2 Ekim 2019 Çarşamba

36


Riya bir hayal dünyası yaratıyor, çoğu kez kendimizin de inandığı, inanmak zorunda kaldığı. Onun yarattığı dünyayı sürdürebilmek için nefretleri diri tutmak gerekiyor. Benlerden onlara, sınırlar çekiyoruz. Düşmanlıkları nöbetçi dikiyoruz bu sınıra, başkasını anlamamak, kendimizi eleştirmemek için. 

21 Eylül 2019 Cumartesi

35


 
                                                       “Anlamak daima bir haletiruhiyeyledir. * Heidegger.


Hz. Pir daha en başından neden aşkın altını defalarca kalın çizgilerle çiziyor?

20. Denizi bir testiye dökersen ne alır? Bir günün kısmetini…
Harislerin göz testisi dolmadı. Sedef, kanaatkâr olduğundan inci ile doldu.
Bir aşk yüzünden elbisesi yırtılan, hırstan, ayıptan adamakıllı temizlendi.
Ey bizim sevdası güzel aşkımız; şadol; ey bütün hastalıklarımızın hekimi;
Ey bizim kibir ve azametimizin ilâcı, ey bizim Eflâtun’umuz! Ey bizim Calinus’umuz! C.I


Beyitlerin bize söylediği net bir şey var: Aşkın, nefsin hastalıklarını tedavi ettiği. Hırsın, kibirin, azametin ilacı. Hz. Pir, nefsin hastalıkları konusuna Mesnevi’de tekrar tekrar dönüyor.

Bu haliyle aşk, doğaüstü, kavranamaz aşkın bir şey değil. En azından henüz değil. Gayet pratik, anlaşılır bir yerden başlayıp ona bir işlev yüklüyor. Günlük hayatta hepimizin aşina olduğu negatif duygular üzerinden bir açıklama getiriyor. Bu şu demek değil, aşkın tek yararı insanı kötü duygulardan kurtarmak. Aşkın olumlu sonuçlarını da anlatıyor. Padişah ve cariye hikayesinde, Bedevi ve karısında, Bakkal ve dudusunda. Bu seferde karşısındakini, ötekini fark etmek, onun gözünden bakmak, ona yönelmek için bir araca dönüşüyor aşk.

Muhtemelen nasıl (hissederek) görüyorsak öyle bir dünya tasarımlıyoruz. Fiillerimizi de tasarımladığımız bu dünyayı gerçekleştirmek için gerekçeliyoruz, anlamlandırıyoruz, var ediyoruz. Bu çabanın değere dokunan kısmı ise doğrudan etikle ilgili.

Aşkın etiğe, insanlığımıza olan katkısı anlama tarzımıza yaptığı katkı üzerinden olmalı. Ki meselenin sadece etik olmadığı ama temelinin bu olduğunu da ekleyelim. Eksik olduğunda üzerine bir şey eklemek mümkün değil.

İnsanın yargılarında otomatik pilot görevi gören vicdanın gelişimine bir etkisi olmalı. Sosyal ben, ferdi ben meselleri. Yani başkasının tavrını üzerime almak, söylediğimizi kendimize de söylemek, tavrımıza eleştiri getirebilmek ve genel ötekiye karşı tavır geliştirebilmekle. 

Vicdan çoğu zaman bir muhakemeye gerek kalmadan bizi otomatik olarak iyiye yönelttiği için önemli, merhamet gibi. Aşk dışa dönük bir ilgi olarak bize, bir başkasının bakışından kendimizi ve dünyayı görmeyi talim ettiriyor. Buna bir başkasının kederini, acısını, çaresizliğini, ufkunu, sınırlarını görmek de dahil. Bu sayede yeni durumlar karşısında verilen yeni hükümler ile vicdani hafızaya yeni ilgiler yükleniyor olabilir.

Vicdanın çok da etkilenmediği ama bize kendini bir görev olarak dayatan durumlar olabilir. Mesela bir hayvan sever için bir karıncanın ya da böceğin hayatı, kedisi ya da köpeği kadar değerli olmayabilir ama yine de onların yaşam hakkında olduğunu düşünüp ona saygı duyabilir. Yani bir tümel bilgi, anlayış geliştirmek Aşkın burada bir rolü varsa başkasına olan faal ilgiyi canlı tutmasında olabilir. Bu ilginin var olabilmesi için bazı duvarların yıkılması lâzım. İşte Mevlâna, muhtemelen o duvarları hırs, kibir, büyüklenme olarak görüyor.

Devam edebilir.


*Varlık ve Zaman sh.150

20 Eylül 2019 Cuma

34


  
Kısaca yazacağım, uzun uzun yazıp örneklendirmek gerek ama vakit yok. Belki ilerde

Bedevi ve Karısı hikayesinde, karısının ağlaması üzerine Bedevi’nin tavrında oluşan değişim Mead’ın* ferdi benine işaret ediyor. Yani bu şekilde okumak da mümkün. Aynı şekilde “Dudu kuşu ve Bakkal” ve “Hz. Ali” kıssalarını da. Mesnevî ferdi benliğin ortaya çıkışını anlatan hikayeler açısından çok zengin.

Bu ne işimize yarar? Nefsin hastalıkları ile uğraşan dervişin davranışlarını gerçekleştirirken kendini herkesin tavrını anlayacak şekilde konumlandırmasını öğrenmesi gerekir. Sosyal ve ferdi bir benliği gerçekleştirmeden nefsini görmesi mümkün değildir.

Bu konuda Mead’ı okumamızı tavsiye eden Hüseyin Bey’e de binlerce teşekkür.

*Herbert Mead - Zihin, Benlik ve Toplum

9 Eylül 2019 Pazartesi

33




Müziğin bir nağmesi, gelenekle oluşmuş bir çini motifi toplumsallığı ve onun yarattığı anlam bütünlüğünü bireyin zihninde tekrar aktive eder. Bu bütün onun bu bütünlükten anladığı ile sınırlı ve muğlaktır. Bu yüzden kültürel bütünlüğün inşası herkes için ayrı ayrı söz konusu olmalı ve herkesin bu bütünlükten anladığı da farklı olmalı. Aktive edilen içerik, kişi için pekala anlam bütünlüğünü kaybetmiş, bir ritüele ya da hatıraya indirgenmiş olabilir. Bu durumda yüklenilenilmiş anlam bütünlüğü farklı, görünürdeki aidiyet farklı olacaktır.


Sanat eseri ile anlam dünyası arasında şöyle bir bağ olabilir; mesela bir müzik eseri bestelenirken sakinlik ve vakar hissinin o besteye hakim olması düşünülebilir. Ya da bir çini motifi en az çizgiyle çizilmesi kanaati hatırlatabilir. Böylece bir anlam bütünlüğü sanat üzerinden de hatırlatılmış olabilir.

19 Nisan 2019 Cuma

32


Geleneğin gayesinin (tasavvufun) insan yetiştirmek olduğu söylenir. İnsan yetiştirmekten gaye nedir? Kastedilen insanı diğerlerinden ayıran niteliği nedir? Şüphesiz burada kast edilen olgun insan. Öyleyse bir insana olgunluk sıfatlarını veren şeyler neler olabilir? Yahut bunlar nasıl niteliklerdir? Burada söylenebilecek belki ilk şey iyiyi kötüden ayırt edebilme ve bunun sonucunda ona göre eyleyebilme gücüne sahip olma. Bir de bu işin nasıl eyleme kısmı. Olgun insan için başka nitelikler saymak da mümkündür belki. Ama yine de tarifin içeriğinin büyük kısmını bu nitelikler dolduracaktı. Şu an bizi ilgilendiren kısmı bir yeti olarak iyiyi kötüden ayırabilme ve adil olabilme. Bu yerinde hüküm verebilme yetisi nasıl kazanılır? Burada bizi bekleyen şöyle bir sorun vardır. Bu konuda iki farklı görüşten bahsedilir: ilki aydınlanma, insiyasyon tarzı bir olay sonucu iyi ile kötüyü ayırt edebilme yeteneğine kavuşma. Bir nevi Tanrısal bakışa sahip olma. İkincisi insanın kendi yetersizliğinin, faniliğinin bilincine varması ve yanılabilir olduğunu kabul etmesi. Bu bir yerde zahmetli bir inşa süreci, bireyselleşme. İlkindekinde bir tamamlanmışlıktan söz edildiği için problemli bir yanı var. Uzun mevzu, bir giriş yapmış olalım.

*

Daha evvel tasavvuf için aklı savunurken onun etik, hukuk ve siyaset alanında gerekliliğinden bahsetmiştim. Şimdi fark ediyorum ki hukuk ve siyaseti işin içine sezgi yoluyla dahil etmişim. Yazarken bazen bir soru işareti kafamda canlanmıyor değildi. Bu iddiaların bir şekilde gerekçelendirilmesi gerektiğini hissediyordum. Bugün Simmel’i dinlerken sanırım mesele çözüldü. Mesele geleneksel, modern insan farkından çıkıyordu. Modern insan, (postmoderni ihmal edersek) geleneksele göre çok daha fazla hukuk ve siyasetle iç içe. Bu konularda çok daha fazla karar alma, hüküm verme zorunda. Geleneksel insanın etik dışına çıkmasına pek gerek kalmıyordu. Gerekse de verdiği hükümlerin pek pratik sonuçları yoktu. Gölpınarlı …………adlı eserinde millet kavramının eskiden başka bir anlam taşıdığından bahseder. Müslüman milleti, Yahudi milleti gibi dini kavramlar üzerinden anlaşıldığından bahseder. Bunu geleneksel toplumun anlayışı olarak kabul etmek ne kadar sağlık olabilir? İnsanî anlayış bu zemin üzerinden mi anlaşılıp çözülüyordu? Dini kavramlar seti bu noktada yeterli oluyordu sanırım. Din ve etik toplumsal kurallar içinde bir arada erimişti. Her neyse, bugüne dönersek şunu söylemekte zorlanmayız galiba: Bugünün insanı gerek yönetim şekillerinin değişmesi ile gerekse iletişimin hızlanması ile çok farklı sorunlarla meşgul. Artık siyasetin içinde bir karar merci olması ile, medyanın hızı sayesinde siyasi ve hukuki birçok olayın içinde kamuoyu sıfatıyla var. Bürokrasinin ise bizzat içinde ve karar almaları rasyonel. Sıradan bir trafik kazasının örtbas edilmesi mevzuunda (Rabia Naz olayı) sıradan insanlar konuya taraf olarak insiyatif alabilmekte bir kamuoyu baskısı oluşturabilmekte, hukukun işlemesine dolayısıyla adaletin yerine gelmesine sebep olabilmekte. Gene oy hakları ile politik bir insan olarak birçok yönetsel işte ve kararda taraf olabilmekte. Artan karar alma yükü kesifleşen nefsin hileleri ile birlikte sorumluğunun yükünü daha da artıyor. 

Karar alma artık, belli davranış kalıpları üzerinden değil ilkeye dönerek alınmak zorunda kalınıyor. Çünkü daha evvel karşılaşılan ve dolayısıyla bir kalıba dönüşmüş meselelerle karşı karşıya değiliz. Ek olarak eskiye göre çok farklı fikirler arasında seçim yapmak zorunluluğu var. İşte ilkeye dönüş zorunluluğu adaletin, özgürlüğün neliği üzerindeki sorulara dönmek bir yerde.
  

Sonuç olarak hukuk ve siyaset felsefesi de, etik kadar, bugünün talibin önünde, artan karar alma yükü ile kesifleşen nefsin hileleri ve bunun sorumluluğu ile birlikte bir ödev gibi durmakta.

----
ek

Yani, Modern insanla geleneksel insan arasındaki farklardan biri de modern insanın politik bir insan olmasıdır. Öyle ya da böyle yönetimin bir yerindedir, ya da en azından taraftır. Bu çağın insanı için bundan kaçış yok. Bu pasif bir tavır değil, oy hakkıyla, kamuoyu baskısıyla ya da yönetimin bir yerinde olmasıyla insan siyasete müdahil. Politik bir ufuktan bakış hakikati kavrama şeklimizi de ister istemez biçimlendiriyor, ve bu biçimlendiriş nefsin istekleri için yüce gerekçeler sunup hakikati perdeleme konusunda mahir. Bugünün talibi yapıp etmelerinde, aldığı kararlarda bir politik ufka yerleşik olduğunu hatırlayarak kendini(nefsini), (ergin bir insan olarak sorumluluk bilinciyle) bir kez daha yoklamalıdır. 

Bu yüzden eleştirinin, sorgulamanın, hakikat derdinin ahlaki bir yanı var.

19 Şubat 2019 Salı

Felsefe ne işe yarar?


Felsefe ne işe yarar? Felsefe putları kırmaya yarar. Genel kanaatin dikte ettiği kötülüğü red etmeye, olguları ve olayları kendi alet çantasıyla yeniden değerlendirmeye yarar. Bunu yaparken de evreni ve dolayısıyla insanı yeniden tanımlamaya çalışır.

Felsefe putları kırmaya yarar; uzman görüşleri, genellemeler, değerler, istatistikler de yanılabilir. Yanılmasa da her görüş zaman ve yere göre değişebilir, derinleşebilir, istisnaları ile elden geçirilebilir. Bir meseleye eleştirel yaklaşmak onun tersini düşünmek değildir. Bir meselenin muhalifini düşünmek çoğu zaman düşünmeye başlamanın sadece pratik bir ilk adımıdır. Eleştirel düşünce, diyalektik düşünce eleştiriye açık bırakıldığında anlamlıdır. Bu yüzden refleksiftir. Yani yeniden, yeniden düşünülmeye, eleştirilmeye açıktır. Uzmandan gerekçe talep eder. Gerekçe ile yetinmez, öncüllerle sonucun sağlamlığını, bağıntısını tartar. Genellemelerin istisnalarını yoklar, istisnanın genellemenin sağlamlığını ne kadar etkilediğine, zamanın ve konumun etkisine bakar. İstatistiklerin kapsamını, koşullarını inceler. Onların, çoğunlukla doğruyu değil bir eğilimi verdiğini hesaba katar. Bütün bunları yaparken kendi alet çantasını en sıkı şekilde tekrar tekrar elden geçirir, düzenler, değiştirir.

4 Şubat 2019 Pazartesi

31






        
Kimin elbisesi bir aşk yüzünden yırtıldıysa hırstan, ayıptan tamamiyle arındı o.

Sevin a sevdası güzel aşkımız bizim; a bütün illetlerimizin hekimi bizim. 22-23


Sevginin, aşkın eşlik ettiği bilincin yönelişi anlamaya, problem çözmeye yönelen zihne göre daha uzun ömürlü. Zihin bir mesele ile uğraşırken, onu anlamaya çalışırken ya da bir problemi çözmeye çalışırken böyle değil. Mesele anlaşıldığında, problem çözüldüğünde bilinç hemen bir başka şeye yöneliveriyor. Böyle bir yöneliş süreli. Sevgiyle, aşkla yönelme ise süreklilik arz ediyor.


*

Sevgi duygusunun düşünceye eşlik etmesiyle korkunun eşlik etmesi farklı. Korku, yanlışlardan sakınmaya yönelirken; sevgi iyileştiren yapıcı, düzenleyici davranışlara  yöneltir.  Sevgiden adalete giden yol korkudan giden yoldan daha kısa olmalı. Yani eyleminin gayesi sakınma olan bir motivasyonun kendi zararından çıkıp başkasına ulaşması vakit alır Sorumluluktan anlaşılan da daha bireysel. Öncelikle zarar görmemeye odaklı.Her iki duygunun da farklı düşünme tarzlarına yol açtığı söylenebilir.

*


Bir başkasının gönlünün kırık olduğunu nereden biliriz? Onun gözünden bakarak. Bu “el alem ne der” ve “köle efendi diyalektiğinden” farklı bir öznelerarasılık. Gönül alma, iyileştirme ve düzeltme ediminin ön planda olduğu bir edim. “Gönül alıcılık” ayrı bir düşünce tarzının, uyanıklığın, tecrübenin işi. Sevginin, sakınmadan ön planda olduğu bir bakıştır. Gönül almaya niyet bir yönelişi ister. Bilincin bu görüşe açık olması gerekir. Bu ayrım seçici bir yöneliş. Karar verme edimleri, seçicilikte fark ediyor. Düşünme tarzını etkilemesi öncelikleri değiştiriyor.

Burada bizi bir soru bekliyor : "Gönül alıcılık" nedir? Davranış tarzı? Hassasiyet? Bir beceri? Bakış açısı? ..... Cevabı henüz olmasa da şunu söylemek mümkün sanırım, başkasına açıklık, dışa açıklık diye tanımlanacak bir şeyler var.Ek olarak bir tercih olduğu söylenebilir, niye herkeste olamadığını da düşünerek.Bazı insanlar niye bunu tercih eder? Yine bir özgür seçim olduğu eklenebilir.Getirisinin muğlak olduğu ve çoğu zaman vakit ve nakit kaybettirdiği. Peki duygudaşlık, kendini sorumlu hissetme?

Hal deyip geçmek de mümkün. Ama o zamanda hali açıklama problemi var.
*


Hesaplar planlar içinde insanın bu hay huydan çıkıp kendini dinlemesi olayları gerekliliklerin, görünürlüğünün dışında iyilik ve kötülükleri için değerlendirmesi zor. İşte ibadete illa bir işlevsellik verilecekse bu olabilir. Nefes alıp başka açıdan değerlendirmeyi., hırstan planlardan soyunmayı. Bu sayede tekil olaylar ve olgular tekrar organize edilirken mutlak olana yönelme ile yaşam dünyası üzerinden kendimizi tekrar kurarak öncelikleri yeniden sıralama. Fakat bu hâlâ bir mesafeli ilişki gibi durmakta. Kant'ın güzelin ve yücenin tecrübesi için söylediklerine tekrar bakalım. Sevgi ve aşkı bunlar üzerinden yeniden düşünmek mümkün gibi geliyor. Sonuçta aşk ve sevgi güzel ile yüceden doğmaz mı?: Kavramların dışına çıkmak ve ereksiz bir ereklilikle güzeli bütünülüğü içinde kavramak/sezmek. İşte bu. yakınlığın azalmasnı sağlayabilir.- Güzelin tecrübesi ile. estetik beğenide olduğu gibi kavramların dışına çıkılıyor. Kant'ın şeması üzerinden gidersek ....,güzelin tecrübesi niye önemli 1 Davranışları inceltiyor 2. Mutlakı kavramada yakınlaştırıcı bir rol oynuyor


19 Ekim 2018 Cuma

30





 Mevlâna, “Bedevi ve Karısı”nın diyaloğundan sonra birbirinden bağımsız, ilk başta bir başlık altında pek toplanamıyacak gibi duran kısa kısa hikayeler anlatmaya başlar. (2455 den itibaren) Bu hikayeler, belki insan-ı kamilin nitelikeri başlığı altında toplanabilecek gibi duran hikayelerdir. Fakat iş hikayede “Bedevi ve Karısı”nın semboliğini yoruma gerek duymayacak biçimde açıklamasıyla sanki değişir, ve Mevlâna birbiri ardınca pek çok mana incisini delmeye başlar. Oldukça yoğun olan bu bölümü basitleştirerek yazmaya çalışacağım.

Bu sefer, birbirini izah eden pek çok kavramı yine Mesnevi’den gerekçelemek için çok fazla yorum yapmadım. Ama bol alıntı yapmak  zorunda kaldım. Bu yüzden kaynaklardan takip eden okuyucular için okumak biraz yorucu olacak. 

*

2628 Erkekle kadının hikâyesini anlattık ya; sen onu, nefsinle aklına örnek bil.

Nefisle akıldan ibâret olan bu kadınla erkek, iyinin, kötünün ayırt edilmesi için gerek mi, gerek.

2630 İkisi de şu toprak yurtta gereklidir; gece gündüz savaştadır, ikisi de olaylar içindedir.

Kadın, durmadan evin ihtiyaçlarını diler durur; yâni şeref ister, ekmek ister, sofra ister, mevki ister.

Nefis, kadın gibi her şeye bir çâre bulmak peşindedir; kimi toprağa döşenir, kimi yücelik arar.

Aklınsa bu düşüncelerden haberi bile yoktur; aklında, fikrinde Allah’ın gamı vardır.

C.I –A.G.

Toparlamak gerekirse burada nefse ("Aklın bu düşüncelerden haberi yoktur" 2633 ile nefsi de basit bir isteme ve hevesten, içinde istek olan düşünce seviyesine çıkararak) ve akla, birbirine üstünlük vermeden, her ikisine de “toprak yurtta “ ihtiyaç olduğundan bahseder. Her ikisinin de olayların içinde olduğunu ve her ikisinin gerekli olduğunu söyler. Niçin her ikisine de ihtiyaç duyarız? Beyitin içinde cevap verir; bu, iyi ile kötünün savaşıdır ve bu savaşta her ikisine ihtiyaç vardır. 2629

2643 Dış yüzde görünen işlerden meydana gelen şey, bambaşka bir şeydir; insan, bunlarla, içinde gizli olanı belirtmek ister.

Olayların, olguların içindeki mânayı ayırt etmekteki gaye, iyi ya da kötülüğü, biraz daha geniş düşündüğümüzde işin hakikati. Bu anlamda şekil bize yardımcı olabilecek bir takım belirtiler sunuyor. Ama bu belirtiler bizi yanıltabilir de.

Mesela dostlar arasında bir hediye sevgiye tanıklık edebiliyor. (2637) Yine çoşkunluk gösteren birinin coşkunluğunun sebebi şarapta olabiliyor ayranda da. (2640-2641-2642) Mevlâna burada sonuçlar için belirtiler diyor. Görünen, deneylenen şeyi, belirtiyi sebeple birlikte anıyor. (2647) Mevlana 2645 de bu belirtilerden, sebeplerden mânayı ayırt edecek görüşü vermesi için Allah'a dua eder.

Burada duyguya ayırt edici bir istisna getirir; sevgi. (Duygudan kast ettiği ise dar anlamıyla his, duygu. ) Sevgi büyüdükçe sebebi yine kendisi olur. Bunu da "Tanrı ışığı" olarak anar. (2645-2646-2647) Sevginin iyi ile kötü arasındaki farkı anlamadaki katkısını ve toplumsal aksini daha evvelki “Salih’in Devesi” bölümünde açıklamıştı. Bu konuda önceden yazdığım bir yazıyı da kendi yorumum olarak dipnota ekliyorum.

Barış dalgaları coşar, köpürür, gönüllerinden kinleri söker – atar.

2590 Savaş dalgaları, bir başka şekilde köpürür – coşar; sevgileri alt – üst eder.

Sevgi, acıları tatlılaştırır; çünkü sevgilerin temeli, insanı doğru yola götürmektir.

Kahırsa tatlıyı acılığa çeker götürür; acı, nerden tatlıyla bir arada bulunacak?

  
***

Mevlâna’nın nefis ve sevgi kavramına yüklediği anlama biraz daha yakından bakalım:

2636 Sevgi, yalnız düşünce tamamiyle mânâ olsaydı namazın, orucun, şekilleri de yok olur-giderdi.

Yukarıdaki beyiti 2628 nolu beyitle başlayan alıntıyla birlikte düşündüğümüzde Açıktır ki burada nefis’e bildiğimiz anlamdan daha farklı ve geniş bir anlam yüklemekte. Şekiller, sayılar aleminde tekilleri tecrübe edebilen, duyularla algılanabilen bir dünyadan bahseder gibi. Kant’ın “ Duyusuz kavramlar boş, kavramsız duyular kör” daki sınıflamasına çok yakın bir yerde duruyor. Aklı da aynı şekilde tümelleri tecrübe eden müdrikeye/ anlık’a yakın. Bu benzerliğin altını çizdikten sonra farklara bakalım. Mevlana işin içine duyguları da ekliyor. (Spinoza?) Çünkü onun ulaşmak istediği bir hâl var; sevgi. İyi ile kötünün savaşını buradan temellendirmeyi düşünüyor. Kant ise (bilime bir temel sağlamak ve metafiziğe yer açmak derdinde) anlama ve bilginin imkanlarını ve süreçlerini sorguluyor. Neticede her ikisi de özneden ("Herkesin hareketi, bulunduğu durağa uygundur, herkes her şeyi kendi varlık çevresinden görür." sayfa 433 - başlık) hareket ediyor ve doğru hüküm için (ahlaki/dini/insani) yargının imkanını/yolunu araştırıyor. (Her ikisinde de değerlemeyi yapacak insan sınırlı yetilere sahip. Mevlana’da duyuşsal yeteneklerin sınırlarına ek olarak insanın nefsinin hastalıkları da bir engel.) Mevlana sevgi dolu bir ruh ile amacına ulaşırken, Kant da görev etiği ile düşüncelerini temellendirecektir.

*

TANRI  IŞIĞI SEVGİ *: Tanrı ışığının zıttı nefs değil, yine bir duygu olan nefsin hastalıkları, öfke, hırs, tamah vs. olmalı.

Zihinsel hallerimizi yanlış anlamadıysam; nefs, akıl ve aklın aklı şeklinde sınıflandırıyor. Akılların aklı erenlerin aklı olarak metinde geçiyor. (2508). Akıldan ayırıcı özelliği sevgiye sahip oluşu. Binici, deveci metaforunu sık sık kullanır. Mevlâna, Mesnevi’de aklın nefsin; aklın aklının ise aklın binicisi olduğunu anlatır.  

2507 Aklın deveciye benzer, sense devesin; seni emrine râmeder, ister-istemez, dilediği yere çeker, götürür.

Erenler de aklın aklıdır; akıllar, tâ sona dek, hep develere benzerler.

Erenler nitelikleri konusunda metinden bilebildiğimiz “Tanrı ışığı” sevgiye sahip olmaları. Erenlerin tek niteliği sevgi mi? Üstü kapalı bazı olağanüstü hallerden de bahseder. Örneğin 2409 da eğitilmeye layık olmayanları kendinden uzak tutma becerisi. Fakat bu beceri nezaketle uzak tutmak da olabilir. Neticede tek niteliğin sevgi olup olmadığını söylemek zor, ama en önemli niteliği bu olduğunu söylemek mümkün.

Bunun yanında “Salih’in devesi” hikayesinde nefs hastalığına sahip olanların hâlini anlatır. Aklın (ve tabii doğal olarak akılların aklında) niteliklerini bu beyitlerin zıddı olarak düşünebiliriz sanırım. En çarpıcı beyitleri alıyorum:

2576 İnatlarına mı, alaylarına mı kınamalarına mı ağlıyorsun? Şükret ki Tanrı, onları mahpus etti.

Elleri de eğri, ayakları da eğri, gözleri, görüşleri de eğri. Sevgileri de eğri, barışları da eğri, öfkeleri de eğri.

Onlar taklit peşine düştüler, anlatılan şeylerden, akıllarına uyanlara (/işlerine gelene?) uydular da şu ihtiyar aklın başına ayak bastılar.

Birbirlerine gösteriş yapmak, yaptıklarını başkalarına duyurmak kaygusuna düştüler; bir pîr satın alacakları yerde kart eşek kesildiler.

*

2680 Diyorduk ki; Seni noksanlardan münezzeh bilişimizin ışığını lâfa, söze satıyorsun.

Meleklerin Tanrıya bu şikayeti aklın kendini ifade etme aracı olan sözden, daha da önemlisi kavramlardan şikayet gibi duruyor. Aklın bu şekildeki kavrama gücü insanın sorumluluğunun başlangıcı. Muhakeme, yorum dolayısıyla iyiyi kötüden ayırabilme bu sayede bir imkân olarak ortaya çıkıyor. Söylemeye gerek bile yok bu da topluluk halinde, bir arada yaşamayı mümkün kılıyor.

Dipnot
----

                                                                                            
                                                                                              
Heidegger "duygulanım ile anlama iç içe geçer" der ve şöyle devam eder "ekonomik bir kriz yaşayan, işsizliğin çok fazla olduğu bir ülkeye gittiğinizde sokaklarda umutsuzluğu hissedersiniz"


 Hobbes "İnsan insanın kurdudur" sözüyle devlet öncesi bir dönemi - medeniyetin olmadığı bir dönemi tasvir eder. İnsanlar sınırsız özgürlüklerinden, hukuk ile garantilenen bir ortamın oluşması halinde vazgeçerler. Bu tekinsiz ortamın yarattığı ölümcül korkudan, her an tetikte olma halinden, hayatta kalma reflekslerini her an uyanık tutmaktan kurtulurlar. Komşularına, arkadaşlarına, başkalarına güvenmenin rahatlığını yaşarlar.

 Hobbes'un tasarımı aynı zamanda bir duygu dünyasını da bize anlatır. Tavşan uykusunda uyumak zorunda kalan endişeli, güvensiz insanların dünyası. Tehlikenin nerden geleceğini bilemiyen insan; ne kapısındaki kilide ne de kapalı penceresine güvenebilir. Muhatabında düşman görmeye proglanmıştır. Hukuğun işlemediği (/olmadığı), insanın kendini güvende hissetmediği, diğer insanların çıkarı için fırsatını bulursa gırtlağına basacağına inandığı/inandırıldığındaki zihin hali. Bu zihin halinin eşlik ettiği duygu dünyasının gözünü diktiği tek bir dürtü vardır; hayatta kalma dürtüsü. Bu yüzden herkesten kuşkulanır, dost olarak uzanan her ele kuşkuyla bakar. Bu anlam ve duygu dünyası çevresini eksilterek ilerler; dostlukları eğretidir. Bu anlam/duygu dünyasında din inşa edici değil teskin edicidir, düşünce ise mazeret bulmak için kullanılan bir araç.

Medeniyetin, barışın, birlikte yaşamanın/yaşayabilmenin anlam (/ve duygu) dünyasının mottoları ise farklı. Bütünleyerek, benzerlikleri bularak ilerliyor. (Mesnevî’deki Şaşı Çırak hikayesi – Fihi Ma Fih’in 54. Bölümü). Din inşa edici, düşünce ve insan yanılmaya/eleştiriye/neşeye açık ve sosyal.

Düzeltilmedi

Not:

* Tanrı ışığı tanımlamasına daha evvel "Kadın Tanrı ışığıdır" da rastlamıştık.  

25 Eylül 2018 Salı

29



Meraklısına notlar : "Kim o?", "Ben", "Var git oyalan biraz", "Kim o?", " Sen", "Gir de biraz soluklan" ı "Ben ol da bil!" üzerinden okumak lâzım. Onu da "Kendini bil!" den. İsteyen buradan Mead ve Levinas'a çıkar isteyen "Bedevi ve karısı" hikayesine.

18 Eylül 2018 Salı

28






Mevlana 2253 den itibaren "Bedevi ve Karısı"nın hikayesini anlatmaya başlar. Hikaye ikisi arasındaki diyalogla başlar. Oldukça uzun olan bu diyalog karşılıklı delil getirmeler ve çürütmelerle Sokratik bir diyalogdur.

Hikaye kısaca şöyledir: Çölde yaşayan karı koca çok yoksuldur. Kadıncağız kocasına yoksulluklarından dolayı şikayet eder, ondan şehirdeki cömert halifeye  yardım  dilemesini için gitmesini ister. Kocası önceleri yoksulluklarından şikayet etmemesi, yoksulluğu hor görmemesi için çeşitli deliller getirir, yoksulluğun faziletlerini anlatarak öğütler verir. Yoksulluğun Tanrı vergisi olduğunu, Tanrının ise adalet sahibi olduğu için yoksullara başka nimetler vereceğinden söz açar. Karısını ikna edemeyeceğini anladığında ise sinirlenir ve onu terk etmekle tehdit eder. Kadın bu durumda geri adım atar, ağlamaya başlar. Karısının göz yaşlarını gören bedevi üzülür ve karısının dediğini yapmaya ikna olur.

Karısının ağladığını gören bedevinin hâlini anlatan bölümü alıntılayıp işe başlayalım :

2442 Peygamber dedi ki: Kadın, akıllılara, gönül ehline adam-akıllı üst olur.

Bilgisizlerse kadınlara üst olurlar; çünkü omlar sert, pek kaba kişilerdir.

İncelik, lûtuf, sevgi azdır onlarda; çünkü yaratılışında hayvanlık üstündür.

Sevgi, acımak, insanlık huyudur; öfkeyle istekse hayvanlık huyları.

Kadın, Tanrı ışığıdır, sevgili değil; kadın, sanki yaratıcıdır; yaratılmış değil.

Mevlâna alıntıya iyi huylu bir kocanın vasıflarını anlatacakmış gibi başlar. Oysa ikinci mısradan itibaren insanın, gönül ehlinin niteliklerini saymaya başlar. Ve hikayenin içinde tüm insanlığı (kocayı, bekarı, erkeği, kadını – herkesi) kapsayacak bir şekilde ilerleyip “Kadın, Tanrı ışığıdır” ile hikayeye döner. Arada saydığı sadece iyi huylu bir kocanın vasıfları değil, tüm insanlığın vasıflarıdır.

Mevlâna akıllı ve bilgili olmayı gönül ehli kişilerin bir vasfı olarak bir arada anar.  Akıl ve bilgiyi toplumsal yönleri üzerinden tekrar tanımlanırken iyi vasıflar olarak güvenceye alınır. Bugün rasyonel düşünme olarak algıladığımız akıllı ve bilgili olmak incelik, lûtuf ve sevgiye sahip bir tabiata sahib olmadır.
Mevlâna’ya göre. Yani, rasyonel düşünmenin dışına taşarak insanı duygu dünyası, huyları, karakteri ile akıl ve bilgi ile birlikte bir bütün olarak ele alıyor. (Aristo'nun Nikamakhos’a Etik’te cahil ahlaklı olamaz demesi aklıma geldi.) Burada ilginç bir noktaya geliriz, gönül sahibi olmanın vasıfları biri(leri)ne yönelmesi gereken vasıflardır. Issız bir adada yaşayan için inceliğin kendini göstereceği fırsat yoktur. Anlatılan insan toplum içinde yaşayan biridir.

Bedevi karısını ikna etmeye çalışırken meseleyi kavramak ve yorumlamak için de değişik bakış açılarını denemek zorunda kalır. Önce soyut, kitabi kavramlar üzerinden iknaya çalışır. Bunları yaparken eşinin bakışını önemsemez. Kendi ezberi üzerinden deliller getirir. Bu noktada o eşine öğüt veren bir kocadan bir vaizden, öğütçüden farklı değildir. Kendi özel durumlarını görmez, ona göre hüküm vermez. Karısının ağladığını gördükten sonra ise o eşinin kalbini kırmış bir eşe dönüşür. Bedevinin yeni tavır alışı kendini eşinin gözünden görüşü ile mümkün olmuştur demiyorum, bu çok iddialı olur. Ama buna yakın bir şeyler de var. Başkasının gözünden görme işi çağdaş felsefenin işi. İşi çağdaş felsefeye bağlamadan, ama onu da hatırlatarak daha basit bir şekilde ele alalım. Bedevinin karşısında kalbi kırık biri vardır, bu kalp onun "hoyratlığı" yüzünden kırılmıştır.  Bedevi iddialarından (sanırım) vaz geçmiyor. Bununla birlikte yeni bir tavır alıyor. Ona bu esnekliği sağlaya şey eşine duyduğu sevgi. Karısının gönlünü yapmak isteyen duyarlı bir kocaya dönüşür- duyarlı kocadan kasıt, dinleyen ve karşısındakine yönelen, ona ihtimam gösteren insan. Yönelim yorumunu insan ilişkilerinde arayacağız ve böyle bir durum Hz. Ali kıssasında da karşımıza çıkacak. (C.1- 3720)


Bu noktada sorabileceğimiz soru şu olacaktır. Gönül ehlinin bütün vasıfları sadece incelik, lûtuf, sevgiden mi ibarettir? Toplumsallaşmayı gerektirmeyen başka huyları, vasıfları da olamaz mı? Bu mümkün. Fakat buradan yola çıkarak gönül ehlinin önemli vasıflarından birinin karşısındakine ihtimam olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hikayenin ilerleyen bölümünde göreceğimiz gibi saliki yola düşüren ya da onun yolunu açan da bu ihtimam olacaktır. 


ANLATIM ÜZERİNE BİR KAÇ NOT:

Mevlâna tasavvufi kavramları anolojilerle anlatma yoluna gidiyor. Okuyana kavramın birkaç niteliğini vererek okuyana meseleyi sezgiyle anlama imkanı veriyor. (Meşhur körlerin fillerin birkaç niteliğini vererek sezdirme.) Bunu can, gönül ehli gibi soyut kavramlar için yapıyor. Kavramın tanımını bu yolla kapatmıyor, kesinleştirmiyor yeni nitelikler için tanımın sınırlarını açık bırakıyor. Tabii dinleyeni de hikayeden koparmamış oluyor bu yolla.

2293  Şeyhini can sanır oysa bedendir. Can / beden ikiliği kurarak bedenin özellikleri vererek okurdan can'ı anlamasını bekliyor. Muhtemelen beden, dünyevi arzulardan geçememiş, hâlâ onlara esir olan kişiyi anlatıyor. Peki can? Bedene göre daha muğlak bir şey olan can; görbildiğimiz, tanıdığımız beden kavramından anlıyoruz Beden tanımına aklî bir işaret, can tanımına ise  henüz buradan bakan derviş/okuyucu/muhip/meraklı için sezgisel bir işaret var. Beden sahibini alamız kolay, onun değili üzerinden de “can”ın ne olması gerektiğini sezeriz.
Mevlâna bir hikaye anlatıyor olmanın avantajını kullanır. Peşi sıra tasavvufi bir anlatımı olduğu beyitleri dünyevi anlatımın olduğu beyitler takip eder. Geçişler çok hızlıdır böylece bir hikayenin içinde iki farklı anlatım kendine yer bulur. Dinleyen her iki katmanı da izler. 2320/21 ve onu takip eden 2322/23 ile  2327 ve 2329'a bakılabilir.


*

Genel kabul görmüş bir düşünceye göre Mesnevi  kültürel kodlarımızdan biridir. Bu büyük hacimli eserin bir etik anlayışını içinde barındırdığı söylemek abartı olmayacaktır. Etik terminolojisi üzerinden konuşabilmek için onun metafizik  ve epistemolojik anlayışını, bakışını ortaya çıkarmak gerek. Etik değerlerini gerekçeleyebilmek için buna ihtiyaç var 

İnsanının görüşünün gücü kadar anlayışa sahip olduğu konusunda ise bu bölümde bir hatırlatma var.

2371 ve 2372 insanın görüşünün sınırlılığı üzerine. Devam eden bölüm bu konu üstüne, başlık: " Herkesin hareketi, (düşünme/anlama değil hareket. Neden?) bulunduğu durağa uygundur, herkes herşeyi kendi varlık çevresinden (ufku diyebilir miyiz?) görür." İnsanının ufkunun sınırlı oluşu da faniliğinden neticede.

Düzeltilmedi