11 Mayıs 2017 Perşembe

20




II

1865 O övüşü yutar mıyım ben; ben anlarım, bir şey umuyor da övüyor deme.

Seni o öven,  halk arasında kınarsa seni, o kınayışın ateşinden gönlün, günlerce yanar.

Onun, senden umduğunu bulamadığından seni kınadığını da bilirsin hani.

Fakat gene de o kınayışın belirtisi içine işler; övüşte de bu hale uğrarsın; bir  dene de bak.

O övüşün belirtisi de günlerce içinde kalır; canına ululanma, aldanma mayası olur.

*


Mevlâna, Melami neşenin, halkın kınamasını umursamama ilkesini gerekçelemekte gibidir. Halkın yermesine veya övmesine odaklanmanın, insan ruhunda açması muhtemel yaralara dikkat çeker. Okuyucudan dikkatini adeta bir psikolog gibi kendi bilincine çevirmesini ve yarasının sebebini halkın övüşünde veya yermesinde aramasını önermektedir. Mesnevî'de yapma/etme dediği yerler de var, ama burada "neden yapıyorsun"a bir bak diyor. Kötü huydan, eylemden ziyade insanın nefsine karşı direncini kıracak, onu zayıf düşürecek şeyleri ele alıyor. Bunu yapabilmek ise daha derinlikli bir bakış/kavrayış gerektirmekte. Bir ara Melami neşenin bu ilkesinin yeni bir benlik inşasına hizmet için olup olmadığını düşünmüştük. Benliğin belli etiketlerden, rollerden, başkasının bakışından oluştuğunu düşünerek, bu tavrın benliği yanlış kalıplardan/etiketlerden kurtulmasına yönelik bir çaba olup olmadığını anlamaya çalışmıştım.

Bildiğimiz, varlığını tanıdığımız, hissettiğimiz zıtlıklar üzerinden, birini diğeriyle algılamak, tanımlamak kolay. Mevlâna, gamın ve neşenin; halkın yermesinin ve övmesinin ötesinde de bir şeyler var diyor. Pratikte/gündelik hayatta, gamın ya da övüşün verdiği kibrin sonu sebepsiz öfke, öfke ise bilincin dolaysız kavradığı şeylerden. Yöneldiği bir şey, bir sebep var - gerçek sebep o olsa da olmasa da.

*

Kirekegaard'ın Korku ve Titreme'sini tekrar hatırlayalım. Hz. İbrahim'in ruh halinin anlaşılamazlığını. Kierkegaard, olanı onun imanı üzerinden açıklamaya çalışırken, bunu anlamanın imkansızlığını göstermek için bize pek çok senaryo sunar. Ve bunların hiç birinin onu anlamaya yeterli gelmeyeceğini, her seferinde eksik bir şeylerin kaldığını da bize gösterir. Zaten onun gayesi de bize bu anlaşılmazlığı göstermektir. Bir de Hz. Eyüp Peygamberi düşünelim. Onun kıssasının gayesi, mutluluk olmayan bir  hikaye. Sınavı hastalık. Ömür boyu hasta olabilir ve bu onun imanında bir azalmaya sebep olmaz. Tavrı milim bile kımıldamaz. 

Mevlâna, sanki Kierkegaard'ın tevazuyla aşmaktan çekindiği sınırı, iman olarak isimlendirip geri çekildiği sınırı aşkla aşmayı öneriyor. Bunun için değişik bir strateji izler, devamlı dönüp kendine bakmayı önerir. Bu işi ise  hep başkası üzerinden gerçekleşir. Bizden, başkasına öfkelenişimizi, onun bizi övmesini ya da yermesini fark etmemizi ister. Bu bazen kendi halimizi görmek, bazen yaptığımızın Allah'ın rızasına (Mesnevi'deki Hz. Ali kıssası) uygun olup olmadığını anlamamızı sağlayacaktır. Bu sayede biz toplum içinde bir yere ve zamana yerleşmiş oluruz. Başkasının bakışıyla kendimize bakmak Husserl'in fenemolojisini hatırlatır. Husserl şöyle der "Husserl’e göre yaşayan bedenim ile başkasının algı alanımda bana verili olan bedeni arasında bir eşleşme meydana gelir. Ali, orada kapının yanında duruyor, ben ise burada masanın yanındaki sandalyede oturmaktayım. Orada kapının yanında duran ben olabilirdim, burada, bu sandalyede oturan da o olabilirdi. Bu durumda kendimi başkasının yerine, başkasını kendi yerime koyabilmem yaşayan bedenimle yaptığım bir şeydir. Bu eşleşme sayesinde başkasını yalnızca benimki gibi yaşayan, algılayan bir beden olarak değil, aynı zamanda da bir alter ego olarak kendi bilincime sunarım. Buna Husserl eşsunum (apprezentation) der. Böylece onu da bir ego, bir bilinç olarak düşünürüm." . Farklı olarak şöyle demek mümkün Husserl kendimizi başkasının bakışından görmeyi bir zorunluluk olarak kabul ederken, Mevlana'da bu iş bir tercih, pratik, kendini inşa etme şeklinde gerçekleştirir. Mevlana görüşte kalmaz buna göre tavır alır, daha doğrusunu/iyisini seçmek; nefsi aşmak için bir strateji olarak kullanır. Kendinde gördüğü şeyle kendini düzeltir, değiştirir ya da korur.

İnsanın kendine yönelmesi ile aşk arasında nasıl bir bağ kurulabilir? Belki sevdiği için eylemeyi adet haline getirmek ona zihinsel bir yönelimi, konsantrasyonu da sağlar.  İlerde belki de Çinli ressamlarla, Bizanslı ressamlarını hikayesinde anlatılmak istenen şeydir. Nefis kötü huylardan temizlendikçe hakikat güneşini yansıtmaya hak kazanır (?). Buna bir kesinlik yazmayalım, gene de nasip olursa hak kazanır diyelim geçelim.

1748 Gönül alan güzel, âşıkları arar, bütün sevgililer âşıkların avıdır.

Kimi sever görürsen bil ki sevgilidir o;  bir bakımdan hem budur o, hem o.

i 
tekrar hatırlayalım. Bunun "Ben ol da bil" de sözünü ettiği, (muhtemelen) birinci elden bilgi (diş ağrısı gibi :) ) oluşuna işaret edişi, nihayetinde bizi kişisel bir tecrübenin hududuna götürüyor. Şimdilik metni fenomenolojik yaklaşım ile çözümleme denemesini burada bırakalım.  


1875  Nefis çok övülme yüzünden Firavunlaştı; alçak gönüllü ol, ululuk taslama

Alçak gönüllü olmayı, ululuk taslamamayı bir erdem olduğu için değil de (/belki aynı zamanda) nefsin Firavunlaşmasına karşı bir önlem, bir tavır olarak önermesini de not edelim.

*

Hikaye Gazneli Hakim'in bir nasihatıyla biter. Nefsi yenmek ve kötü huyun etrafında dolaşmamak : 




1890 Önce bağışladığın bir katrecik bilgiyi de sen kendi denizlerine ulaştır.

Canımda bir katrecik bilgi var; sen onu nefis isteğinden, beden toprağından kurtar.


Sen kurtar onu, bu topraklar onu örtmeden, şu yeller onu kurutmadan.

1913 Bu öğüdü, Gazneli Hakim'den duy da eski bedeninde bir yenilik bul.

"Nazlanmak için gül gibi yüz sahibi olmak gerek; böyle bir yüzün yoksa, bari kötü huylu olmanın çevresinden dönüp dolaşma.

Eylemin gölgesi uzun. Bu yüzden nefsin pişmanlıklarının gölgesi bütün bir ömrü gölgeleyebilir. Sahabelerin nefsin hilelerini sorduğu bölümü hatırlayalım.

*


Hz. Mevlâna'nın nefsin terbiyesine odaklanması öğütlerini onun üzerinden vermesi bize, Gölpınarlı'nın esma/melami neşe ayrımını hatırlatıyor. Bu bölümde sâlikin gözünü kendi yaşantısına, iç dünyasına dikmesi ve onu iyileştirmeye çalışması anlatılmış. Bu şekilde yol alacağına inanır. Kendi iç dünyasını iyileştirme insanın dış dünyasıyla da ilgili. İç dünyasını iyileştiren kişi aynı zamanda bunu davranışlarıyla dış dünyasına, çevresine yansıtıyor. Kavrayışı gelişiyor ve derinleşiyor. Aristoteles' in sözünü ettiği pratik felsefe bu bir yerde. Pratik felsefe ise irfan ile doğrudan ilintili.


İrfan bir şeye yönelen bilgi ve yöneldiği şey çoğu zaman toplumsal. Doğal hukuktan, etikten, estetikten koku almayan bir irfan mümkün değil. İrfansız da tasavvuf mümkün değil. Felsefeden uzak kalmak irfanı besleyen doğal hukuk ve etik (ve estetik(?)) duygusundan insanı mahrum bırakıyor. Bu da irfanın değişen şartlara uyum sağlama, yorumlama ve anlama refleksini (/kabiliyetini?) köreltiyor.

*

Niye çağdaş felsefecilerin fikirlerini yoklayıp iz bırakıyorum? Mevlâna, antik felsefecileri muhtemelen biliyor, onların izleri üzerinden gitmek mümkün, üstelik daha kolay. (Onu anlamak için Antik çağ ve Orta çağ filozoflarını, bu çağlardaki düşüncenin serüvenini bilmek yeterli olabilir.) Fakat bu çağın sorunlarına Mesneviden çözüm aramak söz konusu olduğunda iş değişir. Her felsefeci kendi çağının sorunları üzerinden kendi düşüncesini kurar. Bu çağın sorunları, bu çağın düşüncesindedir. Antik Yunan'da belki bazı temelleri bulabiliriz, ama 2500 yıl çok şeyi değiştirdi, geliştirdi. Bugünün toplumu için, sosyal kurumları için yeni bir şey söyleyeceksek ancak çağdaş filozofların düşüncelerinin ışığından istifade edip ilham alabiliriz diye düşünüyoruz.  

*Resim : https://twitter.com/abdkaraarslan/status/854267560073846785/photo/1


6 Mayıs 2017 Cumartesi

19






I

1556 no.lu beyitten itibaren iyi yürekli tacir ile dudusunun (/papağanın) (ezberci, nakilci?) hikayesi başlar. Tacir, Hindistan'a yapacağı gezi için herkese bir şeyler vaat eder. Onlara isteklerini sorar. Tacirin papağanı da ondan Hindistan’daki dudulara halini anlatmasını, onlardan kendisi için bir öğüt istemesini diler. Tacir, vaat ettiği gibi yolcuğu esnasında  dudularla karşılaşır ve onlara evdeki papağanının söylediklerini iletir. Bunun üzerine papağanlardan biri titrer ve ölür. Hikayeyi okuyacaklar için bundan sonrasını anlatmayayım, özeti burada keseyim.

Hintli dudunun ölü taklidi yaparak nasihat vermesi bize "ölmeden evvel ölünüz" hadisini hatırlattı. Bu yüzden hikayenin ana temasının nefis terbiyesi olup olmadığını düşündük. (TM de başlangıçta böyle bir yorum var. AG ise şerhinde bu konuya hiç girmemiş) Benzerlik o kadar açıktı ki, hikayenin geri kalanını bu düşüncenin doğruluğunu test etmek, yan öğelerin bunu ne kadar ve nasıl desteklediğini görmek için de okuduk desek yalan olmaz.  Fakat daha sonra hikayede anlatılan temaların bir şemasını *1 çıkardığımızda bundan o kadar da emin olamadık. Hikayede birbiriyle ilintili pek çok tema vardı ve birini esas alarak hikayenin ana fikri/teması budur demek ne kadar doğru olurdu bilemedik. Gene de yazıya ilk fikir üzerinden başladığımız için önceden yazılmış kısımlarına çok fazla dokunmadık.

Hemen hemen bütün tasavvuf literatürü nefis terbiyesi ile ilgilenmiş, bu konuda bir şeyler söylemiştir. Söylenenler özetle, nefsin isteklerinin yapılmaması, yapmasını istemediklerinin ise yapılması yönündedir.

Hz. Mevlâna verdiği örneklerle, temalarla nefsin terbiyesi için bu klasik yoldan ayrılmakta gibi. 

Mevlâna oldukça soyut bir mevzuyla işe başlamakta:

1744 Lûgat bakımından biz (mâ) ne demektir? Hem varlığı bildiren, hem yokluğu belirten bir söz. Benimse varlığım yok; ne var diye bir söz söylenebilir bana; ne yok denebilir.

Ben adamlığı, yoklukta buldum da varlığımı oynadım yokluğa, utuldum gitti.

Bütün padişahlar, kendilerine karşı alçalana alçalırlar; bütün halk kendisine  karşı sarhoş olana sarhoştur.

Avcı kuşlara av olur da ansızın onları avlamayı umar.

Gönül alan güzel, âşıkları arar, bütün sevgililer âşıkların avıdır.

Kimi sever görürsen bil ki sevgilidir o;  bir bakımdan hem budur o, hem o.

Susuzlar, dünyada su ararlar ama, su da dünyada susuzları arar.

1750 Âşık değil mi ki odur, ses sus artık; değil mi ki kulağını o çekiyor, sen kulak kesil.

Suyun susuzu ve sevenin sevileni aramasında bizi şaşırtan bir şey vardır. Bu, birbirinden habersiz ve bağımsız iki varlık arasında böyle bir irtibatın kurulabilmesini hayatın doğal akışı içinde, sağduyu içinde göremeyişimizdedir. Kendimize şunu deriz "su susuzu, susuz da suyu bulamayabilir; pekala birbirine kavuşamayabilirler". Doğanın tesadüfi, kör işleyişine böyle bir zorunluluk yazamayız. Böyle düşünmek bize makul gelir.

Su örneğini şöyle düzeltmek ihtiyacı hissederiz "bir yerde suyu aramak esastır" demek zorunda kalabiliriz. (Tabii mecazi düşünmezsek. Farkı görmek için önce mecazi olmayandan başlamak daha mantıklı). Ama iş, sevileni aramaya gelince aranan şey sevginin kendisi olur. Bir maddeden ziyade bir kavram söz konusu olduğunda mesela, sevilene duyulan hasret sevgiyi de canlı tutacaktır. Vuslat olsun, olmasın sevenin sevgisi baki olacaktır (/var olacaktır). Zaten bir araya gelseler de gelmeseler de seven, birey olarak sevgiyi tek başına yaşayacaktır. Bu tarz bir hâl insanın kendini geliştirmesine açıktır.

Buna, doğanın tesadüfi, kör işleyişinin inananın zihninde mümkün olmadığını, ilahi müdahalenin elinin her an işte olduğunu da ekleyelim. Ki 1829 de bunu "O, her an bir iştedir" diye  hatırlatacaktır.

Bu oldukça soyut varlık meselesi üzerinden konu insandaki zıt iki hâle bağlanır.

*

Sen gamlanmaya, gülmeye bağlanmış gönüle, onu görmeye lâyık bir gönül deme.

1800 Gama, gülüşe bağlı olan kişi, bu iki eğreti şeyle diridir.

Önü, sonu olmayan yemyeşil aşk bahçesinde, neş’eden, başka ne de çok meyvalar var.  C.1

Sanırım burada Mevlâna neşe veya gamın varlığını red etmekten ziyade bu ikisini aşmaktan bahsediyor. Bu ikisinin ötesinde bir başka hâlin varlığına işaret ediyor. Zıtlığı bir üst hale geçerek aşmak. (Hegel?2) Çünkü gam ve neşe aslında bir paranın iki yüzü gibi, farklı görünüşlerine rağmen belli bir insanî bakışın ürünü.

Gam ve neşe bir hâl. Eğretiliği insanın elinde olmayan şeylerden geliyor olmasında. Ve uzun ömürlü değil (1814). Nefsin isteklerinden; ya bir şeyi elde etmekten ya da edememekten doğuyor.


Bu bölümü bir başka sıra dışı bölüm izler: 

devam edecek


Dipnotlar:

1) Şema 
   --------
1556-1571  -----------  Hikaye:
*Dudunun tacirden dilekte bulunması.
*Ayrılıktan şikayette bulup, Hintli Dudulardan nasihat istemesi.
1572-1583  Dudunun cefayada nimetede (/tüme) aşık oluşunu anlatışı.
1584-1593 Tüme aşık oluşu anlayacak suçsuz/arık kuşun nitelikleri

1594-1602 ------------Hikaye :
*Tacirin Hindistan’da Dudularla karşılaşması
* Tacirin konuşması ve Hintli Dudulardan birinin ölmesi
1603-1611 Dil/Söz/ Sabır/ Akıl ilişkisi üzerine
1612-1623 Olgun kişinin nitelikleri – nefis/temkin ilişkisi
*Olgunlaşmadan söz söyleyip ateşe atılmama nasihatı
1624-1629 Olgun kişi karşısında davranışa örnek olarak Hz. Musa ve Büyücüler hikayesini hatırlatma
1630-1640 Susup nasihat dinlemenin faziletleri
*Olgun/ham kişinin farklı cinsler oluşu
1641-1647 Susan, ham kişi ne yapmalı sorusunun cevabı*Gözyaşı dökmek, tövbe etmek (Adem Peygamber gibi)
1648 – 1657 Helal lokma ve bilgi üzerine ve bunların ilişkisi üzerine

1658 - 1666 ------------Hikaye
*Eve dönen taciri herkese hediyesini vermesi, duduyla konuşması
1667-1699
* Sözün geri dönmez oluşu.   *”Attığın zaman sen atmadın”ın tefsiri * “O doğan işlerin bizimle ilgisi vardır ama, ortaksız olarak hepsi de Tanrı yaratığıdır” 1670 Sebepler ve Tanrı hükmü * Erenlerin yapılan iş geri çevirmesi, Kuran dan referans getirme sh.369 * Düşüncelerin/huyların/sanatların gece unutuluşu, sabahleyin geri gelişi

1700-1707 -------------Hikaye
*Dudunun ölmesi; tacirin üzülmesi, pişman oluşu
1708-1716
*Dilin kınanması
1717-1735 Ayrılık ateşinin olgunlaştırıcılığı
1736-1740 Harf/söz üzerine
1741-1754 Zıtlıkların birbirini araması?

1755- 1770 Gam ve neşenin aldatıcılığı, her ikisinin ötesinde bahçelerin oluşu, dilekten vaz geçiş.

*Allahın gayretli oluşu üzerine
*Padişaha (/Tanrıya) yakın olanın başka bir şey aramaması.
*Her şeyin birde birleşmesi
*”Böylece de ben'ler, sen'ler bir can olur da sonunda sevgiliye dalar gider” 1796 

1798-1821 Gam ve neşenin ötesinde bir aşk bahçesinin (1801) bulunuşu ve onun nitelikleri.
*Sonradan gelen şeyler ölümlüdür.

1822-1852 ------------ Hikaye
*Tacirin üzüntü ile çırpınışı (Sevgiliden ayrı düşenin üzüntüsü (mecazi aşk?). Böyle aşka düşene (ilahi aşk?) Tanrının kayıtsız kalmayacağı, çünkü)
* Tanrının yardıma koşusu "O, her an iştedir" hatırlatılması
*Tacirin duduyu kafeten çıkarması, dudunun canlanması.
* Tacirin kuştan olanı biteni açıklamasını istemesi, kendisi için nasihat istemesi.
*Kuşun "Söz söylemeyi, neş'elenmeyi bırak" diye öğüt vermesi."Seni öldüren söz söylemendir" demesi.
*Tanrı lûtfuna sığınmasını öğütlemesi.

1853 – 1856--------Hikaye

1857-1885 Kuşun öğütlerinin açıklanışı (?) :

*Bedenin (can için) kafes benzetilmesi,kafese girip çıkan şeylerin onun için diken oluşu
*Halkın övüşünün de, yerişinin de diken olması.
*Nefsin övülmesinin kişiyi Firavunlaştırması, onun için alçak gönüllü olmanın, ululanmamanın

Elden geldiğince kul olmanın, padişah olmamanın zahmet çekmenin gerekliliği

1886 


*"Allah'ın dilediği olur." tefsiri.
*Allah'ın yardımı olmadan bir şeyin olmayacağı
*Bilginin nefsin isteği altından kurtarılması
* Gazneli Hakim"in öğüdünü hatırlama: "Nazlanmak için gül gibi bir yüz sahibi olmak gerek; böyle bir yüzün yoksa, bari kötü huylu olmanın çevresinde dolaşma.



2) "Kant ile büyük bir değişiklik meydana gelmiştir. Kant'a göre " diyalektik", tartışmaların akılcı uzlaşma yönünde ilerleyebilmesini sağlayan bir süreci değil, akıl ne zaman kendi belirlenmiş sınırlarını aşarak şeylerin nihai mahiyetini araştırmaya kalkışsa ortaya çıkan düş kırıcı ve kesinlikten uzak sonuçları ifade eder. Kant'ın felsefesinde diyalektik, tartışan taraflardan her birisinin kendi çelişkilerini çözüme kavuşturamadan diğer tarafın çelişkilerini ortaya serdiği sonu gelmez bir tartışmalar dizisi haline gelir. Kant'ın izinden giden Hegel, karşıt konumlar kendi içlerinde tam ve bağımsız sayıldığı sürece, aralarındaki karşıtlığın çözülemez olduğunu kabul eder. Ama Hegel şunu sorar: Karşıt konumları neden tam ve bağımsız saymak zorunda olalım? Örneğin, " özgürlük" ile "gereklilik" arasında neden seçim yapalım? Çok daha iyi olan başka bir seçenek vardır: karşıt görünen konumların yalnızca karmaşık bir gerçekliğin tek yanlı ifadeleri olduğunu kabul etmek. Hegel'in ünlü tezinde söylediği gibi "Hakikat, bütündür" ve yeterince kavranması için, tüm bu kısmi
ve tek yanlı hakikatlere kendi düşünüşümüzde bir yer bulmamız gerekir. Hegel'in diyalektik anlayışının anahtarı, önceden uzlaşmaz olan konumları daha yüksek düzeyli bir çerçevenin içinde uzlaştıran bir pozitif sonuç doğrultusundaki harekettir (Pinkard, 1 987). Onun Mantık Bilimi adlı yapıtı, Batı felsefesinin tüm temel kategorilerinin, bağımsız duruşlar olarak alındıklarında ortaya çıkan çelişkiler bir kez titizlikle ele alınıp çözüme kavuşturulduğunda, tek bir tutarlı bütünün içine yerleştirilebileceğini göstermeye yönelik eşi benzeri olmayan ve bir daha tekrarlanamayacak bir girişimdir. Hegel, Hukuk Felsefesi'nde bireysel aktörlerin özerk öznelliğine yapılan tek yanlı vurgunun da, topluluğun bireye göre öncelikli olmasına yapılan tek yanlı vurgunun da, söz konusu iki "ilke"nin modern topluma ait toplumsal ve siyasal kurumlarda sergilediği uzlaşmayı yeterince kavrayamayacağını gösterme girişiminde bulunmuştu."  sh.13-14 
Yeni Yüzyılda Diyalektik- Hazırlayanlar: Bertell Ollman - Tony Smith - Yordam Kitap 2011




16 Nisan 2017 Pazar

18


*


1655 Hiç buğday ekersin de arpa biter mi? Attan sıpa doğduğunu gördün mü hiç?

Lokma tohumdur, verdiği şey de düşünceler. Lokma denizdir, incileri düşünceler.

Ağza alınan helâl lokmada, gönülden kulluğa bir akış, öbür dünyaya gitmeyi kuruş doğar. C.1


Bu alıntıdaki “helal lokmayı” nasıl anlamak gerek? Ya da şöyle soralım helal lokma nasıl oluyor da “gönülden kulluğa” sebebiyet veriyor.

Bunu bir örnekle kısa yoldan açıklamak istiyenler bir elektrik akımı şeması gibi düşünüp açıklayacaktır. Alıntıdaki beyitlerde sebep sonuç bağı kurulması da bu görüşü destekleyecektir. Fakat burada dikkatli gözlerden kaçmayan şöyle bir problem olacaktır: İnsan eliyle yapılmış bir şeye kudsiyet, bilinç ve irade verilmiş olacaktır. Yediğimiz lokma helal/haram seçeneklerine göre (mekanik bir şekilde veya bilerek, isteyerek) gönülden kulluğa bir akışa izin verecek ya da vermeyecektir.

Burada biraz daha uzun ve çetrefil açıklama belki şöyle olabilir: Doğrulukla elde edilmiş kazanç ve yenen gıda Allah'ın rızasına mazhar olacak ve yine onun izniyle ve gerçekleştirmesiyle gönülden kulluk köprüsü kurulacaktır. Benzetmeler burada birer mecaz olacaktır.

Bu niçin önemli? İşin ucu iki farklı evren kavrayışına kadar gidiyor. İlk örnekte usta bir saatçinin önceden kurmuş olduğu ve kendiliğinden (belirlenimci yasalara göre) işleyen bir evren varken, ikincinde ise her an müdahele edilen, yaratılan bir evren söz konusudur.

Tasavvuf üzerine yeniden düşünme gayretlerinde referansların kuantumdan, fizikten gelişi zihinlerdeki pozitivist kalıplara işaret. Bunda bu bilim dallarının popüler oluşlarının da etkisi var. Hemen bir şeyler çağrıştırabiliyor ya da bir benzerlik bulunabiliyor. Sorun bunu test edecek alt yapının oldukça ciddi bir çabayı, adanmışlığı istemesi. İşin garibi en şiddetli pozitivizm eleştirilerinin bu guruplardan geliyor oluşu.

Farkı görebilmek ve ona işaret edebilmekse çoğu kez felsefenin ekmeğini yemekten geçiyor.

*resim: https://twitter.com/abdkaraarslan/media


8 Mart 2017 Çarşamba

17





Netameli Mevzular :


Rum elçisinin Hz. Ömer'le karşılaşmasını ve sohbetini anlatan hikaye, sanki önceki hikaye olan Av Hayvanları ile Aslan'nın bıraktığı yerden devam etmektedir. 

Mevlâna,  Mesnevî’nin Rum elçisinin Hz. Ömer’le karşılaştığı ve sohbet ettiği bölümünde, 1395 no.lu beyitle başlayan hikayesinde, bir çok ince konuya değinir. Bu bölüm, anlaşılması ve yorumlaması zor bölümlerden biridir. Zorluğu birçok soyut kavramdan ve onların birbirleri arasındaki ilişkilerinden/ zıtlıklarından bahsediyor olmasındandır.

Mevlâna, 1469 no.lu beyitte aşkın ve cebrin zıtlığına işaret eder: "Cebirden söz edişim, aşkı sabırsız bir hale getirdi; âşık olmayansa cebri tuttu, hapsetti". Takip eden beyitlerden anladığımız kadarıyla akıl gözüyle bakılan cebri red ederken, sadece aşıkların anlayabileceği bir tür cebire ise kapıyı aralık bırakır. İlerleyen beyitlerde bu konuyla ilgili nefis bir hikaye anlatacaktır.

 Av hayvanları ve Aslan hikayesindeki akıl (neden-sonuç dünyasının) alanında cebrin karşılığı çalışmak iken, aşkın alanında ise cebrin karşılığı (ifade ediliş şekli) şükür ve edep ile oluyor. Başka ifade ediliş şekilleri (şükür ve edebe ek olarak) de olabilir ama şimdilik kendimizi metinle sınırlamış olalım.
  Hatırlarsak

1070 Akıl önce ona muallimdi; ondan sonra akıl ona bir şakirt kesildi

Akıl Cibril gibidir, Ahmed der, bir adım daha atarsan yakar yandırır bu adım beni,

daki ikinci mısranın açılımı bu bölüme bırakılmış gibi.
Şükredebilme ve edepli olma bir seçim. Önünde böyle soru olan ve seçme gücüne sahip olan birinin seçimi. Tıpkı çalışmayı seçme gibi.

1770 Bu, Tanrı'yla manevî beraberliktir, cebir değil; bu, ayın görünüşüdür, bulut değil.

Manevi beraberlikten kasıt nedir? Hulul? Aşkı cebrin dışına çıkarması, aşıka bir kişilik, insiyatif veriyor (?). Hulul tartışması için not edelim, Hululda birey yok, Tanrısal kişilik var. Bu haliyle, aşkın aşıka kişilik veren bir yanı var. Edeb sahibi, şükredenin ise en azından bu eylemleri için bir seçme gücü olmalı.


*

Mevlâna bu seferde cebri, cebir aşk karşıtlığı üzerinden (istisnasıyla birlikte) tarif etmeye koyulur. Daha evvelde cebir üzerinden başka karşıtlıklar kurmuştu. Burada da bir fikri takip yapmakta. Birbirinin peşi sıra giden hikayelerde, bir sistem kurmaya, ya da bir sistemi bize izah etmeye çalışıyor gibidir. Bu aslında tam bir zıtlık da değil, biri olduğunda diğeri olamamaktadır. Mevzu aklın dışına taştığı aşk bahsinde ise konuyu bize bir hikaye ile sezdirmeye çalışır. 

*

1454 no.lu beyitten itibaren yaratılıştan bahis açılır:

“1454 Gözü kulağı olmayan yokluklara afsun okuyunca çoşuverir onlar”

“Onun afsunuyla yoklar, varlık ülkesine taklalar atarak hemencecik gelirler”

“Var olana da bir afsun okur; var olan, tezce, iki çift atla tekrar yokluğa at sürer”

“Gülün kulağına bir şey söyledi, güldürdü onu; taşa bir söz dedi, onu akıyk haline getirdi, madende döndürdü.

“1458 Bedene bir âyet okudu, beden can kesildi; güneşe bir şey dedi, parıl parıl parladı o.”

1465 Can aklının işkile düşmemesini istiyorsan şu pamuğu can kulağına az tıka

Az tıka da muamalarını anla;  gizli, açık söylediği sözleri idrâk et.
Böylece can kulağı vahiy yeri olsun. Vahiy nedir? Duygudan bile gizli söylenen söz.


Cankulağı da bu duygudan bambaşkadır, apayrı, cangözü de. Akıl kulağı da bunu anlamakta müflistir, zan kulağı da. (cilt 1)

Mevlâna varlığın Tanrı tarafından yaratılışını farklı kelimelerle ifade ediyor. Varlığın yaratılışı için söz, afsun kelimesini kullanırken sadece "beden" in yaratılışı için ayet kelimesini kullanıyor. Benzer bir şekilde, canın olması gereken vasıfları için kulak vermesi gereken sözü de vahiy olarak nitelendiriyor. Yani canı ve candan murat olanın varlığa geçişini sırasıyla ayet ve vahiy olarak çevriliyor. Bu haliyle bu kelimelere bizim bildiğimiz ve alışık olduğumuz anlamlardan başka anlamlar yüklüyor.  Mesnevî'deki kullanım, varlığın var oluş sahnesine çıkışında beden ve can için, harekete geçirici şeyken; genel kullanımda Tanrı'nın insanlara emirlerini bildirdiği sözler olarak.

Bir çeviri hatası olup olmadığını kontrol için Tahirül Mevlevi'ye bakıyoruz . Tahrül Mevlevi de 1451 de "ayet" 1460-1461 da "vahiy" diyor. Bir farkla Tahirül Mevlevi ayeti beden için değil de her türlü varlık için kullanıyor.

1451 Cisme bir ayet söylemiş, yani "Kün" emrini vermiş, o cisim de kabil-i ruh olmuştur. Keza güneşe bir emir vermiş, o da parlayıcı ve parlatıcı sıfatını iktisap eylemiştir. (3. cilt) 

Ayet ve vahyin kullanımı eleştirilen konulardan biri. Daha verimli yorum diğer çevirilerin ve orijinal nüshaların karşılaştırılmasını gerekir sanırım. Buradaki kullanım farkına işaret ederek bu mevzuyu burada kapatalım.

*

Varlığın ortaya çıkışı bahsine geri dönelim:

1455 Onun afsunuyla yoklar, varlık ülkesine taklalar atarak hemencecik gelirler.
Var olan da afsun okur; var olan, tezce, iki çifte atla tekrar yokluğa at sürer gider.

Ayet ve vahyin (ve diğer sözlerin) tikel kullanımına işaret edip bitirelim.

1455 ve davamında  varlıkların nasıl olup da var olduğundan bahsederken bütün tikeller özleriyle (cins ve tür olarak yaratılmadıklarına göre) birlikte varlık sahasına geçiyorlar. Varlıkların var oluşları Tanrı'nın emriyle. Var olanlar cinslerden, türlerden değil bizzat kendi özlerinden ya da yokluktaki (her ne ise) gölgelerinden geliyorlar. Yani varlık sahasına geçmeden evvel bir potansiyel halde bulunsalar bile tekiller. (Her nesnenin formunu içinde taşıması meselesi ile Aristo? Nominalizm?) Bu kanaate Yağmurun yağması, güneşin parlaması, gülün açması örneklerinden hareketle, yani varlıkların eylemleriyle, niteliklerinin ortaya çıkışından varıyoruz . Varlık eylemler ya da niteliğin ortaya çıkışıyla anıldığı için ve bu her seferinde tekil nesnelerde gerçekleştiği için tekillik ilk akla gelen şey.



Gözden geçirilmedi, düzeltilmedi


 




18 Şubat 2017 Cumartesi

16



Mesnevî'de akıl üzerine

Mesnevî'den bir konu ele alıp değerlerdirirken, alıntı yapılırken hikayenin bağlamından kopmamak gerek. Mesela av hayvanları ve aslan hikayesinde çalışma ya da çalışma karşıtı bir beyitin alınıp kullanılması; yine Bedevi ile Karısı hikayesindeki diyaloglardan birinden bir alıntı yapmak ve bunu hikayenin tamamına teşmil edecek şekilde yorumlamak problemli olabilir.

*

Mesnevî'de akıl konusunda farklı yerlerde farklı yorumlarla karşılaşıyoruz. Bunlardan birini alıp, akıl bu eserde şöyle anlaşılıyor demek yanıltıcı olabilir. Bu yazıda dikkatimizi çeken iki faklı bölümün bir çelişki oluşturmadan nasıl anlaşılabileceği üzerinde durmaya çalışalım.

2. cildin başında akla dikkat çekici bir övgü vardır. 6. beyitte ise, hazine arayan adamın hikayesinde ise tam tersi bir durumla karşılaşırıyoruz.

Önce 2. cildin başından, akılla ilgili övgülerin yer aldığı bölüme bakalım:

Âdem, işleyeceği iş için danışsaydı, pişman olup da özür getirmezdi.

20 Bil ki akıl, bir başka akılla eş oldu mu; kötü bir iş işlemeye de engel olur, kötü söz söylemeye de.

Fakat nefis, bir başka nefisle dost oldu mu, cüz’i akıl, temelleşir, işsiz-güçsüz kalır. (Nefis/akıl karşıtlığına dikkat çekelim)

26 Akıl, bir başka akılla çift oldu mu, ışık çoğaldı, yol belirdi demektir.

Fakat nefis, bir başka nefisle sevindi mi, karanlık artar, yol belirsiz olur.

43 Fakat bilgi güneşi bir yerden-bir yere göçmez;candan, akıldan başka bir doğru yoktur ona.
Hele işi gücü gece-gündüz her yanı ışıtmak olan o yanın olgunluk güneşi hiç bitmez.

56 Can, bilgiyle, akılla dosttur; canın Arapçayla, Türkçeyle ne işi var? 2.Cilt

6. ciltte ise konu iki farklı çevride karşımıza şu şekilde çıkacaktır :

“Gururdan, kendini beğenmekten kurtul. Lüzumsuz, fazla şeyleri üstünden at ki, Hakk’tan sana her an ilahî rahmetler yağsın. Akıllılık, kendini birşey zannetmek, alçak gönüllü ve kırık kalpli olmanın zıttıdır…
Hz. Mevlâna Celaleddin-i Rumî (k.s.) Tahir-ül Mevlevî – Şerh-i Mesnevî:22776-77

Aynı bölüm Gölpınarlı Dede’de ise şöyle yer alıyor:

2375 Üstünlükten de soyun, saçma şeylerde de; çırılçıplak ol da her solukta üstüne rahmet yağsın.
Anlayışlılık, sınıklığın, yalvarıp yakarmanın zıddıdır; anlayışlılığı bırak, ahmaklıkta uzlaş.
Anlayışı hırs tuzağı, tamah fakı bil; ahmaklarsa sanatı görmüşler, sanatı yaradana yol bulmuşlar. 6. Cild

Bu iki farklı yorum bize ne demekte? Farklı yorum olanaklarına bakalım:

1- Mevlâna her iki akıl kavramını farklı makamlar için açıklıyor olabilir mi? Mesela nefs-i emare, nefs-i levvame, nefs-i mutamainne vs. için farklı farklı akıl açıklaması yapıyor olabilir mi?  Bu oldukça şık ama Mesnevî’nin tamamının yorumunu gerektirecek bir iddia. Bunun için de bölümlerin teker teker okunup, bu düşünceyi ispatlanyacak gerekçelerin bulunması lâzım. Bu çalışma yapılmadan bu görüş şık bir iddiadan öteye gitmeyecektir. Teker teker tüm ciltlerin bu bakış üzerinden incelenmesi gerekir. Mesnevî’nin çok zengin içeriğinin, bugün için birtakım ahlaki kodları, yaşam tarzlarını arayan biri için vakit kaybı olabilecek hacimli bir çalışmaya ihtiyaç olduğu da açık.


2-  Cebrail'in seslenişi akıl ve aşk arasındaki fark üzerinden açıklamak mümkün olabilir mi?

1070 Akıl önce ona muallimdi; ondan sonra akıl ona bir şakirt kesildi

Akıl Cibril gibidir, Ahmed der, bir adım daha atarsan yakar yandırır bu adım beni,


Burada akıldan kast edilen akıl yetisi olmalı. Çünkü burada aklın sınırının, daha doğrusu akılla kavranabilenin sınırına ulaşıldığından bahsediliyor. Akıl-nefis ikilemesinden farklı. Akıl ve nefis birbirine dönüşebiliyor. Bu karşıtlıkta ise bu mümkün değil.

3- Her iki metinde aklın farklı nitelikleri esas alınıyor olabilir mi? Akıl bu niteliklere göre övülüyor ya da yeriliyor olabilir. Bu açıdan baktığımızda ilk alıntıda aklın danışan, araştıran özelliklerini görüyoruz. Buradaki aklın karşıtı nefis. İkinci alıntıda ise insanın aklıyla gururlanması, kendiyle böbürlenmesi üzerinde duruluyor. Aslında buradaki akıl ilk alıntıdaki nefise ayağını kaptırmış(/bulaşmış) gibi.

İlk alıntı 2. cildin başında tamamen akla yönelikken, ikinci alıntı bir hikayeden çıkıyor. Ve bu yüzden sanırım akıl eleştirisini bu alıntıda hikayenin bağlamı üzerinden de değerlendirmek gerekiyor. Hikayede anlatılanın bu sonuca katkısı nedir?

Bu hikayede define arayan birinin hikayesi anlatılmakta. Defineyi bulmak için havaya ok atan defineci bir türlü isteğine kavuşamaz. En sonunda her şeyi bırakıp Tanrıya yönelir, ondan yardım ister. Hikayenin sonunda yardımın ancak oradan geleceğinden bahsedilir. Bu haliye hikaye Mesnevî’nin birinci cildinde yer alan (Padişah ve Cariye hikayesinde) çaresiz kalmış hekimler hikayesini hatırlatır.

İlkindeki akıl etiğin, hukukun, siyasetin (/sosyolojinin) alanındaki etkinliklerden bahsederken, ikinci alıntıda determinizim üzerinden metafiziğin ele alındığını söylemek çok da sorunlu olmayacaktır sanırım.


4- Konuyu paylaştığımız bir büyüğümüz* phronesis** ile açıklamanın daha doğru olduğumu söyledi. Yorumun tecrübe ile her olayda yenilendiği, bitmediği; yorumlayanın bu açıdan haddini bildiği bir pratik bilgelik olarak. Phronesis'in açtığı imkanlar üzerinden günümüz yorumbilgisine bir köprü kurmaksa mümkün görünüyor. 


Bu açıdan bakıldığında Gölpınarlı’nın aklı anlayış olarak çevirisi oldukça makul gözüküyor

*http://mesneviyiokumak.blogspot.com.tr/search/label/Mesnev%C3%AE%20ve%20Felsefe
** http://hukukkurami.net/media/file/phronesis.pdf

8 Şubat 2017 Çarşamba

15





Agah olalım erenler! *

Kuyunun dibine ulaşsaydın o adam olmazlığın, senden olduğunu anlardın.

1330 Arslana gördüğü şeklin başka bir arslan olmayıp kendi aksi olduğu, kuyu dibinde belli oldu.

Adam olmak için Yusuf gibi kuyunun dibinden yıldızları seyretmek, kendinle baş başa kalmak mı gerekir? 

*

Uyanık olmak her an yeniden bir anlamlandırma çabası. Yapılan işlerde tamahı, kibri kendinde görme ve tanıma/arama o eylemi anlamlandırma çabası bir yerde. Ya da onlarda kibrin, tamahın izini kovalamak kılı kırk yarma. İşte bu kuyunun dibinden tek başına mütemadiyen yıldızları takip etmektir.

Garibi anlama çabasının kavramları da tanımlıyor, sınırlandırıyor oluşu. Hırs için genel bir tanıma sahip biri, onu kendinde izlemeye başladığında hırsın anlamı da yeniden şekilleniyor, çeşitleniyor, derinleşiyor. Teoriden pratiğe, pratikten teoriye bitmek bilmez gitgeller.

Buradaki durumdan, uyanık olma halinden bir tık ötesi de var. 'Uyanık olma hali' bir tespit hali. İlerde Hz. Ali kıssasında karşımıza çıkacağı haliyle bir adım sonrası Tanrı'nın razı olduğu tavrı seçip eylemek var. Burada iş tespit olmaktan çıkıp eyleme dönüşür.

Gaye eylemi yapan hâlin, yani onu yaptıran saikin tespiti ile eylemin yönünü uygunluğunu belirlemektir, ki bu uyanık olmaktan ileri bir noktadır. 

Yasin 54 “ Gerçekten de bugün, hiç kimseye, hiçbir suretle zulmedilmez ve size de, ancak yaptığınız şeylerin karşılığı verilir.” A. Gölpınarlı

Nefsin, hâlin takibi eylemi şekillendirip insanı sorumluluk altına sokmasıyla ilgili sanırım.


1331 A amıcasının yüzünde bir kötülük gören, amıcan değildir kötü olan, sensin kötü; kendinden ürkme.

İnananlar birbirlerinin aynasıdır; bu haberi Peygamber'den getirirler.

Gözünün önüne gök renkli bir şişe koymuşsun da o yüzden âlem gök görünüyor. ( Görüşünü sınırlıyor, alemi görmen gerekirken göğü görüyorsun, kuyunun göğü sınırlaması gibi) 

İnanan, Tanrı ışığıyla bakmasaydı gizli şey, inanana çırılçıplak görünür müydü?

Fakat sen, Tanrı ateşiyle baktın da o yüzden kötülükte kaldın, iyilikten haberin bile yok.

A hüzünlere dalmış kişi, azar azar ateşe su serp de ateşin ışık kesilsin.

Rabbimiz, sen de o tertemiz suyu serp de âlemin su serp de ateşin ışık kesilsin gitsin.

Benzetme bir sonraki beyitte insanın görüşünü değiştirirse Tanrı ışığıyla bakar mı demekte? Bu benzetmede çıkan aşırı bir yorum mu olur? İzleyen iki beyit Tanrı ışığıyla bakmak için iyilikle bağlantı kurmuş olmayı destekler gibi gözüküyor. İyilik netice insan eliyle olan, insanın seçimi bir şey. Sondan iki beyit hem insanın gayretine hem de Tanrı'nın yardımına bir arada işaret etmekte. 

Kulun gücünün hududunu, Tanrı'nın yardımının başlayacağı yeri, gücünün neye yeteceğini bilmiyoruz. Sanırım bu bilmeyiş de faniliğin sınırlarının içinden. Burada da faniliğe bir işaret var.


*
Agâh ol. agâh olmak: Kendine gel, kendine gelmek. Bir şeyi anlamak, gerçeğe ermek anlamına geldiği gibi uykudan uyanmak mânasını da ifade ederdi. Uyan, kalk yerine birisi uyandırılırken el uciyle hafifçe yastığına vurularak yine yavaşça «agâh ol erenler» denirdi.
AGÂH ETMEK: Farsça, uyandırmak. Mevlevi tarikatında mutfakta görev yapan içmeydacının, sabah ezanından evvel, tekke odalarında yatanları kapılara vurarak "agah ol dedem" diyerek uyandırmasıdır. Bu uyandırma gece teheccüd namazı için olurdu. Farsça'da bu kelime, "uyanık" manasına gelmektedir. Mevlevîlerde uyuyan kişiyi ürkütmeden uyandırmak tarikat edeblerindendir. Bu uyandırma işi bir başka uygulanış şekliyle şöyleydi : Uyuyan dervişin hafifçe yastığına el ucuyla sağ elin parmak uçlarıyla vurulur ve yavaş bir sesle, adıyla hitap edilerek "derviş... agah ol!" denilirdi ki bu, uyan demektir. Kaynak: http://www.semazen.net/sp.php?id=41&page_id=1&menu_id=id13


23 Aralık 2016 Cuma

Atatürk heykelleri put değildir.


Bir heykelin, bir resmin, ikonanın bir objenin put sayılabilmesi için birilerinin onu tapılır kabul etmesi gerekir. Puta tapma animizimde var olan bir şey. Doğa olaylarını kontrol etmek, şifa bulmak için doğaya hükmeden kuvvetlerin bir parçasının orada olduğunu kabulle iş başlıyor. Ya da ataların ruhlarının o nesnede yaşadığı, onu mesken tuttuğuna inanma. Puta tapmada istek ya hediyelerle, rüşvetle ya da putu cezalandırarak yapılıyor. Her halükarda putun ya da puttaki ruhun/gücün her neyse artık doğa olaylarına etkisi olduğu kabul edilir.
Atatürk heykellerin böyle bir vasfı hiçbir zaman olmadı. Kimse onlardan ne bir şey istedi ne olan bitenden onları sorumlu tuttu ne de mum yakana, çaput bağlayana rastlandı.
Atatürk heykellerinin işlevi, milli günlerde Atatürk’ün şahsında toplanan milli mücadele ruhunun canlı tutulması için belli alanları imleyen sanat eserleri olmasıdır. Toplanılacak alanı işaret etmek için şükranla yapılmış eserlerdir.
Bir heykelin etrafında, bir meydanda toplanma illa o heykele tapma değildir. Şirk kovuculuğunun, ikona kırıcılığının kapısı açıldığında Işıdı’ın yaptığı gibi ortada ne bir türbe ne bir tapınak ne de bir sanat eseri kalır. Bu işe girildiğinde Anadolu'da türbe, anıtsal ağaç ne varsa hepsi tahrip edilir.
Bir yanda beraberlikten bahsetmek diğer yandan insanların milli hatıralarına saldırmak bir arada ne kadar ciddiye alınır, tutarlı şeylerdir düşünmek lazım.
Yapılan Cumhuriyete saldırıdır. Bu cephenin askerlerinin mesela Mustafa Armağan’ın alaycı twittlerine bakıldığında niyet gayet açık görülmektdir. Apar topar valiliğin önünde kaidesi bile olmayan resimlerle tepkiler itiraz edilmesi ise hiç inandırıcı değildir. Kaide dediğin nedir ki, hazırlıksız olunduğu apaçık belli.

17 Aralık 2016 Cumartesi

14




Av hayvanlarıyla aslanın hikayesine ek:

Gölpınarlı Dede 1318 no' lu  "Zayıfları yardımcısız sanma; Kur'ân' dan "Allah'ın yardımı geldi mi" sûresini oku." beyiti için Fihi Ma Fih'ten bir açıklama getirir: 

1318. ...Ona göre kul, mânevi yolu kendi gücüyle aşamaz. Önce kendisi çalışır çabalar; sonra Tanrı yardımı gelir, çatar, kul ona dayanmadıkça bir iş başaramayacağını anlar. (Fihi Ma Fih Bölüm 17, s.67-68) sh.301

*

Fihi Ma Fih den alıntılan bu bölümde, önce ve sonra ile daha önceki postlarda yazdığımız sıralamaya/hiyerarşiye ve çalışmaya bir işaret olsa da burada tekrar bu mevzuya dönmeyip başka bir şeye değinmeye çalışacağız. 

*

Gölpınarlı Dede acziyet hissine bir işlev yüklüyor, ama bu oluşun bir sonucu ya da sonuçlarından biri de olabilir. Yani ortada böyle bir sonuç olsa da bu bir erekliliğe işaret etmez. (/erekliliği kanıtlamaz (?)) 

Kulun acziyetini fark etmesi, acziyeti olan bir ben'in farkıdır aynı zamanda. Bu, muhtmelen inancın derinleşmesine sebep olur. Kierkegaard, Umutsuzluk Ölümcül Hastalık adlı eserinde güçsüzlüğün umutsuzluğu başlığı altında sayfa 73 den itibaren bu konuyu inceler. Kierkegaard'ın bu eserdeki önemli tespitlerinden biri şudur : "Kendi olmaya cesaret edemeyenin inancı olmaz" (sh.9) dır. "K
endini bulabilmek için bir mümin gibi zayıflığı altında ezilmek" gerekir. sh 75. Bu  zayıflıktan şu şekilde söz eder:  "Tanrıya güçsüzlüğünü hissederek dönmek ben'in, Ondan en fazla uzaklaştığı yerdir aynı zamanda. (mealen)  Sh (?) Yani bir yolun başlangıcı gibidir.

Daha evvel, ilk hikayede Padişah ve Cariye hikayesinde acziyet fikri ile karşılaşmıştık. Orada acziyet Padişahın İnsanı Kamil'le tanışmasına yol açan bir sebepti. Sanırım onun Padişahta meydana getirdiği gönül hoşluğu, Tanrıya yönelmesiydi esas anlatılmak istenen. Padişah için zayıflık, düşünsel bir değişime, bir sıçramaya sebep olmuş; sebepler sonuçlar dünyasının dışına çıkmıştı.

Acziyet hâli uzun süre kalınabilecek bir durak değil. Yöneldiği şeye karşı insan, acziyet duygusundan yeni bir duygu ve ona bağlı olarak da bir tavır geliştirmek zorunda. (Kierkegaard'da güçsüzlüğün umutsuzluğu) Acziyet duygusu, duyan ile duyulan arasında orantısız bir güç dengesi. Bu güç dengesinin keşfi ya sakınmaya ya da sevmeye (yahut ikisine birden) götürecektir. 

Yüzünü sadece inanca dönüp, onu onaylayan için durum uzakta bir yerde kalıverme. Yönelmekle, eylemle - razı olmak, çekinmek, adil olmak, sevmekle - mesafeyi kaldıran, uzaklığı yok eden bir iletişim, yol alış mümkün. Yani yol alış, uzaklığı aradan kaldırmak eylemle (/tavır alışla?)) olabilir. Bu, isimlerin, niteliklerin yerini bulması, deyim yerindeyse (zihni ve kavrayışı sınırlı olan insan açısından) Tanrı fikrinin vücud bulması. (Fihi Ma Fih - Bölüm 11. Tanrı esenlik versin, Îsâ çok gülerdi. Tanrı esinlik versin, Yahya da çok ağlardı......)

İnanç eyleme dönüşerek - gerektiğinde - edep, iyilik, rıza vs olarak; dayanışma, ahlak olarak kendini gösterebilecek kıvama gelir. Yoksa Kierkegaard tarifindeki haliyle soyut, mistik bir tanım olarak kalır.


Yolun bütün halleri - edep, iyilik, rıza, adil olma vs.- süreli iken, durumlara, zamana/olayların şartlarına bağlı iken sevmek sebepsiz ve süresiz. Bu haliyle sevmek diğer bütün hallerden ayrılıyor...