25 Ağustos 2012 Cumartesi

Ne kadar...


Bugün TRT de, Can Yücel'in kızı Su hanımın babasını anlattığı güzel ve uzun bir belgesel vardı. Belgeselde babasının, şiir yazarken, ritmi sağlamak için sürekli yürüdüğünü söyledi. Keşke anilarını yazsaydı da, bunun nasil yapıldığını anlatsaydı diye düşünmeden edemedim.

Programda kendi sesinden şiirlerine de yer verildi. Gayrı ihtiyarı, o muthiş mısraıni uzun ve kisa heceler olarak tekrarlayıvermişim;

Ne ka dar / ya lan sız / ya şar sak / o ka dar / i yi

*  * - / *  -  - /  * - - / *  * - /  *  *

Kadar da sapka var mi onu bilmiyorum. Fakat bu haliyle de uzun/kısa heceler acisindan bir simetri var. " iyi" ile de noktayi koyuyor. Tekrarlayan "kadar" kelimesi ile -ya hecesi ve -a harfleri mısranın su gibi akmasını, akilda kalmasinı sağlıyor.

Manasi ? Herhalde insan hayatında bir tek bu mısraı yazsa yeter:))


11 yorum:

N.Narda dedi ki...

şiir başka bir dünya.
şiirle ilgilenmek de ayrı bir şey...

Ezginin Günlüğü şarkısını da yapmıştı o şiirin...

Enis Diker dedi ki...

Bu kadar basit sözlerle böyle şiirler yazabilmek ayri bir ustalik olsa gerek

Mukadder Deniz dedi ki...

Bir işe sevdalanmak gerek böyle ustası olmak için ve onun uğruna vazgeçmek bir şeylerden...her şair Can Yücel olmuyor...

Enis Diker dedi ki...

Severek, istiyerek yapınca iş olmaktan çıkıyor herhalde, hayatın doğal bir sonucu oluyordur :))

Adsız dedi ki...

Hocam kadarın bazan kadaaaaar diye okunması prozodinin falan alanında, şiirin değil. Vezin ile usul örtüşmesi, şiirin ritmi ile müziğin ritminin örtüşmesi meseleleri idi bunlar daha çok.

Şapkalı olsaydı olası bir vezin ya da ritmik yapı açısından özelliği pek değişmezdi. Ha dar ha dâr farketmez ilk bakışta, ancak, daaaaaaar ile bir "vibrasyon", "katarlama" da yapılır ve bazan farklı ritmik özelliklerle de örtüşür/buluşur (başka mısralardaki), eğer denk düşen, tekrarlanan bir vurgu yoksa altta ya da üste çekilmiş.

Meselâ diyeceğim ama uzayacak:)

Kuram unutulmadan şiir yazılmaz sanırım:) Kulakta bir ses ve içte bir nefes olacak ki...
vs vs vs:)

Nohutun Dayısı

Enis Diker dedi ki...

Hocam sesinizi duymak, yorumunuzu okumak ne güzel :)

Şiir bizim için uzun süre İlhami abinin vakitlice bir zaman, el ayak çekildikçek sonra ziyareti ve süflörlüğü eşilğinde yazılan bir şeydi. Bu yüzden şiirde ritim bizim için karanlık bir mevzu idi. Aruza, hece sayma takıntısına bulaşana kadar:) Şiirde ritm sade aruzla ölçülen bir şey değil galiba, başka yolları da var diye seziyoruz şimdilerde, henüz bizim için karanlık olan. Şiirde orijinal fikrin, söyleyişin kuvveti işin işçilik kısmını, tecrübe kısmını unutturuyor. Biraz da bu unutuşu kurcalamak maksadıyla uzun kısa hecelere üzerine bir şeyler yazmak işimize geliyor.

Şapkalı -a yı kadarın ilk -a sı için düşünmüştük. Söylenişten pek emin olamadığımız için bir soru işareti olarak bıraktık.

Yorum için teşekkürler:)

Adsız dedi ki...

Bu yaz Abdülbaki Hoca'nın hazırladığı Nedim Divanı'na göz gezdirirken o kadar çok düşük vezin buldum ki:)

Babama söyledim, kaşlarını çattı, "daha neler!" der gibi. Peçeteyi "düşük vezinli" iki sayfanın arasına koydum. Babamın yanına bıraktım. Daha sonra baktım peçete yok, yanlışımı da düzeltmiyor, ama yine de "haklıyım!" diyemedim.

Bana düşük vezin dedirten şey Nedim'in bir dönem kapalı hece saydıklarını başka bir dönem açık, açık saydıklarını kapalı saymasıydı, gri alanlarda epey gezinmiş, anlaşılan.

Şiir okurken vezin kurcalamadım hiç. İnsan görsel olarak da yakalıyor, sesle olduğu kadar, etrafta klasik şiir okuyanın çok olması sayesindeydi bu "meraksızlık" sanırım. Söylenen ile ilgilendim.

Oyunlar ya da "sanatlar" yazma çabasıyla kavranıyor sanırım. Vezin, dil incelemeleri her hangi bir kitabı yayına hazırlarken daha etkin ve öğretici oluyor galiba.

Nedimde açık kapalı hecelerin vesaire relatif tutulduğunu düşündüğümü (eğer dönemlere ayırmayacaksak) söyleyip azar işitmeye zamanım olmadı pek, tatil erken bitti, bayramla kardeşlerim geldi, şiir okunsa da "çekiştiremedik" eski kuşaklarla:)

Adsız dedi ki...

Hocam "ka" kapatılmak istenirse, özellikle sözlü edebiyatta "kaddar" gibi telaffuz edilebilir meselâ:)

Yazılı edebiyatı işe karıştırmayayım bu örnekte:)

Lehçe, ağız bilmek "etimolojik bilgi"den farklı. Kabullenilmesi bazı "sanatlılıkların" yöresellikten falan da önce genele bir kabul görmüşlük ile alâkalı sanırım:)

Ben neyi doğru yazarsam düzeltiliyorum meselâ:) Yanlış yazdıklarımla milletin kendini düzeltmesi ise başka bir felâket olurdu:)

Enis Diker dedi ki...

Hocam, Nedim bizim için arzın merkezi sanki ve arzın merkezine seyahat için o kaddar tedariksiziz ki:) Doğru okunmuş şiire kulaklar alışık değil,en büyük sıkıntı bu galiba. Bu konuda kulaklarımızda bir Necdet Evliyagil kalmış, en sıkıntılısından. Son dönem tiyatrocular iyi şiir okuyor ama klasiğe pek hevesli değiller ve teker teker gidiyorlar. Son Müşfik Kenter gitti.Ondan evvel Cüneyt Türel. Muhtemelen Nedim okumak ayrı bir mesai ister, sohbet aşinalık vs. Bu konuda hiç meraklı çıkmıyor gençlerden. Hocam galiba Baki, Nedim okutmak için babanızı kandırmamız gerekecek:))

Adsız dedi ki...

Mikrofon ısmarladı:)

Enis Diker dedi ki...

Bu güzel haber hocam, inşallah dinlemek nasip olur:)