24 Eylül 2016 Cumartesi

9





" 5 Ben her toplulukta ağladım, inledim; iyi hallilerle de eş oldum, kötü hallilerle de.

Herkes, kendi zannınca dost oldu bana; içimdeki sırlarımıysa kimse aramadı"


Tasavvuf üzerine, Mesnevi üzerine yorum yaparken hep kendi zannımız üzerinden yorum yapıyoruz. Kendi ihtiyaçlarımız üzerinden okuyoruz onu. Belki çok alakasız yorumlarda da bulunuyoruz. Ama, bu bir yanlış değil, mecburiyet. Okumaya mecburen kendi bildiklerimizden, yaşadıklarımızdan, ufkumuzdan başlıyoruz - elimizden gelen bu. Fakat bu sayede de tasavvufun bugüne söyleyebileceği mümkün şeyleri bulabilme imkanına kapı aralamış oluyoruz. Ancak bu serbest yorum tarzıyla söylenebilmesi mümkün yeni şeyler ortaya çıkabilir. Hiç bir şey olmasa,  en azından eleştiriye açık bir çaba ile ne söylenemiyecekse o tespit edilir, bir sınır oluşur.

Mevlana bizi en başta uyarıyor, "Anladığını düşündüklerin var ya, benim derdim o değil" diyor. Arkasından sözü kesmemesi. uzun bir anlatıya başlaması, üstü örtülü de olsa, bize anlama gayretine devam demek sanırım. 

Zan nasıl aşılır? Herhalde önce onun farkına vararak, sonra zannı tanımlayarak, sınırlarını çizerek. Bu ise bir kendine dönüştür bir yerde. 
O zaman zannı tahlil etmek, zayıflıklarını görmek mümkün olur. 

Zan üzerinden bir davranış seti geliştirmek üzerinde düşünmekle mümkün, görmezden gelmekle değil.

Kısaca, "Herkes kendi zannınca anladı" ifadesi beni okuyanlar kendi gerçeklerine göre anladı demekte. Anladığınıza dönüp bir daha bakın, önce kendi zannızı farkedin sonra onu kurup temellendirin ki onu aşabilecek, sorgulayabilecek gücünüz,  zemininiz olsun demekte. Bu gereğinden fazla geniş bir yorum olarak görülebilir, ama dar bir yorum da şikayetten öteye gitmeyecekir. Oysa biz onun bu kitabı okuyanı iyi yönde değiştirmek, onlara nasihat vermek için yazdığını en baştan kabul ediyoruz, şikayet olsun diye değil.  

Zanda bizi biz yapan şeyler mevcut. Düşünceden ibaret insan bakışını değiştirmekle insanın değişimi de başlayacaktır - iyi ya da kötü. 

**

Zannın adı kötüye çıkmış, Zan deyince ilk akla gelen hep sui zan, ama bir de hüsnü zan var. Zan sanılan bir şeye inancı içeriyor, gerekçelenemeyen ya da gerekçesi açıkça zayıf olan bilgi. Zan, gerekçeleme sorunu olan bilgi, kanaat. Bu yüzden zanna dayanılarak verilen hüküm sorunlu. Zan, gerekçeyle doyurulmamış, teskin olmamış bir inancı barındırıyor bağrında. 

Aristonun bilgi tanımına geri dönersek, yani gerekçelendirilmiş doğru inanaca, sui zanda inancı sağlayan gerekçe özensiz, gelişi güzel seçilmiş ya da bir çıkara hizmet etmek için maksatlı seçilmiş; hüsnü zanda ise iyi, güzel yorum için tevil edilmiş. 

*

930 "Halkın canları da el ayak sahibi olmadan önce vefadan safaya uçup duruyordu.

* İnin buyruğuyla bağlandılar mı, öfkeye, hırsa, kanaate hapsolup gittiler."

Bu beyti, beyitin sonundaki "kanaat" için alıntıladım. Buradaki kanaatin iki anlamı olabilir biri kanaat etmek, diğeri kanaat sahibi olmak. Öfke ve hırsa sahip olmaktan sonra geldiği için olumlu bir anlama sahip kanaat etmek değilde kanaat sahibi olmak olduğunu kabul etmek bana doğru geldi. Bir üçüncü anlamı aklıma gelmedi.

Kanaat sahibi olmayı öfkeye ve hırsa kapılmak kadar kötü yapan şey ne olabilir? Kanaat üzerinden verilen hüküm ve bu hükme dayanarak yapılan eylem? 

Eğer böyleyse burada da kanaati sorunlu yapan şey gerekçeleme olacaktır. 8. postta doxa için yazılanlara dönebiliriz. Ve zan için yukarıdaki yorumda yazdıklarımız burada da tekrar edilebiliriz.

Kısa bir notla kapatalım: zan da, kanaat de akıl içinde açılır, akılla aşılır. Akıl deyince tüyleri diken diken olanlar için not alalım.

12 Eylül 2016 Pazartesi

8



"664 Elif'ten Ye'e kadar harflerin şekilleri nasıl birbirine aykırıysa o tomarlardaki yazılan buyruklar da birbirine aykırıydı."

Düzenbaz vezir hikayesinin başında oldukça güzel bir hikaye vardır;   Peygamberler arasında bir fark olmadığını anlatmak üzere kurgulanmış Şaşı Çırak hikayesi. Hikaye tevhid kavramı üzerindir. Okumayanın okuma keyfini bozmamak için hikayeye girmiyorum. Vezir hikayesinin, pek çok detaya, farklı yollara, başka başka mevzulara girse de sonuçta ana teması tevhittir. Bu kısa giriş sanki bize hikayenin büyüsünde kaybolmamak için verilmiş bir anahtar gibidir.

**

Manalarda birlik 680 sonrası

"686 Mânâlarda bölüm,sayı yoktur; mânâlarda ayırd ediş, tek tek sayış olmaz.

Dostun dostlarla birleşmesi hoştur; sen manâ eteğini tut; görünüş inatçıdır baş çeker.

İnatçı görünüş eziyetlerle erit gitsin de onun altında defineye benzeyen birliği seyret.
Sen eritmezsen onun yardımları zati eritir onu; hay gönlüm kulu kölesi olsun onun."

686 no'lu beyitte geçen bölüm ve sayış üzerinde durmaya çalışalım.

Eşyayı tanıyışımız Mevlâna'nın "bölüm" diye isimlendirdiği sınıflandırmalar üzerinden. Bir evvelki beyitte somut örnekler vermiş " Sen istersen yüz tane elma, yüz tane armut say; sıktın mı, yüz kalmaz, bir olur gider"

Burada biraz geniş bir yorumla kendimizi tümeller- tekiller tartışmasının içinde bulabiliriz. Fakat oraya girmeden Platon ve Aristo'nun eşyayı/şeyleri kavrayışımız ile ilgi söylediklerine bakmak ve bir benzerlik olup olmadığını düşünmek ilgi çekici olabilir. İslam düşüncesine hiç de yabancı olmayan bu iki düşünürün izlerini - eğer varsa- görmek şaşırtıcı olmayacaktır.

Platon evrende var olanlardaki sürekli değişimlerden yola çıkar, bu değişim yüzünden onlar hakkında doğru, tutarlı bir bilgiye sahip olamayacağızı ileri sürer. Bu çeşit bilgiyi algılarımızla sahip olduğumuz tek tek şeylerin/objelerin bilgisi olarak, tikeller bilgisi olarak kabul edip bunları sanı/kanı (doxa) olarak isimlendiriyor. Platon doxanın karşısında gördüğümümüz şeylerin dışında bir varlık alanı daha kabul eder. Bu alan tümellerin/ideaların alanıdır. Tümeller/idealar algı yoluyla değil akıl yoluyla elde edilir. Bu alan var olanların onları onlar yapan tözlerinin alanıdır. Örneğin evimizde beslediğimiz Nohut adlı kedi canlı bir kedidir ve canlılar kategorsi içindedir. Biz tek tek bütün kedilere farklı isimler vermeyiz. Kedilerin onları kediler grubuna dahil eden bir kedi-lik özellikleri vardır. Biz varlıkları gruplar, türler altında zihnimizde ayrıştırırız. Örneğin, var olan bütün bardakları bardak adı altında toplamadığımızı onların her birine farklı farklı isimler verdiğimizi düşünelim. O zaman onları bir araya getiren bir bardak-lık özelliğinden de bahsedemeyecektik ve sonsuz sayıda isme sahip olacaktık. İşte Platon bilginin ancak tümeller, değişmeyen özler seviyesinde mümkün olacağını düşünmekte. Tüm bardakları bardak yapan bir bardak-lık özelliğinin olduğu alanın (epistemenin) bilgisine sahip olmakla değişmeyen bir bilgiye sahip olunacağını kabul eder. Konuyla ilgili daha detaylı bilgi için :   http://arsivde.blogspot.com.tr/2016/09/platon-ve-aristotelesin-felsefelerinde.html

Platon bu ayrımı niye yapma ihtiyacı duyuyor?  Bilgide "insanın ölçü olduğunu" düşünen, insani değerlerde rölativizme kayan sofistlere karşı değişmeyen, sabit bir bilginin mümkün olduğunu göstermek için. Bu bilgiye en çok etikte - adalet, cesaret, doğruluk gibi kavramaların neliğini düşünürken ihtiyaç duyar. Bu sayede bu kavramlarda keyfiliğin yolunu kapatıp, herkes için ortak kabul edilebilir bir zemini mümkün kılmaya çalışır. Platon, (/Sokrates) aynı hukuk, etik kabullerle bir arada yaşayabilen bir toplumun mümkün olacağını düşünür. Herkesin kendi kuralını koyduğu bir toplumda keyfilikten başka bir şey mümkün olmaz.  

Beyite dönersek Mevlana'nın doxa/kanı üzerine Platon'la benzer  düşüncelere sahip olduğunu söyleyebiliriz. Hatta insanın bakışını algılar dünyasında tutanın manalar dünyasına dönmesini engelleyenlerden birinin nefs olduğunu (diğeri belki bilgisizlik) söylersek yorumu çok mu zorlamış oluruz emin değilim, Belki evvelki notlardan aynı hikaye içinde nefisle ilgili yazılanlardan bunun için de destekleyici bir argüman bulunabilir.

Mevlana somut örnekler üzeriden gidiyor. Şaşı Çırak hikayesinde Peygamberlerin birliğinden, on iki beye verilen tomarlarda birbirine zıt görünen kavramlardan örnekler veriyor. En son " Sen istersen yüz tane elma, yüz tane armut say; sıktın mı, yüz kalmaz, bir olur gider" örneğini veriyor. Okuyanı, zıt görünen şeylerin arkasında, onların üzerinde- onların görünürdeki zıtlığını gideren bir mananın olduğunu anlamaya yöneltiyor. Örneğin farklı milletlere/ırklara gelen Peygamberlerin hepsi sonunda Allah'ın peygamberleri olmak bakımından birdir. Farklı ibadetler, kabuller farklı zamanlarda ve durumlarda Allah'ın kullarına önerdiği emirler olarak birdir. İş bu yeri, zamanı bulma işidir. Tıpkı yüz elmanın bir arada sıkıldığında  bir olacağı gibi.

Verdiği örnekler sonuçları açısından insanın ayaklarını yerden kesen sonuçlar doğurmuyor. Daha derin, daha barışçıl, en başta sözünü ettiği ( ilk 18 ve takip eden 20 beyit) kalenderliği,  kanaatkarlığı vad ediyor.  Bu yolda talep edilen bilgi kesinliğin, rölatizivmin dışında bir bilgi.

Burada dikkate değer bir başka konu ise 688 beyitin insanın bunu tek başına yapabilme yetisine sahip olduğunu söyleyip insanı bu konuda çabaya sevk etmesi. Tanrı yardıma da insan  tek başına yapamazsa bunu başaramazsa destek olarak dışarda bırakmıyor. (Cebriye, kaderiye tartışmaları için de not)   

Bu beyitlerden sonra (689 dan sonra), eğer yanlış anlamadıysam nefis bir Kalu Bela resmi çizer ve sözü yanlış anlaşılmaktan çekindiği için kısa keser. Bu yüzden ben de hiç girmiyorum.

25 Ağustos 2016 Perşembe

..



 Kökünden  boşalmış zincirlerimizle

Sırtımızda bin yıllık denklerle

İnce bir buz üzerinden geçiyoruz

Bir çorak ufuktan

Bir başka çorak ufka göçüyoruz

ya da

İnce bir buz üzerinden geçiyoruz

Kökünden  boşalmış zincirlerimizle

Sırtımızda bin yıllık denkler


Bir çorak ufuktan

Bir başka çorak ufka göçüyoruz










18 Ağustos 2016 Perşembe

7




Vezirin  müritleri huzurdan sürmesi başlığı altında vezire kulak verelim :

570 Aşağılık duygunun kulağına pamuk tıkayın; gözlerinizden duygu bağını çözün.

Can kulağının pamuğu, baş kulağıdır; bu baş kulağı sağır olmadıkça can kulağı sağırdır.

*Duygusuz kalın; kulaksız, düşüncesiz bir hale gelin de “Geriye dön” sözünü duyun.

Uyanıklık dedikodusunda kaldıkça rûyadaki konuşmadan nasıl bir koku alabilirsiniz?

Bizim sözümüz de, işimiz de dışarıda yürümektir; can yürüyüşüyse göklerin üstünde olur.

Duygu, kuruluğu, karayı gördü; çünkü karadan doğmuştu o; can İsâ’sıysa ayağını denize bastı.

Şu kuru beden karada gezebilir; canın gezişiyse denizin ta göbeğine ayak basarak olur.

Ömür, kimi dağlara tırmanarak, kimi denizleri geçerek, kimi ovalar aşarak karada geçip gittikten sonra.

Âb-ı Hayât’ı nerden bulacaksın; denizin dalgalarını nerden yaracaksın?

Toprağın dalgası bizim vehmimizdir, anlayışımızdır, düşüncemizdir; denizin dalgasıysa kendinden geçiştir, sarhoş oluştur, yokluktur.

Sen bu sarhoşlukta kaldıkça o sarhoşluktan uzaksın; bundan sarhoş oldukça o kadehe karşı kör kesilirsin sen (*)

Mevlâna Vezirin ağzından ikili bir ayrıma gider. Yeni- Platonculuktan aşina olduğumuz bu ayrım, duyular dünyası ile algılanan bir dünya ve duyular ötesi/ transantaldal/ aşkın  bir dünyanın varlığı anlayışıdır. İdealist ayrımda  iki farklı dünyanın ilki karayla, ikincisi de denizle sembolize edilir. İki dünyadan birinde oluşun diğerine kör oluş olduğunu söylerken, canın hedefinin deniz olduğunu belirtir 

İlk dikkati çeken beyit;


Duygu, kuruluğu, karayı gördü; çünkü karadan doğmuştu o; can İsâ’sıysa ayağını denize bastı. *


Bir düzeltme yapalım öncelikle. Duygu değil de duyu olmalı. Duygudan kastın duyu organlarıyla algılanan olması daha makul gözüküyor. 

Yukarıdaki beyitlerde duyuya kronolojik olarak bir öncelik veriliyor. Beyitlerden edinilen genel izlenim insanın karada, duyu dünyasında doğduğu; sonra imkan bulabilirse, suya, asıl yurdu olan aşkınlığa ayak bastığıdır. Buradan (başlangıçta duyu olmasından) bir tabula rasa çıkarmak zorlama olacaktır, ama silik de olsa bir imadan söz etmek mümkündür. Bu hükmü vermekten bizi alıkoyan bir başka konu ise, anımsama tezine yatkınlığın  -eserin bütününde- daha kuvvetli olduğu yönündeki kanaatimizdir. Ek olarak buna şöyle bir itirazda da bulunulabilir; her ikisinin doğuşunun farklı olduğu, canın kalu bela zamanında var olabileceği söylenebilir. Şimdilik iki görüşü de not edip geçelim.


Bu bölüm niçin önemli? Mevlana'nın burada bir kozmoloji tasarımı yapması açısından önemli. Bu tarz tasarımlara Mesnevi'de genelde pek yer vermez.


Tasarımda yukarıdan aşağıya bir hiyerarşinin olmaması, tersine karadan denize doğru – aşağıdan yukarı bir akışa yer verilmesi açısından ilgi çekici. Şimdilik yoruma girmeden bunu da tespit edip geçelim.  

Hz. Mevlana'nın orijinal yanlarından birisi kendi fikrini bir düzenbazın, sahtekarın ağzından bile duyurabiliyor olması. Bunu da bizi vezirlerle müritlerinin diyaloğunda verir.Yine de burada teori düzenbazdan - uygulamanın, pratiğin, istisnanın müritlerden gelmesi müritlere bir parça üstünlük sağlayabilir. Henüz bu diyaloğa diyalektik diyalog diyemeyiz sanırım. Çünkü, müritler tarafından yapılan itiraz, konunun aslına temeline yapılmış bir itiraz değil; uygulamasına, nasılına yapılmış bir itiraz Bu sayede, iki tarafında esasta uzlaşmış olmasıyla biz Mevlâna’nın görüşünün de bu olduğunu düşünürüz. Diyalog, temel tezinde bir değişme olmadan, karşı iddia gelmeden sona erer. 
Müritler, Vezirin tasarımını/tezini diyalogda nasıl gerçekleşebileceği sorununa çevirerek onu onaylarlar. Daha sonra karşılaşacağımız diyaloglar, karşıtlıklar/zıtlıklar üzerinden düşüncenin ilerletilmesini ve derinleşmesini sağlayacak Sokratik diyaloglar olarak karşımıza çıkacaklar. 


Tez ve antitez gerçeğin farklı yüzleri. Meşhur körlerin filleri tanımlaması metaforunda herkes fillere dokunur. Herkesin tarifi bir şekilde doğru, ama eksik bütünün bir bölümünün ifadesidir.


Bu bölümün bize söylediği bir diğer şey de, Hz. Mevlâna'nın çağın felsefi tartışmalarından haberdar olduğudur. Kendi sisteminde rahatça kullanacak kadar septiğin (552) ne olduğunu biliyor. Duyular dünyası, ideler dünyası kavramalarına bir kozmoloji tasarımı yapabilecek kadar da hakim.


* Bir dostun katkısı : "İnsanın duyular dünyasında oluşu onun sosyolojik bir varlık oluşundan. Toplum içinde iyi ya da kötü yönde sosyalizasyona dikkat etmek gerek" 8.9.2016

9 Ağustos 2016 Salı

6




DAR KAPI

536 Anlayışı, hatırı keskinleştirmekle Tanrı’ya yol bulunmaz; pâdişahın lûtfu ancak kırılmış, dökülmüş gönülleri alır katına.

Bir önceki post’ta yer alan ikinci metafor için açıklama; beyitlerin arasına bir yere sıkışmış bir yerden geldi. Altını çizelim.  

Gene Mûsâ ile Çoban’ın hikayesi sanki bu beyit için yazılmış. (2. Cilt -1721/1878)

Kırık bir gönül aralık, dar bir kapı gibi.

Sahabelerin kılıkırk yaran nefis sorgulamalarıyla beraber düşündüğümüzde, anlayışın ve hatırın kekinleştirilmesini sıfırlamayan, orada taban bulan daha geniş bir yorumun bir yüzü sanırım.

Ahlaki/İnsanî bir yorumda, bütünden sapmamak için göz önünde tutulması, bütün içinde yorumlanması gereken bir beyit. Ezoterizme buradan bir kapı açmak isteyenler için de bütünü zedelemeden bir karşı yorumu yapıp geçmek gerekecek.

Kırık bir gönül, bir başka dünya ilminin tahsilinin neticesi; sabrın, tevazunun, haklıyken kenara çekilmenin, kimseyi ezmeden geçmenin; ezcümle insan gibi davranmanın ilminin.  Sıradan, rastgele bir hâlin görünüşü değildir. Sakınmaktan, nefsin dizginlerine asılmaktan da farklı. Bazen dışarıda kırılacak, dökülecek şeyi içeriye alma işi.

Ama çoğu zaman şartlar kendiliğinden oluşur gönül hiç beklenmedik bir anda kırılır. Çoğu zaman bir insiyatif almak, uyanık olmak da mümkün olmayabilir.

Öyleyse gönül kırıklığını, anlayış keskinliğine üstün kılan şey nedir? Kesin bir şey söylemek zor, anlamak için ihtimaller çerçevesinde fikir yürütebiliriz sadece.

Bir yorum şöyle olabilir; gönlü kırılmış insan başına geleni rızayla kabullenip sırtlamış, sendelememiştir. Ayırıcı özelliği isyan etmemiş olmasıdır. Pasif bir kabulleniş olsa da, Musa ve Çobanın hikayesindeki gibi, içinde rızayı barındırmasıyla ilahi lûtfa hak kazanır. Her şeye rağmen rızada kalabilen için bu ayrıcalık yapılmış olabilir.

Anlayış ve hatır keskinliğinde ise olanı olduğu gibi kavrama var, olana hakkını verme. İçsel bir değişiklik yok çoğunlukla.

Bir diğer yorum 1765. Beyitten çıkarılabilir sanırım.

“A Mûsâ, edep bilenler başkadır; canı, gönlü yananlar başka”

Anlayış ve hatır keskinliğini edep olarak alabilir miyiz? Edebin bir uyanıklığa, bilince, ihtimama işaret ettiğini kabul edersek, evet.
Fakat gönül kırıklığı ile canı, gönlü yananları bir kabul edebilmek için oldukça dikkatli ve ince bir yoruma gerek var. Bu yorumu da ileriye bırakalım.

Düzenbaz vezirin hikayesi kendi içinde bir çok sürprizle dolu, oldukça zengin bir hikaye. 

** 

Not : . Tahir ül Mevlevi şerhinde de hâtır olarak geçiyor. TDK da "1. isim Düşünme, akılda tutma, hafıza, zihin, akıl, yâd" olarak açıklamış. Bunu anlayış ve düşünme olarak almak mantıklı gibi geliyor. Zira diğerlerini keşkinleştirmeyle beraber düşünmek zor gibi duruyor.


17 Temmuz 2016 Pazar

5




NEDENSELLİK?

Mesnevî 'nin 129. sayfadan itibaren, taassubu yüzünden Hristiyanları öldüren, onlara eziyet eden Yahudi padişahının hikayesi anlatılmaya başlanır. Aslında bu hikayenin kahramanı padişah değil, düzenbaz veziridir. Düzenbaz vezirin Hristiyanları kandırmak için yaptıkları anlatılırken, hikaye bir yerde kesilir ve birbirinden ilginç iki metafora yer verilir.

Biz şu ambara buğday yığmadayız; Derken yığılmış, toplanmış buğdayı yitirip gitmedeyiz

Aklımızı başımıza alıp hiç düşünmüyoruz ki buğdayın eksilmesi farenin yüzünden.

380 Fare ambarımız deleli, ambarımız, onun düzeniyle yıkılıp gitmiş.

A benim canım, önce farenin zararını gider de ondan sonra buğdayı yığmaya giriş.

* O gönüllere gönül kesilenin haberlerinden birini duy; hani "Namaz anca gönül huzuruyla tamamlanır" der.

Ambarsa hırsız bir fare yoksa, peki, kırk yıllık kulluk buğdayı nerde, hani?

Her günün parça parça meydana gelen gerçekliği, neden ambarımızda toplanmıyor?

Çakmak taşından bir çok kıvılcımlar sıçradı; o yanmış yakılmış gönül hepsini de kabullendi.

Fakat karanlıkta gizlenmiş bir hırsız var ki o kıvılcımlara parmak basmada.

Gökyüzünde bir ışık bile parlamasın diye o kıvılcımları söndürmede.

Yardımların bizimle oldukça o aşağılık hırsızdan korkarmıyız hiç? AG

*

İç içe geçmiş iki metafor: Kulluk ambarını gizlice yağmalayan fare, önümüzü aydınlatacak olan ışığı söndüren bir gizli el.


İlk benzetme bir öğüdü içerir; eğer fareyi uzaklaştırırsanız maksadınıza ulaşırsınız diyecek gibidir. Ama tam bu denecekken, iş bir nedensellikle sonuçlanacaken Mevlâna durur ve ikinci benzetmeye geçer. Bu sefer başarıda Yaradan’ın yardımına işaret eder. Tek başına okunduğunda her ikisi de oldukça soyut iki öğüt. Bir yanda insanın emeği var, diğer yanda Tanrı'nın inayeti. Çelişik mi?

*
İşe ilk hikayeden başlayalım.

Kulluğu kemirip tüketen Fare neyi sembolize eder?

Dikkatli okuyucu bir, iki sayfa evvelki beyitleri hatırlayacaktır. Geriye gidip, şu beyitlere bakalım :

367 * İşte bunun için kimi Sahâbe, Peygamber'den azgın nefsin düzenlerini öğrenmek isterdi.

Nefis, ibadetlere, öz temizliğine, gizli garezlerden neler katar diye sorarlardı.


Ondan, kulluğun üstünlüğünü aramazlardı; görünen ayıp nedir, onu söyle derlerdi, onu araştırırlardı. AG.

İkinci beyitteki öz temizliği ilginç bir kavram, altını çizmek lazım.  
( 364 - Nefis,ibadetler ve ruhî ihlaslara ne  gibi fasit ve gizli garazlar karıştırır, diye sorarlardı.TM. )
Buradan çıkarabileceğimiz basit ve net sonuçlar var; öz temizliği sabit bir şey değildir ve insanın kurtuluşu ile hakikatı kavrayabilmesi için hayati bir öneme sahiptir. Öz temizliği nefsin yanlışlarıyla kirlenebilmekte, insanın doğruyu yanlıştan ayırma melekesi zarar görmekte, iç huzuru kaçabilmektedir. Özetle, kötü huyun, dolayısıyla kötü eylemin insanı yoldan alıkoyan bir niteliği var.

Nefisle mücadele bir yerde insanın elindedir. insanın kendi ufkundan baktığında görebildiği ve elinden gelen kısmına işaret eder bu ilk metafor. (Burada akla gelen şu ayeti not etmeden geçmeyelim; Abdülbaki Gölpınarlı Çev. : 53/NECM-39: Ve gerçekten de insan, ancak çalıştığını elde eder.)

Başa dönersek öz temizliği ne olabilir? Öz temizliği dendiğinde ne anlamalıyız? Örneklerden yola çıkılarak verilen tanımlar hep eksik tanımlar olsa da, biraz erken ve eğreti bir tanım vermeyi deneyelim : Öfkesini yenmeye çalışan, kibriyle mücadele eden, huylarını güzelleştirmeye çalışan insan özünü temizlemeye çalışan insandır diyelim.

Öz temizliği bu anlamda kendi eylemine ve haline dönük uyanık bir bilinci de gerektiriyor. Bu bilinç aynı zamanda yaptığı ve yapacağı eylemleri tartacak, eski tecrübelerinden sonuç çıkaracak, yeni normlar inşa edecek bir akla da sahip olabilmeli.  3734 no'lu beyitten itibaren anlatılan Hz. Ali kıssası bu konuyla ilgilidir. Batıda kendilik bilinci üzerine Michel Foucault’nun Doğruyu Söylemek adındaki incelemesi gene burada anılabilir.

Ne için?

Hikayede düzenbaz vezirin hilelerini bir kısım Hristiyanlar fark eder ve ondan uzak dururlar.  Mevlâna vezirin hilelerini anlayanlar ya da sezenler ile onu fark etmeyenler arasındaki farkı anlatmak isterken bunun sebebini bu iki metaforla açıklama yoluna gider.

Hikayenin konusu Hristiyanların vezirin hilelerine kanması üzerinedir. Bu iki metaforu bu bağlamda ele almak onu daha anlaşılır kılabilir. Yine de eski eserlerde bu gibi metaforların bambaşka yerlerde kullanılabildiğine, bağımsız bir şekilde bir anlam ifade edebildiklerine de rastlıyoruz.

Sonuç olarak, eğer insan daha gayretli olsa, ambarda fareyi engellese kulluk buğdayı ile dolu bir ambara sahip olacaktı bu da onu yanılmakatan koruyacaktı.

*

Buraya kadar incelediğimi bakış insan ufkundan bakıştır. Oysa konunun bir başka yönü de vardır, Tanrının eylemin sınır koyamama, kader, kaza. Hikayede bir yargı vermeden ikinci metofora, (Tanrı'nın inayetine) geçilerek bir belirsizlik yaratılmıştır. Bu belirsizlik kanımca şu şekilde aşılabilir:  Konuyu "ya o ya bu" ile değil, "hem o hem bu"nun bütünlüğü ile anlayabiliriz. Çünkü, insanın farkındalığı ikisini birden anlamaya yönelik olmalı. Bu ikisi birden mümkün olmadığı için düşünce diyalektik bir yol izler, bütünü sezgi yoluyla kavrar.   Bu ise zamanla bir kavrayış tecrübesi yaratacak bir praksis olacaktır.


İnsanın elinde olan nefsini güzelleştirme çabası ve Tanrı yardımının umududur. Kurtulmuşluğunun ise bir garantisi hiç bir zaman yoktur, olmayacaktır.

Kritik soru, yeteri kadar odunun ya da bonusun ateşi garantileyip garantilemediğidir. Odun ateş için gerek koşuldur ama aynı zamanda yeter koşul mudur? Yeter koşul cevabına evet diyenler bir mekanizme, Tanrıyı bir işe zorlamaya kapı aralarlar diye düşünüyorum.Kanaatim sadece gerek koşulu kabul ederek determinizme istisnalar kapısını aralık tutmaktır. Bu üstü kapalı determinizm tartışmasında çeşitli istisnalarla karşımıza çıkacaktır. Tabii istisnaların da istisnası vardır. Fakat sanırım şimdilik bu iki metafor üzerinden bu konu hakkında kabaca söylenebilecekler bunlardır efendim. 


28 Haziran 2016 Salı

4





                            * Resim Semazen.net'ten

KIYAS

Mesnevî'nin ikinci hikayesinde Mevlâna kıyas bahsine devam eder. Bu kısa hikayenin tamamının kıyasa ayrılmış olması, onun bu konuya ne kadar önem verdiğinin bir göstergesi sanırım. Bu bölümde mevzu, Mevlâna'nın adeti olduğu üzere, laf lafı açıp başka hikayelere doğru ilerleyip dağılmıyor; bunun yerine konuya alabildiğince odaklanıyor. 


Daha evvelki okumalarımda kıyası mantığın bir elemanı olarak düşünmüştüm. Bu okumadaysa bunun daha farklı ve derin bir anlama işaret edebileceğini düşünüyorum.

Kıyas kısaca bir konuyu başka bir konuya benzetip anlama gayreti, analoji. Literatürde kullanıldığı haliyle bir konuyu Kuran ve Hadislerden benzerlikler kurarak anlama, sorunu benzerlikler üzerinden çözme. Fakat kitabın sıradan dervişlere ve sıradan okura yönelik olması, çoğunlukla gündelik hayat üzerine eğilmesi bize burada bu kıyasdan bahsedilmediğini düşündürüyor. Nitekim, ilk hikayedeki kıyas uyarısı hikmeti anlama konusunda acele hüküm vermekle ilgiliydi.


Mevlâna kıyas yöntemini niçin eleştirme ihtiyacı hisseder? 


Mevlâna, hikayeden anlaşıldığı kadarıyla, insanın anlama ve yorumlama yetisinin sınırlı; tabiatının ise aceleci ve inatçı olduğunu düşünmekte. Ona göre, insan bu şartlar altında çoğu zaman kıyas yoluyla doğru karar veremez. Kıyas eleştirisi bu noktada bir yanıyla insanın bilişsel yetilerinin sorgulandığı bir eleştiriye dönüşür. 


       
 İki çeşit arı da bir çiçeği emdi, fakat bundan zehir peydahlandı, öbüründen bal.

270  İki çeşit ceylân da ot otladı, su içti; birinden fışkı meydana geldi, öbüründen halis misk.


        İki çeşit kamış da bir sudan kandı, fakat biri bomboş, öbürüyse şekerle dolu. (AG  Cilt 1)


Beyitlerden anlaşıldığı üzere, algılarımızla edindiğimiz bilgiyle hakikat karşısında aciziz.  Bu konuda bilişsel yeteneklerimiz yetersiz. Tüm canlılar için böyle mi? Hayır. Güncel bir örnek, Karatay hocanın pek sevdiği bir örnek-  elmadaki kurt hangi elmanın zehirsiz olduğunu biliyor. Ya da hepimiz belgesellerde izlemişizdir bazı hayvanlar suyun zehirli olduğunu anlayıp, çok susamış olsa da içmiyor.

Mevlâna'nın insanın bilişsel yetilerine yönelttiği bu eleştiri Kant'ın insanı merkeze alan ve onun algısının, bilişsel yetenekleriyle sınırlı olduğunu belirttiği bilgi anlayışına çok benzer.

Kant'ın bahsettiği sınırlar insan olmayla, insan türüyle ilgili. Mevlâna'da ise hakikati kavrama açısından sınır, insan (tür olarak/fani) olmanın yanında kendini geliştirmişliğin, kişisel yeteneklerin, tarih/kültür içinde oluşun ve tabi ilahi tevecühün de etkisinde.  Yani salt insan türü olarak yetersizlikleri değil kişisel yetersizlikleri veya yeterlilikleri de dikkate alıyor. Yoksunlukların yanında yeterlilikleri de hesaba katıyor. Bu da, hakikati anlamada insani ve bireysel gelişime açık bir kapı bırakıyor, imkan tanıyor. 


Kant'ta da Mevlana'da da insan dünyada bilgiyi kendi sınırlı yetenekleri ile kendi ufkundan elde eder. Bu bilgi anlayışının farklı bir ontolojiye* denk düştüğünü de not edip geçelim.



Bu noktada Mevlâna Kant'ta bulunmayan bir şeyi gündeme getirir: İnsan tabiatı


282 İnanmayanlar, inatta maymun huyludurlar; huy, adamın içinde bir âfetdir.


       İnsan ne yaparsa maymun da insandan görür, onu yapar. (AG)


Bu iki beyitten anlama ve yorum için iki kötü huyu çıkarabiliriz: inatçılık ve taklit. Her ikisi de düşünmeyen, acele karar veren, ezberinden vaz geçemeyen insan tipine işaret etmekte. Geleneğin izini sürmek için, burada Şems'in şeyhleri nakil yüzünden azarladığı o meşhur menkıbeyi hatırlayalım. 

Kant ve Mevlâna aynı soruyu soruyor: neyi, nasıl bilebiliriz? Kant bunu aklın sınırlarına, dolayısıyla bilime dayanak ararken; Mevlâna ise doğru, hayırlı eylemin bilinebilmesi açısından soruyor. Her biri kendi ilgi alanları üzerinden insan aklını ve bilgiyi sorunsallaştırıyor, bilginin imkanı üzerine düşünüyor. Her ikisi de eşyayı algılama kudretimizin sınırlı oluşu üzerinden işe başlayıp, örneklerini oradan veriyor.


Kısa bir hikaye olan Bakkal ve Papağan hikayesinde bir yöntem öneriyor. Bir sonraki hikayede temel karşıtlıklar göz önüne serilecek. Bu karşıtlıkları değerlendirirken meseleyi nasıl değerlendirmemiz gerektiğini bu kısa hikayeden öğreniyoruz. 


 Mevlana kıyası bu dünyaya bakışla, kendi kavrayış ya da anlayışımızla metafizik dünyayı anlama çabasına gönderme yapmakta. Yani burada kastettiği dünyada işler işlerle olur beytindeki değil. 


Mevlâna buradan bir temkin ilkesi** çıkarıyor. Evet ama.. evet böyle görünüyor ama hakikat bu mu? evet bu doğru ama bunun bir istisnası var m? evet bu doğru ama tüm zamanlar için geçerli mi? evet bu teoride doğru gözüküyor ama uygulamada  sorun çıkar mı? ya da hayatın buna cevabı ne olur? vs. sorularını en başından talibin cebine bırakır.


Bu haliyle kıyasa bir agümantasyon aracı olarak karşı çıkılmıyor, bilgiyi kullanmada eleştirel bir tavır önermek, yeni anlamalara açık bir kapı bırakmak için karşı çıkılıyor. 


*


Akıl ne kadar gelişirse gelişin nüfuz edemediği bir alan kalıyor. Bu gelişmenin sonsuzluğu ve devamlılığı için hem de metafizik için dar kapı.Bu bize olayları hiyerarşik, donmuş değerler sisteminden değil; kendi ufkundan, olumsal olarak değerlendirmeyi sağlar


Gölpınarlı kıyasa benzer bir başka kavram daha kullanmakta; gevşek tevil, Kuranda yorum çıkarmayı tevil olarak alıyor, kıyas değil. Bu yukardaki beyitlere oldukça yakın bir kavram.



1082 O sinek eşek sidiği birikintisindeki saman çöpünün üstünde gemi kaptanı gibi baş kaldırıp,


“Ben, deniz ve gemi hikâyesini okumuş, bir zaman bunu düşünmüştüm.


İşte su deniz, su gemi, ben de ehliyetli, rey ve tedbir sahibi bir kaptanın” dedi.

Kıyas öyle sanıyoruz ki bu ciltte anlatılacak hikayeler açısından hayati öneme sahip bir kavram. Konu ilerlerse, biz yazabilirsek bunu göstermeye çalışacağız.


--


*  "
Kant’ın görüşüne göre, bizim sınırlanmış varlıklar olmamız yalnızca bilgi konusunda değil varlık konusunda da önemli sonuçları olan bir olgudur. Kant’a göre, bize görünen dünya ve onun nesneleri bizim bilişsel sınırlarımız tarafından şekillenmiş ve sınırlanmış olarak karşımıza çıkmak durumundadır. Ancak Kant açısından bunun öznel veya kişinin şartlarına bağlı bir durum olmadığını belirtmemiz gerekiyor. Kant’ın kastettiği, sonlu ve sınırlı her varlık türünün “nesne” olarak aldığı şeylerin o türün zihinsel özellikleri tarafından belirlenmek durumunda olduğudur. Elbette bizim bir tür olarak nesneyi bilişsel yollardan sınırlandırıyor ve belirliyor olmamız, o nesneyi yaratıyor olduğumuz anlamına gelmez." sy.116 Anadolu Üniversitesi - Modern Felsefe 

**Temkin ilkesini tasavvufa hediye eden Hüseyin Salim Saraçer'den ödünç alıyoruz.

 (düzeltilecek, gözden geçirilecek)

9 Haziran 2016 Perşembe

3

PADİŞAH VE HALAYIĞIN HİKAYESİ

Padişah  ve Halayığın hikayesi Mesnevi'nin ilk hikayesi. Bu hikaye,   gerek ele aldığı kavramların çeşitliliği (gönül açıklığı, (/uyanık olma), edeb, aşk, kıyas) açısından gerekse karakterlerin zenginliği ile oldukça renkli bir hikaye. Birbiriyle ilintisi olmayan ya da yan yana geldiğinde tezat oluşturabilecek kavramlar bir arada anılıyor. Bu hikaye Mesnevî'nin ilerleyen sayfalarda hangi konuları ele alacağını göstermekte, genel bir resim çizmekte.  

Karşımıza çıkan ilk kavram bir hâli tanımlayan kavram : gönül açıklığı. Bu hal inşallah ile kendini gösteriyor. Dille de telafuz edilse de bu telaffuzun eğreti olabileceği, esasen her oluşu Tanrıdan biliş inancının canlı tutulmasının gerektiğini  hatırlatılır. Dile getiriş tekrar hatırlama, canlandırma pratiği açısından. Hekimler bu konuda boş bulundukları için başarısız olurlar.

Bu hikayede bilginin elde edilişi ve kullanılışı oldukça dikkat çekici. Mevlâna'nın bilgiye bakışını kafamızda netleştirmek için işe buradan başlıyoruz. Tek tek hatırlayalım ve karşılaştıralım. Önce hekimlere bakalım.

Hekimler hastalığı tedavi etmek için şunları yapar:


*Kader bu ya; sirkencûbun safrayı artırdı; bademyağı peklik meydana getirdi.

*Hâlileden peklik peydahlandı, ferahlık gitti; su neft gibi ateşe yardığcı oldu. (AG - Abdülbaki Gölpınarlı)

Hekimlerin tedavi sırasında ve sonrasında çaresiz kalışlarından anlıyoruz ki hekimler hastayı bir makina olarak görmekteler.

Cariyenin vücudunun işleyişinde bir bozukluk olduğunu düşünüp makinayı tamir etmeye çalışan birer usta gibiler, onun aksayan yanını tamire çalışıyorlar.  Hastalık olarak buldukları belirtiler - gözlem ve deney yoluyla - ilaçlarla düzelmiyor artıyor. 

Şimdi ilahi bir işaretle gelen hekimin(/mürşitin) tedavi için neler yaptığına bakalım : 

* Eren, hastanın yüzünü gördü, nabzını yokladı, idrarını muayene etti; hastalığının belirtilerini, sebeplerini dinledi.

* Dedi ki: Öbür hekimlerin verdikleri ilâçlar, hastalığı geçirmemiş, hastayı büsbütün yıkmış. AG

Hekim (/Mürşit) hemen hemen kendinden önce gelen hekimlerin yoluyla işe başlıyor. Hastayı bir doktorun muayene etmesi gibi muayene ediyor.

Gölpınarlı çevirisinden bir sonraki beyite bakalım : 

* Hastalığı gördü, gizli şey açıklandı ona; fakat gizledi, padişaha söylemedi.

Bu beyitin içinde kritik cümle "gizli şey açıklandı" kısmı. Bu açıklanışın mahiyeti hakkında bir bilgi yok. Tamamen dünyevi bir çabanın içinde, - deney/gözlem/muayene/tahlil - metafiziğe açık bırakılan "dar bir kapı" mı? Şimdilik bu nüansı not edelim.


107- Tabib-i ilahî hastalığı gördü. Gizli hastalık ona belli oldu. Lakin bildiğini gizledi, padişaha söylemedi. (TM - Tahir ül Mevlevi)

Bu çeviride de bu bölüm "Gizli hastalık ona belli oldu" olarak geçiyor. Şerhinde hem ferasete hem de keşfe işaret ederek, ağırlıkla ferasetten bahsederek net bir tavır konmuyor.

Feraset ve keşif ikileminde önceki beyitde muayene ve tahlilin yer alması feraset ihtimalini kuvvetli kılarken, keşf/ilahi yardım seçeneğini de tamamen ortadan kaldırmıyor.Belki de hekim ferasetiyle olayları yorumlamış ilahi yardım da ona karşı kayıtsız kalmamıştır. Bir diğer seçenek olarak bunu söyleyebiliriz.  Mesnevinin bütünü içinde, bilgi sorunu açısında takip edeceğimiz sorulardan biri de bu olacak.

Hikayenin bütünlüğü dikkate alındığında bu küçük nüansın, daha evvel bahsi geçen gönül açıklığı ile bağlantılı olduğunu düşünmek makul gözüküyor. Zaten bu hikayedeki her cümle bütünü etkileyen, iç içe geçmiş kavramlardan, olaylardan oluşuyor.

Nefsi temsil eden kuyumcunun öldürülmesine kadar hekimlerle mürşit arasında çok fazla fark yok. İlahi bir işaretle gelen hekim kendinden öncekilerden farklı olarak hastanın bir makina olmadığının bir tarihselliğinin olduğunun farkında. Hastasını - daha geniş anlamda düşünürsek insanı - kabulü bu noktada ayrışıyor. Daha derin ama gene de dünyevi bir bakışa sahip.

Düz okumada, sembolleri görmezden gelerek olduğu gibi okumada hekim metafizik bir sıçrama yapar. Dünyevi olmayan, sebep sonuç ilişkisine bağlanamayacak bir bilgi üzerinden hareket eder.

Mevlana daha evvel, hekimi padişaha karşılatırken bir ayrımda bulunur:  "fakat dünyada iş işten meydana gelir" 76 AG . Semboller açısından okunduğunda çok fazla sorun olmayan ama düz okumada kafaları karıştıran kuyumcunun ölümü ise böyle değildir. Bu yüzden hikayenin sonunda kıyas üzerinde duracak, okuyucuyu uyaracaktır. Takip edecek hikaye, Bakkal ve Dudu Kuşu hikayesinde ise kıyas konusunu bıraktığı yerden ve daha etraflıca anlatacaktır.

Mürşit nefsi öldürmede bir doğa üstü sıçrama yaparken bize eşyanın, olayların anlayamayacağımız yönlerinin de olabileceğini gösterir. İyi gördüğümüz bir olay kötü, kötü dediğimiz olay iyi bir netice verebilir. Bu durumda insan iyi ve kötü konusunda vereceği hükümde kesin bilgiye sahip olması zordur.

İlk iki hikayede bilgi ve sorunları üzerine etraflıca malumat verilir. Burada muhtemelen eserin nasıl okunması, anlaşılması üzerine bir uyarı yapılmakta, yöntem önerilmektedir. Kıyas mevzuu ile birlikte düşünüldüğünden ilk iki hikayenin bilgi problemine ayrıldığı ya da böyle de okunabileceğini söylemek mümkün.

Şimdi kıyas mevzunu bir sonraki yazıya bırakalım. Notlarımızı inşallah toparlar devam ederiz. Böylece uzun yazı okumaktan sıkılanlara da bir nefes alma fırsatı vermiş oluruz.


(düzeltilip, gözden geçirilecek)




4 Haziran 2016 Cumartesi



Dışarıya nezaket içeriye ihtimamdır.
"Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen" Şeyh Galip

21 Mayıs 2016 Cumartesi

2




Dinle!
Neyi?
Sözü, öğüdü bilmediğini kabul ederek dinle.
Nasıl?
Her şeyi anladığını bildiğini iddia etmeden
Tevazuyla, merakla dinle.


**

Bugün genel olarak bazen alçak sesle, bazen de yüksek sesle; bir değerler erozyonundan ya da yokluğundan bahsediliyor. 

Değerlerin yaratılması, var oluşu, aktarımı her zaman bir toplum içinde mümkün. Toplumsal olguların işleyişi ise doğru/yanlış üzerinden bir hükme ihtiyaç duymakta. Ve her hükümde az ya da çok bir sorumluluğun, iradenin alanında.


Geleneklerin varoluşu onların değerler üzerinden gerekçelendirilmesiyle mümkün. Bu da belirli, bütünlüklü düşünce geleneklerine, referans noktalarına, belli ön kabullere ihtiyaç duyar.

Bugün, ahlaki yoksunluğun sorunsallaştırılması başka ve uzun bir mevzu. Burada, bu blogda bugün için kullanılabilecek belli referans noktalarının düşünce geleneği için var olup olmadığı, varsa nasıl sorunsallaştırıldığı üzerine bir envanter çalışması yapılması denenecek. Bu Amerikanın yeniden keşfi olmayacak tabii ki, bugünün dünyasından geçmişin klasik eserlerinin yorumu olacak.

Bugünün anlayışında tasavvufi eserlerin tümünün akıl dışına itilmesi alışkanlığı, tasavvufun toplumsal değerlerin oluşması ve işletilmesine yapacağı akılcı katkıyı engellemekte; etiğe, sosyolojiye, siyasete ve felsefeye yapacağı olumlu katkıyı engellemektedir. Kanaatimce, tasavvufun mistik yanı ayrı bir konu, toplumsal yanı ayrı bir konudur. Mistik yanında bile bireyselleşememiş kişilerden bir şey beklemek güçtür.

İnsan bugünün sorunlarını çözmek için tutarlığı, bir bütünlüğü olan referans noktalarına ihtiyaç duyar. Okuma, yeni bir sorun için okuma içinse yeni bir okuma denemesidir. Bu biraz da tembellikten ve vakitsizlikten. Bir odanın sıcaklığının ne olduğunu anlamak için termometreye bakar ve 30 c deriz. Sıcaklığın ölçülmesinde neden civanın seçildiğini, termometrenin neden Celsius olarak kabul edildiğini sorgulamayız. Nadiren bunlara da gerek duyarız, mesela çok hassas ölçülere ya da çok büyük sıcaklıkların ölçülmesinde belki daha pratik bir şeye ihtiyaç duyulabilir.

Bizde düşünce geleneği dendiğinde Kelamdan ve ardından gelen Meşai filozoflarından/düşünceden söz etmek bir alışkanlık. Her iki düşünce geleneği raf ömrünü tamamladıktan sonra inceledikleri konular itibarıyla Tasavvufun içinde adeta bir derin dondurucuda gibi var olmayı sürdürdüler. Toplumu şekillendiren, bir arada tutan geleneği, ahlaki kodları aktarma işi uzun süre tarikatlar ve fütüvvet eliyle gerçekleşti.Mistik ve sorgulanamaz yanı eleştirilmesine, sınanmasına, derinleşmesine, yeni sorunlar karşısında yeni cevaplar üretmesine engel oldu. Bugün toplumsal hayat için bir takım referans noktalarına ihtiyaç duyuluyorsa, bir geleneğin devam ettirilmesi isteniyorsa bu mistik örtünün akıl karşıtı tavrının en başta sorgulanması gerekiyor. 



22.04.2016