleyse irfan
Etiketler:
Denemeler,
Felsefe,
Geleceğe mektuplar,
Kısık ateşte,
Mesnevî,
Okuduklarımdan notlar,
Tasavvuf
6 Mart 2018 Salı
26
“1089 Adâlet nedir?
Ağaçları sulamak. Zulüm nedir? Dikene su vermek.
Adâlet, bir nimeti yerine
koymaktır; su emen her kökü sulamak değil.
Zulüm nedir? Bir şeyi konmaması
gereken yere koymak; buysa, belâya kaynak olur ancak.”*
Peki bir şeyin adil olduğunu nasıl biliriz?
Peki bir şeyin adil olduğunu nasıl biliriz?
Henüz tam olarak
ifade edemediğim soruyu aramaya devam ediyorum.
Biraz tekrar gibi
olacak ama şimdiye kadar yazdıklarımı bir özetleyeyim. Fenomolijiden yola
çıkarak, bilincin devamlı bir şeye yöneldiğini yazmıştık. Bu yönelişlerde
bilince çoğu zaman bir duygunun eşlik ettiğini de eklemiştik. Duygu bazen
bilincin yöneldiği şeyi anlamlandırmak konusunda önemli rol oynayabiliyor,
bakış açısını değiştirip, şekillendirebiliyordu.
(Bir küçük parantez açıp kapayalım - tabiidir ki değişen duygu dünyası bilincin yöneldiği nesneyi anlama ve tefsir şeklini bir kırılmaya uğratacak, belki de yeniden şekillendirecektir. Anlama ve tefsir üzerinde etkisi olan bu şey bu yüzden ilgi alanımızda)
İnsanın ruhsal
dünyasını şekillendirme iddiasındaki (aynı zamanda duygu dünyasını) tasavvuf
insanın doğru olmasına büyük önem verir. İnsanın ruhsal dünyasının şekillenmesi
ile doğru insan olma gayretinin arasında nasıl bir ilişki olabilir?
Tasavvuftaki (/ve etikteki) ahlaki edimle, (ya da doğru insan olmakla), insanın
ruhsal dünyasını şekillendirmeye çalışan tasavvufun ilgisi nasıl kurulabilir?
Tasavvufun içinde insanlığa yapılan vurguyu bu minvalde nasıl anlamalıyız? Bu
meselenin içinde düzgün insan olmak önemli bir yer tutuyorsa bunun kişinin
ruhsal gelişimine (/tekamülüne?) katkısı ne olabilir? Bunun için verilen
neredeyse takıntılı denilebilecek çabanın, kişinin ruhsal yönüyle olan bağı
kurulmadıkça mesele ahlakçılık sınırları içinde kalacaktır. Bir neden sonuç
ilişkisi olarak değil de, birlikte var olma olarak ruhsal gelişim ve düzgün
insan olma çabası için ne söylenebilir?( Neden- sonuç ilişkisi üzerinden
kavramı tasavvufu araçsallaştırdığı için)
Burada şöyle bir
varsayımda bulunalım: İyi insan olma çabası, (/ya da insanlık) kişide (diyelim
ki) bir gerekçeleme ihtiyacı doğuruyor. Doğruluk, adil davranma çoğu
zaman olumsuz sonuçlara, kayıplara yol açmakta (Bana zarar vermesine
rağmen ben bunu niye yaptım?). Buna rağmen gerekçeleme her ikna edici cevapta
doğruya ve iyiye olan inancı tazeleyerek döner. Bu çoğu zaman, zamanlar üstü ve
evrensel kavramlar üzerinden bir gerekçeleme mekazanizması ile çalışır.
Zamanlar üstüdür, tarihsel bir kavrayışı gerektirir, evrenseldir, her şartta
herkesin kullanabileceği evrensel değerler üzerinden çalışır, ki bunlar
" en yüksek iyi" ile kendilerini çok rahat gerekçeleyebilirler.
Gerekçeleme sanırım, basit bir “iyi” gerekçelemesinde kalmıyor. (basit duygulardan daha karmaşık duygulara ve kavramlarla tekrar tekrar gerekçeleniyor) duygu dünyamızda rıza ve şükür üzerinden ilerleyerek bir çok kavramla, yaşanmışlıkla kompleks bir iyi kavramına dönüşüyor. Her seferinde iyi olarak açıklansa da bu bir çok alt başlıkla sınanmış o ilk iyiden geçiştirilmiyecek biçimde güçlü bir iyiye dönüşüyor. Bu süreç halin, kişinin dönüşümüne de sebep olacaktır. Yani, insanlık çabası bir halin değişimine, bireyin gelişimine doğru ilerleyebilecek bir dönüşümün de yolunu açar. Bunu ise devamlı "şimdi"de kalarak değil (olayların akışı içinde sürüklenerek değil), bir tarihsellik içinde (Geleneğin sahnede olduğu, her seferinde yeniden canlandığı alanda aynı zamanda) yapıyor olmalı. (Varlık ve Zaman 79. Bölüm) Geçmiş, şimdi, ve sonranın birleştirilmesinde bu kavramlar kullanılacak.
Ek olarak, bu inancın tazelenmesi, (duygu dünyasının/halin değişmesi) bir sonraki edimde iyiye yönelme için enerji sağlayacaktır. Buna bir hâlin ve anlayışın derinleşmesini de ekleyelim.
Burada vicdanın güçlenmesi bahsine hiç girmedik. Belki ilerde bu mevzuya
döneriz.
EK: İlk motivasyon bir gerekçeleme olabilir. Bunun bir gerekçelemeden hakikat derdine ilerleyen farklı psikolojilere sahip bir süreç (tekamül) olması ihtimalinden de söz edebiliriz.
*
AĞAÇLARI SULAMAK
Düzgün insan tanımı oldukça netameli bir tanım. Sürekliliği yok. Hayatın insanı sınadığı ve ondan iyi yanıtı bulmasını beklediği zamanları çıkardığımızda insan genelde stand by konumundaki bir doğruluk makinası gibi. İnsanın hoşnutluk hâli de bu sınama anlarında ibaret kalıyor ister istemez. İşte, Mevlâna aşk vurgusuyla insanın diğer gündelik filleri üzerinden insanlık anlayışını genişleterek, bu hoşnutluk haleti ruhiyesini tüm zamanlara yaymayı öneriyor. Bunun en sessiz ve çoğu zaman görülmeyeni el altındakilerine ve başkalarına nezaket. Böylece insanlık kavramı doğru bir tavırla bir köşede sınanmayı beklemekten çıkıp, bir neşe ile tüm zamanlara yayılıyor. Ve aşk bazen sabır bazen şükür olarak hal üzerinden yayılırken hayatın sıradanlıklarına ve rutinlerine sızıyor ve içinde bir çekirdek olarak olmazsa olmaz doğruluk tavrını dışarıda bırakmayacak bir insanlık vurgusunu beraberinde taşıyor.
İnsan, dünya sukunet halilndeyken, bu bazen
neşe ile, bazen sohbetle, bazen bir iş yaparak, her seferinde barışçıl bir
ortamı inşa ederek ya da sadece dert dinleyerek insanlığı ayakta tutuyor.
İnsanlığın içinde neşeyi canlı tutmak, küçük sorunlarla ilgilenmek de giriyor.
Böylelikle anlam bir sorun çözmenin dışına taşıyor içeriği genişler.
Diğer yandan insanlık ile de aşk içi boş bir heves olmaktan kurtuluyor.
*
"Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi
taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin
tütmesi gereken ocak nerde?"
taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin
tütmesi gereken ocak nerde?"
*
NOTLAR : Kısa kısa
‘Gönül’ün başka dillerde karşılığı olmayan, bize has bir Türkçe
kelime olduğu söyleyip dururuz. İnsanda bıraktığı ilk izlenim, kelimenin
insanının duygu dünyasını anlatan kişisel bir cevherden bahsediyor oluşu, ki o;
kırılıyor, düşüyor, alınıyor. Öyle ki, ona bir şey olduğunda, o harekete
geçtiğinde onu fark ediyoruz. Bazen duyguların barındığı bir yer, bazen de
halimizi bir cevhermiş gibi anlatan bir kelime oluveriyor.
Bu yüzden gönül kelimesini anlamak için onun kullanımlarını
kurcalamak en doğrusu gibi.
Gönül düşürmek aşık olmak anlamında. Birisine yönelmiş faal bir ilgiyi ve bu ilgiden kendini alamamayı temsil ediyor. Fizyolojik bir şey, bir hastalık olsaydı onu herhalde en güzel krampa benzetirdik. Birini düşünmekten kendini alamama ile bir bacağı istemsiz bir şekilde kasılı tutma gevşetememe benzer gibi.
Gönül koymanın manası ise kırılmak. Gene bir duygu hâli söz konusu. Belki burda bir tam anlamıyla bir takıntıdan bahsetmek söz konusu olmasa bile, bile içerleme olduğunda yapılanı unutamama var. Bir dosta kırılmayı da gönülle anlatabiliyoruz.
Namazın gönül huzuru ile kılınmasında bahsedilen gönül ise bir başka kullanım. Çağrışım yaptığı ilk şey namaz kılarken bir şey düşünmemek, Yorumda günahlardan duyulan pişmanlıkta da var. Onarılacak bir şey ise, kırılmış bir kalp yüzünden duyulan ise tamir edilmesi önerilir. (Ariflerin Menkıbeleri'nde yapılan ibadetten zevk alamama şeklinde bir menkıbede geçer) Namaza (ve namazda Tanrıya) odaklanmak olarak niteleyebileceğimiz bu tavrın iki yönü var; akli ve duygusal olarak başka bir yerde olma. Burada da tam bilincin yönelişini görüyoruz: Bilinç ne öyleyse? Sadece zihinsel bir yönelme değil aynı zamanda duygusal olarak da yönelme var işin içinde. Pişmanlıklarda kurtulmuş olamak olarak anlamak eksik kalabilir, yani duygu dünyasını susturmuş olmak onu engel olarak almak gibi. Bunun bir de şevk yanı var. Yani duygunun da bir şekilde modifiye edilmesi gerekiyor.
Gönülün anlamı
ancak eylem ile anlaşılır hale geliyor. Gönül koymak kırılmak da aynı.
İlla aşkın açıldığı yer değil. Bir dosta kırılmayı da gönül anlatabiliyor.
*Abdülbâki Gölpınarlı: Mesnevi
ve Şerhi, c. VI, İst., 1985, c. V,
s. 193.
Düzeltilmedi
Etiketler:
Denemeler,
Felsefe,
Geleceğe mektuplar,
Kısık ateşte,
Mesnevî,
Okuduklarımdan notlar,
Tasavvuf
16 Şubat 2018 Cuma
..
Üstümde dinmeyen bir
yorgunluğun uğultusu
Haydi bitir artık, ve
karış fırtınaya
29 Ocak 2018 Pazartesi
25
Düşünceye yüklediğin anlam, bir duyguyu ve hâli de
barındırıyor. Bu anlamda düşündüğüm şeyle alışverişim olmuş bitmiş bir şey
değil, devamlılığı olan bir şey. Ona yöneldiğim sürece. Denebilir mi
acaba?
Heidegger “ Dasein anlamak suretiyle ne
olabiliyorsa hep o olarak var olur.” Varlık ve Zaman sh.357 diyerek
meseleyi ontolojik bir zemine taşır. Buradan dönüp de Mevlâna’nın cümlesini
okuduğumuzda anlam birden farklı bir derinlik kazanıyor. Hedegger’in sahih
varlık olarak adlandırdığı dasein anlama ile (ihtimam göstermeklik, söz ile)
var oluyor.
Bundan sonra yapılacak şey, düşünce ile anlama arasındaki
ayrım üzerinde durmak olmalı. Bunun içinde “Ne düşünüyorsan o’sun” un
metnine ve metinde kullanıldığı anlamı bulmak gerekiyor.
Düşünme genelde anlamadan önce yer alan bir kavrammış gibi duruyor ilk başta. Fakat anlaşılmış bir şey üzerine de düşünülebilir. Meselenin
gelecekte alacağı şekil üzerine anlama açık bırakılabilir. Tabii bir de
düşünmenin nasıllığı var. Bir hâlin penceresinden neşenin, öfkenin vs
düşünülebileceği gibi, ya da tamamen formel bir düşünmeden de söz edilebilir. Buna ek olarak anlamanın düşünmenin bir sonucu olduğu ekliyelim ilerde kurcalamak üzere.
Etiketler:
Denemeler,
Felsefe,
Geleceğe mektuplar,
Kısık ateşte,
Mesnevî,
Okuduklarımdan notlar,
Tasavvuf
8 Aralık 2017 Cuma
24
Nezaketi alışkanlıktan ayıran bir muhataba yöneliyor
oluşu. Bu yönelişin varlığı sayesinde nezaket, bir hâlet-i ruhiyeye, yaşam dünyasına dönüşebiliyor. Bu ise bir sosyal pratiği, meşgul olmayan bir zihni
gerektiriyor. Görmeye, dinlemeye talimli olmayı. Yine de bir kabalık ve saldırı ile karşılaşılmadıkça herkes
alışkanlıkla da olsa asgari nezaketi hak ediyor.
*
Celal? Sıradan, rastgele, sebepsiz bir öfke ile gerekçelenemez; ancak kılı kırk yarmış bir adaletle gerekçelenebilir. Celal iki tarafı keskin bir kılıç gibi gerekçelenemediğinde zulüm, edepsizlik olarak sahibini yaralar. Gerekçesi cebinde olması gereken bir tavır. Sıfatlar üzerinden gitmeyi sevenler için Celal, Adl gerekçeleme ile, muhakemeyle, düşünmeyle dolayısıyla hukuk felsefesi ile (/ve tabii insanlıkla) doğrudan ilgili. İnsanlıksa sahip olunulan bir şey değil, mütemadiyen var edilmesi gereken bir şey *.
.
*
Celal? Sıradan, rastgele, sebepsiz bir öfke ile gerekçelenemez; ancak kılı kırk yarmış bir adaletle gerekçelenebilir. Celal iki tarafı keskin bir kılıç gibi gerekçelenemediğinde zulüm, edepsizlik olarak sahibini yaralar. Gerekçesi cebinde olması gereken bir tavır. Sıfatlar üzerinden gitmeyi sevenler için Celal, Adl gerekçeleme ile, muhakemeyle, düşünmeyle dolayısıyla hukuk felsefesi ile (/ve tabii insanlıkla) doğrudan ilgili. İnsanlıksa sahip olunulan bir şey değil, mütemadiyen var edilmesi gereken bir şey *.
Etiketler:
Denemeler,
Geleceğe mektuplar,
Kısık ateşte,
Mesnevî,
Okuduklarımdan notlar,
Tasavvuf
19 Kasım 2017 Pazar
..
Üç doktorun aynı gün intiharı - Entelektüelin toplumsal bir
sorumluluğu var mıdır?
Basit düşünelim karşımızda hiç tanımadığımız birisi açlıktan
sıkıntı çekse kendimizi sorumlu hissetmez miyiz? Bunun neticesi olarak, yapabileceğimiz bir şeylerin olup olmadığını düşünürüz. Elimizde bir simit
varda onu paylaşır, ya da tamamını ona ikram ederiz. Belki üç beş kuruş bir
şeyler verip karnını doyurmasına yardım ederiz. Peki bu sıkıntı açlıktan değil de
bir başka şeyden, mesela ruhi bir kaynaktan gelen bir sıkıntı ise ve maddi
sonuçlar doğuruyorsa ya da doğurmayıp sadece kıvrandırıyorsa. Mesela gazeteler
üç doktorun aynı gün intihar ettiği haberini yayınlıyorsa gene kendimizi
sorumlu hisseder miyiz? Bu haber karşısında üzülürüz fakat bunu o doktorların
şahsi meselesi, onların dayanıksızlığı, kaprisi, şımarıklığı olarak mı algılarız?
Üç intihar karşısında kendimizi sorumlu hissettirecek şey nedir? Bunu
engelleyebilme imkânı? Tekrarını engelleme gücüne sahip olma?Sorumluluğu doğuran düzeltme imkanına sahip
olma gücü olacaktır muhtemelen. Zamanı geri
çevirme imkânı yok. Bir feryadları varsa duyulmadı. Tekrarını engellerme? Ama
nasıl? Teker teker herkese ulaşma imkanı da yok. Üç doktorun aynı gün
intiharı ilk elde bir sistem hatasını düşündürür. Olmayabilir de, tamamen bir
tesadüfte olabilir. Bunu öğrenmek çok zor bir şey değil. Yaşamları, geride
bıraktıkları bu sorunu çözmeye yeter. Sistem sorunu çok karmaşık sebeplerden
kaynaklanmıyorsa burada düşünebilen herkese düşen bir sorumluluk payı var: İlk
elde sistemin hatasını bulup, ifşa etme. Sadece entelektüelin değil herkesin
görevi. Sonrası? Toplumsal duyarsızlıklar had safhada olabilir ya da toplum
erdemsiz olabilir, faydacı bir toplum bütünün hayrı için verilmesi gereken
fireler olarak görebilir intiharları. Böyle bir durumda ikinci görev her halde
erdemin yeninden gerekçelendirilip, inşa edilmesi olacaktır. Psikolojinin
kutsal bir alan olara yükseldiği bir dönemde bizi kıvrandıran sorunların
toplumsal sebeplerini görmek için yüzümüzü tekrar bu alana çevirmekse emek
istiyen tehlikeli bir iş olacaktır. Burada baştaki soruya da geri
dönebiliriz. Entelektüelin toplumsal bir sorumluluğun olduğu ve bunun bazen
yaşamsal olduğu sonucunu çıkarabiliriz.
9 Kasım 2017 Perşembe
..
Çorak bir tasfiye
iklimindeyiz bu akşam
Birçok şey
ya solup kaybolmakta ya da uzaklaşmakta
Kendi nefesimizin
rüzgârıyla dolmakta yelken.
ya da
Tuhaf bir tasfiye iklimindeyiz bu akşam
Birçok şey ya solup kaybolmakta ya da uzaklaşmakta
Yelkenlerse bu mavi sessizlikte
Sadece sözün rüzgârıyla dolmakta
ya da
Tuhaf bir tasfiye bu
Ne varsa ya solup kaybolmakta ya da uzaklaşmakta
Yelkenler bu mavi sessizlikte
Sadece sözün rüzgârıyla dolmakta
ya da
Tuhaf bir tasfiye bu
Ne varsa ya solup kaybolmakta ya uzaklaşmakta
Yelkenler bu mavi sessizlikte
Sadece sözün rüzgârıyla dolmakta
ya da
Tuhaf bir tasfiye iklimindeyiz bu akşam
Birçok şey ya solup kaybolmakta ya da uzaklaşmakta
Yelkenlerse bu mavi sessizlikte
Sadece sözün rüzgârıyla dolmakta
ya da
Tuhaf bir tasfiye bu
Ne varsa ya solup kaybolmakta ya da uzaklaşmakta
Yelkenler bu mavi sessizlikte
Sadece sözün rüzgârıyla dolmakta
ya da
Tuhaf bir tasfiye bu
Ne varsa ya solup kaybolmakta ya uzaklaşmakta
Yelkenler bu mavi sessizlikte
Sadece sözün rüzgârıyla dolmakta
25 Ekim 2017 Çarşamba
23
Anladığım kadarıyla...
1434 Ömer, selâmını aldı, yanına çağırdı, emîn etti onu, karşısına oturttu.
Korkmayı sözü, korkanlara sunulan yemektir; bu yemek, korkanların harcı olan bir yemektir.
Kim korkarsa ona aman verirler; korkan yüreciğini yatıştırırlar onun.
Korkmayana nasıl olur da korkma dersin? Derse muhtaç olmayana ne diye ders verirsin?
Ömer de o yüreği yerinden kopmuş adamın gönlünü neş'elendirdi; yıkılmış hatırını yaptı.
Ondan sonra da ince sözler söylemeye, iyi bir yoldaş olan Tanrı'nın sıfatlarından bahsetmeye koyuldu.
Korku faal bir ilgiyi engeller. Korkunun bulunduğu yerde insan muhatabından gelecek zarara odaklanır. İnsanın karşısındakine yönelmesi, kendini açması, karşındakinin (ve kendinin) ufkunu izlemesi, bir şeyler öğrenmeye gayret etmesi faal bir ilgi ile mümkün; korku bu tarz bir ilgiye engel.
İlgiyle yönelişin gayesi ya da bir gaye olmasa da neticesi olan bitene bir anlam yüklemedir.
1434 Ömer, selâmını aldı, yanına çağırdı, emîn etti onu, karşısına oturttu.
Korkmayı sözü, korkanlara sunulan yemektir; bu yemek, korkanların harcı olan bir yemektir.
Kim korkarsa ona aman verirler; korkan yüreciğini yatıştırırlar onun.
Korkmayana nasıl olur da korkma dersin? Derse muhtaç olmayana ne diye ders verirsin?
Ömer de o yüreği yerinden kopmuş adamın gönlünü neş'elendirdi; yıkılmış hatırını yaptı.
Ondan sonra da ince sözler söylemeye, iyi bir yoldaş olan Tanrı'nın sıfatlarından bahsetmeye koyuldu.
Korku faal bir ilgiyi engeller. Korkunun bulunduğu yerde insan muhatabından gelecek zarara odaklanır. İnsanın karşısındakine yönelmesi, kendini açması, karşındakinin (ve kendinin) ufkunu izlemesi, bir şeyler öğrenmeye gayret etmesi faal bir ilgi ile mümkün; korku bu tarz bir ilgiye engel.
İlgiyle yönelişin gayesi ya da bir gaye olmasa da neticesi olan bitene bir anlam yüklemedir.
Bilincin yöneldiği, dikkat kesildiği şeye yüklediği anlam ise
çoğu kez beraberinde bir duyguyu uyandırır. İnsan
sadece zihinsel olarak bir şeye yönelmiyor, aynı zamanda duygusal olarak da bir
şeylere yöneliyor. Yönelen bilince duygu da bir şekilde eşlik ediyor.
(Heidegger'in haleti ruhiye dediği).
Yani, bir olgu karşısında takındığımız tavrın hem akli bir tarafı, hem de duygusal bir yönü var. Bir yandan onu neden- sonuç ilişkileri içinde gerekçelendirerek zihnimizde bir yere oturturuz. Diğer yandan onu bir duygu ile kabul ederiz.
Anlam arayışında uyanan duygu ya yıkıcı, bölücü kötü bir duyguyu
uyandırır ya da yapıcı, iyileştirici, birleştiriciyi. Olumsuz içerikli
duyguların nefsi uyandıran duygular olduğunu söylemek sanırız yanlış olmaz.
Nefs dediğimiz şey tam da bu mudur? Bundan emin değilim. Buradan devam edersek,
nefste iş duyguda mı zihinde mi başlar bir şey söylemek zor. Ama nereden
başlıyorsa başlasın, bir kısır döngüyle sonuçlanmakta - zihnin duyguyu,
duygunun zihni beslediği bir süreç ortaya çıkmaktadır. Sonuçta bir zihin duygu
uyumu oluşur. Zihin gerçekleri çarpıtarak, yalan yanlış gerekçeler üreterek,
hakikat karşında insanın durumunu savsaklıyararak kötücül duyguyu canlı tutar.
Duyguysa öfkenin ve nefretin verdiği hazla düşüncenin kendini sorgulamasını
engeller. Kötü duygunun yarattığı tutku/alışkanlık zihne döner ve onu tekrar
ele geçirir. Yani duygu ve zihin birbirine karşılıklı olarak mütemadiyen gerekçeler. İşte hâli takip burada anlamlı bir şekle bürünüp bir işe
yarayabilir. Bu kısır döngüyü kıracak şeylerden biri olabilir.
Bu düşünceye şöyle itiraz edilebilir. İçinde duygu olmayan savaş
suçları yok mu denilebilir? Otomatiğe bağlanmış kötülüğe ne demeli? Bu üzerinde
durmaya değer bir itiraz. Horkheimer'in Akıl Tutulması'nda pragmatik
kabullerle, öznel aklın eleştirisini yaparken bir anlamda bu konu üzerinde durur.
Rutine bağlanmış kötü bir işin gerekçelendirilmesinde insanı motive eden sadist
bir duygudan, başkalarının kaderi üzerinde söz sahibi olmaktan alınan hazdan da
sanırım ayrıca bahsedilebilir. Bu mevzuda gerekçeleme için Akıl Tutulması'nı
işaret edip geçelim.
Duygunun zihni ele geçirdiğini ve kendine göre yönlendirdiğini söylemek belki bir gereksiz bir genelleme olacaktı, ama anlamı kendi rengine boyadığı, etkilediğini söylemek çok da yanlış olmaz.
Olumlu Duygular : Kendi kendini besleyen nefret ve kötü düşüncenin bir kısır döngü yarattğını gördük. Bu haliyle insan kendini olayların akışına kendini kaptırır. Özgür iradesiyle, seçimleriyle belli ilkelere göre uyma açısından bir proje değildir. Bir nevi kısır döngünün hakimiyetinin olduğu, onun çalıştırdığı bir otomatır artık. Otomat insan otomat eyleyen insan; ya alışkanlıklarıyla ya da bir emirle düşünmeden eyler, nefret ve öfkenin esiri olarak eyleyenler de öyle. Kötü duygularının nefslerinin aracıdır. Nefsle mücadele bu anlamda bir proje halini alır; (Desein'in) her düşüşünden sonra dönülecek bir proje. Kendi kendini besleyen nefret ve kötü düşünce bir proje değil bir kısır döngü.İyiliğe, doğru eyleme duygularına rağmen eyleyenler ise bir proje adına eylemiş olurlar. Kendi özgür iradeleri ile kabul ettikleri bir projededirler. Kısaca şimdilik kötülüğe yönelmnin değil de iyiliğe yönelmişliğin bir proje olduğunu not edelim.
Doğruluğun ve yardımseverliğin bir huy ve tabiat olarak ortaya çıkmadığı hallerde mümkün. Öyle olması gerektiği için yapmak, içinden gelerek yapmak. Bir şeye "Rağmen yapmak"la içinden gelerek yapmak bir büyük yelpaze sanırım, iki farklı seçenekten ziyade. Kararlar, içinde ikisini de barındıran grilerdir çoğu kez. (1412)
DASEİN'IN YÜZÜNÜ HAKİKATE İHTİMAMLA DÖNMESİ :
Hikayedeki korku, Heidegger'ın bahsettiği
varoluşsal kaygıdan farklı olarak sebebi belli olan bir korku gibi
gözükmektedir: Elçi bir ağacın dibinde uyumakta olan Hz. Ömer'in
karşısında sebebini açıklayamadığı bir korku duyar. (Benzer bir temaya gene Hz.
Ömer ile çengçinin hikayesinde, 2184 - 2188 de de rastlarız. Mezarlıkta keder
içinde kendi haline dalmış çalgıcı karşısında Hz. Ömer'i görünce korkup
yerinden sıçrar) Her ne kadar duyulan korku bir olayın neticesinde olsa da
uyandırdığı korkunun içinde hakikat karşısında ihtimam göstermeye sevk eden bir
şeyler de var gibidir de. Varoluşun tekinsizliğini ve ehemiyetsizleştiriciliği
ile ilgisi pek yokmuş gibi gözükse de. (Bunu kötülüğün değil de iyiliğin bir
proje olduğu tezimiz üzerinden çıkarabiliriz)
Mesnevideki her iki kahraman da kendilerini bir proje olarak kurma aşamasında Ömer'le karşılaşırlar, belki de buna hazır bir yapıları vardı. Bilgisizlikte ya da yanlış bir hayatta/anlayışta (tarihsellikte?) bir yerde takılmışlardı, Belki de Ömer'le karşılaşmaları bu takıldıkları noktayı aşmalarına, kendilerini bir proje olarak kurmalarına yardımcı oldu.
Burada teoriyi hatırlamakta fayda var :
Heidegger insanın, onun deyimiyle Dasein'in hakikikat karşısında kendinin anlama imkanlarını açık tutmasını varoluşun anlamı olarak sunarken oldukça gerilere gidip incelikli bir analizde bulunur. En başta Dasein'in kendini dünyaya açımlamasını iki unsur üzerinden başlatır : Bulunuş ve anlama. (Varlık ve Zaman; Sh. 194). Bulunuşu Heidegger havf (korku) ve ihtimam başlıkları altında açıklar. Havf nesnesi, sebebi belli olmayan bir korkudur. Dasein'in dünyada olmanın tekinsizliğini, ehemiyetsizliğini (VZ. Sh.197) sezmesinden doğar ve Dasein bu sayede kendisiyle karşılaşarak müstesna bir hale getirir. Bütün bunlar insana bir imkan olarak döner, imkan da bir proje olarak kendini ifade eder. "Varlık imkanı, Dasein'in hep bir şey uğruna var olduğu, yani fiilen var olduğu şeydir" (VZ. Sh.204) Basitleştirerek açıklamaya çalışırsak kendi haline dalmış, toplumun değerleri içinde yüzen, soru sormayan (VZ. Sh.7) insan kendini gerçekleştirmek gibi bir imkanı yoktur. İhtimam (ilgi ve itina ile yönelme) göstermek imkanlara açıklıktır, Bu anlamda bir arzuya meyletmekse tek bir imkana açıklık olduğundan, ve bu yüzden diğerlerine kapandığından sahih bir Dasein değildir. Varlığın kendini ifşa etmesi diğer imkanlara açık olmak bütünü kavrama ile mümkün olur. Körlerin fili tarifini hatırlayalım.
*
MEVLÂNA'NIN PROJESİ : Peki,
Heidegger'in felsefesinin imkanlarından da istifade ederek değerlendirirmeye
çalışırsak Mevlâna'nın projesi ne olabilir? Proje derken neyi kast
ediyoruz?
Mevlâna'nın projesi, deyim yerindeyse
bilincin/aklın/dikkatin bu yöneliminde uyanacak olan duygunun nefret değil de
sevgi olması ile hakikate açıklıktır (1094). Nefret, öfke, şehvet vs. gibi
uyanacak olumsuz duyguların aşk/sevgi gibi olumlu duygularla modifiye
edilmesidir. Nefsle savaşta bu suretle pratik bir yol önermiş olur. Burada bahse konu olan şey bitimsiz bir cezbe halinde
neredeyse yarı sarhoş bir halde kendinden geçmiş bir yaşam değil.
Aşkın/sevginin onarıcı ve iyileştirici gücünü bazen adalette, bazen
anlamada, bazen dinlemede kendini bir eylem olarak; bir şeye yönelmiş olarak
kendini ortaya koymada anlamak makul gözüküyor. Bu sayede hayatın içinde her şeye dağılırken, bu birbiriyle ilintisiz gözüken şeylerde ortak bir birlik yakalamak mümkün olabilir. Yani, varlığı olumlu duyguların
rengiyle açmak, açımlamak belki de. İnsanın bunu yapabilmesi için bu duygu
değişiklilerin öncelikle farkında olması gerekir. Yani içinde bulunduğu hale
karşı uyanık olması, onu takip ediyor olması.Sevginin görünüşü karşılaştığı
olaylarda değişik biçimler alacaktır; bazen bir gülümseme/şükür bazen
adil davranma, ya da bir hakkı teslim. Bunu herhalde en genel anlamıyla
ihtimamın yöneliş tarzı olarak ifade etmek belki mümkündür, hakikati anlama
açısında barışı, birliği anlama (tevhid - Şaşı çırak hikayesi). Bu aynı
zamanda insanın herkes-içinde olmaklığının bir sonucu. Hakikate açıklık
konusunu daha evvel yazdım. Gereğinden fazla uzayan yazıyı daha fazla uzatmamak
için girmiyorum.
Bu noktada insan yalnız değildir. Diğer insanlarla birliktedir ve bir geleneğin/tarihselliğin içinden bakar. Ahlaki/dini/hukukî vs ilkeler dediğimizde de kuru ilkelerden bahsetmiyoruz. Belli davranış setleriyle, pratikle, tecrübeyle uyanan ve sanırım ancak böyle canlı tutulabilecek bir tarihsellikten, pratikten, sürekli yeniden yorumlamadan bahsediyoruz.
Burada Mevlevîlikte olumlu dil kullanımının hatırlayalım, Fihi Ma Fih 'in 54. bölümünü, insanın kendini inşasınıan başkalarıyla birlikte nasıl mümkün olabileceğini anlatan bölümü de buna ekleyelim. İlerde dönmek üzere not edelim.
***
Geçenlerde bir yabancı uzmanın bir sözü sosyal medyada oldukça sık paylaşıldı. Aklımda kaldığı kadarıyla uzman şöyle bir şey diyordu: "Bazıları Mevlâna'yı Heidegger üzeinden açıklamaya çalışıyor, Mevlâna varken niye Heidegger'i okuyayım". Bu okuma tarzı toplumları ve kültürü sabit kabul ediyor. Eğer her ikisi arasında bir benzerlik bulursa birini diğerini haklılaştırma için kullanıyor. İkisi de aynı gerçeğe ulaşmış, aynı şeyi bulmuş diyor. Bu yüzden diğerinin okunması artık ona fuzuli geliyor. Disiplinler arası okumada ve yorumda benzerlik aramadan öteye gitmeyen bu çaba her seferinde,"Bak Heidegger de (/ ya da bir başkası) aynı şeyi söylüyor" ile neticeleniyor. Bu biraz da felsefe, sosyolojinin nasıl çalıştığını bilmemekten kaynaklanıyor. Dönemine damga vurmuş felsefi akımların çoğu o dönemin belirli sorunlarına cevap olarak doğmuş ya da çağını açıklamada diğerlerinin önüne geçmiş akımlardır. Her dönemde, aynı ontolojik ve epistemolojik kabullerden hareket eden ekoller bu düşüncelerin üzerine yeni şeyler katarak, gittikçe derinleşerek ilerler. Platonun idealist epistemoloji anlayışı Descartes'te, Kant'ta yeniden şekil bulurken bu haliyle de kendi dönemlerinin bir sorununa cevap olur. Bu yüzden bugün Mesnevî'yi içinde bulunduğumuz çağın felsefesi üzerinden okumak hem dönemin sorunlarına bir cevap arayışı, hem de onun genel düşünce çerçevesi için kavramları elden geçirmek olacaktır. Yorumu yapan bu işin altından kalkabilir, kalkamaz ayrı mevzu. Eğer Mesnevî bugün için bir şeyler söyleyecekse bugün için üretilmiş kavramlar üzerinden bunu yapabilir, bu kavramları üretmek ise bu tarz çalışmaların işi olacaktır. Bu sayede gelenek üzerine daha evvel yapılmamış yorumlar yapılabilir, denenmemiş fikirler denenebilir, gelenek farklı bir pencereden açımlanma imkanına kavuşur.
Dzeltilmedi, kontrol edilmedi
*Resim .: OLGAY SÖYLER @olgaysyler1
İstanbuldan gelen ünlü bir rahip ve Mevlana Karşılaştıklarında birbirlerine hürmet gösteriyorlar minyatürde Sevâkıb-ı Menâkıb'dan
Etiketler:
Denemeler,
Geleceğe mektuplar,
Kısık ateşte,
Mesnevî,
Okuduklarımdan notlar,
Tasavvuf
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


