19 Ekim 2018 Cuma

30





 Mevlâna, “Bedevi ve Karısı”nın diyaloğundan sonra birbirinden bağımsız, ilk başta bir başlık altında pek toplanmıyacak gibi duran kısa kısa hikayeler anlatmaya başlar. (2455 den itibaren) Belki insan-ı kamilin nitelikeri başlığı altında toplanabilecek gibi duran hikayelerdir. Fakat iş hikayede “Bedevi ve Karısı”nın semboliğini yoruma gerek duymayacak biçimde açıklamasıyla sanki değişir, ve Mevlâna birbiri ardınca pek çok mana incisini deler. Oldukça yoğun olan bu bölümü basitleştirerek yazmaya çalışacağım.

Bu sefer, birbirini izah eden pek çok kavramı yine Mesnevi’den gerekçelemek, (araya çok fazla yorum  katmadan) için bol alıntı yapmak zorunda kaldım. Bu yüzden kaynaklardan takip eden okuyucular için okumak biraz yorucu olacak. 

*

2628 Erkekle kadının hikâyesini anlattık ya; sen onu, nefsinle aklına örnek bil.

Nefisle akıldan ibâret olan bu kadınla erkek, iyinin, kötünün ayırt edilmesi için gerek mi, gerek.

2630 İkisi de şu toprak yurtta gereklidir; gece gündüz savaştadır, ikisi de olaylar içindedir.

Kadın, durmadan evin ihtiyaçlarını diler durur; yâni şeref ister, ekmek ister, sofra ister, mevki ister.

Nefis, kadın gibi her şeye bir çâre bulmak peşindedir; kimi toprağa döşenir, kimi yücelik arar.

Aklınsa bu düşüncelerden haberi bile yoktur; aklında, fikrinde Allah’ın gamı vardır.

C.I –A.G.

Toparlamak gerekirse burada nefse ("Aklın bu düşüncelerden haberi yoktur" 2633 ile nefsi de basit bir isteme ve hevesten, içinde istek olan düşünce seviyesine çıkarır) ve akla, birbirine üstünlük vermeden, her ikisine de “toprak yurtta “ ihtiyaç olduğundan bahseder. Her ikisinin de olayların içinde olduğunu ve her ikisinin gerekli olduğunu söyler. Niçin her ikisine ihtiyaç duyarız? Beyitin içinde cevap verir; bu, iyi ile kötünün savaşıdır ve bu savaşta her ikisine ihtiyaç vardır. 2629

2643 Dış yüzde görünen işlerden meydana gelen şey, bambaşka bir şeydir; insan, bunlarla, içinde gizli olanı belirtmek ister.

Olayların, olguların içindeki mânayı ayırt etmekteki gaye, iyi ya da kötülüğü, biraz daha geniş düşündüğümüzde işin hakikati. Bu anlamda şekil bize yardımcı olabilecek bir takım belirtiler sunuyor. Ama belirtiler bizi yanıltabilir de.

Mesela dostlar arasında bir hediye sevgiye tanıklık edebiliyor. (2637) Yine çoşkunluk gösteren birinin coşkunluğunun sebebi şarapta olabiliyor ayranda da. (2640-2641-2642) Mevlâna burada sonuçlar için belirtiler diyor. Görünen, deneylenen şeyi, belirtiyi sebeple birlikte anıyor. (2647) Mevlana 2645 de bu belirtilerden, sebeplerden mânayı ayırt edecek görüşü vermesi için Allah'a dua eder.

Burada duyguya ayırt edici bir istisna getirir; sevgi. (Duygudan kast ettiği ise dar anlamıyla his, duygu. ) Sevgi büyüdükçe sebebi yine kendisi olur. Bunu da "Tanrı ışığı" olarak anar. (2645-2646-2647) Sevginin iyi ile kötü arasındaki farkı anlamadaki katkısını ve toplumsal aksini daha evvelki “Salih’in Devesi” bölümünde açıklamıştı. Bu konuda önceden yazdığım bir yazıyı da kendi yorumum olarak dipnota ekliyorum.

Barış dalgaları coşar, köpürür, gönüllerinden kinleri söker – atar.

2590 Savaş dalgaları, bir başka şekilde köpürür – coşar; sevgileri alt – üst eder.

Sevgi, acıları tatlılaştırır; çünkü sevgilerin temeli, insanı doğru yola götürmektir.

Kahırsa tatlıyı acılığa çeker götürür; acı, nerden tatlıyla bir arada bulunacak?

  
***

Mevlâna’nın nefis ve sevgi kavramına yüklediği anlama biraz daha yakından bakalım:

2636 Sevgi, yalnız düşünce tamamiyle mânâ olsaydı namazın, orucun, şekilleri de yok olur-giderdi.

Yukarıdaki beyiti 2628 nolu beyitle başlayan alıntıyla birlikte düşündüğümüzde Açıktır ki burada nefis’e bildiğimiz anlamdan daha farklı ve geniş bir anlam yüklemekte. Şekiller, sayılar aleminde tekilleri tecrübe edebilen, duyularla algılanabilen bir dünyadan bahseder gibi. Kant’ın “ Duyusuz kavramlar boş, kavramsız duyular kör” daki sınıflamasına çok yakın bir yerde duruyor. Aklı da aynı şekilde tümelleri tecrübe eden müdrikeye/ anlık’a yakın. Bu benzerliğin altını çizdikten sonra farklara bakalım. Mevlana işin içine duyguları da ekliyor. (Spinoza?) Çünkü onun ulaşmak istediği bir hâl var; sevgi. İyi ile kötünün savaşını buradan temellendirmeyi düşünüyor. Kant ise (bilime bir temel sağlamak ve metafiziğe yer açmak derdinde) anlama ve bilginin imkanlarını ve süreçlerini sorguluyor. Neticede her ikisi de özneden ("Herkesin hareketi, bulunduğu durağa uygundur, herkes her şeyi kendi varlık çevresinden görür." sayfa 433 - başlık) hareket ediyor ve doğru hüküm için (ahlaki/dini/insani) yargının imkanını/yolunu araştırıyor. (Her ikisinde de değerlemeyi yapacak insan sınırlı yetilere sahip. Mevlana’da duyuşsal yeteneklerin sınırlarına ek olarak insanın nefsinin hastalıkları da bir engel.) Mevlana sevgi dolu bir ruh ile amacına ulaşırken, Kant da görev etiği ile düşüncelerini temellendirecektir.

*

TANRI  IŞIĞI SEVGİ : Tanrı ışığının zıttı nefs değil, yine bir duygu olan nefsin hastalıkları, öfke, hırs, tamah vs. olmalı.

Zihinsel hallerimizi yanlış anlamadıysam; nefs, akıl ve aklın aklı şeklinde sınıflandırıyor. Aklıların aklı erenlerin aklı olarak metinde geçiyor. (2508). Binici, deveci metaforunu sık sık kullanan Mevlâna, Mesnevi’da aklın nefsi; aklın aklının ise aklın binicisi olduğunu söylüyor.  

2507 Aklın deveciye benzer, sense devesin; seni emrine râmeder, ister-istemez, dilediği yere çeker, götürür.

Erenler de aklın aklıdır; akıllar, tâ sona dek, hep develere benzerler.

Erenler nitelikleri konusunda metinden bilebildiğimiz “Tanrı ışığı” sevgiye sahip olmaları. Erenlerin tek niteliği sevgi mi? Üstü kapalı bazı olağanüstü hallerden de bahseder. Örneğin 2409 da eğitilmeye layık olmayanları kendinden uzak tutma becerisi. Fakat bu beceri nezaketle uzak tutmak da olabilir. Neticede tek niteliğin sevgi olup olmadığını söylemek zor, ama en önemli niteliği olduğunu söylemek mümkün.

Bunun yanında “Salih’in devesi” hikayesinde nefs hastalığına sahip olanların hâlini anlatır. Aklın (ve tabii doğal olarak akılların aklında) niteliklerini bu beyitlerin zıddı olarak listeleyebiliriz sanırım. En çarpıcı beyitleri alıyorum:

2576 İnatlarına mı, alaylarına mı kınamalarına mı ağlıyorsun? Şükret ki Tanrı, onları mahpus etti.

Elleri de eğri, ayakları da eğri, gözleri, görüşleri de eğri. Sevgileri de eğri, barışları da eğri, öfkeleri de eğri.

Onlar taklit peşine düştüler, anlatılan şeylerden, akıllarına uyanlara (/işlerine gelene?) uydular da şu ihtiyar aklın başına ayak bastılar.

Birbirlerine gösteriş yapmak, yaptıklarını başkalarına duyurmak kaygusuna düştüler; bir pîr satın alacakları yerde kart eşek kesildiler.

*

2680 Diyorduk ki; Seni noksanlardan münezzeh bilişimizin ışığını lâfa, söze satıyorsun.

Meleklerin Tanrıya bu şikayeti aklın kendini ifade etme aracı olan sözden, daha da önemlisi kavramlardan şikayet gibi duruyor. Aklın bu şekildeki kavrama gücü insanın sorumluluğunun başlangıcı. Muhakeme, yorum dolayısıyla iyiyi kötüden ayırabilme bir imkân olarak ortaya çıkıyor. Söylemeye gerek bile yok bu da topluluk halinde bir arada yaşamayı mümkün kılıyor.

Dipnot
----

                                                                                            
                                                                                              
Heidegger "duygulanım ile anlama iç içe geçer" der ve şöyle devam eder "ekonomik bir kriz yaşayan, işsizliğin çok fazla olduğu bir ülkeye gittiğinizde sokaklarda umutsuzluğu hissedersiniz"


 Hobbes "İnsan insanın kurdudur" sözüyle devlet öncesi bir dönemi - medeniyetin olmadığı bir dönemi tasvir eder. İnsanlar sınırsız özgürlüklerinden, hukuk ile garantilenen bir ortamın oluşması halinde vazgeçerler. Bu tekinsiz ortamın yarattığı ölümcül korkudan, her an tetikte olma halinden, hayatta kalma reflekslerini her an uyanık tutmaktan kurtulurlar. Komşularına, arkadaşlarına, başkalarına güvenmenin rahatlığını yaşarlar.

 Hobbes'un tasarımı aynı zamanda bir duygu dünyasını da bize anlatır. Tavşan uykusunda uyumak zorunda kalan endişeli, güvensiz insanların dünyası. Tehlikenin nerden geleceğini bilemiyen insan; ne kapısındaki kilide ne de kapalı penceresine güvenebilir. Muhatabında düşman görmeye proglanmıştır. Hukuğun işlemediği (/olmadığı), insanın kendini güvende hissetmediği, diğer insanların çıkarı için fırsatını bulursa gırtlağına basacağına inandığı/inandırıldığındaki zihin hali. Bu zihin halinin eşlik ettiği duygu dünyasının gözünü diktiği tek bir dürtü vardır; hayatta kalma dürtüsü. Bu yüzden herkesten kuşkulanır, dost olarak uzanan her ele kuşkuyla bakar. Bu anlam ve duygu dünyası çevresini eksilterek ilerler; dostlukları eğretidir. Bu anlam/duygu dünyasında din inşa edici değil teskin edicidir, düşünce ise mazeret bulmak için kullanılan bir araç.

Medeniyetin, barışın, birlikte yaşamanın/yaşayabilmenin anlam (/ve duygu) dünyasının mottoları ise farklı. Bütünleyerek, benzerlikleri bularak ilerliyor. (Mesnevî’deki Şaşı Çırak hikayesi – Fihi Ma Fih’in 54. Bölümü). Din inşa edici, düşünce ve insan yanılmaya/eleştiriye/neşeye açık ve sosyal.

Düzeltilmedi

25 Eylül 2018 Salı

29



Meraklısına notlar : "Kim o?", "Ben", "Var git oyalan biraz", "Kim o?", " Sen", "Gir de biraz soluklan" ı "Ben ol da bil!" üzerinden okumak lâzım. Onu da "Kendini bil!" den. İsteyen buradan Mead ve Levinas'a çıkar isteyen "Bedevi ve karısı" hikayesine.

18 Eylül 2018 Salı

28






Mevlana 2253 den itibaren "Bedevi ve Karısı"nın hikayesini anlatmaya başlar. Hikaye ikisi arasındaki diyalogla başlar. Oldukça uzun olan bu diyalog karşılıklı delil getirmeler ve çürütmelerle Sokratik bir diyalogdur.

Hikaye kısaca şöyledir: Çölde yaşayan karı koca çok yoksuldur. Kadıncağız kocasına yoksulluklarından dolayı şikayet eder, ondan şehirdeki cömert halifeye  yardım  dilemesini için gitmesini ister. Kocası önceleri yoksulluklarından şikayet etmemesi, yoksulluğu hor görmemesi için çeşitli deliller getirir, yoksulluğun faziletlerini anlatarak öğütler verir. Yoksulluğun Tanrı vergisi olduğunu, Tanrının ise adalet sahibi olduğu için yoksullara başka nimetler vereceğinden söz açar. Karısını ikna edemeyeceğini anladığında ise sinirlenir ve onu terk etmekle tehdit eder. Kadın bu durumda geri adım atar, ağlamaya başlar. Karısının göz yaşlarını gören bedevi üzülür ve karısının dediğini yapmaya ikna olur.

Karısının ağladığını gören bedevinin hâlini anlatan bölümü alıntılayıp işe başlayalım :

2442 Peygamber dedi ki: Kadın, akıllılara, gönül ehline adam-akıllı üst olur.

Bilgisizlerse kadınlara üst olurlar; çünkü omlar sert, pek kaba kişilerdir.

İncelik, lûtuf, sevgi azdır onlarda; çünkü yaratılışında hayvanlık üstündür.

Sevgi, acımak, insanlık huyudur; öfkeyle istekse hayvanlık huyları.

Kadın, Tanrı ışığıdır, sevgili değil; kadın, sanki yaratıcıdır; yaratılmış değil.

Mevlâna alıntıya iyi huylu bir kocanın vasıflarını anlatacakmış gibi başlar. Oysa ikinci mısradan itibaren insanın, gönül ehlinin niteliklerini saymaya başlar. Ve hikayenin içinde tüm insanlığı (kocayı, bekarı, erkeği, kadını – herkesi) kapsayacak bir şekilde ilerleyip “Kadın, Tanrı ışığıdır” ile hikayeye döner. Arada saydığı sadece iyi huylu bir kocanın vasıfları değil, tüm insanlığın vasıflarıdır.

Mevlâna akıllı ve bilgili olmayı gönül ehli kişilerin bir vasfı olarak bir arada anar.  Akıl ve bilgiyi toplumsal yönleri üzerinden tekrar tanımlanırken iyi vasıflar olarak güvenceye alınır. Bugün rasyonel düşünme olarak algıladığımız akıllı ve bilgili olmak incelik, lûtuf ve sevgiye sahip bir tabiata sahib olmadır.
Mevlâna’ya göre. Yani, rasyonel düşünmenin dışına taşarak insanı duygu dünyası, huyları, karakteri ile akıl ve bilgi ile birlikte bir bütün olarak ele alıyor. (Aristo'nun Nikamakhos’a Etik’te cahil ahlaklı olamaz demesi aklıma geldi.) Burada ilginç bir noktaya geliriz, gönül sahibi olmanın vasıfları biri(leri)ne yönelmesi gereken vasıflardır. Issız bir adada yaşayan için inceliğin kendini göstereceği fırsat yoktur. Anlatılan insan toplum içinde yaşayan biridir.

Bedevi karısını ikna etmeye çalışırken meseleyi kavramak ve yorumlamak için de değişik bakış açılarını denemek zorunda kalır. Önce soyut, kitabi kavramlar üzerinden iknaya çalışır. Bunları yaparken eşinin bakışını önemsemez. Kendi ezberi üzerinden deliller getirir. Bu noktada o eşine öğüt veren bir kocadan bir vaizden, öğütçüden farklı değildir. Kendi özel durumlarını görmez, ona göre hüküm vermez. Karısının ağladığını gördükten sonra ise o eşinin kalbini kırmış bir eşe dönüşür. Bedevinin yeni tavır alışı kendini eşinin gözünden görüşü ile mümkün olmuştur demiyorum, bu çok iddialı olur. Ama buna yakın bir şeyler de var. Başkasının gözünden görme işi çağdaş felsefenin işi. İşi çağdaş felsefeye bağlamadan, ama onu da hatırlatarak daha basit bir şekilde ele alalım. Bedevinin karşısında kalbi kırık biri vardır, bu kalp onun "hoyratlığı" yüzünden kırılmıştır.  Bedevi iddialarından (sanırım) vaz geçmiyor. Bununla birlikte yeni bir tavır alıyor. Ona bu esnekliği sağlaya şey eşine duyduğu sevgi. Karısının gönlünü yapmak isteyen duyarlı bir kocaya dönüşür- duyarlı kocadan kasıt, dinleyen ve karşısındakine yönelen, ona ihtimam gösteren insan. Yönelim yorumunu insan ilişkilerinde arayacağız ve böyle bir durum Hz. Ali kıssasında da karşımıza çıkacak. (C.1- 3720)


Bu noktada sorabileceğimiz soru şu olacaktır. Gönül ehlinin bütün vasıfları sadece incelik, lûtuf, sevgiden mi ibarettir? Toplumsallaşmayı gerektirmeyen başka huyları, vasıfları da olamaz mı? Bu mümkün. Fakat buradan yola çıkarak gönül ehlinin önemli vasıflarından birinin karşısındakine ihtimam olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Hikayenin ilerleyen bölümünde göreceğimiz gibi saliki yola düşüren ya da onun yolunu açan da bu ihtimam olacaktır. 


ANLATIM ÜZERİNE BİR KAÇ NOT:

Mevlâna tasavvufi kavramları anolojilerle anlatma yoluna gidiyor. Okuyana kavramın birkaç niteliğini vererek okuyana meseleyi sezgiyle anlama imkanı veriyor. (Meşhur körlerin fillerin birkaç niteliğini vererek sezdirme.) Bunu can, gönül ehli gibi soyut kavramlar için yapıyor. Kavramın tanımını bu yolla kapatmıyor, kesinleştirmiyor yeni nitelikler için tanımın sınırlarını açık bırakıyor. Tabii dinleyeni de hikayeden koparmamış oluyor bu yolla.

2293  Şeyhini can sanır oysa bedendir. Can / beden ikiliği kurarak bedenin özellikleri vererek okurdan can'ı anlamasını bekliyor. Muhtemelen beden, dünyevi arzulardan geçememiş, hâlâ onlara esir olan kişiyi anlatıyor. Peki can? Bedene göre daha muğlak bir şey olan can; görbildiğimiz, tanıdığımız beden kavramından anlıyoruz Beden tanımına aklî bir işaret, can tanımına ise  henüz buradan bakan derviş/okuyucu/muhip/meraklı için sezgisel bir işaret var. Beden sahibini alamız kolay, onun değili üzerinden de “can”ın ne olması gerektiğini sezeriz.
Mevlâna bir hikaye anlatıyor olmanın avantajını kullanır. Peşi sıra tasavvufi bir anlatımı olduğu beyitleri dünyevi anlatımın olduğu beyitler takip eder. Geçişler çok hızlıdır böylece bir hikayenin içinde iki farklı anlatım kendine yer bulur. Dinleyen her iki katmanı da izler. 2320/21 ve onu takip eden 2322/23 ile  2327 ve 2329'a bakılabilir.


*

Genel kabul görmüş bir düşünceye göre Mesnevi  kültürel kodlarımızdan biridir. Bu büyük hacimli eserin bir etik anlayışını içinde barındırdığı söylemek abartı olmayacaktır. Etik terminolojisi üzerinden konuşabilmek için onun metafizik  ve epistemolojik anlayışını, bakışını ortaya çıkarmak gerek. Etik değerlerini gerekçeleyebilmek için buna ihtiyaç var 

İnsanının görüşünün gücü kadar anlayışa sahip olduğu konusunda ise bu bölümde bir hatırlatma var.

2371 ve 2372 insanın görüşünün sınırlılığı üzerine. Devam eden bölüm bu konu üstüne, başlık: " Herkesin hareketi, (düşünme/anlama değil hareket. Neden?) bulunduğu durağa uygundur, herkes herşeyi kendi varlık çevresinden (ufku diyebilir miyiz?) görür." İnsanının ufkunun sınırlı oluşu da faniliğinden neticede.

Düzeltilmedi

12 Haziran 2018 Salı

27



İrfan son tahlilde sorumluluk içeren bir yargı gücüdür. Dünya ile değerlerle ilgili. Bu yüzden akılsız olmaz. Derinliği faniliği, yanılabilirliğini bilmesinde. Bu yüzden arif yargısını eleştiriye, düzeltilmeye açık tutar. Tasavvuftaki tevâzunun neşet ettiği yer burasıdır. Tasavvuftaki akıl eleştirisi Tanrıyı akılla bilme için, tüm zamanlar için doğruyu bildiği iddiasını eleştirmek için vardır muhtemelen, ki bu başka bir meseledir.

*

His düşüncenin muadili değil. Düşünce her zaman bir hisse eşlik eder. Saf düşünce ancak makinelerin işi. His düşünceyi, düşünce hissi etkiler, dönüştürür. His tek başına bilgi sağlayıcı bir şey olmamasına rağmen düşünce ile bir araya geldiğinde bilgiyi şekillendirir. Burada kast edilen bilgi etiğin, hukukun, siyasetin alanına giren bilgi. Geleneğin diliyleyse irfan


6 Mart 2018 Salı

26





“1089 Adâlet nedir? Ağaçları sulamak. Zulüm nedir? Dikene su vermek.

Adâlet, bir nimeti yerine koymaktır; su emen her kökü sulamak değil.

Zulüm nedir? Bir şeyi kon­maması gereken yere koymak; buysa, belâya kaynak olur ancak.”*

Peki bir şeyin adil olduğunu nasıl biliriz?

Henüz tam olarak ifade edemediğim soruyu aramaya devam ediyorum.


Biraz tekrar gibi olacak ama şimdiye kadar yazdıklarımı bir özetleyeyim. Fenomolijiden yola çıkarak, bilincin devamlı bir şeye yöneldiğini yazmıştık. Bu yönelişlerde bilince çoğu zaman bir duygunun eşlik ettiğini de eklemiştik. Duygu bazen bilincin yöneldiği şeyi anlamlandırmak konusunda önemli rol oynayabiliyor, bakış açısını değiştirip, şekillendirebiliyordu.

(Bir küçük parantez açıp kapayalım - tabiidir ki değişen duygu dünyası bilincin yöneldiği nesneyi anlama ve tefsir şeklini bir kırılmaya uğratacak, belki de yeniden şekillendirecektir. Anlama ve tefsir üzerinde etkisi olan bu şey bu yüzden ilgi alanımızda)

İnsanın ruhsal dünyasını şekillendirme iddiasındaki (aynı zamanda duygu dünyasını) tasavvuf insanın doğru olmasına büyük önem verir. İnsanın ruhsal dünyasının şekillenmesi ile doğru insan olma gayretinin arasında nasıl bir ilişki olabilir? Tasavvuftaki (/ve etikteki) ahlaki edimle, (ya da doğru insan olmakla), insanın ruhsal dünyasını şekillendirmeye çalışan tasavvufun ilgisi nasıl kurulabilir? Tasavvufun içinde insanlığa yapılan vurguyu bu minvalde nasıl anlamalıyız? Bu meselenin içinde düzgün insan olmak önemli bir yer tutuyorsa bunun kişinin ruhsal gelişimine (/tekamülüne?) katkısı ne olabilir? Bunun için verilen neredeyse takıntılı denilebilecek çabanın, kişinin ruhsal yönüyle olan bağı kurulmadıkça mesele ahlakçılık sınırları içinde kalacaktır. Bir neden sonuç ilişkisi olarak değil de, birlikte var olma olarak ruhsal gelişim ve düzgün insan olma çabası için ne söylenebilir?( Neden- sonuç ilişkisi üzerinden kavramı tasavvufu araçsallaştırdığı için)

Burada şöyle bir varsayımda bulunalım: İyi insan olma çabası, (/ya da insanlık) kişide (diyelim ki) bir gerekçeleme ihtiyacı doğuruyor. Doğruluk, adil davranma çoğu zaman  olumsuz sonuçlara, kayıplara yol açmakta (Bana zarar vermesine rağmen ben bunu niye yaptım?). Buna rağmen gerekçeleme her ikna edici cevapta doğruya ve iyiye olan inancı tazeleyerek döner. Bu çoğu zaman, zamanlar üstü ve evrensel kavramlar üzerinden bir gerekçeleme mekazanizması ile çalışır. Zamanlar üstüdür, tarihsel bir kavrayışı gerektirir, evrenseldir, her şartta herkesin kullanabileceği evrensel değerler üzerinden çalışır,  ki bunlar " en yüksek iyi" ile kendilerini çok rahat gerekçeleyebilirler.

Gerekçeleme sanırım, basit bir “iyi” gerekçelemesinde kalmıyor. (basit duygulardan daha karmaşık duygulara ve kavramlarla tekrar tekrar gerekçeleniyor) duygu dünyamızda rıza ve şükür üzerinden ilerleyerek bir çok kavramla, yaşanmışlıkla kompleks bir iyi kavramına dönüşüyor.  Her seferinde iyi olarak açıklansa da bu bir çok alt başlıkla sınanmış o ilk iyiden geçiştirilmiyecek biçimde güçlü bir iyiye dönüşüyor. Bu süreç halin, kişinin dönüşümüne de sebep olacaktır. Yani, insanlık çabası bir halin değişimine, bireyin gelişimine doğru ilerleyebilecek bir dönüşümün de yolunu açar. Bunu ise devamlı "şimdi"de kalarak değil (olayların akışı içinde sürüklenerek değil), bir tarihsellik içinde (Geleneğin sahnede olduğu, her seferinde yeniden canlandığı alanda aynı zamanda) yapıyor olmalı. (Varlık ve Zaman  79. Bölüm) Geçmiş, şimdi, ve sonranın birleştirilmesinde bu kavramlar kullanılacak.

Ek olarak, bu inancın tazelenmesi, (duygu dünyasının/halin değişmesi) bir sonraki edimde iyiye yönelme için enerji sağlayacaktır. Buna bir hâlin ve anlayışın derinleşmesini de ekleyelim. 

Burada vicdanın güçlenmesi bahsine hiç girmedik. Belki ilerde bu mevzuya döneriz.


EK: İlk motivasyon bir gerekçeleme olabilir. Bunun bir gerekçelemeden hakikat derdine ilerleyen farklı psikolojilere sahip bir süreç (tekamül) olması ihtimalinden de söz edebiliriz.

*

AĞAÇLARI SULAMAK

Düzgün insan tanımı oldukça netameli bir tanım. Sürekliliği yok. Hayatın insanı sınadığı ve ondan iyi yanıtı bulmasını beklediği zamanları çıkardığımızda insan genelde stand by konumundaki bir doğruluk makinası gibi. İnsanın hoşnutluk hâli de bu sınama anlarında ibaret kalıyor ister istemez. 
İşte, Mevlâna aşk vurgusuyla insanın diğer gündelik filleri üzerinden insanlık anlayışını genişleterek, bu hoşnutluk haleti ruhiyesini tüm zamanlara yaymayı öneriyor. Bunun en sessiz ve çoğu zaman görülmeyeni el altındakilerine ve başkalarına nezaket. Böylece insanlık kavramı doğru bir tavırla bir köşede sınanmayı beklemekten çıkıp,  bir neşe ile tüm zamanlara yayılıyor. Ve aşk bazen sabır bazen şükür olarak hal üzerinden yayılırken hayatın sıradanlıklarına ve rutinlerine sızıyor ve içinde bir çekirdek olarak olmazsa olmaz doğruluk tavrını dışarıda bırakmayacak bir insanlık vurgusunu beraberinde taşıyor.

İnsan, dünya sukunet halilndeyken, bu bazen neşe ile, bazen sohbetle, bazen bir iş yaparak, her seferinde barışçıl bir ortamı inşa ederek ya da sadece dert dinleyerek insanlığı ayakta tutuyor. İnsanlığın içinde neşeyi canlı tutmak, küçük sorunlarla ilgilenmek de giriyor. Böylelikle anlam bir sorun çözmenin dışına taşıyor içeriği genişler.  Diğer yandan insanlık ile de aşk içi boş bir heves olmaktan kurtuluyor.


"Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi
taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin
tütmesi gereken ocak nerde?"

*

NOTLAR : Kısa kısa

‘Gönül’ün başka dillerde karşılığı olmayan, bize has bir Türkçe kelime olduğu söyleyip dururuz. İnsanda bıraktığı ilk izlenim, kelimenin insanının duygu dünyasını anlatan kişisel bir cevherden bahsediyor oluşu, ki o; kırılıyor, düşüyor, alınıyor. Öyle ki, ona bir şey olduğunda, o harekete geçtiğinde onu fark ediyoruz. Bazen duyguların barındığı bir yer, bazen de halimizi bir cevhermiş gibi anlatan bir kelime oluveriyor. 
Bu yüzden gönül kelimesini anlamak için onun kullanımlarını kurcalamak en doğrusu gibi.

Gönül düşürmek aşık olmak anlamında. Birisine yönelmiş faal bir ilgiyi ve bu ilgiden kendini alamamayı temsil ediyor. Fizyolojik bir şey, bir hastalık olsaydı onu herhalde en güzel krampa benzetirdik. Birini düşünmekten kendini alamama ile bir  bacağı istemsiz bir şekilde kasılı tutma gevşetememe benzer gibi.

Gönül koymanın manası ise kırılmak. Gene bir duygu hâli söz konusu. Belki burda bir tam anlamıyla bir takıntıdan bahsetmek söz konusu olmasa bile, bile içerleme olduğunda yapılanı unutamama var. Bir dosta kırılmayı da gönülle anlatabiliyoruz.


Namazın gönül huzuru ile kılınmasında bahsedilen gönül ise bir başka kullanım. Çağrışım yaptığı ilk şey namaz kılarken bir şey düşünmemek, Yorumda günahlardan duyulan pişmanlıkta da var. Onarılacak bir şey ise, kırılmış bir kalp yüzünden duyulan ise tamir edilmesi önerilir. (Ariflerin Menkıbeleri'nde yapılan ibadetten zevk alamama şeklinde bir menkıbede geçer) Namaza (ve namazda Tanrıya) odaklanmak olarak niteleyebileceğimiz bu tavrın iki yönü var; akli ve duygusal olarak başka bir yerde olma. Burada da tam bilincin yönelişini görüyoruz: Bilinç ne öyleyse? Sadece zihinsel bir yönelme değil aynı zamanda duygusal olarak da yönelme var işin içinde. Pişmanlıklarda kurtulmuş olamak olarak anlamak eksik kalabilir, yani duygu dünyasını susturmuş olmak onu engel olarak almak gibi. Bunun bir de şevk yanı var. Yani duygunun da bir şekilde modifiye edilmesi gerekiyor.

Gönülün anlamı ancak eylem ile anlaşılır hale geliyor. Gönül koymak kırılmak da aynı. İlla aşkın açıldığı yer değil. Bir dosta kırılmayı da gönül anlatabiliyor.

*Abdülbâki Gölpınarlı: Mesnevi ve Şerhi, c. VI, İst., 1985,  c. V, s. 193.

Düzeltilmedi

16 Şubat 2018 Cuma

..


Üstümde dinmeyen bir yorgunluğun uğultusu


Haydi bitir artık, ve karış fırtınaya

29 Ocak 2018 Pazartesi

25




 "Ne düşünüyorsan o'sun", "Düşünüyorum öyleyse varım" dan bir tık ilerde. Düşündüğüm bir şey var ve onunla, ona yüklediğim anlamla varsın.
Düşünceye yüklediğin anlam, bir duyguyu ve hâli de barındırıyor. Bu anlamda düşündüğüm şeyle alışverişim olmuş bitmiş bir şey değil, devamlılığı olan bir şey. Ona yöneldiğim sürece. Denebilir mi acaba?

Heidegger “ Dasein anlamak suretiyle ne olabiliyorsa hep o olarak var olur.” Varlık ve Zaman sh.357 diyerek meseleyi ontolojik bir zemine taşır. Buradan dönüp de Mevlâna’nın cümlesini okuduğumuzda anlam birden farklı bir derinlik kazanıyor. Hedegger’in sahih varlık olarak adlandırdığı dasein anlama ile (ihtimam göstermeklik, söz ile) var oluyor.

Bundan sonra yapılacak şey, düşünce ile anlama arasındaki ayrım üzerinde durmak olmalı. Bunun içinde “Ne düşünüyorsan o’sun” un metnine ve metinde kullanıldığı anlamı bulmak gerekiyor.

Düşünme genelde anlamadan önce yer alan bir kavrammış gibi duruyor ilk başta. Fakat anlaşılmış bir şey üzerine de düşünülebilir. Meselenin gelecekte alacağı şekil üzerine anlama açık bırakılabilir. Tabii bir de düşünmenin nasıllığı var. Bir hâlin penceresinden neşenin, öfkenin vs düşünülebileceği gibi, ya da tamamen formel bir düşünmeden de söz edilebilir. Buna ek olarak anlamanın düşünmenin bir sonucu olduğu ekliyelim ilerde kurcalamak üzere.

8 Aralık 2017 Cuma

24


Nezaketi alışkanlıktan ayıran bir muhataba yöneliyor oluşu. Bu yönelişin varlığı sayesinde nezaket, bir hâlet-i ruhiyeye dönüşebiliyor. Bu ise bir sosyal pratiği, meşgul olmayan bir zihni gerektiriyor. Yine de bir kabalık ve saldırı ile karşılaşılmadıkça herkes alışkanlık da olsa asgari nezaketi hak ediyor.

*

Celal? Sıradan, rastgele, sebepsiz bir öfke ile gerekçelenemez; ancak kılı kırk yarmış bir adaletle gerekçelenebilir. Celal iki tarafı keskin bir kılıç gibi gerekçelenemediğinde zulüm, edepsizlik olarak sahibini yaralar. Gerekçesi cebinde olması gereken bir tavır. Sıfatlar üzerinden gitmeyi sevenler için Celal, Adl gerekçeleme ile, muhakemeyle, düşünmeyle dolayısıyla hukuk felsefesi ile (/ve tabii insanlıkla) doğrudan ilgili. İnsanlık sahip olunulan bir şey değil, mütemadiyen var edilmesi gereken bir şey *.

19 Kasım 2017 Pazar

..


Üç doktorun aynı gün intiharı - Entelektüelin toplumsal bir sorumluluğu var mıdır?  

Basit düşünelim karşımızda hiç tanımadığımız birisi açlıktan sıkıntı çekse kendimizi sorumlu hissetmez miyiz? Bunun neticesi olarak, yapabileceğimiz bir şeylerin olup olmadığını düşünürüz. Elimizde bir simit varda onu paylaşır, ya da tamamını ona ikram ederiz. Belki üç beş kuruş bir şeyler verip karnını doyurmasına yardım ederiz. Peki bu sıkıntı açlıktan değil de bir başka şeyden, mesela ruhi bir kaynaktan gelen bir sıkıntı ise ve maddi sonuçlar doğuruyorsa ya da doğurmayıp sadece kıvrandırıyorsa. Mesela gazeteler üç doktorun aynı gün intihar ettiği haberini yayınlıyorsa gene kendimizi sorumlu hisseder miyiz? Bu haber karşısında üzülürüz fakat bunu o doktorların şahsi meselesi, onların dayanıksızlığı, kaprisi, şımarıklığı olarak mı algılarız? Üç intihar karşısında kendimizi sorumlu hissettirecek şey nedir? Bunu engelleyebilme imkânı? Tekrarını engelleme gücüne sahip olma?Sorumluluğu doğuran düzeltme imkanına sahip olma gücü olacaktır muhtemelen. Zamanı geri çevirme imkânı yok. Bir feryadları varsa duyulmadı. Tekrarını engellerme? Ama nasıl? Teker teker herkese ulaşma imkanı da yok. Üç  doktorun aynı gün intiharı ilk elde bir sistem hatasını düşündürür. Olmayabilir de, tamamen bir tesadüfte olabilir. Bunu öğrenmek çok zor bir şey değil. Yaşamları, geride bıraktıkları bu sorunu çözmeye yeter. Sistem sorunu çok karmaşık sebeplerden kaynaklanmıyorsa burada düşünebilen herkese düşen bir sorumluluk payı var: İlk elde sistemin hatasını bulup, ifşa etme. Sadece entelektüelin değil herkesin görevi. Sonrası? Toplumsal duyarsızlıklar had safhada olabilir ya da toplum erdemsiz olabilir, faydacı bir toplum bütünün hayrı için verilmesi gereken fireler olarak görebilir intiharları. Böyle bir durumda ikinci görev her halde erdemin yeninden gerekçelendirilip, inşa edilmesi olacaktır. Psikolojinin kutsal bir alan olara yükseldiği bir dönemde bizi kıvrandıran sorunların toplumsal sebeplerini görmek için yüzümüzü tekrar bu alana çevirmekse emek istiyen tehlikeli bir iş olacaktır. Burada baştaki soruya da geri dönebiliriz. Entelektüelin toplumsal bir sorumluluğun olduğu ve bunun bazen yaşamsal olduğu sonucunu çıkarabiliriz.


9 Kasım 2017 Perşembe

..


Çorak bir tasfiye iklimindeyiz bu akşam

Birçok şey ya solup kaybolmakta ya da uzaklaşmakta


Kendi nefesimizin rüzgârıyla dolmakta yelken.

ya da

Tuhaf bir tasfiye iklimindeyiz bu akşam

Birçok şey ya solup kaybolmakta ya da uzaklaşmakta

Yelkenlerse bu mavi sessizlikte

Sadece sözün rüzgârıyla dolmakta

ya da 

Tuhaf bir tasfiye bu

Ne varsa ya solup kaybolmakta ya da uzaklaşmakta

Yelkenler bu mavi sessizlikte 

Sadece sözün rüzgârıyla dolmakta

ya da

Tuhaf bir tasfiye bu

Ne varsa ya solup kaybolmakta ya uzaklaşmakta

Yelkenler bu mavi sessizlikte 


Sadece sözün rüzgârıyla dolmakta