12 Haziran 2018 Salı

27



İrfan son tahlilde sorumluluk içeren bir yargı gücüdür. Dünya ile değerlerle ilgili. Bu yüzden akılsız olmaz. Derinliği faniliği, yanılabilirliğini bilmesinde. Bu yüzden arif yargısını eleştiriye, düzeltilmeye açık tutar. Tasavvuftaki tevâzunun neşet ettiği yer burasıdır. Tasavvuftaki akıl eleştirisi Tanrıyı akılla bilme için, tüm zamanlar için doğruyu bildiği iddiasını eleştirmek için vardır muhtemelen, ki bu başka bir meseledir.

*

His düşüncenin muadili değil. Düşünce her zaman bir hisse eşlik eder. Saf düşünce ancak makinelerin işi. His düşünceyi, düşünce hissi etkiler, dönüştürür. His tek başına bilgi sağlayıcı bir şey olmamasına rağmen düşünce ile bir araya geldiğinde bilgiyi şekillendirir. Burada kast edilen bilgi etiğin, hukukun, siyasetin alanına giren bilgi. Geleneğin diliyleyse irfan


6 Mart 2018 Salı

26





“1089 Adâlet nedir? Ağaçları sulamak. Zulüm nedir? Dikene su vermek.

Adâlet, bir nimeti yerine koymaktır; su emen her kökü sulamak değil.

Zulüm nedir? Bir şeyi kon­maması gereken yere koymak; buysa, belâya kaynak olur ancak.”*

Peki bir şeyin adil olduğunu nasıl biliriz?

Henüz tam olarak ifade edemediğim soruyu aramaya devam ediyorum.


Biraz tekrar gibi olacak ama şimdiye kadar yazdıklarımı bir özetleyeyim. Fenomolijiden yola çıkarak, bilincin devamlı bir şeye yöneldiğini yazmıştık. Bu yönelişlerde bilince çoğu zaman bir duygunun eşlik ettiğini de eklemiştik. Duygu bazen bilincin yöneldiği şeyi anlamlandırmak konusunda önemli rol oynayabiliyor, bakış açısını değiştirip, şekillendirebiliyordu.

(Bir küçük parantez açıp kapayalım - tabiidir ki değişen duygu dünyası bilincin yöneldiği nesneyi anlama ve tefsir şeklini bir kırılmaya uğratacak, belki de yeniden şekillendirecektir. Anlama ve tefsir üzerinde etkisi olan bu şey bu yüzden ilgi alanımızda)

İnsanın ruhsal dünyasını şekillendirme iddiasındaki (aynı zamanda duygu dünyasını) tasavvuf insanın doğru olmasına büyük önem verir. İnsanın ruhsal dünyasının şekillenmesi ile doğru insan olma gayretinin arasında nasıl bir ilişki olabilir? Tasavvuftaki (/ve etikteki) ahlaki edimle, (ya da doğru insan olmakla), insanın ruhsal dünyasını şekillendirmeye çalışan tasavvufun ilgisi nasıl kurulabilir? Tasavvufun içinde insanlığa yapılan vurguyu bu minvalde nasıl anlamalıyız? Bu meselenin içinde düzgün insan olmak önemli bir yer tutuyorsa bunun kişinin ruhsal gelişimine (/tekamülüne?) katkısı ne olabilir? Bunun için verilen neredeyse takıntılı denilebilecek çabanın, kişinin ruhsal yönüyle olan bağı kurulmadıkça mesele ahlakçılık sınırları içinde kalacaktır. Bir neden sonuç ilişkisi olarak değil de, birlikte var olma olarak ruhsal gelişim ve düzgün insan olma çabası için ne söylenebilir?( Neden- sonuç ilişkisi üzerinden kavramı tasavvufu araçsallaştırdığı için)

Burada şöyle bir varsayımda bulunalım: İyi insan olma çabası, (/ya da insanlık) kişide (diyelim ki) bir gerekçeleme ihtiyacı doğuruyor. Doğruluk, adil davranma çoğu zaman  olumsuz sonuçlara, kayıplara yol açmakta (Bana zarar vermesine rağmen ben bunu niye yaptım?). Buna rağmen gerekçeleme her ikna edici cevapta doğruya ve iyiye olan inancı tazeleyerek döner. Bu çoğu zaman, zamanlar üstü ve evrensel kavramlar üzerinden bir gerekçeleme mekazanizması ile çalışır. Zamanlar üstüdür, tarihsel bir kavrayışı gerektirir, evrenseldir, her şartta herkesin kullanabileceği evrensel değerler üzerinden çalışır,  ki bunlar " en yüksek iyi" ile kendilerini çok rahat gerekçeleyebilirler.

Gerekçeleme sanırım, basit bir “iyi” gerekçelemesinde kalmıyor. (basit duygulardan daha karmaşık duygulara ve kavramlarla tekrar tekrar gerekçeleniyor) duygu dünyamızda rıza ve şükür üzerinden ilerleyerek bir çok kavramla, yaşanmışlıkla kompleks bir iyi kavramına dönüşüyor.  Her seferinde iyi olarak açıklansa da bu bir çok alt başlıkla sınanmış o ilk iyiden geçiştirilmiyecek biçimde güçlü bir iyiye dönüşüyor. Bu süreç halin, kişinin dönüşümüne de sebep olacaktır. Yani, insanlık çabası bir halin değişimine, bireyin gelişimine doğru ilerleyebilecek bir dönüşümün de yolunu açar. Bunu ise devamlı "şimdi"de kalarak değil (olayların akışı içinde sürüklenerek değil), bir tarihsellik içinde (Geleneğin sahnede olduğu, her seferinde yeniden canlandığı alanda aynı zamanda) yapıyor olmalı. (Varlık ve Zaman  79. Bölüm) Geçmiş, şimdi, ve sonranın birleştirilmesinde bu kavramlar kullanılacak.

Ek olarak, bu inancın tazelenmesi, (duygu dünyasının/halin değişmesi) bir sonraki edimde iyiye yönelme için enerji sağlayacaktır. Buna bir hâlin ve anlayışın derinleşmesini de ekleyelim. 

Burada vicdanın güçlenmesi bahsine hiç girmedik. Belki ilerde bu mevzuya döneriz.


EK: İlk motivasyon bir gerekçeleme olabilir. Bunun bir gerekçelemeden hakikat derdine ilerleyen farklı psikolojilere sahip bir süreç (tekamül) olması ihtimalinden de söz edebiliriz.

*

AĞAÇLARI SULAMAK

Düzgün insan tanımı oldukça netameli bir tanım. Sürekliliği yok. Hayatın insanı sınadığı ve ondan iyi yanıtı bulmasını beklediği zamanları çıkardığımızda insan genelde stand by konumundaki bir doğruluk makinası gibi. İnsanın hoşnutluk hâli de bu sınama anlarında ibaret kalıyor ister istemez. 
İşte, Mevlâna aşk vurgusuyla insanın diğer gündelik filleri üzerinden insanlık anlayışını genişleterek, bu hoşnutluk haleti ruhiyesini tüm zamanlara yaymayı öneriyor. Bunun en sessiz ve çoğu zaman görülmeyeni el altındakilerine ve başkalarına nezaket. Böylece insanlık kavramı doğru bir tavırla bir köşede sınanmayı beklemekten çıkıp,  bir neşe ile tüm zamanlara yayılıyor. Ve aşk bazen sabır bazen şükür olarak hal üzerinden yayılırken hayatın sıradanlıklarına ve rutinlerine sızıyor ve içinde bir çekirdek olarak olmazsa olmaz doğruluk tavrını dışarıda bırakmayacak bir insanlık vurgusunu beraberinde taşıyor.

İnsan, dünya sukunet halilndeyken, bu bazen neşe ile, bazen sohbetle, bazen bir iş yaparak, her seferinde barışçıl bir ortamı inşa ederek ya da sadece dert dinleyerek insanlığı ayakta tutuyor. İnsanlığın içinde neşeyi canlı tutmak, küçük sorunlarla ilgilenmek de giriyor. Böylelikle anlam bir sorun çözmenin dışına taşıyor içeriği genişler.  Diğer yandan insanlık ile de aşk içi boş bir heves olmaktan kurtuluyor.


"Şimdi tekrar ne yapsam dedirtme bana yarabbi
taşınacak suyu göster, kırılacak odunu
kaldı bu silinmez yaşamak suçu üzerimde
bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin
tütmesi gereken ocak nerde?"

*

NOTLAR : Kısa kısa

‘Gönül’ün başka dillerde karşılığı olmayan, bize has bir Türkçe kelime olduğu söyleyip dururuz. İnsanda bıraktığı ilk izlenim, kelimenin insanının duygu dünyasını anlatan kişisel bir cevherden bahsediyor oluşu, ki o; kırılıyor, düşüyor, alınıyor. Öyle ki, ona bir şey olduğunda, o harekete geçtiğinde onu fark ediyoruz. Bazen duyguların barındığı bir yer, bazen de halimizi bir cevhermiş gibi anlatan bir kelime oluveriyor. 
Bu yüzden gönül kelimesini anlamak için onun kullanımlarını kurcalamak en doğrusu gibi.

Gönül düşürmek aşık olmak anlamında. Birisine yönelmiş faal bir ilgiyi ve bu ilgiden kendini alamamayı temsil ediyor. Fizyolojik bir şey, bir hastalık olsaydı onu herhalde en güzel krampa benzetirdik. Birini düşünmekten kendini alamama ile bir  bacağı istemsiz bir şekilde kasılı tutma gevşetememe benzer gibi.

Gönül koymanın manası ise kırılmak. Gene bir duygu hâli söz konusu. Belki burda bir tam anlamıyla bir takıntıdan bahsetmek söz konusu olmasa bile, bile içerleme olduğunda yapılanı unutamama var. Bir dosta kırılmayı da gönülle anlatabiliyoruz.


Namazın gönül huzuru ile kılınmasında bahsedilen gönül ise bir başka kullanım. Çağrışım yaptığı ilk şey namaz kılarken bir şey düşünmemek, Yorumda günahlardan duyulan pişmanlıkta da var. Onarılacak bir şey ise, kırılmış bir kalp yüzünden duyulan ise tamir edilmesi önerilir. (Ariflerin Menkıbeleri'nde yapılan ibadetten zevk alamama şeklinde bir menkıbede geçer) Namaza (ve namazda Tanrıya) odaklanmak olarak niteleyebileceğimiz bu tavrın iki yönü var; akli ve duygusal olarak başka bir yerde olma. Burada da tam bilincin yönelişini görüyoruz: Bilinç ne öyleyse? Sadece zihinsel bir yönelme değil aynı zamanda duygusal olarak da yönelme var işin içinde. Pişmanlıklarda kurtulmuş olamak olarak anlamak eksik kalabilir, yani duygu dünyasını susturmuş olmak onu engel olarak almak gibi. Bunun bir de şevk yanı var. Yani duygunun da bir şekilde modifiye edilmesi gerekiyor.

Gönülün anlamı ancak eylem ile anlaşılır hale geliyor. Gönül koymak kırılmak da aynı. İlla aşkın açıldığı yer değil. Bir dosta kırılmayı da gönül anlatabiliyor.

*Abdülbâki Gölpınarlı: Mesnevi ve Şerhi, c. VI, İst., 1985,  c. V, s. 193.

Düzeltilmedi

16 Şubat 2018 Cuma

..


Üstümde dinmeyen bir yorgunluğun uğultusu


Haydi bitir artık, ve karış fırtınaya

29 Ocak 2018 Pazartesi

25




 "Ne düşünüyorsan o'sun", "Düşünüyorum öyleyse varım" dan bir tık ilerde. Düşündüğüm bir şey var ve onunla, ona yüklediğim anlamla varsın.
Düşünceye yüklediğin anlam, bir duyguyu ve hâli de barındırıyor. Bu anlamda düşündüğüm şeyle alışverişim olmuş bitmiş bir şey değil, devamlılığı olan bir şey. Ona yöneldiğim sürece. Denebilir mi acaba?

Heidegger “ Dasein anlamak suretiyle ne olabiliyorsa hep o olarak var olur.” Varlık ve Zaman sh.357 diyerek meseleyi ontolojik bir zemine taşır. Buradan dönüp de Mevlâna’nın cümlesini okuduğumuzda anlam birden farklı bir derinlik kazanıyor. Hedegger’in sahih varlık olarak adlandırdığı dasein anlama ile (ihtimam göstermeklik, söz ile) var oluyor.

Bundan sonra yapılacak şey, düşünce ile anlama arasındaki ayrım üzerinde durmak olmalı. Bunun içinde “Ne düşünüyorsan o’sun” un metnine ve metinde kullanıldığı anlamı bulmak gerekiyor.

Düşünme genelde anlamadan önce yer alan bir kavrammış gibi duruyor ilk başta. Fakat anlaşılmış bir şey üzerine de düşünülebilir. Meselenin gelecekte alacağı şekil üzerine anlama açık bırakılabilir. Tabii bir de düşünmenin nasıllığı var. Bir hâlin penceresinden neşenin, öfkenin vs düşünülebileceği gibi, ya da tamamen formel bir düşünmeden de söz edilebilir. Buna ek olarak anlamanın düşünmenin bir sonucu olduğu ekliyelim ilerde kurcalamak üzere.

8 Aralık 2017 Cuma

24


Nezaketi alışkanlıktan ayıran bir muhataba yöneliyor oluşu. Bu yönelişin varlığı sayesinde nezaket, bir hâlet-i ruhiyeye dönüşebiliyor. Bu ise bir sosyal pratiği, meşgul olmayan bir zihni gerektiriyor. Yine de bir kabalık ve saldırı ile karşılaşılmadıkça herkes alışkanlık da olsa asgari nezaketi hak ediyor.

*

Celal? Sıradan, rastgele, sebepsiz bir öfke ile gerekçelenemez; ancak kılı kırk yarmış bir adaletle gerekçelenebilir. Celal iki tarafı keskin bir kılıç gibi gerekçelenemediğinde zulüm, edepsizlik olarak sahibini yaralar. Gerekçesi cebinde olması gereken bir tavır. Sıfatlar üzerinden gitmeyi sevenler için Celal, Adl gerekçeleme ile, muhakemeyle, düşünmeyle dolayısıyla hukuk felsefesi ile (/ve tabii insanlıkla) doğrudan ilgili. İnsanlık sahip olunulan bir şey değil, mütemadiyen var edilmesi gereken bir şey *.

19 Kasım 2017 Pazar

..


Üç doktorun aynı gün intiharı - Entelektüelin toplumsal bir sorumluluğu var mıdır?  

Basit düşünelim karşımızda hiç tanımadığımız birisi açlıktan sıkıntı çekse kendimizi sorumlu hissetmez miyiz? Bunun neticesi olarak, yapabileceğimiz bir şeylerin olup olmadığını düşünürüz. Elimizde bir simit varda onu paylaşır, ya da tamamını ona ikram ederiz. Belki üç beş kuruş bir şeyler verip karnını doyurmasına yardım ederiz. Peki bu sıkıntı açlıktan değil de bir başka şeyden, mesela ruhi bir kaynaktan gelen bir sıkıntı ise ve maddi sonuçlar doğuruyorsa ya da doğurmayıp sadece kıvrandırıyorsa. Mesela gazeteler üç doktorun aynı gün intihar ettiği haberini yayınlıyorsa gene kendimizi sorumlu hisseder miyiz? Bu haber karşısında üzülürüz fakat bunu o doktorların şahsi meselesi, onların dayanıksızlığı, kaprisi, şımarıklığı olarak mı algılarız? Üç intihar karşısında kendimizi sorumlu hissettirecek şey nedir? Bunu engelleyebilme imkânı? Tekrarını engelleme gücüne sahip olma?Sorumluluğu doğuran düzeltme imkanına sahip olma gücü olacaktır muhtemelen. Zamanı geri çevirme imkânı yok. Bir feryadları varsa duyulmadı. Tekrarını engellerme? Ama nasıl? Teker teker herkese ulaşma imkanı da yok. Üç  doktorun aynı gün intiharı ilk elde bir sistem hatasını düşündürür. Olmayabilir de, tamamen bir tesadüfte olabilir. Bunu öğrenmek çok zor bir şey değil. Yaşamları, geride bıraktıkları bu sorunu çözmeye yeter. Sistem sorunu çok karmaşık sebeplerden kaynaklanmıyorsa burada düşünebilen herkese düşen bir sorumluluk payı var: İlk elde sistemin hatasını bulup, ifşa etme. Sadece entelektüelin değil herkesin görevi. Sonrası? Toplumsal duyarsızlıklar had safhada olabilir ya da toplum erdemsiz olabilir, faydacı bir toplum bütünün hayrı için verilmesi gereken fireler olarak görebilir intiharları. Böyle bir durumda ikinci görev her halde erdemin yeninden gerekçelendirilip, inşa edilmesi olacaktır. Psikolojinin kutsal bir alan olara yükseldiği bir dönemde bizi kıvrandıran sorunların toplumsal sebeplerini görmek için yüzümüzü tekrar bu alana çevirmekse emek istiyen tehlikeli bir iş olacaktır. Burada baştaki soruya da geri dönebiliriz. Entelektüelin toplumsal bir sorumluluğun olduğu ve bunun bazen yaşamsal olduğu sonucunu çıkarabiliriz.


9 Kasım 2017 Perşembe

..


Çorak bir tasfiye iklimindeyiz bu akşam

Birçok şey ya solup kaybolmakta ya da uzaklaşmakta


Kendi nefesimizin rüzgârıyla dolmakta yelken.

ya da

Tuhaf bir tasfiye iklimindeyiz bu akşam

Birçok şey ya solup kaybolmakta ya da uzaklaşmakta

Yelkenlerse bu mavi sessizlikte

Sadece sözün rüzgârıyla dolmakta

ya da 

Tuhaf bir tasfiye bu

Ne varsa ya solup kaybolmakta ya da uzaklaşmakta

Yelkenler bu mavi sessizlikte 

Sadece sözün rüzgârıyla dolmakta

ya da

Tuhaf bir tasfiye bu

Ne varsa ya solup kaybolmakta ya uzaklaşmakta

Yelkenler bu mavi sessizlikte 


Sadece sözün rüzgârıyla dolmakta

25 Ekim 2017 Çarşamba

23








Anladığım kadarıyla...

 1434 Ömer, selâmını aldı, yanına çağırdı, emîn etti onu, karşısına oturttu.


Korkmayı sözü, korkanlara sunulan yemektir; bu yemek, korkanların harcı olan bir yemektir.


Kim korkarsa ona aman verirler; korkan yüreciğini yatıştırırlar onun.


Korkmayana nasıl olur da korkma dersin? Derse muhtaç olmayana ne diye ders verirsin?


Ömer de o yüreği yerinden kopmuş adamın gönlünü neş'elendirdi; yıkılmış hatırını yaptı.


Ondan sonra da ince sözler söylemeye, iyi bir yoldaş olan Tanrı'nın sıfatlarından bahsetmeye koyuldu.


Korku faal bir ilgiyi engeller. Korkunun bulunduğu yerde insan muhatabından gelecek zarara odaklanır. İnsanın karşısındakine yönelmesi, kendini açması, karşındakinin (ve kendinin) ufkunu izlemesi, bir şeyler öğrenmeye gayret etmesi faal bir ilgi ile mümkün; korku bu tarz bir ilgiye engel. 

İlgiyle yönelişin gayesi ya da bir gaye olmasa da neticesi olan bitene bir anlam yüklemedir.



Bilincin yöneldiği, dikkat kesildiği şeye yüklediği anlam ise çoğu kez beraberinde bir duyguyu uyandırır. İnsan sadece zihinsel olarak bir şeye yönelmiyor, aynı zamanda duygusal olarak da bir şeylere yöneliyor. Yönelen bilince duygu da bir şekilde eşlik ediyor. (Heidegger'in haleti ruhiye dediği).

Yani, b
ir olgu karşısında takındığımız tavrın hem akli bir tarafı, hem de duygusal bir yönü var. Bir yandan onu neden- sonuç ilişkileri içinde gerekçelendirerek zihnimizde bir yere oturturuz. Diğer yandan onu bir duygu ile kabul ederiz.

Anlam arayışında uyanan duygu ya yıkıcı, bölücü kötü bir duyguyu uyandırır ya da yapıcı, iyileştirici, birleştiriciyi.  Olumsuz içerikli duyguların nefsi uyandıran duygular olduğunu söylemek sanırız yanlış olmaz. Nefs dediğimiz şey tam da bu mudur? Bundan emin değilim. Buradan devam edersek, nefste  iş duyguda mı zihinde mi başlar bir şey söylemek zor. Ama nereden başlıyorsa başlasın, bir kısır döngüyle sonuçlanmakta - zihnin duyguyu, duygunun zihni beslediği bir süreç ortaya çıkmaktadır. Sonuçta bir zihin duygu uyumu oluşur. Zihin gerçekleri çarpıtarak, yalan yanlış gerekçeler üreterek, hakikat karşında insanın durumunu savsaklıyararak kötücül duyguyu canlı tutar. Duyguysa öfkenin ve nefretin verdiği hazla düşüncenin kendini sorgulamasını engeller. Kötü duygunun yarattığı tutku/alışkanlık zihne döner ve onu tekrar ele geçirir. Yani duygu ve zihin birbirine karşılıklı olarak mütemadiyen gerekçeler. İşte hâli takip burada anlamlı bir şekle bürünüp bir işe yarayabilir. Bu kısır döngüyü kıracak şeylerden biri olabilir.

Bu düşünceye şöyle itiraz edilebilir. İçinde duygu olmayan savaş suçları yok mu denilebilir? Otomatiğe bağlanmış kötülüğe ne demeli? Bu üzerinde durmaya değer bir itiraz. Horkheimer'in Akıl Tutulması'nda pragmatik kabullerle, öznel aklın eleştirisini yaparken bir anlamda bu konu üzerinde durur. Rutine bağlanmış kötü bir işin gerekçelendirilmesinde insanı motive eden sadist bir duygudan, başkalarının kaderi üzerinde söz sahibi olmaktan alınan hazdan da sanırım ayrıca bahsedilebilir. Bu mevzuda gerekçeleme için Akıl Tutulması'nı işaret edip geçelim.

Duygunun zihni ele geçirdiğini ve kendine göre yönlendirdiğini söylemek belki bir gereksiz bir genelleme olacaktı, ama anlamı kendi rengine boyadığı, etkilediğini söylemek çok da yanlış olmaz.

Olumlu Duygular : Kendi kendini besleyen nefret ve kötü düşüncenin bir kısır döngü yarattğını gördük. Bu haliyle insan kendini olayların akışına kendini kaptırır. Özgür iradesiyle, seçimleriyle belli ilkelere göre uyma açısından bir proje değildir. Bir nevi kısır döngünün hakimiyetinin olduğu, onun çalıştırdığı bir  otomatır artık. Otomat insan otomat eyleyen insan; ya alışkanlıklarıyla ya da bir emirle düşünmeden eyler, nefret ve öfkenin esiri olarak eyleyenler de öyle. Kötü duygularının nefslerinin aracıdır. Nefsle mücadele bu anlamda bir proje halini alır; (Desein'in) her düşüşünden sonra dönülecek bir proje. Kendi kendini besleyen nefret ve kötü düşünce bir proje değil bir kısır döngü.İyiliğe, doğru eyleme duygularına rağmen eyleyenler ise bir proje adına eylemiş olurlar. Kendi özgür iradeleri ile kabul ettikleri bir projededirler. Kısaca şimdilik kötülüğe yönelmnin değil de iyiliğe yönelmişliğin bir proje olduğunu not edelim. 

Doğruluğun ve yardımseverliğin bir huy ve tabiat olarak ortaya çıkmadığı hallerde mümkün. Öyle olması gerektiği için yapmak, içinden gelerek yapmak. Bir şeye "Rağmen yapmak"la içinden gelerek yapmak bir büyük yelpaze sanırım, iki farklı seçenekten ziyade. Kararlar, içinde ikisini de barındıran grilerdir çoğu kez. (1412)

DASEİN'IN YÜZÜNÜ HAKİKATE  İHTİMAMLA DÖNMESİ : 

Hikayedeki korku, Heidegger'ın bahsettiği varoluşsal kaygıdan farklı olarak sebebi belli olan bir korku gibi gözükmektedir:  Elçi bir ağacın dibinde uyumakta olan Hz. Ömer'in karşısında sebebini açıklayamadığı bir korku duyar. (Benzer bir temaya gene Hz. Ömer ile çengçinin hikayesinde, 2184 - 2188 de de rastlarız. Mezarlıkta keder içinde kendi haline dalmış çalgıcı karşısında Hz. Ömer'i görünce korkup yerinden sıçrar) Her ne kadar duyulan korku bir olayın neticesinde olsa da uyandırdığı korkunun içinde hakikat karşısında ihtimam göstermeye sevk eden bir şeyler de var gibidir de. Varoluşun tekinsizliğini ve ehemiyetsizleştiriciliği ile ilgisi pek yokmuş gibi gözükse de. (Bunu kötülüğün değil de iyiliğin bir proje olduğu tezimiz üzerinden çıkarabiliriz) 

Mesnevideki her iki kahraman da kendilerini bir proje olarak kurma aşamasında Ömer'le karşılaşırlar, belki de buna hazır bir yapıları vardı. Bilgisizlikte ya da yanlış bir hayatta/anlayışta (tarihsellikte?) bir yerde takılmışlardı, Belki de Ömer'le karşılaşmaları bu takıldıkları noktayı aşmalarına, kendilerini bir proje olarak kurmalarına yardımcı oldu.

Burada teoriyi hatırlamakta fayda var :

Heidegger insanın, onun deyimiyle Dasein'in hakikikat karşısında  kendinin anlama imkanlarını açık tutmasını varoluşun anlamı olarak sunarken oldukça gerilere gidip incelikli bir analizde bulunur. En başta Dasein'in kendini dünyaya açımlamasını iki unsur üzerinden başlatır : Bulunuş ve anlama. (Varlık ve Zaman; Sh. 194). Bulunuşu Heidegger havf (korku) ve ihtimam başlıkları altında açıklar. Havf nesnesi, sebebi belli olmayan bir korkudur. Dasein'in dünyada olmanın tekinsizliğini, ehemiyetsizliğini (VZ.  Sh.197) sezmesinden doğar ve Dasein bu sayede kendisiyle karşılaşarak müstesna bir hale getirir. Bütün bunlar insana bir imkan olarak döner, imkan da bir proje olarak kendini ifade eder. "Varlık imkanı, Dasein'in hep bir şey uğruna var olduğu, yani fiilen var olduğu şeydir" (VZ. Sh.204) Basitleştirerek açıklamaya çalışırsak kendi haline dalmış, toplumun değerleri içinde yüzen, soru sormayan (VZ. Sh.7) insan kendini gerçekleştirmek gibi bir imkanı yoktur. İhtimam (ilgi ve itina ile yönelme) göstermek imkanlara açıklıktır, Bu anlamda bir arzuya meyletmekse tek bir imkana açıklık olduğundan, ve bu yüzden diğerlerine kapandığından sahih bir Dasein değildir. Varlığın kendini ifşa etmesi  diğer imkanlara açık olmak bütünü kavrama ile mümkün olur. Körlerin fili tarifini hatırlayalım.

*

MEVLÂNA'NIN PROJESİ : Peki, Heidegger'in felsefesinin imkanlarından da istifade ederek değerlendirirmeye çalışırsak Mevlâna'nın projesi ne olabilir? Proje derken neyi kast ediyoruz? 

Mevlâna'nın projesi, deyim yerindeyse bilincin/aklın/dikkatin bu yöneliminde uyanacak olan duygunun nefret değil de sevgi olması ile hakikate açıklıktır (1094). Nefret, öfke, şehvet vs. gibi uyanacak olumsuz duyguların aşk/sevgi gibi olumlu duygularla modifiye edilmesidir. Nefsle savaşta bu suretle pratik bir yol önermiş olur.  Burada bahse konu olan şey bitimsiz bir cezbe halinde neredeyse yarı sarhoş bir halde kendinden geçmiş bir yaşam değil.  Aşkın/sevginin onarıcı ve iyileştirici gücünü  bazen adalette, bazen anlamada, bazen dinlemede kendini bir eylem olarak; bir şeye yönelmiş olarak kendini ortaya koymada anlamak makul gözüküyor. Bu sayede hayatın içinde her şeye dağılırken, bu birbiriyle ilintisiz gözüken şeylerde ortak bir birlik yakalamak mümkün olabilir. Yani, varlığı olumlu duyguların rengiyle açmak, açımlamak belki de. İnsanın bunu yapabilmesi için bu duygu değişiklilerin öncelikle farkında olması gerekir. Yani içinde bulunduğu hale karşı uyanık olması, onu takip ediyor olması.Sevginin görünüşü karşılaştığı olaylarda  değişik biçimler alacaktır; bazen bir gülümseme/şükür bazen adil davranma, ya da bir hakkı teslim. Bunu herhalde en genel anlamıyla ihtimamın yöneliş tarzı olarak ifade etmek belki mümkündür, hakikati anlama açısında  barışı, birliği anlama (tevhid - Şaşı çırak hikayesi). Bu aynı zamanda insanın herkes-içinde olmaklığının bir sonucu. Hakikate açıklık konusunu daha evvel yazdım. Gereğinden fazla uzayan yazıyı daha fazla uzatmamak için girmiyorum.

 Bu noktada insan yalnız değildir. Diğer insanlarla birliktedir ve bir geleneğin/tarihselliğin içinden bakar. Ahlaki/dini/hukukî vs ilkeler dediğimizde de kuru ilkelerden bahsetmiyoruz.  Belli davranış setleriyle, pratikle, tecrübeyle uyanan ve sanırım ancak böyle canlı tutulabilecek bir tarihsellikten, pratikten, sürekli yeniden yorumlamadan bahsediyoruz.

Burada Mevlevîlikte olumlu dil kullanımının hatırlayalım, Fihi Ma Fih 'in 54. bölümünü, insanın kendini inşasınıan başkalarıyla birlikte nasıl mümkün olabileceğini anlatan bölümü de buna ekleyelim. İlerde dönmek üzere not edelim. 

***

Geçenlerde bir yabancı uzmanın bir sözü sosyal medyada oldukça sık paylaşıldı. Aklımda kaldığı kadarıyla uzman şöyle bir şey diyordu: "Bazıları Mevlâna'yı Heidegger üzeinden açıklamaya çalışıyor, Mevlâna varken niye Heidegger'i okuyayım". Bu okuma tarzı toplumları ve kültürü sabit kabul ediyor. Eğer her ikisi arasında bir benzerlik bulursa birini diğerini haklılaştırma için kullanıyor. İkisi de aynı gerçeğe ulaşmış, aynı şeyi bulmuş diyor. Bu yüzden diğerinin okunması artık ona fuzuli geliyor. Disiplinler arası okumada ve yorumda benzerlik aramadan öteye gitmeyen  bu çaba her seferinde,"Bak Heidegger de (/ ya da bir başkası) aynı şeyi söylüyor" ile neticeleniyor.  Bu biraz da felsefe, sosyolojinin nasıl çalıştığını bilmemekten kaynaklanıyor. Dönemine damga vurmuş felsefi akımların çoğu o dönemin belirli sorunlarına cevap olarak doğmuş ya da çağını açıklamada diğerlerinin önüne geçmiş akımlardır. Her dönemde, aynı ontolojik ve epistemolojik kabullerden hareket eden ekoller bu düşüncelerin üzerine yeni şeyler katarak, gittikçe derinleşerek ilerler. Platonun idealist epistemoloji anlayışı Descartes'te, Kant'ta yeniden şekil bulurken bu haliyle de kendi dönemlerinin bir sorununa cevap olur. Bu yüzden bugün Mesnevî'yi içinde bulunduğumuz çağın felsefesi üzerinden okumak hem dönemin sorunlarına bir cevap arayışı, hem de onun genel düşünce çerçevesi için kavramları elden geçirmek olacaktır. Yorumu yapan bu işin altından kalkabilir, kalkamaz ayrı mevzu. Eğer Mesnevî  bugün için bir şeyler söyleyecekse bugün için üretilmiş kavramlar üzerinden bunu yapabilir, bu kavramları üretmek ise bu tarz çalışmaların işi olacaktır. Bu sayede gelenek üzerine daha evvel yapılmamış yorumlar yapılabilir, denenmemiş fikirler denenebilir, gelenek farklı bir pencereden açımlanma imkanına kavuşur.



Dzeltilmedi, kontrol edilmedi


*Resim .:   
İstanbuldan gelen ünlü bir rahip ve Mevlana Karşılaştıklarında birbirlerine hürmet gösteriyorlar minyatürde Sevâkıb-ı Menâkıb'dan

18 Ekim 2017 Çarşamba

..

Kıyısına iliştim

Susup oturmak için

Geveze suskunluklar benimkisi

14 Temmuz 2017 Cuma

22




Hz. Mevlâna, Mesnevî'sinin 1920 no.lu beyitinden itibaren, Hz Ömer ile yaşlı çalgıcının hikayesini anlatmaya başlar. Bu kısa hikayede çengçinin canının Tanrı yardımıyla ve Hz. Ömer'in nasihatleriyle uyanışı anlatılır. (Okuduğumuz hikaye önceki hikayelerden Rum elçisi hikayesine benziyor. O hikayede de Hz. Ömer talibe çeşitli nasihatler veriyordu.)


*


1990. Âşık, arı duru şarabı kendisinden, kendiliğinden elde ederse orda akıl yiter gider.

Parça buçuk akıl, aşkı inkâr eder; gizli şeyleri bilir görünür ama böyledir bu.

Anlayışlıdır, bilgindir ama yok olmamıştır; melek bile yok olmadıkça şeytandır.

O, söz bakımından, iş bakımından bizim dostumuzdur ama hâl hükmüne gelince yok olur.


Bu iki beyit, sanıyorum Mesnevî'nin anahtar beyitlerinden biri. Bir çok şeyi birden tasnif ediyor. Aklı, söze(/dile) ve işe bağlıyor. Aşkın varlığını da bir hâl olarak aklın dışına, sözün ve dilin dışına çıkararak tanımlıyor. İki farklı varlık(?) alanı. (İki doğu, iki batı?)Bu bölüm olmasa ilerleyen beyitlerde akıl, söz, dil, nasihat değersizleşip dağılıp gidebilir. (Mesela 2160) (Ya da bir varlığın, paranın iki yüzünün farklı algılanması gibi (?))

1928 Duygu kulağı duymaz o nağmeleri; çünkü kötülükler yüzünden pislenmiştir duygu kulağı


Burada bizi çetin bir soru beklemekte: (Nefs ile savaşta) Kötülüğe karşı duruş (1928 ve 1993) hangi dünyaya ait? Daha evvel kötülükler yüzünden duygu kulağının kirlendiğini okumasak ya da burayı görmezden gelsek (1900-1904) aklın ve sözün dünyasını hakir görmemiz mümkündü. Bu sayede kötülükten kaçınma tezi (sadece?) ilahi, ezoterik, spirtürel (/insiyatik?) bir etkinin dışına taşınmış oluyor. Daha temkinli ve bütün üzerinden tutarlı bir yorum üzerinde durmaya çalışırsak şunu söyleyebiliriz: Görünürde tüm nasihatler sözün dünyasında. (Ve nasihatlerin neticesi iş (/ amel- ibadet değil, çünkü ibadetin nasihatle, muhakeme ile ilgisi yok- en fazla yapılması öğütlenebilir. Sonrası rutin)) O halde kötülüğe karşı koyuşta iş nasihatten, iyinin kötünün ayırdından başladığına göre önemli olan söz dünyası ve onun bulunduğu akıl dünyası. Gerçekte kötülüğe karşı koyuşa (ya da iyiliği emredişe) ait tüm silahlarımız akıl dünyasına mı ait? Peki hâl dünyasının lehine söylenecek bir şey yok mu? 

Galip Dede'nin "Hoşça bak zatına" sında insanın duygu dünyasını kötülükten sakındıran, iyiliğe yönlendiren bir yanı olduğuna işaret var. Ama burayı tanzimde iş, gene sözden başlıyor; tıpkı Hz. Ömer'in çengçiye tövbeyi de bırak demesi gibi. Çengçi bu nasihattan sonra işin ayırdına varıyor ve bir daha bunu düşünmeye gerek duymadan bunu bir hâle çevirmenin çabasına giriyor.

Peki can nedir? Aklın dışında oluşu onu kavramamızı, kelimeler yoluyla dile dökmemizi engelliyor. Fakat kendini ifade etmesinden, niteliklerinden - eksik olduğunu bilerek - bir şeyler söylemek yine de mümkün gibi. Eğer "Ayrılıklardan şikayet" eden can ise onun bir hafızasının olduğunu, dolayısıyla onun tarihsel bir kimliği olduğunu düşünebiliriz. En azından bu anı ve geçmişi var. Can, insanda hâlin kendini ifade edişi ile görünür hale geliyor. (?) Değişen ve ama bir devamlılığı da olan bir hâl bu. Sıfırdan başlamıyor, üstüne kata kata ilerliyor. Nasihat alıyor, huylarından vaz geçiyor ya da onları güzelleştiriyor, iyileştiriyor veyahut kötüleşiyor. 

Can ancak hâlin gözlenmesi ile kavranabiliyor. Ve ancak kendi hâlimiz bizim için birinci elden bilgi kaynağı. (Ne ararsan kendinde ara (?)) Başkalarının hâli ise beş duyumuzun gözlemleri ile sınırlı. 


Burada hâli bilinçsiz bir diyonizyak sarhoşluk gibi görmemek lâzım. Sırası gelince bakacağız; Hz. Ali hikayesi buna güzel bir örnektir diye düşünüyorum. Faklı bir bilinçten ve uyanıklıktan söz ediyoruz, ki içinde bir şekilde muhakeme işliyor. Canın uyanıklığı muhakemeyi kontrol ediyor, onu inceltiyor, yönlendiriyor. Deyim yerindeyse esas işletim sistemi o oluyor.

Talip için buradan basit bir yorum ilkesi çıkarmak mümkün sanırım; buna hatırlamada kolaylık olsun diye eksik yorum ilkesi diyelim. Söze ait, ahlaki bir yorumda her halükarda yorumun içinde duygu dünyasının eksikliğini bilme, o alanı da hatırlama. Bir hâlin içine yoğunlaştığında burada da ahlaki (/toplumsal) yorumun eksikliğini hissetme, oradaki hükmün ne olacağını düşünme.

İyilik, kötülüğe karşı duruş birinci yorumda Kant'ın ödev ahlakı ile açıklanabilir.  Olay, biz ve yapılması gerekenler var. Hâl ile birlikte mizacımız, kişiliğimiz, tarihselliğimiz bir bütün olarak işin içine giriyor ve iş değişiyor. (Gerçi ilk yorum için de yapılması gerekenler bir yorumu, yorum da tarihselliği gerekir diyenler çıkabilir.) Görev ahlakı "hiç olmazsa" olarak bir alt limiti oluşturabilir. İçinden gelmiyor ama işin hakkı bu gibi bir şey.

Nihayetinde ne yapmalıyız? Nasıl hüküm vermeliyiz? Nasıl davranmalıyız? soruları ile muhatap oluyoruz. 


*

Son olarak Hz. Ömer'in ihtiyar çalgıcıya yaptığı nasihata bir bakalım. Geçmişin pişmanlıkların, geleceğin isteklerini düşünmeyi bırak. Hatta tövbe etmekten tövbe et der. Hz. Ömer geçmişe ve geleceğe karşı bir çeşit kayıtsızlık önermektedir. Bu kayıtsızlık bana YKB'nın "rindlerin hayatı"nda bahsettiği belaya karşı kayıtsızlığı hatırlattı. Başlangıç olarak eğreti bir yorum olarak dünyanın talepleriyle belalarla, pişmanlıkla, isteklerle Tanrı'ya yönelme arasında bir seçim yapıp, dünyaya karşı kayıtsız olma hâlini canlı tutma diyelim.  Galiba üzerinde çok fazla bir şey bilmediğimiz rindin etrafında dolaşmak gerekecek. Mevlâna'nın bahsettiği aklın dışına taşan hâl alemini rindane bir kavrayışı anlamakla çözebileceğiz sanırım.


Rindlerin hayatı

-Halide Edib’e, sanatta ve fikirde ulvî varlığına derin hürmetle-

Ba’zan kader, gelen bora hâlinde, zorludur;
Dağlar nasıl bakarsa siyâh ufka öyle bak.
Ba’zan da cevreden nice bir âdem oğludur,
Görmek değil düşünmeğe bîgane kal!  Bırak!

Dindâr adam tevekkülü, rikkatle, herkese
İsâ’yı çarmıhında, uzaktan, hatırlatır.
Bir arslan esniyor gibi engin vakar ise
Rindin belâya karşı kayıdsızlığındadır.


YKB

*



Mevlâna'nın ilk beyitlerde Tanrı'nın ışığı ve erenlerin gücü üzerine söyledikleri genel tasavvufi söylemle paralellik içinde. Erenlerin Tanrı ışığıyla yapıp etmeleri üzerine olanlar. Bu  konuda Hz. Mevlâna'nın getirdiği örnekte ise hal dünyasının değişimi söz dünyasından, bir nasihatten, Hz Ömer'in çengçiye yaptığı nasihatten doğuyor. Sonuç spirtürel/ezoterik bir sonuç değil, irfani (?) bir anlayış değişikliği; tövbe etmekten cayış, nedenini niçini idrak ederek bir uyanma hali gibi  bir kavrayış/anlayış (bahsedilen diriliş gibi?). Tüm zamanlar için mi? İkili cevap makul: Eylem için hayır, kavrayış için evet. Unutup pişmanlık duyabilir ama daha sonra kavrayışı hatırlayıp kendini toparlayabilir. Buradan bir kesinlik çıkarmamak, genellikle demek, insanın olumsallığına (faniliğine); Tanrı'nın gücüne/inayetine işaret olacağından yerinde. 






Resim:  Mevlana'nın Şems-î Tebrizî ile Konya'da buluşması. Topkapı Sarayı Müzesi, Istanbul


Not : Yazıya ek




Akıl nefis zıtlığı, aklın işe bağlanması - hepsi bir beyitte. 
Geçenlerde https://www.facebook.com/mevlanafoundation/photos/a.1293047534088289.1073741831.1062925303767181/1561198470606526/?type=3&theater adresinde (21.7.2017 de tesadüfen) paylaşılmış. 16 no.lu yazıda bu beyiti yorumlamayı denemiştim, ama bu ayrıntıyı görememişim
l