21 Aralık 2008 Pazar

Notlar

Ne düşünüyorsan O sun

Ya hakikatin peşindeyindeyizdir yada işimizin geldiğine bakarız.

Hakikatin peşindekiler bir iz sürücünün ruhuyla hareket ederler. Zaman zaman izleri kaybedip yollarını şaşırsalarda; akıldan noksan, gülünç görünseler de ; akılla, ruhun, sezginin nerde başlayp nerde bittiğini karıştırsalarda hakikat tutkusundan vazgeçmezler.

İrfan ve hikmet olmadan edeb olmaz, edeb olmadan din ve/veya ahlak olmaz.

Edeb bir hal midir? Yoksa bir irfanın yansıması mı? Yada bir alışkanlıklar bütünü mü?

Edebin sosyal ilişkilerde oynadığı iyileştirici, olumlu yanı bir kenara bırakırsak edebin sahibine katkısı onda bir hali açığa çıkarması, yaşatması ya da beslemesidir.

Edep bir tac imiş Nur-u Hüda'dan
Giy ol tacı, emin ol her beladan...



Edebin büyük bir kısmının kazanılmış alışkanlıklar bütünü olduğunu kabul etmek lazım. Fakat bunu otomotiğe bağlanmış, şekli alışkanlıklar olmaktan çıkaran bir şey olmalı. Alışkanlık olmaktan öte. Bu öyle alşıkanlıklar bütününüdür ki kanatimzice bir halin meydana çıkması için bir irfana dayanarak günlük hayatı tekrar tekrar şekillendirmesidir. Bir ucu irfana, hikmete dayalı, diğer ucu günlük yaşamın pratiklerine dayalı, var olan bir hali sürdürme gayreti. Pratikle, hikmetin birbirini beslemesi. İşte edebi şekli bir alışkanlık olamaktan kurtaran, ona bir mana veren hikmet ve irfandır. Akıl ise bunu bazen kavrasa, bazen kavarmasa da ona mana vermek, ondan bir hal çıkarmak için etrafında dolanır durur kanatimizce.

Hakikî amel, içi değiştirmektedir. Maarif fasıl 1 - Sultan Veled Hz.

Edebin şekli tekrarı bir hatırlatmadır ve her hatırlatma çoğu zaman aynı şeye işaret değildir. Her tekrarda mana etrafında dolaşan akıl çoğu zaman yeni manalar üretir ki, bu halin derinleşmesine sebeb olur. Burda haddimizi aşarak ve biraz da ileri gidip, hal sahipleri hakkında bir tahminde bulunarak aklın, zevk halini aldığı halde susutuğu ama bir idrak olarak devam etmesi gerektiği tahmininde bulunacağız. Aksi takdirde seyreden da ortadan kalkar.

"Edeb edebsizden öğrenilir" sözüde bir idrake, akla ; günlük yaşama bir gönderme var. Öğrenmenin sürekliliğine de bir işararet var gibi.

Zor zamanlarımızda , köşeye sıkıştımızda bizi nezakete, sabıra çağıran akılla üretilen ve onunda bağ kurulabilen hikmettir. Onun sayeside olayın dışına çıkar bir başka pencereden o anı değerlendiriz.

Buna belki bir olayın , bir anın verdiği sevincin ortaya çıkardığı halden bahsedebilirek bir istisna getirebiliriz belki ama neticede bu da uyanıklığın , kelimelere dökülmemiş bir idrakin sonucudur.

Neticede aklı gelişimimizn dışında bırakmak onu yok saymak mümkün değil. Aşkın kapısına kadar akıl olmazsa olmaz gibi gözüküyor.

Akıl; Cebrail gibi “Ey Ahmed, bir adım daha atarsam yanarım!
Sen beni bırak, bundan sonra sen ileri yürü. Ey can sultanı! Benim haddim bu karardır” der. Mesnevi 1 .cild 1066


Menkıbeler üzerinden bugün geleneği aktarmak ne kadar mümkün?

Menkıbelerin çoğu bir geleneğin ürettiği mana üzerine belli hikmetleri örtülü olarak anlatılan kısa hikayelerdir.

Eğer içinde yaşadığınız gelenek bu menkıbelerin anlattığı hikmetleri yaşıyorsa bu durumda menkıbelerin geleneği öğretmek, aktarmak üzere bir faydası olur.

Bu durumda menkıbelerin dönüştürücü etkisini başarılı olabilmesi için ifade ettiği hikmetin bütünü ile günlük hayatta bağ kurmak zorunlulğu var. Öbür türlü menkıbeler sahili döven küçük dalgaların etkisi gibi şekillendirici etkisi çok uzun sürer.

Menkıbelerin işaret ettiği manayı günlük hayatta bulamıyorsak, günlük hayaya aktaramıyorsak küçük güzel hikayeler olmaktan ileri gitmezler.


Niçin iyi olmaya çabalarız?. Bİr başkasına faydalı olmaksa bu gene vicdanımızın sesi değil midir? Bir tevhid aramak lazım burada. İyiliklerin karşılığını beklemek, vicdani bir gönül hoşnutluğu sağlamak yetersiz kalıyor kanatimizce . Bir başkasına yardım ise bütünden ayrıldığında manasız kalıyor. İyi olmanın amacını ararken bu yüzden bir yerden bakmak lazım galiba. Anlık olayları bir fikre dayanmadan çözme gayretinin maksadı, faydadan yada vicdan tatmini açısından bakıldığında yetersiz kalıyor.

10 Aralık 2008 Çarşamba

İçimizdeki insan sevgisi

İnsan sevgisi ile dolu olduğumuza inanırız genelde. İnsan sevgisi nedir? Başka bir şeyle karıştıyor olabilir miyiz?

İnsan sevgisi insana tahamül değildir ama onuda içinde barındırır. İnsanı görmezden gelmek değildir ama hataları görmezden gelmek olabilir.

İlgiyle dinlemek, sorunları paylaşmak olabilir ama tek başına bu da sanki yeterli değil.

Yalnızlığımızı, içimizdeki huzursuzluğu unutmak için başkasıyla igilenmek de değildir sanırım.

İçimizdeki insan sevgisi başkasına zarar verme duygusundan uzak olmak da değildir.

Başkalarının hakkını, hukukunu savunmayı barındırabilir ama bu insan sevgisi ile direk bağlantılı olmak zorunda değil ,bu olsa olsa bir sonuç olabilir ve hak severlik insan sevgisi dışında başka kaynaklardan besleniyor da olabilir.

Nedir öyleyse ?

26 Kasım 2008 Çarşamba

Ağlayan / ağlatan insanlar

Ölü evinin profesyenel ağlayacıları gibi ağlayan, ağlatan insanlar doldurdu etrafımızı.

Kederli şiirler, marazi aşklar anlatıyor ağlayıcılar.

Devamlı uluorta ağlayan bu insanlar hakikatte var olmayan kederleri, hakikatleri resmedip ; varolanları da çarpıtıp ticarileştiriyorlar.

Ağlamak insani bir duygu, kadını erkeği genci yaşlısı farketmiyor. Hayatı ağlama duvarı haline getirmenin, getirirkende bunu içten içe ticarileşmenin de bir sömürü olduğunu düşünyoruz. Sanki hakikatten bir başka kopuş, toplu bir gösteri, bir oyun oynanıyor gibi geliyor bize.

20 Kasım 2008 Perşembe

Bu da geçer yahu



Kriz bir kaç aydır bekleniyor. Önce endişesi geldi. Yaşadığımız bütün krizler bir gecede çıkardı. bu krizi ise neredeyse altı aydır bekliyoruz. Yeni bir şey, geliyorum endişesi kendisinden önce geldi.

Herkes işini koruma çabasında işyeri sahibide, çalışanıda. Küçülmek ve bir şeylerden kısmak mecburiyeti hissediliyor. Çoğunluk için ise birşeyleri kısabilmek imkansız gibi, zorunlu giderler ile gelirler neredeysa denk.

Bu krizin hayatımızda iz brakarak geçeceği belli. Neticede bitecek, 6 ay/ 3 yıl henüz belli değil, ama bu da geçecek.

17 Kasım 2008 Pazartesi

Mevleviliğin Hususiyetleri Üzerine

BEN YAŞADIKÇA KUR'AN'IN BENDESİYİM

BEN, HZ. MUHAMMED MUSTAFA'NIN YOLUNUN TOZUYUM

BİRİ BENDEN BUNDAN BAŞKASINI NAKLEDERSE

ONDAN DA ŞİKAYETÇİYİM, O SÖZDEN DE ŞİKAYETÇİYİM,


beyiti hemen hemen Hz. Pir i anlatan her eserde tekralanan, onun Hz. Peygambere ve sünetine olan bağını kuvvetle belirten beyitlerdir. Bu önemli bir tespittir ama burdan yola çıkarak bır tanım çıkarmak zordur.

Kuran-ı Kerime ve Hz. Peygamber bağlılık zaten her tarikatın, her müslümanın olmazsa olmaz temel, ortak bir özelliğidir.

Mevleviliği özel bir tarikat yapan hususiyetler nelerdir?

Mevlevilik denildiğinde ilk akla gelen ayırd edici özellik mevlevi mukabelesi, sema dır. Gerçetken de sema, izliyenlerin büyük bir huzur, manevi bir lezzet alığı dini törendir.

Yine bildiğimiz kadarıyla mevlevilik bir çok kuralı, edebi bünyesinde taşır. Oldukça meşakatli bir eğitim süreci olan çile 1001 gün sürer.

Sema, adab ; kanatimize göre dünyaya Hz Pir e özgü ,özel bir bakışı gerçekleştirmek, bir hayat tarzını yakalayabilmek, hal edinebilmek için bir araçtır. Bunları (samimiyetle) yapanı mevlevi olarak değilde bu yolda ilerlemeye baş koymuş kişi olarak tanımak lazım.

Bugün artık gündelik hayatta karşılaşılması oldukça güç olduğundan bir mevlevinin günlük hasletlerinden bahsetmek oldukça güçtür. Onun için bazen hayal gücü devreye girmekte kendi dünyamıza, hayal gücümüze ait portreler ortaya çıkmaktadır. Çıkan portelerin ise ne kadar aslına uygun olduğu bir muammadır.

Mevleviliğin hususiyetlerini tanımlamada bir diğer zorluk, yolların bir çoğunun benzer hasletlere dayanmış olmasıdır. Aşk, rıza, nezaket, alçakgönüllülük bir çok yolun (hatta hepsinin) önemsediği hususlardır. Bu benzerlikler ise işi daha güçleştirmektedir.

Mevleviliğin bizim tespit edebildiğimiz bir özelliği, verdiği çile eğitimi ile sosyal insan yetiştiriyor olmasıdır. Çeşitli tabakalardan insanlar bir eğitim ocağında bir arada eyvallah diyebilmekte, rıza tahsili yapabilmektedirler. Dervişin irtibatı bulunduğu ortamda yalnız şeyhiyle değil bir çok canla birlikte olmakta; ileride bir nevi karşılaşacağı olumu/olumsuz durumlar karşısında pratik yapmış olmaktadır.

Öğrenilmesi adet haline gelmiş olan geleneksel sanatlar ise dervişleri tenbelikten uzak tutarken; sabrı, ustaya saygıyı öğretmektedir. Bu kadar çok Mesnev-i Şerhinin, Ayin-i Şerifin olmasının arkasındaki hikmetlerden biride bu olsa gerektir.

Çok şükür ki (mevlevi hasletlerini ayırd edebilme hususunda ) bu geleneği sürdüren bir kaç kişi bu çabayı arkeolojik bir çaba olmaktan kurtarmakta, çalışmalara bir tutarlılık katmaktadır..

8 Kasım 2008 Cumartesi

kelimeler

kelimeler manalarıyla birlikte

düştü avucumdan

paramparça oldu


şimdi onları toplamak lazım

eskisi gibi


ne çare ki

yaralanmadan, yaralamadan;

toplamak, birleştirmek

mümkün değil

6 Kasım 2008 Perşembe

Nezaket



Nezaket neden eğreti durur? Bir protokol olarak görüldüğünde, kalıplara tutulduğunda gerçekten nezaket olmaktan çıkıp toplumsal bir tiyaro, içi boş rol kalıpları olduğunda. Ya da ilgimizin bir türlü karşımızdakine yönelemediğinde.

Soru derin. Okul sırasında okuduğum bir romanda * bir köre selam verdiğini farkeden adam ne yaptığını sorgulamaya başlar, hiç unutmam:).

Yeri gelidiğinde nezaket bir zırhda olabilir, insan nezaketle savılır.

Barış içinde yaşamak isteyen insanın , en azından kendiyle barışık olmak isteyen insanın, nezakete ihtiyacı var. Ötekinin ne düşündüğünün, tavrının bir önemi yok burda.

Nezaket zanediyoruz ki içimizdeki iyi ile olan şeyle, başkasının üzerinden irtibat kurmaktır. Eğreti olmayan nezakette , (nezaketsiz olmayan) karşındakine duyulan olumlu, gerçek bir ilgi vardır. Misafirlikte çay yada kahve ikram eden hanıma zahmet oldu diyen, gerçekten zahmet verdiğini düşüyorsa; kendinden yaşça büyüğe ,çıkar için değil de, saygı duyduğu için yol verendir nezaket sahibi.

*Camus-Düşüş

2 Kasım 2008 Pazar

İdrak/hal?

Hakikat algısının gayesi anlık bir idrak midir? , yoksa bir hal midir? Eğer idrak ise akıllar arasındaki farkı düşünmek lazım. Herkesin aynı zekaya sahip olmadığını düşünürsek hal cevabı daha eşitlikçi duruyor. İdrak aynı zamanda zamana bağlı- bir şeyin farkına o an için varırız, sonrası yeni idrakleri bekler. Fakat hal öyle değil. Uzun sürekli haller yaşanabilir, daha sonra aynı hale dönülülebilir. Sürdürülebilir bir hale sahip olmakta muhtemelen uzun, yorucu pratiklerin sonucu olmalı.

Hali koruyabilmek, hali idrak edebilmeyi gerektirmeli. Hali idrakden sonraki adım ise akıl ile hali sürdürebilir yapmak olmalı. Tek başına ne hal içinde olduğumuzun farkında olmak bir işe yaramaz. İzole bir hayat yaşamak kimse için mümkün değil. Bütün ile (sürdürülebilir barış dolu bir hali )kurulacak bağda hayatın pratiği ise akılla kurulabilir.

Neticede hakikat algısının gayesi uzun soluklu bir hal galiba, ama bu da idraksiz, akılsız olacak gibi gözükmüyor.

29 Ekim 2008 Çarşamba

Bağlanma ?

Ötekine duyulan ilgi, zihni meşguliyetle duyulan, kendini unutmaktan öte bir ihtiyaç olmak durumunda galiba. Ötekine duyulan ilgi, zihni meşguliyet kin ve nefret takıntısı , bir vesvese de olabilir. Kinle, nefretle ötekine bağlanan insan her daim huzursuzdur. Çiçek beslemeye, akvaryumda balık yetiştirmeye, bir çocuk büyütmeye yönelmiş ilgi, (zihni meşguliyet aynı zamanda) korumayı, kollamayı içerir içinde. Ötekine , bir yatalak yavrusuna kanat germiş bir anne içinde insaniyetini yaşar.Yatalak anne için midir? Anne , yatalak evlat için midir? sorusu ,- zorunluluğu dışarda bırakırsak - manasını yitirir.


galiba :)

23 Ekim 2008 Perşembe

Sıradanlık

İç içe geçmiş sıradan dişliler olmaktan bizi ne kurtaracak? Yaptığımızı şevkle yapmak sanırım

21 Ekim 2008 Salı

Astroloji ve tasavvuf

Son günlerde gittikçe karşımıza daha fazla çıkan bir konu var. Astroljiyle, tasavvufu birlikte anmak.

Gelecekten haber vermek üzerine , fal üzerine Kuran-ı Kerimde bütün kapılar kapatıldığı, bu konuyla uğraşanlar kınandığı halde bu konuların tekrar canlanması üzerinde durmak lazım.

Astroloji yeryünden gözlemlendiğinde birbirine yakınmış gibi duran yıldızların bir takım yıldız olarak kabul edildiği, bu kabulden oluşan burçlardan, takım yıldızlardan bahsediyor. Esasen birbirlerine mesafeleri oldukça fazla olan bu yıldızlar, dünyadan da ışık yılları kadar uzaktalar. İşte astroloji bu çok uzak takım yıldılarının, burçların insan hayatında bir şekilde etkili olduğu iddiasında, insanın kaderinı belirlerdiğini, dünyada olacak olan olayları etkilediğine inanmakta.

Nil deltasının ne zaman taşdığının etrafında yaşayanlar için bir önemi vardır. Eğer gökyüzü hareketleriyle Nilin taşması arasında bir bağıntı bulunduysa bu tamamen istatistiki bir bilgidir. Takvim olarak gökyüzünün kullanılması sonucu bir elde edilmiş istatistiki bir bilgi.

Muhtemelen burçlara duyulan bu ilgi, çok eskilerde, tabiat olaylarını anlamada, ekim dikim zamanlarını tespitte bir takvime duyulan ihtiyacından kaynaklanmıştır.

Astronomi ile astrolojinin henüz ayrılmadığı , terminolojilerinin ortak olduğu bir dönemi düşünmeye çalışıyoruz. Gökyüzünden , gök cisimlerinden her bahsi geçtiğinde astrolojiye kanıt olarak almak üzerinde düşünmek lazım. Hele bunların çoğunun ehline verilen remizler olduğunu düşünürsek.

Okuduklarımızdan anlayabildiğimiz kadarıyla, tasavvuf bir hal bilgisidir. Tasavvuf yolunda yürüyenlerin giydikleri elbislerden biride rıza elbisesidir. Onlar için gelecekte olacakları merak etme gibi bir dertleri yoktur, onlar içinde bulundukları anın hakkının vermek isterler sadece.

Geleceği bilmek, bilebilmek , geleceğin bilgisine sahip insan olmak, keramet sahibi insan olmak demek bir yerde. Başkasının bilemediği bilgilere sahip olmayı istemek bir yerde diğer insanlardan üstün olmak ya da gelecek endişesinden kaynaklanır. Tasavvuf mesleğindekilerin üstün insan olmak, gelecek endişesi sahibi olmak gibi dertleri olabileceğini düşünemiyoruz.


devam edecek

12 Ekim 2008 Pazar

Anlamak

Anladığımız şey ne kadar bizimdir? Deneyimlemediğimiz, kullanmadığımız, bizi yeni bir hale götürmeyen şey bizim midir?

Yeni fikirler her zaman dikkat çeker, ilgi uyandırır; tekrarlar ise yeni bir şey söylemiyorsa usandırır.

Yığılan bilgiler hayatın içinde dile gelmedikçe güzel bir sohbet malzemesidr. Bazen ise sohbette dile gelir bizim olurlar.

Bazı bilgiler ise bizde değişiklik yaratır yeni bir hale sebep olurlar ki; bilgiden, anlamadan kasıt bu olsa gerek.

Sadece bilgiler mi? Bazı sesler anlaşılmasa bile bir hal değişikliğine sebep oluyorlarsa, aslında bambaşka şeyler anlatıyor olsalar bile seslendirildiklerinin kokusu bizi diriltiyorsa bu da anlamak değil midir?

22 Eylül 2008 Pazartesi

Boşluğa konuşmalar

Boşluğa konuşmalar

Söyediğimiz sözler ne kadar yerine gidiyor? onlardan bir iz kalıyor mu? bilmiyorum

Tepkiyle, dirençle yada umursamazlıkla karşılanan sözlerin bir başkasıyla konuşulduğunda kullanıldığını ve o zaman içselleştirildiğini düşünüyorum. Söylenen her sözün uzayda kaybolmadığı yolundaki efsaneyi bir kenara bırakacak olursak bu söylenen sözün (okunan yazının) insanları bir şekilde etkilediği anlamına gelir.

Peki tepki, direnç nesi? Tepki muhtemelen muhatabın gördüğü kişiye direnci. Muhatabın karşındakine verdiği değer hastalık, yaşlılık, parasızlık vs vs değersizlikle alakalı olabilr. Yada kendisiyle karşılştırdığında nispeten aşağıda bulması. Sultan Veled Hz. lerinin Şems Hz. lerini bir yabancıyla satranç oynaken bulması menkıbesindeki gibi nefs bir değer (sizlik) biçer karşındakine.

Ney çalan insanlar az çok birbirine benzer, gitar çalanlar gibi belli bir gözden bakar dünyaya. Bir müzik aleti insanı bir renge boyayabiliyorsa , insan niye boyamasın.

Bir başka sohbette malzeme olacak fikirler aranırkan eskiden söylenmiş ve değer verilmemiş sözlerde çıka gelir. Haklı olma gayreti, sohbeti sürdürme gayretimidir bilmiyorum ama o aşamada bu sözler bizim olur.

Zanediyorum ki her sözün bu yüzden bir vebali vardır.

20 Eylül 2008 Cumartesi

Suskunluğum

Gecedeyim,

Yağmurlu bir gecede,

Dayak yemiş

Ve kapının önüne atılmış.

Bilirim, bilirsin burda olduğumu

Suskunluğum, huzurum bundandır

19 Eylül 2008 Cuma

Haklı olma derdi / Hakikat derdi

Eleşiri aklın bir ürünü, var olana muhalif olma durumu.

Eleştririden maksat hakikat derdi midir? yoksa bir şey söyliyeyim, burada olduğum anlaşılsın mıdır ? yada taşı gediğine koyayımda insanlar aklıma hayran kalsın mıdır? anlamak zor. Hele karşınızdakini tanımıyorsanız.

Bazen içiçe girdiğide olur gibi geliyor. Yani bir hakikat derdine sahip biri aklındanda gurur duyabilir. Kaygan bir zemin. Lakin neticede biri ağır basar. Eleştiri alışkanlığındaki tavır kendini gösteririr. Haklı olma derdiyle , hakikat derdi birbinden farklı şeyler. Farklı dünya bakışları. Haklı olma içinde bir iddia var, var olma iddiası. İlla ki hakikat derdinin içinde de bir haklı olma isteği var ama bu istek bir inat şeklini almaz.

Eğer bir yarışma jürisi değilseniz, sizi her şeye bir kusur bulasanız diye oraya oturtmadıysalar, hakikat derdine sahip olmak gibi şansınız vardır. Eleştirinin içindeki iddia kişselleşmişse ve ısrara dönüşmüşse gene bir akıl ürünüdür ama içinde hakikat derdi yoktur. Çoğu zaman ilk hükme takılı kalır. Belkide hakikat derdi her zaman o anki hükmü didikleyebilmektir.

İddiaya ne kadar sahip çıkılır, bir başka akıl karşısında kendini sınar mı? Yoksa ona sahip çıkılır, sıkı sıkı sarılınır mı?

Hakikat derdi olan bildiklerini ortaya kor, eğer karşı çıkan olmazsa o kurcalar; bilidiklerine karşı mesafelidir; yada gererktiğinde karşı akılla , kendi fikrini aynı hizaya çekerek karşılaştırır. Tavrı eşikte duranın halidir.

Akla güvenmemek ama akılıda bırakmamak, kullanmak; verdiği hükmünde yanılabilir olduğunu kabul etmek.

Bir de eleştiri adabı var. Rencide etmeden, kişiliğine dokunduğunu farkettiğinde tadında bırakmak, bazen bildiğini söyleyip çekilmek yada susmak.

11 Eylül 2008 Perşembe

Seni anlıyorum

Seni anlıyorum, nasıl? gerçekten mi?

Bir sohbet etmeden, yemek yemeden, dar zamanları paylaşmadan mı anlıyorsun?

Bende gördüğün görmek istediğin mi? görmeyi tercih ettiğin mi? Başka bir şey görebilmeye cesaretin olup olmadığını sınadın mı?

Seni anlıyorum; dar , nefes almayan kalıplarla mı ölçtün anlıyorsun?

Seni anlıyorum bir temenni bir geçiştirme ifadesi mi? tamam anladım, daha fazla uzatma mı? dinlemeyi bir amayla kesmek için bir çaba mı?

Hayırlısı,

22 Ağustos 2008 Cuma

Bugün

Bugün kendimi garip hissettim

Dünkü gibi, evvelsi günki gibi

Çocukluğum geçti gözlerimin önünden

Ekmek kokusu , Kahraman bakkal

Güneşli, sakin, ferah sokaklar

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Garipler

"Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime"

Garip kimdir?

Garip diyince aklıma aklıma hep çoluğu çocuğu bir yerlere gitmiş, bir şekilde eşini kaybetmiş yaşlı insanlar gelir.

Yalnızdırlar ve bunun da farkındadırlar. Bazen kabule etmeselerde bunu sırtlamıştır, kabullenmiştirler. Gelecekten umitleri yoktur, büyük bir değişim beklemez hayatında. Durumunu korumaya çalışır, çoğu zamanda şükrederler.

Arayıp soranı pek yoktur. Geçen zaman onu yalnızlaştırmıştır. Dostları, ailesi teker yok olmuş, uzaklaşmış ; yada hiç olmamıştır. Genelde yalnız yaşar, etrafında kalabalıklar da olsa.

Yalnız olmak , geçim sıkıntısı içinde olmak mıdır gariplik ? Sanırım bu yaşamın sonucu birde gönül kırıklığı olmalı.

Gariplerin bir kutsallığı vardır, korunur. Gönüllerden kopanlarla yer, içerler.

" bir garip ölmüş diyeler / üç günden sonra duyalar / soğuk su ile yuyalar "


Hep akla garip deyince fakirlik, yoksulluk gelir. Acaba hali vakti yerinide yada geçim sıkıntısı olmayan gariplerde olabilir mi? Muhtmelen gönlü kırık, yalnızlar da vardır, geçim sıkıntısı olmayan.


devam edecek

10 Ağustos 2008 Pazar

Kaldırımlar / Kendi dünyamızda yaşamak

Kaldırımlar bizde neden yüksektir? Sanırım bu eski bir alışkanlıktan geliyor. Yollar sık sık bozulduğundan eskiden asfalt üstüne asfalt dökülürdü. Neticede bir kaç sene sonra kaldırım normal boyutuna gelirdi. Şimdi ise sokaklar parke taşları ile döşeniyor ve kaldırımlar gene yüksek yapılıyor. Parke taşlarının döşenmesi ile bir de yeni bir alışkanlık edinildi : Parke taşlarının kaldırımla buluştuğu yerlere oluk yapmak.

Değnekle bu yüksek kaldırımlardan inmek zorken şimdi bir de bastığınız yer eğri büğrü bir oluk. Bayağı dikkatli inilmesi, çıkılması gerekiyor. Sadece hastalar için değil, yaşlılar, çocuklar için de oldukça zor bir durum.

Kaldırımlar bir çok yerde dar. Zaten dar olan bu kaldırımları bir de esnaf malını sergilemek için iyice daraltıyor. Ne işe yaradığını bir türlü anlayamdığım belediye zabıtaları ise buna hiç müdahele etmezr. Bazı yerlerde ise daracık olan bu yollara ağaç dikilerek tekerlekli sandalyelere bir ikinci barikat oluşturulur.

Kaldırım başlarına ise yapılan eğimler ise çoğunlukla bebek arabaları için yapılır, tekerlekli sandalye için değil.

Oysa zanediyorumki yolların yapımı da, kaldırımların yapımı da bir projeyle yapılır ve bir sürü imzadan geçer. Ve şaşarım, bu projelerin altında imzası olan mütahitlere, yüksek mimarlara; hiç birinin aklına ya bir dakika burdan tekerlekli sandalye geçemez, bu kaldırımdan yaşlı inemez demek gelmez.

Engellinin bizde tek başına yaşaması alışılmış bir şey değil. İlla hayatı boyunca bir refakatçisi olacak. Dolayısıyla ufak bir çabayla çalışabilecek, ekmeğini kazanabilecek olanlara da bakıma muhtaç muamelesi görür. Bazen aşırı ihtimam, düşkünlükte insana zarar verir.

9 Ağustos 2008 Cumartesi

Alışmak

Kimi dost değişir, kimi çeker gider
Yalnızlığa alışmak hastalığa alışmak gibidir
Sanki hep ayağını sürermişsin gibi gelir
Sanki gölgeler hep uzun, hava hep serindir

5 Ağustos 2008 Salı

İnsanlık

İnsanlık üzerinde düşünmeye ihtiyacımız var mı? Dinin etkisinin azaldığı, gevşediği bir zamandayız. Yine ahlakda değişmekte, kendine bir temel bulmakta zorlanmakta. İnsanlığın bu yüzden yeniden değerlendirilmesine ihtiyaç var gibi geliyor.

İnsanlık kavramı bize özgü bir kavram. İnsani değerler ise herkesin, bütün insanlığın sahip olduğu bir şey. İnsanlık bizim için bir değerler silsilesini ifade eder. Hümanizma ile ifade edile şeyin ise farklı bir şey olduğunu düşünüyorum. Bizim insanlık derken kastetiğimimizi karşılamıyor.


İnsanın kendi ve kendi dışındaki anlamada bir mesafe var. Bu mesafe sayede bir benlik elde eder. Bir başkasını anlamızda da hep kendimizinden hareket ederiz. Bir başkasına değer verebilmek için öncelikler kendimiz bir değer biçemilmeliyiz. Sonrrada kendin için istediğinide başkası için isteden hareket edebiliriz. Bizim sahip olduğumuz gelenekte bu eşrefi mahlukatla ifade edilir.

Bu tanım bizi kendi dışındaki her şey için koruyucu ,kollayıcı, düzenliyici olmaya götürür. İnsanlık öldümü dendiğinde ifade edilmek istenene, insana has olması gereken bu bakış açısı budur. İnsanlık için başka bir temel bulunabilir mi? Üzerinde düşünmek lazım. Küresel ısınma, savaşlar hep insan eliyle olan şeyler. Bozan, yıkan insan düzeltmeninde bir çaresini bulmalı. Ve tabii bunun fikri zemini olmak zorunda.


Sorumluluk hissi hala yaşamakta. İnsanlar Güngörende düşünmeden birinci bombada nasıl koşularsa, ikincisinde de aynı hisle koştular.


İnsanın yaşadığı olayları, gödüklerini, okuduklarını manalandırmasını tarihsel etkiyle yaptığını söylüyorlar. İnsan geçmişi ile diğerlerinden farklılaşıyor . Bu geçmişidir ki, her alınacak kararda onu kendi bütünüğü etrafında tutarlı olmaya yöneltir. İnsanın tutarlı olamayı gerekterecek bir bütünlüğü olmalı mıdır? Yada şöylede sorulabilir sanırım, tutarlı olmak için hangi kıstasları kullanır? İdeoloji, gelenek , cemaat, insanlık güdüsü? Tutarlı bir ben ilk elde bunlardan birinin sunduğu önyargı/ön kabule olacaktır. Yorum ise bu onyargının rehabilite edilmesinden çıkacaktır. İlki bir tekrar,nakil; ikincisi ise teliftir:)

Burda kurcalanması gereken bir soru daha var: İnsanlık gelenek yoluyla mı öğrenilir ? ya da her insanın özünde zaten var mıdır?

Bu soruda benim tercihim özünde olmasından yana. İnsanların eşit yaratıldığını dan yola çıkarak bunu benimsemek istiyorum (isteyen eşit özelliklere sahip olarak varolduğunu tercih edebilir). Bir afrika yerlisinin, bir amerikalının yada bir aborjinin de bu tarz bir sorumluk/koruma, kollama bilincine sahip oladuğunu düşünmek istiyorum.

gibi geldi :))

31 Temmuz 2008 Perşembe

Eğreti

Benzerlerinden bir noktada ayrılan, bu farkı yüzünden dışarıda kalan, farkının farkında olan yada bu farkı ona hisettirilen yada ona öyle görünen, farktan dolayı bir keder duyanın durumu.

Eğretilikte hep bir asıl var. Eğretilik bu aslın yanında ortaya çıkar. Bazen bir redediş, kabul etmeme bazen de varoluşun kendisi yeterli olur eğretilik için. Eğreti olanı rahatsız ettiği gibi asılda rahatsız olur çoğu zaman.

Burada eğretiliği doğuran fark bir hapishane gibidir. İki tarafda ciddiye aldıkça , yada bir taraf bakışını değiştirmedikçe var olur. Biri ciddiye almıyorsa farkında değilse ona ancak vehim denir.

Türkiye ab gibi içgüveysi pozisyonu, hasta/özürlü sağlıklı farklında asıldan bir uzaklaşma vardır ve melankoliyi, hüznü taşır.

Don Kişotun eğretiliğinde birde farklı zamana ait olma var. Yaşlı ve güçsüz oluşunun yanında. Arzu ettiği çağda olsa ve gücü yerinde olsa deliliği dikkat çekmezdi muhtemelen

25 Temmuz 2008 Cuma

Sosyalleşme


Mümkün olduğu kadar sosyal olmak, niçin?

Kendimizi üretmenin, yeni fikirlerle tanışmanın, bulanmadan akmak için . Bulanmak inaçların, fikirlerin; insanın, insanlığın, düşünmenin önüne geçmesi. Kalıplarlarla sorun çözme, insanı görmezden gelme. Düşüncelerimizi, kendimizi sorgulamanın, önyargılarımızı rehabilite etmenin bir yolu sosyalleşme. Bu kendimiz için. Başkası için? Bu da ahlakın alanına giriyor.

Ne kadar mümkün?

Bir ikincisi her zaman problemleriyle gelecek, irkiltecek, rahatsız edecek. Aynı zamanda paylaşımıyla, fikirleriyle gelecek; yenilenme vaadecek. Dinlemeye istekli , dinlenilmeye hazır bir ortam ise her zaman mümkün değil. Neticede bu bir mücadelede de olabilir, uzlaşmada. Her ikiside belli bir enerjiye, belli bir çabaya ihtiyaç duyar ki, tükenmiş insanın işi değil. Burada buna niyetli olmanın yanında ikinci problem bu enerjiye sahip olmak. İnsanın sorunlarla başa çıkma enerjiside sabit bir şey değil; bir şekilde yenilenemeye, tazelenmeye ihtiyaç duyuyor. Sanırım inzivaların, kendini dinlemelerin, ibadetlerin buna bir şekilde katkısı var, amaç bu olmasada.

15 Temmuz 2008 Salı

Adil gelir dağılımı mı? Daha adil gelir dağılımı mı?

Adil gelir dağılımı mı? Daha adil gelir dağılımı mı?


Adil gelir dağılımı sanki nihai bir noktadan bahsediyor. Gerçekleşmiş ideal bir nokta . Daha adili ise gerçekleşmemiş, adı geçen hedefe giden bir yerdeki bir denge. Hala ihmal edilmiş bir şeylerin olduğu bir yer. Bazı eksikliklerin görmezden gelindiği yada kerhen görmezden gelindiği. Neticede her ikisinde de bir rahatsızlığın, hakkaniyet arayışının ifadesi var.

Bir diğer soru , emeğin hakkı mı? standart yaşam düzeyi mi? Yapılan iş , verilen iş harcıalem, herkesin yapabileceği sıradan bir iş olabilir. Ama gene de birisinin yapmasına ihtiyaç duyulan her iş için syandart bir yaşam düzeyini sağlayan bir gelire ihtiyaç var. Hakkaniyet arayışlarından birinde işin zorluğu, diğerinde insanların eşitliği var

Burada bir zorluk var gibi adil bölüşüm ile standart gelir arasında. Toplumun genel gelir seviyesi yüksekse bazı insanları gene standart gelir geliyesinde bırakmak adil midir? Elbette burada bir kestaneci ile madenciyi kıyaslamıyoruz. Verilen emek ve işin zorluğu açısından madencinin daha zorlanacağı aşikar. İki ayrı kategori emek-eşitlik düşüncelerinin farklı sonuçları

Bir ikinci soru : Adil gelir dağılmı evet, ama niçin?

Adil gelir dağılımı fikri acaba gelir dağılımının çok bozuk olduğu zamanlarda ortaya çıkmış insani bir istek mi? Yada bir toplumsal ileri gitme, ütopya arzusu mu? Muhtemelen ikisi birden, eşitsizliğin çok artığı belli dönemlerde, bu eşitsizliğin giderilmesi için ihiyaç duyulanları harekete geçirmek maksadıyla yapılan fikri çalışmaların, kabullerin sonucu.

Temelinde diğerinide umursayan ahlaki bir bakış var. Bu makul isteği ilk dillendirenler, gerçi bunu ahlaki bir dayanaktan yola çıkarak değilde toplumun gelişmesinde doğal bir yön, tarihsel bir zorunluluk olarak kabul ettikleri için talep ettiler ise de, (yada bu şekilde dillendirmeyi tercih ettilerse) bu onun ahlaki tarafını yok etmiyor kanatimizce. Gelir dağılımının iyileştirilmesi talebinin insani bir zeminde temellendirilmesine de ihtiyaç var gibi geliyor.

İnsani ihtiyaçların gerçekleşmesiyle birlikte, insanın yeteneklerinin de ortaya gerekiyor. Adil gelir dağılımı insanın tüketim toplumuna kurban edilmesi için , üretimin sürdürülmesi için talep edilen bir şey değil. Yani lüks tüketimden herkesin yararlanması derdiyle yola çıkmış bir şey değil. Bu yüzden temelinde gösterişe karşı bir tavrı olmak zorunda. Çıkışında, kaynakların hor kullanıldığı, bu kaynaklardan daha çok insanın istifade edebileceğine dair bir eleştiriyide içinde barındırıyor .

Adil gelir dağılımında , gelir üzerinde söz sahibi olan, bunu gerçekleştirmeye niyetli bir otoriteye ihtiyaç var. Yoksa kişinlerin gerçekleştirebileceği bir şey değil. Bir yardım kuruluşunun yapabileceği bir şey de değil.


Şimdilik su üstüne çıkanlar bunlar :)

8 Temmuz 2008 Salı

Tamamlanmamış insan

Kimsin
Benim
Dolaş biraz
Kimsin
Senim
Buyur öyleyse

Mesnev-i Şeriften Hatırlatma



Tamamlanmamış insan kendi eksikliğinin farkındadır. Bir yandan başkalarının eksikliğinide görür, bir yandanda fazlasını. Kimi eksik hisseder kimi fazla görür. Genede kimse tamamlanmış olmadığından kendini rahatlatır, eksiklerinden dolayı huzursuz olur. Bu gerilim onu çalışmaya, gelişmeye, yola doğru çıkarır.

Başkasıyla olan sohbetimiz ortaklıklar üzerinedir yada şaşırtıcılık üzerine. Benzeşmezlikler üzerine sohebet ancak bir yanlış anlamanın sonucu başlamıştır, uzun sürmez.

İnsanın bir bütünlüğü, tuatrlılığı var mıdır? Muhtemelen farklı düşüceleri içinde barındırır, çelişkileri yaşar ama onlardan bir bütünlük çıkarmaya çalışır. Dağılır ve toplar. Bu sayde gelişir.

Soru : Öteki teskin edici mi? Gerçekleştirici mi? (teskin edici, kaçılan bir yer ise teskin edilen için bir nesneden ,saklanılan bir şeyden fazla değeri yoktur?)


Yolların hepsi Kabeye gider. Bütünlüğe, tutarlılığa giden yollar farklıdır. Ama hepsi aynı yöne , insanlığa, insana bir şekilde çıkar.


gibi geldi :)

Levinasın akla getirdikleri ( varlık ve öteki yazısı-tezkire sayı:38-39 )

7 Temmuz 2008 Pazartesi

Zor denklem

Başkasının varlığı ve onun bana bakışı sayesindedir ki, nesne durumuna gelirim; bir başkasına ait olur ve kendimin olmaktan bir an için sıyrılabilirim. Toplumsal ilişki, insanın kendisinden sıyrılma mucizesidir (levinas).

Bu yüzden başkasının arzusunun arzulamak, benim arzumun, tüm insani arzunun en temel niteliğidir (Hegel).

Başkasının varoluşsal bunaltıyı hafifletici mucizevi niteliğinin yanı sıra, kendisinin varlığı da apayrı bir sorunun kaynağıdır. Çünkü benim için gerçek olan onun için de gerçektir; ben de onun varoluşsal bunaltısını hafifletebilmesinin bir aracıyım. İnsan, yağmurdan kaçarken doluya, kendi varoluşundan kaçarken "öteki"nin egemenliğine yakalanır. Başkası benim için, kah varlığımı benden çalan, kah bana ait bir varlık olduğunu ortaya çıkarandır (Sartre).


http://www.deepnot.com/deepmain.php?pKey=114

Ne kadar karanlık bir dünya resmi. İnsani olana hiç yer yok. Bu bunaltıdan insani bir şey çıkarmak zor.Varlığımızın bizim için ve başkası için bir manası olmadığında, varlığımız bir başkası için gerilim, kendimiz için cansıkıntısı oluyor. O zaman insan insanın kurdudur diyen haklı oluyor. Başı boş bırakılmış, fırlatılmış, yalnız bırakılmış bu insan resmine ; dostluk için, insanlık için bu resmin bir yerinden girmek lazım.

Direk insana dönmüş bu resim insanın , insanlığın bütünlüğünden uzak. Herkesin varlğını bir saldırı, egemenlik arayışı olarak algıladığımızda bu gerilimi taşımamız normal. Oysa herkes saldırgan değil, bizde başıboş değiliz, en azından fikirlerimiz var, insanlığın geçmişi var.

4 Temmuz 2008 Cuma

Milliyetçilik üzerine bir deneme

Milliyetçiliği vatan sevgisi olarak tanımlayabilir miyiz?

Milliyetçiliğin kültürel bir geçmiş üzerine oturması mantıklı, kültürel bir asimilasyona sapmadan, yaşayarak, yaşamaya zorlamadan. Dil ve kültür üzerinden hareket eden bir milliyetçiğin ulus devletin kuruluş harcı olarak kullanması makul olur. Ulus devletin var olmasını arkasındaki refleks başka devletlerin egemenlği altında sömürüleceği, eşitsiz ikinci sınıf yaşayacağı düşüncesidir. Bu sömürüye karşı duruş devletin varlık sebebi olarak durur.

Milliteçilk eşitsizlik üzerine kurulmuş olacak ırk düşüncesi yerine kültür üzerine şekillendiğinde , kültürü ve onu taşıyacak olan dili korumak da milliyetçilik olacaktır. Easasında kültür korunarak değil yaşanarak var olur. Dili , taşıdığı kültür kavramlarına karşı gelecek şekilde , içini boşalarak değil, kullanırsanız kültürü taşır.

Kültür üzerinden milliyetçilik devamlı bir çabayı gerektirir. Vatan topraklarını askerlik zamanında korumaktan yada tehdid olduğunda savunmak dışında ömür boyu uyanık bir faaliyet ister. Her ikiside birbirini tamamlar ama birbiri yerine ikame edilemez. Biri millet bilincini oluşturur, öbürü onu başkalarına karşı korur.

Bizde sözle, toplu olarak, paylaşarak yapılan Türkülerin, şarkılar bu yüzden önemlidir. Bir sosyalleşme, birlik oluşturma, tekrar hatırlama, bütün ile ilişki kurma.

29 Haziran 2008 Pazar

Tecrübe

Yaşanan bir şeye bir anlam vermek ve onu hazfızada muhafaza(edecek kadar önemseyerek) etmektir. İlla anlam zihinsel bir çözümlemede olmayabilir, bir his/duyu da bir tecrübe olabilir, çocuğun elini sobada yakması, bir daha dokunmaması gibi

20 Haziran 2008 Cuma

Dostluk

Kimin dostumuz, kimin arkadaşımız olduğunu biliriz ama neden onu dost kabul ettiğimizi tarif etmekte zorlanırız.

Dostu tarif etmek zor.

Onu her türlü çıkardan arındırmış bir arkadaş olarak tanımlaya kalktığımızda bu zaten normal bir arkadaşlığın asgarisi. İnsan çıkar için iş kurar, ticaret yapar.

Bazan ortak bir geçmiş, sınanmışlıklar sonucunda dostluk ortaya çıkar. Bazen bir kaç günde, bir kaç sohbette.

Sizi yağmurda kapı önünde bekletsede imkanı olsa kapıyı açacağına inandırmış olmalı.
Yada size kızsa bile haklı olabileceğini, yada haklı olmasa bile, kızsanız bile genede onu kırmağa üzüleceğiniz, bunu da görmeyeyim diyebileceğiniz biri.

Bir dostlukta güven vardır, vefa vardır ama sırf bunların varlığı dostluk kurulmasına kafimidir? Dostluk tanımı için bundan fazla bir şey olması lazım. Hatta zorlanıldığında dostların birbirlerine güven duymadan da dost olabileciğini kabul edebilirz belki. Herkes tarafından laf taşıdığı bilinen kimselerin bile dostu , dostları olabilir.

Dışardan bakıldığında tek tarafın daha verici olduğu görünen dostluklarda vardır. Bir tarafın devamlı verici olduğu; verci olanını bunu ; bir sömürülme hissinden , vefa duygusundan ziyade; karşındaki ile birlikte bir birlik olabilme hali olarak kabul edebilir. Belkide temelde dostluk, bir kendini unutuş ile beraber, birlikte hissedebilme, birlik olabilmedir.

Dostluğun bir diğer özelliği, belli bir zamana sıkışmaması, her zaman kaldığı yerden devam etmesidir. Bu birlik halinin her zaman tekrar tecrübe edilebileceğine duyulan inançtan doğuyor olabilir. Kendini karşındaki ile tecrübe edebilme, açabilme, kendine unutma ve huzur içinde karşındakine dikkat kesilme.



Düzeltilecek, üzerinde düşünülecek

19 Haziran 2008 Perşembe

sabah

hastalıklı bir gecenin sabahına uyanmış gibiyim

terli, yorgun, biraz sersem ama hafiflemiş

geride kalmış sıkıntılar


perdeler kapalı olsada biliyorum

güneş doğmuş, birazdan çorba gelecek

gözümü açtığımda fısıltılar, şükre dönüşecek

11 Haziran 2008 Çarşamba

Gölge

Denk değildir, olmayacaktır, talihi dönmeyecektir. Sınırını bilir, haddinide. Mecnunun derdi fakirliktir belki, talihin ters dönmesi ihtimali vardır. Burda ise kader sınırı çizmiştir, umursamaz. Bir beklentisi yoktur.

Ab-ı hayatı içer güzel insan, yarin elinden, ya bu ona yeter. Bu andır onun hayatının hükmünü veren. Yakında olmak, yakınında olmak, yakıyn olmaktır artık. Leyladır onun için bedenlenen, vardır ya yeter. Bir gölgedir artık, gölgesidir, hep bir adım geride ve yeryüzü cenettinin bedelini canıyla ödemeye hazır.

Su


Ekonomi kitapları sorar

Bir bardak su mu kıymetli

Elmas mı diye?

Netice su dur.

Mantık su der

İç parçalayıcı

Bana su verdi

Diyenin sevinicini bilmeden, bilemeden

İnsan kötü ve bencil mi?

Kapıp koyveren, olduğu gibi akan, kokmayan, bulaşmayan insan mı? evet bu da insan

Çaba sarfeden, pişman olan, sorumluluk alan mı insan ?

Acı, evet hep var ve olacak; çile mi, rahmet mi yada çile rahmet mi zor soru, ateşin içinden geçene bakıp da cevap vermek doğru sanırım ; ne hale gelmiş, nerde karar kılmış

Hatalarıyla sevaplarıyla insan ne hepten iyi, ne de hepten kötü

Çaba sarfedeni var , pişman olabilleni, koyverip gideni

Hep hata arayanı var, hatayı kendide arayanı var, tamir etmeye gönül almaya çalışanı var


.

22 Mayıs 2008 Perşembe

Zamanın hakkı

Boyanacak duvarlar

Okunacak kitaplar

Yapılacak işler varsa bile

Işık arkandan geliyorsa

Bil ki bu çıkış zamanı

Usulca, sesizce çıkıcaksın

Zamanın hakkını vermek adına

Tavır

Önemli olan yaptıklarımız mı? Nasıl yaptığımız mı?

Başkasını ciddiye almak, aldığını göstermektir çoğu zaman nasıl yaptığımızı şekillendiren.

Her yapılan için bir mazeret üretilebilir, bir ama cümlesi kurulabilir. Tavır için hayır. Tavır insanla ilişkilidir, konulan tavır karşınızdakine verdiğiniz değerdir, onu nasıl gördüğümüz ve hatta biraz da dünyaya nasıl baktığımızdır. Yapılan ise bazen zorunluluktur, bazen keyfi; onun için insan çoğu zaman zorunluluk zırhına sığınılabilir.

21 Mayıs 2008 Çarşamba

xAsıl

Yolda olan için eksiğini bilmek zaruri, aslı görebilmenin belki önemi burda. Mükemmel olmak , olabilmek belki hiç mümkün değil hiç bir konuda ya da bir an için mükemmel olmak mümkün, mükemmele yaklaşmak. Okumalar, çalışmalar, düşünceler bu bir an için, yine de asıl olan çaba ve iyi niyet gibi geliyor.

11 Mayıs 2008 Pazar

Hem

Bir kurban gibi

Kılıcımı kaldırdım

Boynumu uzattım

Hem kurban hem cellat

Sürü

Biz koyun olduktan sonra kurt çok. Ne sürüye dahil ol, ne kurtla dost. Gerektiğinde sürüyü koru, kurta karşı dur ve gene gerektiğinde koyununda, kurtunda hakkını koru . (Oda seçimleri üzerine akla gelenler)

29 Nisan 2008 Salı

Doğru/Tarafsız Okuma Çalışması Üzerine Notlar

Tarafsız okumadan kasıt bir şeyin aslını, hakikatını aramaktaki merak, gayret, niyettir.

Bir yazı tarafsız okunabilir mi? Zor ama eleştirel okunabilir.

Her yazınının, yazarın dayandığı bir dünya görüşü var,(tabii okuyanında) görmek istediği yada öyle görülmesini istediği.

Metinlerde ister istemez bu dünyaları temelendiriyor. Bazanda kasten yönlendirici metinlerinde çıktığı oluyor. Deliller , örnekler hep bu bakışı temellendirmek için kullanılıyor.

Yazıyla birlikte çoğunlukla yazarıda okumak gerekiyor, yazarın ortaya koyduğunu dünyanın ne anlama geldiği tespit etmek gerekiyor. Bunu yapabilmek için de yazarın baktığı noktayı, bu noktanın zaaflarını varsa dayandığı felsefeyi çözmüş olmak gerekiyor. Bunları çözecek noktada değilsek bile insani bir bakışla bütün tarafların gözlerinden baktıkları dünyayı ayrı ayrı gösrebilmek mahareti lazım düzgün okuma için.

Kuşkusuz burada durduğu noktadan konuyu ne kadar hakkaniyetle ve tutarlı bir şekilde değerlendirme niyetinde olduğunu görmek önemli, yoksa herkes olayları bir yerden bakarak değerlendiriyor.

Yinede okuma emek istiyen bir iş; doğru okuma niyeti ve merakı ile birlikte. İlk okumada göz gezdirmede çıkmıyan fikirler ; satır satır sorgulamada ortaya çıkabiliyor. Bu yüzden üstünkörü okuma çoğu zaman anlama yerine yönlendirme oluyor, yönlendirici notlar satır aralarına saklanıyor. Mesele bunları ayıklayabilmekte, bulmakta, değerlendirmekde. Sorgulanmadan okunan metinler ya toptan kabulle yada toptan redle neticeleniyor.

Okuma bir yorumlama neticede, konuşmada dinlemede olduğu gibi. Metin belli bir fikir üzerine temellenme mecburiyetinde ve daha konsantre olmak zorunda. Okumada dinlmede olmayan tekrar, geri dönme, başkalarıyla farklı zamanlarda paylaşabilme var.

Okuma önemli bir konu, şimdilik toparlabildiklerimiz bu kadar.


http://salimsaracer.blogspot.com/ Medya Eleştirisi: Hürriyet 29 Nisan 2008, Dünya. "Namus Cinayeti" (doğru okuma işte budur dedirten bir yazı, gözden kaçanları yakalayan, insanlıktan yana tavır koyan )

ve

bir taraf yazısı :

http://www.gazeteport.com.tr/YAZARLAR/NEWS/GP_201176

üzerine düşünülenler.

22 Nisan 2008 Salı

Tarafsız taraf olmak

Tarafsız taraf olmak hatta arafta da olmamak ama arafta konaklamak. Her anı yeniden değerlendirmek yada her anın hakkını yeniden vermek.

Eyüp gibi yere düşenin hakkını düşünmek ve eğilmek, almak, hakkı olduğuna inandığını vermek. Hakikatin yüzünün her zaman yeniden inşa olduğun bilmek, onu aramaya mecbur hissetmek.

Cebimizde hep aldığımız notlar, hayat hakkında ufak kopyalar var ama hayatın bir kullanma kılavuzu yok. Her seferinde yeniden kurcalanmak istiyor.

Bir çok şey biliyoruz ama bilmediklerimizin yanında bildiklerimiz ne ki? ve sorular hep bilmediğmiz, çalışmadığımız yerden geliyor.

8 Nisan 2008 Salı

Köylü milletin efendisidir!


Bu yazıda Köylü milletin efendisidir sözündeki efendisidir vurgusunun fikri ve insani bir temeli olduğu kabul edilerek, bu temelin sorgulanması denenecektir.

Bu söz Atatürk tarafından 1922 tarihinde TBMM de yapılan bir konuşmada söylenmiş. Mustafa Kemal Atatürk 'e köylü yabancı değildir, bulunduğu her cephede onunla beraber çarpışan mehmetçiğin hemen hepsi çiftçidir. Bu konuşma bir çok acıyı, sıkıntıyı paylaştığı mehmetçiğe bir yerde vefa olarak da düşünlebilir.

Onun fikri düşüncesinden iki ayrı temelin olduğunu iddia edebiliriz. Biri okul sıralarında tanışmış olduğu batı düşüncesi, diğeri bir çok cephede içinde yaşadığı, tanıştığı askerleri ile, halk ile tecrübe ettiği geleneksel bakış açısı.

AYDINLANMA DÜŞÜNCESİ:

Köylü milletin efendisidir sözünün arkasındaki fikri temellerden ilki aydınlanma felsefesi fikri olmalıdır.

Aydınlanma felsefesinin sloganı özgürlük, eşitlik, kardeşliktir.

Aydınlanma düşüncesi rehber olarak aklı alır ve aklın tahlil edebileceği ve duyu organlarının deneyleyebileceği alanla kendini sınırlar.

Aydınlanmayı takip eden felsefi/siyasi akımlar kardeşlik fikrinin batı için çok önemli olmadığını, pratikte gerçekleştirebilir olmadığını yada öncelikli bir konu olmadığını düşünmüş olacaklar ki konu üzerinde sonradan fazla durmamışlardır.

Burada kardeşlik fikrinin kökenini aklın dışında bir yerlerde bulunmuş olmasında, deneyimlenir olmamasıda bir sebep olabilir. Neticede kardeşlik bir ahlaki çıkarımdır ve her zaman deneyimlenir değildir.Akıllı bir kişinin yapmayacağı fedakarlıkları içinde barındırabilir.

Geriye kalan özgürlük ve eşitlik ise pratikte var olan toplumda ve zamana göre sınıfsal gerilimin çözülmesiyle mümkün olacağı kabul edilir oldu. Ve bu bir siyasal akımın, duruşun doğuşuna sebeb oldu.

Kardeşlik düşüncesi herşeyden evvel bir kabulenişi, başka birisini kardeş olarak kabullenmeyi ve ona göre davranabilmeyi içinde barındırır. Paylaşıma açık olmayan yada içinde devamlı bir sınıfsal gerilimi barındıran kardeşlik soyut bir kardeşlik fikri görünürde bir kardeşlik olmaktan öteye gidemeyecektir.

Köylü milletin efendisidir muhtemelen iki açıdan yorumlanabilir a)söylendiği zamana gören geliri düşük toplumsal sınıfın moralin yükeltmek aynı zamanda sınıfsız bir topluma işaret etmek, ilan edilecek cmhuriyette eşitlik fikrinin önceden vurgulanması açısından önemli olabilir b) Gene söylendiği zamana göre ülkede üreten en büyük sınıfa işarettir ve ekonomik kalkınmanın buradan başlayacağı umudunu içinde taşır.

Köylü milletin efedisidir sözünün altında eşitlik fikri ve kurulacak Cumhuriyete hazırlık düşüncesi varsa bu sözleri aydınlanma düşüncesi ile irtibatlandırırız. Fakat buna ek olarak aydınlanamnın mantığının yetişmediği geleneğe has vefa, şefkat vb düşünceleri de aramak bunun içinde geleneksel düşünceye göz atmak faydalı olabilir.


GELENEKSEL DÜŞÜNCE :

Osmanlı devletinde tasavvufi akımların varlığı bilinmektedir. Kur'an a ve Osmanlıdaki tasavvufa göre insanların birbirlerine üstünlükleri yoktu, sadece takva ölçüsüne göre oda Allah indinde bazıları daha değerli olabilirdi. Bir hadise göre ise insanların en hayırlısı insanlara en çok faydası olandır. Gene Mevleviliğe göre insan sevgisi ve bunun yansıması hayata yansır. İşte burada batının ideal aldığı fakat gerçekleştiremediği kardeşlik fikri, başka kavramlar altında insanlık, gönül olarak kendiliğinden ortaya çıkar. Fakat tabi burada kardeşlik kökenlerini insanın kudsiyetinden alır. Yani batıya göre duyularla deneylenemiyecek dini/ahlaki bir alandan.

Şems-i Tebrizi hz.:
‘Namazdaki secdeleri Kâbe’ye doğru yapınız’ emri geldi. Madem ki herkes Kâbe’ye doğru secde edecekse, düşün ki bütün ufuklardaki insanlar bir araya gelip Kâbe’ye yönünde secde etseler ve Kâbe’yi aradan kaldırsak aradan Kâbe kalkar ama herkes biri birine değil gönüllerine secde etmiş olurlar(Mak.M.653)1
der.

Adına insaniyet diyelim kardeşlik diyelim yada başka bir şey insanlar arası eşitliği sağlama ve sindirme yönünde hukuki yaptırımların dışından moral bir değere ihtiyaç vardır.

Neticede aydınlanma sınıfsız eşit toplumdan yola çıkmış ve demokratik,cumhuriyetlere hukuk önünde eşitlik fikrini taşıyarak getirmiştir. Günümüzde teknoloji ve bilimin hakimiyeti ile başlayan macera tüketim toplumuna kadar ulaşmıştır.

Aydınlanmanın kardeşlik fikri henüz ortadadır ve sahiplenmeyi beklemektedir. Bugüne geldiği fikri macerada ise buna bir dayanak olacak bir fikri yapı pek ortaya çıkmamıştır.

Efendisidir vurgusu eğer insani bir kaygı ile birlikte eşitlik kaygısıda taşıyorsa her iki düşünceye,anlayışa,dünya görüşüne yada duruşuna adına ne dersek diyelim, birlikte yaslanmaktadır.

Köylü milletin efendisidir lafı her zaman yadırganmandan kabul edilmiştir. Buradaki vurgu bir eşitliği, kardeşilği, emeğe saygıyı içinde barındıran bir çok moral değeri bünyesinde toplamıştır. Bu vurgu aynı zamanda bize uzak olmayan insaniyetede bir gönderme yapmaktadır kanatimizce



Düzeltilecek - Gözden geçirilecek
1 Şems-i Tebrizi'nin öğretileri -Prof.Dr. Erkan Türkman sh.163-2007

4 Nisan 2008 Cuma

Yaz Gecesi

Çıkar ay bulutların arasından

Uzatırız ayaklarımızı ılık suya

Ilık bir rüzgar eser, titrersin

Üşümüş ellerin elimde

Gülümsersin, gülümser ay

Umutla geçer balıkçılar

Neşeyle kıyıya vurur dalgalar





Tahta iskele gıcırdar

Nefesini dinlerim sukunetle

Başın omuzumda

Durmuş zaman ,akmaz üzerimizden

31 Mart 2008 Pazartesi

Dağdaki Çobanın Oyu


Yeni bir tartışma konusu, dağdaki çobanın oyu ile şehirlinin oyunun aynı olup olmayacağı üzerine. Tartışmaya başlatanlar bu düşüncelerine destek vermek için verilen verginin de burada bir ölçü olması gerektiğini savunuyorlar.

Tartışmayı kimin başlatığı o kadar önemli değil. Zihinlerin arkasında bir hazımsızlığın olduğu ortada. Biraz saf ve ne söylediğinin henüz daha ayırdında olmayan birisinin bunu dillendirmesi, ortada olmasa bile bu düşüncelerin konuşulduğunu ortaya çıkarıyor. Zaman zaman bazı köşe yazılarında da bu konuya denk gelmiştik, kimin yazdığını hatırlamıyoruz ama bu yazılarda bir profun oyu ile başkalarının oyunun aynı olmasının doğru olup olmadığı sorgulanmkta idi.

Meseleyi sorgulamadan çözülmesi gereken çobanların hepsinin siyaseten aynı sepette olmadığı gerçeğidir. Bir çoban alevi kökenli olabilir, yörük olabilir, kürt olabilir yada başka bir aidiyetin içnde bulunabilir bu yüzden tek başına bir siyasi görüşü temsil etmez. Konunun bizi ilgilendiren kısmı söylemin insanlar arasındaki eşitlik fikrine karşı duruşudur. Bunun yanısıra çobanlık aynı zamanda kuvvetli bir metefora sahiptir, burdan yazılacak çok şey çıkar konuyu uzmanına bıraklım:)

Neticede bu bir elitist tavır, bu hakkı talep edenler elit olmasa bile. Dayanağı oy hakkını bazı kimselerin daha düzgün kullanacağı. Bu düşüncenin arkasında bilginin, toplumsal statünün insanda ayırt etme gücünü daha kuvvetlendireceği, yada daha kötüsü onların buna hakkı olacağı var.

Temelde bilgiyi nasıl ölçeceğiz. Her bilgiliden daha bilgili yok mu? Bir kere bilgiyi ölçmeye başladığınızda her zaman daha bilgiliyi bulacağımızdan bunun sonu gelmeyecek ve bu bir hiyerarşi arayışı olacaktır.

Şeçkinci tavırda ilk yıkmanız gereken şey insanların eşitliği prensibidir. Ondan sonrada insanları gruplara ayırıp bir hiyerarşi kurmanız gerekecektir. Olacak bir iş değil ama tutun ki buraya kadar geldiniz, grupları nasıl belirleyeceksiniz, bunu kim seçecek, neye göre seçecek? Zengin/fakir, şehirli/köylü, kadın/erkek, okumuş/cahil, yaşlı/genç, göçmen/yerli ayrımında kimin daha hayırlı olduğuna kim, neye göre karar verecek.

Daha hayırlı olduğunu iddia edenin kibri yüzünden nasıl cezalandırıldığını hatırlıyalım. Hakikaten bu farklılaştırma bir küçük görme ve kibri içinde barındırıyor. Kendisinde varolduğu vehmedilen ayırd etme gücünden hareket edilerek toplum çıkarı bahanesiyle ayrıcalık talebi isteniyor.

Birde sorgulanması gereken ayırd etme gücünün bilgiyle doğru orantılı olarak gelişeceği düşüncesi var. Fizik bilgisine, tarih bilgisine sahip olan yada yer kabuğu üzerinde derinlemesine bir bilgiye vakıf olan birinin hayat hakkında, insanları tanıma hakkında da bilgili olduğuğuna iyi ile kötüyü ayırd edebilmede bu bilgilerden bir destek aldığını söylemek pek gerçekçi olmaz sanıyoruz. Ayırd etme gücü hayatla, tecrübeyle, insan tanımakla ve bu yaşanılanları doğru değerlendirebilme ile kazanılan bir şey. Ayırd etme gücü bir duruşu, bir geleneği, bir yerden bakablmeyi gerektirir ki bu kitabi değildir. Hayatın, geleneğin, tecrübenin bıraktığı bir tortudur. Bu tarz bir bilgiye sahip olma açısından dağdaki çoban çoğu kez daha şanslıdır. En azından hayatı belli çıkar çevrelerini gözünden bakmak zorunda kalmaz.

Oy hakkının eşitliği fikrinin arkasında ayırd edebilme gücü yerine vatandaşların devlet önünde eşit olmasıdır. Bu eşitlik hukuk dahil bütün devlet, vatandaş ilişkilerine sirayet eder. Demokratik bir cumhuriyetin anayasasında, kurucu mantığında eşitlik dışında bir görüşe yer verilmeside düşünülemez kanatindeyiz.

İnsanların eşitliğini savunan koca bir aydınlanma macerasından, üç büyük dinden sonra bile bu tarz seçkinci tavırların dillendirilebilmesi insanlığın daha çok yolunun olduğunu düşündürüyor.

27 Mart 2008 Perşembe

Farkındalık çalışmaları üzerine

Farkındalık deneyimleri aslında kökleri eskide olan ama yeniden harmanlanarak sunulan farklı tekniklerin sonuçları . Özünde vadetiği sukunet ve kendine dönüş. Bir tekamül ve bilgelik olarak da uzun vadeli projeksiyonları var. Değişen ve hızlanan zamanda bu hıza bir karşı koyuş çabası. Günde 10-15 dakikalık seanslarla ruhsal ihtiyaçların giderilme çabası.

Farkındalık çalışmalarının kökenleri panteist ve doğacı, şamanist izler taşıyor. Küçük, küçük teknikler olarak sunulsada temeli arandığında altından hint ve uzakdoğu dinlerinin çok tanrılı inanışları çıkıyor. Kendine dönüş çalışmları bireysel çalışmalar ve kişisel mutluluk vadediyor. Bu yüzden bu çalışmaların toplumsal yanı yok. Dönüştürüldükleri zamanın ,tüketim toplumunun, bireyselci izlerini taşıyorlar workshoplar. Ruhaniyet hayattan izole edilmiş vakitlere sıkışmış. En fazla bu teknileri uygulyanlara sukunet verdiği için kişisel barışın topluma bir katkısı olabilir.

Farkına varılacak şeyin, sukunetin nasıl bir ahlaki temele oturacağı , bu ahlaki temel üzerinden tekamülü nasıl gerçekleştireceği de net değil. Ahlaki referanslar Budadan , Konfüçyüsten. Referansların yapıldığı adı geçen bilgelerin yaşadığı zaman ile şimdiki zaman arasındaki toplumsal yapı farklı. Bu yüzden inziva vb arınma yöntemler günümüz için uygun değil. Farkındalık teknikleri küçük küçük teknikler olduğundan büyük resme ulaşmak uygulayacını gayretine kalınıyor. Bu gayretin neticesi ise karma, reankarnasyon, vejetaryanlık vs. vs.

Kendine dönüşünün bir başka sonucu ruhsal kazanımlar , öngörüler , psişik güçler kazandırıdığı iddiası ile kutsal insana kapı açması. Kutsal insan ise peşisıra her ortaya çıktığında bir hiyerarşiyi peşinden sürüklemiş, itaati emretmiş , sorgulamayı, sorgulanmayı redetmiştir.

2008 de Türkiyede neler olacak
yazısının düşündürdükleri

22 Mart 2008 Cumartesi

Özenmek üzerine

Özenti : TDK - Beğendiği bir durumda olma, beğendiği şeye benzeme çabası:
"Taklit ve özenti devri en çok bizde sürmüştür."- F. R. Atay.


Klasik müzik dinliyen bir türk özenti midir? Yada Mevlevi ayini yada rock (rak yazmak garip geldi nedese) dinliyen bir lise öğrencisi. Müzik üzerinden gidersek pop müziğin dışında birşeyler dinleyen biri bu günlerde kolaylıkla özenti damgası yiyebilir. Bizde özenti zanediyoruzki kötü manasını Tanzimattan bu yana batıya özenme olarak aldı. Bu gün üzerimizde öyle dar bir kültür gömleği var ki genelin dışında, biraz farklılaşan rahatlıkla tuhaf olabiliyor.

Özenmenin özenti olması yada özenti olarak kabul edilmesi genel hakim olan geleneğe bir saldırı olark algılanmasından da kaynaklanıyor olabilir. Herhangi bir geleneğe sağlam basmadan farklı geleneklerin sanatına, kültürüne yaşam tarzına özenme hakim geleneği çözücü, sulandırıcı bir sonuç oluşturabilir. Özenme derinleştirici, yenileştirici, gelişitirici etkisini eleştiri gücüne sahip olduğunda gerçekleştirebir. Bu tarz bir duruş ise bulunulan geleneğe hakim olmakla mümkün.

Hoşlanmak, hoşlanmaya çalışmak, hoşlanıyormuş gibi gözükmek hepsi farklı adreslere işaret ediyor. Ama her zamanda bu sınırlar bu kadar net değil. Falanca öğrenmeye çalışyor olabilir, zevk almaya ama aynı zamanda öylede görünmeye çalışyorda olabilir. Hepsi, bazıları, bir kaçı cavap olabilir. Zevkler içinde bulunulan kültür grubuna uymak zorundamıdır? Kim anasından doğduğunda ince bir zevk edinmiş olabilir . Tecrübeyle, dinlemeyle, görmeyle , öğrenmeyle , hazmetmeyle başlamak zorunda herkes. Farklı bir şeyden zevk almak istiyen herkes özenti görünme riskini taşır. Ya farklı şeylerden zevk alınmayacak,yeni şeyler denenmeyecek ; ya da bu risk üstlenilecek.

Özenti görülmek eğer diğer insanlar tarafından dikkat çekmek maksadından başka bir amaca yönelik değilse özentidir denebilir, ama içinde biraz merak, araştırma ruhu da taşıyorsa buna doğrudan özenti demek zor. Ve bu farkı ayırmakda pek kolay değil.

Birde özenilen şeyin taşıdığı, temsil ettiği kültürün derinliği önemli. Gelip geçen , mevsimlik fikirler , tavırlar kültürel bir baş dönmesine de sebeb olabilir.

Birde özenti yargısını verenin nerden baktığı da önemli. Burda çift tarafli bir keskinlik var. Özenti yargısını verende kaba, dar görüşülü, esnek olmama riskini,rolünü üstlenmiş olabilir.


Bulanmadan akmak için yeni fikirlere, zevklere ihtiyaç var ve tabi bunları değerlendirebilecek görüşe, bakışa.

Üzerinde düşünülecek

18 Mart 2008 Salı

Genelin Fikri

Genelin fikri doğru mudur? Neye göre doğrudur?

Genel fikri görünenden alır. Duyduklarından, anlatılanlardan, aktarılan hissiyattan.

Genel büyük jüridir, danışılmak fikir beyan etmek ona düşer. Danışılmasada fikir beyan eder.

Genel özeli değerlendiremez, ortalama üzerinden, geçmiş üzerinden değerlendirir. Özele inemez, inecek vakti yoktur, ayaküstü beyanda bulunur. Geneli oluşturanlar da bütüne tabi olur. Rüzgarı koklarlar, gidişata bakarlar ona göre karar verirler. Genelde haklı çıkarlar , her zaman değil.

Genelin hantal fikrini bir kişi tersine çevirebilir, cesur, uzağı gören, dik durabilen.

16 Mart 2008 Pazar

Kalp temizliği üzerine

Kalp temizliği nedir? Diğer insanlara karşı yüreğinde bir kötülük beslememek midir?

TDK kalbi temiz' e iki anlam yüklemiş 1 .Saf, temiz duygulara sahip. 2 . Günahtan uzak durmaya çalışan.

Bu iki tanımda bize eksik gibi geldi.

Kalbi temiz insan denince insanların aklına bir köşeye çekilmiş güler yüzlü, yumuşak huylu, biraz bilge bir kimse geliyor.

Benim kalbim temiz demek oldukça iddialı bir laf. İnsanın kalbi doğumla temiz olacak ve hep öyle kalacak bir şey değil. Kazanılmış huylar, tavırlar, alışkanlıklar, yumuşak huyluluk gibi tavırlar insanı diğer insanlara karşı herzaman genellikle düzgün davranmaya itebilier ama genel iyi tavrın kalp temizliği olup olmadığı, bir kişilik olup olmadığı da her zaman tartışılabilir. Temiz kalp muhtemelen kazanılan bir şey. Beşer kavramıyla bir bağ kurmak mümkün.

Eğer zaman değişiyorsa, her yeni an yeni sorunları beraberinde getiriyorsa, her yeni sorunun cevap seçenekleri içinde göreceli olarak kötü(lükte) varsa bu devamlı yenilenme, hareket ; her zaman yeni bir sınamadır kalp için. Kalbin her yeni olaydaki seçimlerden, seçmemelerden, seçememelerden iyi yada kötü etkilendiği söylenebilir sanırım.

Her yeni seçim bir yanılmayı, yanılabilirliğide içerir. Yanılmaz insan kutsal insan anlamına gelir. Peygamber Efendimizin bir kör karşısında yanılmış olması ve bunun ayetle bildirilmiş olması, hiçbir zaman yanılmaz, kutsal insana kapıyı kapatmıştır.

Dik durmak ancak kalbin hep temiz olmayacağının bilincinde olup agah olmaktır. Uyanık olmakda yetmeyecektir; kalp temizliği bir seyirci pozisyonu değildir kanatimce bir hareketi, seçimi, amelide beraberinde gerektirir.

Dürüst olmayan, başkasının faydasının öneceliği olmayanın kalp temizliğinden bahsedilebilir mi?

Devam edecek-düzeltilecek-üzerinde düşünülecek

10 Mart 2008 Pazartesi

Gülün gönlü

Kurşuni bir gecenin sabahında

Açar gülün tomurcukları, ışığa doğru

Ve salar namı bütün cihanı

Nedir bülbülü cezbeden gülün sırrı?

Gül yetiştiricisinin gönlüdür, nezaketidir

Gülden bülbüle dökülen, aleme feryad olan

6 Mart 2008 Perşembe

Kırmızı başlıklı kızlar/çocuklar kurtlara karşı.

Soran, sorgulayan kırmızı başlıklı kız kurttan kurtulur. En azında kurtun kulakları, gözleri onu eleveririr. Büyük anne neden kulakların büyük, büyük anne neden gözlerin büyük soruları onu kurtarır. Gören, şüpheye düşen, sorgulayan, netice çıkaran bir kırmızı başlıklı kız ,getirdiği yemeklerle birlikte, kurdun midesine inmekten aklıyla kurtulan.

Bir geleneği, bir düşünme biçiminin bayrağını taşır kırmızı başlıklı kız.

Her çocuğa anlatılan bu masallardan çıkarılacak basit neticeler gün gelir başka masallara mağlup olur. Kırmızı başlıklı kız büyüdüğünde hangi masallar kanmıştır bilinmez.

Masallar çocukları uyutmak için anlatılır, ama uyurken uyandırabilir de, uyanık tutan masallar olabilir bir hoşluk olmakdan öte, düşündürüp harekete geçiren.

1 Mart 2008 Cumartesi

Bayram sabahı

Güneşli bir bayram sabahına uyanır çocukluğum

Bayram namazından dönmemiştir babam

Telaşla, yorgunlukla neşeyle koşuşturur annem

Radyoda beraber ve solo şarkılar çalar.



Beklenen misfafirler gelmeden önce aceleyle giydiriliriz

Beraber oturulur sofraya

Güneş girer evin içine

Ucuz ama yeni elbiseler giyilir.


Bugün bayram der annem tekrar

Kapıdan çıkılırken

Sokaklar doludur oyun oynayan çocuklarla

El öpenler, öptürenler, huzur içindedir dünya

24 Şubat 2008 Pazar

Nezaket ve kibir

TDK sözlüğü: Başkalarına karşı saygılı ve incelikle davranma, incelik, naziklik, zarafet

Nezaket evet ama niçin? : Kendimiz için mi, başkası için mi? Faydası nedir? Bir iş nazaket sınırlarına girilmeden de, hakkaniyet korunarak pekala yapılabilir. Bir hak gülümsemeden, selamlaşmadan, hal hatır sormadan da teslim edilebilir. Nezaket bunun üzerine ne kor?

NASIL : Pasif bir hal değil, ilk bunu söyleyebiliriz ve çoğunlukla her yeni durumda yeniden ortaya çıkan, üretilen bir refleks; kesinlikle bir seyirci pozisyonu değil. Abartı değil, abartıda ben burdayım diyen bir eğretilik var, bu yüzden bir denge ihtiyacı var. İlla bir şey yapmak ta değil, nezaket bazen hiç bir şey yapmamak, susmak, kenara çekilmekte olabilir.

Yaşanılan kültürlere göre asgariyi gösteren, içinde yaşanılan toplumun bireyleri tarafından muhatablarından beklenilen zamana, adetlere , bölgelere, geleneklere bağlı olarak değişebilen nezaket gösterme usulleri de var; anlık, değişen durumlara karşı.

Güzellilke bir bağ kurulabilir , bir güzelik arama, memnuniyet var nezakette.

Nezaket bir hal sunmakdır, örnek olmakadır; muhatabına barışı, sulhu, sevgiyi, güveni hatırlatmaktır; değer verdiğini göstermektir. Nezaket içinde bir yaklaşım dostluk doğurur, varolan dostlukları pekiştirir. İnsandan insana bir neşe aktarır. Akıp giden zamanı durdurur, dikkati yapılan işten muhatabına aktarır.

İncelikli, ağır, karışık kuralları olan görgü kurallarını nereye koymak lazım? Sorun bu kuralların insanla olan bağlantısı ,samimiyeti . Karşındakiyle bir bağlantı kurmak yerine yapıldığında egoyu , benliği güçlendiren, şekli kalan, diğer bütün ritüeller gibi alışkanlık kazanmaktan başka bir işe yaramaz (Ola ki alışkanlık bir yerde şekilden öze bir yol bulabilirse o başka).

Hümanist gelenek içinde nezaket kuralları medeni bir insanın profilini, öğrenilebilir davranış kalıplarını çizmekten ibarettir. Bu yüzden yemeğin çatalla yenmesinden ziyade hangi çatalla yenmesi önemlidir. Başkasını rahatsız etmekten ziyade, başkasına bilgisiyle birlikte kendini sunmak, ortak bir sosyal dili kullanmak, aynı sosyal gruba üyeliği onaylamaktır.

KİBİR:Nezaketle kibir arasında ince bir çizgi var. Nezaket farkında olmadan kibire varabilir. Bir köre selam veren aslında kendi benliğini okşar. Nezaket niçin, nasıl gösterildiği ile bağlantılı.



Devam edecek, düzeltilecek, üzerinde düşünülecek

22 Şubat 2008 Cuma

İstanbul'da patlama

Ekonomik kalkınma için her şey mubah mı? 2

Tuzla'da işçi ölümleri

Ekonmik gelişme için her yol mübah mı? 1

Değişim- Şaşı çırak

Davutpaşa ve Tuzlanın düşündürdükleri

Müdahale etmediğimiz,edemediğimiz için suçluluk duyduğumuz olaylar vardır. Gücümüz yetmez, sesimiz çıkmaz seyirci kalıveriz. Bazende yanıbaşımızda birden patlar ne olduğunu anlayamayız, anladığımızda da iş işten geçmiştir

Dünyanın yada ülkenin bir yerinde kötü bir şey olduğunda, tv kanallarını değiştiriz izlememek için, gazetelere bir göz atıp geçeriz elimizden bir şey gelmiyeceği için.

Ekonomik gelişme için nelerden vazgeçilebilir yada neler ihmal edilebilir, görmezden gelinebilir?

Gelişim ,değişim kaçınılmaz. Değişirken neyi koruyacağız kendimiz olarak kalmak için yada neleri korumamız gerekir. Eğer her şey değişecekse yeni koşullar altında biz artık eski biz değiliz, başka bir şeyiz. Kişisel ve toplumsal gelişimizde değişim kaçınılmaz. Zaman zaten bunu zorunlu kılıyor.

Mütedeyin müslümanın dünya meseleleri üzerine fikri, tavrı, duruşu olmalı mı? Yoksa müslümanlık emeklilikte yapılacak camiden eve, evden camiye bir hobi mi? Ya da işyerine girildiğinde global dünya vatandaşı, evin kapısından girildiğinde dindar mı olunacak? İnsan olmak ,hak, hukuk tanımak şalteri indirğinizde/ kaldırdığınızda devreye girecek, insan arzusuna tabi bir şey midir? Kötüye giden bir şey varsa , benim terminoljimde olmasada, daha evvel konuşulmasada bu benim onu en azında dil ile bunun yanlışığın teslim etmeme vebalini üzerimden almaz.

Hukuk ortak bir akıldır, bir ihtiyaçtan, bir hakkı korumak, teslim etmek için vardır.

İnsanlıktan çıkarak; hukuğu, hakkı görmezden gelerek, değişimden yana olmak bizi biz olmaktan çıkarmayacak mı? Para kazanan makinalara dönüştürürmüyecek mi?. Duygusuz sistemin bir çarkı. Bazı şeyleri feda ettiğimzde neyi koruyoruz, ailemizi mi? kendimizi mi? Feda etmeler başladığında bir gün yokuşu çıkmak, düşmememek için pedalı çevirmek gerektiğinde kendimizide feda etmeyeceğimizin bir garantisi var mı? Fedalar başladığında bunun nerde duracağı belli olur mu?

İnsanlığı birşeyler için, birşeylere feda ettiğimizde hepimizin çırak olduğu hayatta, hikayedeki gibi şaşı çıraklara dönüyoruz. Oysa kırdığımız şişe tek ve o şişe insanlığımız.

Ekonomik gelişme için haktan, hukuktan, insanlıktan fedakarlık edilemez.

Burada sabit değişmeyecek geçmişte de olan , geleceğimize taşıyabileceğimiz, diğer değerleride sürükleyecek, geleneği de temsil eden temel bir bakış açısına, kanatimizce insanlığa ihtiyacımız var.

20 Şubat 2008 Çarşamba

Kervancı

Yusufa ipi sarkıtan kervancı nerden bilsin kuyudaki Hz. Yusuftur. Fakat o, garip bir kervancının ipini bekler. Kuyuda bekleyene bir sebep gerekir, sebep olacak birisi, kuyudaki Yusuf olsa bile.

13 Şubat 2008 Çarşamba

Bırak

Bırak sana tutunup kalksın ayağa

Yada düşecekse sana tutunsun

Evet arkanı dönüp gitsen

Ayıplamaz kimse belki

Üstün başında kirlenmez

Canın sıkılmaz

Ama ...

O da bir insan, bırak

12 Şubat 2008 Salı

Anlayabildiklerimiz ..

Sağlam bir zemine basmak zorundayız, ayağımızın altından toprağın kaymaması, üzerimizden zamanını geçmemesi için.

Rüzgarda uçuşan dallar gibi fikirler arasında kaybolmakda var.

Fikirleri değerlendiriken ölçümüz olmalı , hayata, insana, vicdana dair.

Bu toprağın üzerinde bu fikir ne kadar uyar, ona bir katkı yapar, geliştirir ya da ne kadar eğreti dururur

Herşeyi yeni baştan bu an için, her yeni olay karşısında tekrar tekrar değerlendirmek.

İnsan temelli düşünceleri aramak, geçmişin tadına vararak, ama geçmişe kapılmayarak bugünde yaşamak, fikri, hayatı tekrar üretmek.

Sahici olanla bir olmak ona destek vermek, onu geliştirmek; geliştiriken gelişmek, öğrenmek.

Avam yazısınıdan anlayabidiğimiz ve aklımıza geleneler

saygı ve sevgilerimizle

11 Şubat 2008 Pazartesi

kopi peyst dünyası

Bilgisayarın nimetlerinden copy+paste , yani kopayala yapıştır.

Hoşuna giden birşeyleri yollamak istediğnde en kolay yol. Okuyan için yollayan hakkında hazır bir kartvizit, bir tanıma olanağı. Bir başkasının fikirler üzerinden bir kimlik ifadesi.

Bazende hayat gailesinden dolayı ortaya çıkan sıkıntıların ,köşeye kısılmışlıkların nefrete, öfkeye dönüşüp ifade bulduğu bir alan kopi payst dünyası.

Kopi peyst bir düşünme tembeliği midir, yazamama sıkıntısı, bir saklanma, yada bende burdayım kolaycılığı mıdır bilinmez.

İstediğimiz kadar burda olalım, ifade edemedikten sonra kim bizim farkımıza varır. Hayalet olmadan hayal etmek , yazmak, fikri bir ucundan bağlamak, sağından solundan incelemek, etrafında dolanmak; insanlıkla, adaletle tartmak belki benimsemek, belkide kaldırıp atmak lazım. Yada başkalarının fikirlerini üzerinde eğreti durduğunu bile bile giymek.

9 Şubat 2008 Cumartesi

Kimlik üzerine sorular

Kimlik bir alışkanlıklar bütünü müdür? Görülen, duyulan, kabulenilen bir şey midir?

Kimlik edinilir mi, yoksa zaten var mıdır?

Kimlik değişir, gelişir, derinleşir mi?

Kimlik bireysel, özgür bir tercih midir? Yoksa varolanın yaşanması mıdır?

Kimlik bir muhalefet aracı olabilir mi? Bir isyan olabilir mi?

Kimlik bir özelliğe indirgenebilir mi?

Kimliği tarif için hazır bir reçete var mıdır?

Savunduğumuz, üzerimize giydiğimiz kimlik ne kadar bizimdir?

30 Ocak 2008 Çarşamba

Tevazu

Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre : Kendi değerini olduğundan aşağı gösteren, başkalarını küçük görmeyen, büyüklenmeyen (kimse), mütevazı:
"Güzel çehreli müsteşar bey, nazır beyin kapıcısından daha alçak gönüllü idi."- Ö. Seyfettin.


Neden tevazu , tevazunun sahtesi, sahtenin sürekliliği zor. Kendimize dönerek yaşadığımız bir şey, farkları görmemek, farklardan geçmek, bir eşitlik arayışından çok, içinde bulunulan zamanda yaşanan iyinin tüm zamanlar için geçerli olmadığının farkında oluştur .

Tevazunun yol kesicilerinden, insanlar arasında eşitsizlik fikri üzerine : İnsanlar arası eşitsizlik fikri aklın anlama mecburiyetinden doğmuş bir yanılsama.Akıl anlamaya çalışır sınıflar, tanımlamaya çalışır farklar üzerine çalışır. Bir yere koyabilmek , tanımlamak için önce farkları değerlendirir. Belki buna sebeb; bizden bağımsız varolan, karar veren , bizi etkileme gücüne sahip bir şeyle, birisiyle birlikte olma gerginliğidir. Eğer ilk kabül baştan farklı ve bir sürü irade üzerine kuruluyorsa ,bunların dost/düşman olma ihtimali varsa; her yer çatışma alanı oluverir ve bu bir mecburiyet halini alır. Saf anlama ve tanımlama insani değerlerden ve zamandan çıkartılmış tanımlamaları içerir ki, aydınlama sonrası batının bir yerde bilimsel anlama çabası methodunu ürünü bu.

İnsanları değerlendirken hep kendi pencerimizden değerlendiriz. Ya bizden eksik yada fazladırlar. Ya bizden akıllıdırlar yada .. Bu yüzden bize göreler onlara duyduğumuz saygıyı yada saygısızlığı belirler, tavrımızı şekillendirir. Görmezden gelmek yada hasetden kurtulmakmadıkça, bize görelerden sıyrılmadıkça tevazuu duyamayız. Tevazu bize görelerin dışında bir yerde olmalı. Ortak ve değerli olan bir şeyin karşısında...

Bu haliyle tevazu bir eşitlik arayışı mı, hayır burası ancak bir başlangıç olabilir. Başka insanları , varlıkları kendinden düşük görmemenin,büyüklenmemenin. Tevazuyu orataya çıkaran saikler bambaşka kaynaklardan beslenmekteler.

Burada da birlik kuralı çalışıyor gibi gözüyor. Doğuda erdem olarak kabul edilenlerin hepsinin birbiriyle bağlantılı olduğu ,hakikatın değişik görünümlerinden biri olması, o an için yaşanması gereken halin bir icabı, belki de anın yegane doğru cevabı. İçinde merhamet ve şefkat bulunmayan bir eşitlik ne kadar tevazuya yaklaşabilir. Belkide tevazunun doğulu bir kavram olmasının sebebi merhamet ve şefkatle kurduğu bağdadır. Burada bir parantez açmakta fayda var, bu yazıda bahsedilen batı, aydınlanma sonrası batı (doğunun karşıtı)dır, hiristiyan ahlakının tevazu ya bakışı, bunun günümüze bırakmış olabilaceği tortu hakkında fikir sahibi değiliz.

Bir başarıda insan kendini niçin olduğundan daha küçük göstersin yada yaptığı şeyi önemsiz kabul etsin. Ya mütevazi olduğu için bir övgüyü daha hak etmek yada bu övgüye kapılıp kendini olduğundan daha yüksek görmemek içindir. Tevazunun pratik faydası ben daha hayırlıyım a yakalanmamaktır. Buna kendinde bir irade vehmetmeyide ekleyebiliriz.

İnsanın elinde kendini değerlendirme konusunda doğru bir ölçü yok. Yaptığı yada eylediği iş ile olan zihinsel bağı bir tutunmaya dönüşebilir. Elinden yada dilinden çıkmış güzel bir şeye karşın her zaman arkasını dönüp gidemez. Bazen gözlerini ve zihini yaptığı şeyden alamıyabilir, aklı orda takılı kalabilir. Ve yaptığı işin ona bir varlık izafe ettiğini düşünebilir, o işten kendine dönerek kendinde bir varlık bulmaya çalışabilir.

Bunun ne zararı var? İlk başta yaşadığı anı kaybeder ,onu değerlendiremez, geçmişe takılı kalır. Karşındakilerden bir takdir beklentisi içine girer.

Tevazu çok az insan için ise yaşanan/yaşanmaya çalışılan bir haldir. Burda bir başarı yada güzelik sonrasındaki geri çekilmeden ziyade , çevredeki herkese karşı duyulan bir emanet hissiyle karışık duyulan saygının ifadesidir. Tevazu burada bir geri çekiliş değil , önünü görmek için geri duruştur, dikkat kesiliştir.

Aldatıcı sağlık, hastalıktan daha kötüdür. Mütevazı görünen öyle kimseler vardır ki;kendilerini herkesten üstün görürler de tevazuu lütuf gibi etrafa saçarlar. Yaman Dede


devam edecek, derlenip toparlanacak, düzeltilecek

29 Ocak 2008 Salı

Hermeneutik ve Hümaniter Disiplinler







Hermeneutik ve Hümaniter Disiplinler

Hüsamettin Arslan
PARADİGMA YAYINLARI

Yorum, köken bakımından aracılık ilişkisinden, farklı dillerin konuşucuları arasındaki aracılık etme fonksiyonundan doğmuştur; yani, o kaynağında mütercimle ilgilidir ve daha sonra, anlaşılması zor metinlerin şifresinin çözülmesine dönüşmüştür. Ve dilin merkezi konumundaki aracılığının kendisini, önceden belirlenmiş anlamıyla felsefi bilince sunma yolunda yorum, felsefede anahtar bir konum elde etmiştir. Kavramın mesleki hayatı Nietzsche ile başlamış ve bütün bir pozitivizme meydan okumaya dönüşmüştür. Kendisinden yola çıkılarak kesin başlama noktasının, tümelin, yasanın, kuralın aranabileceği veya dolayısıyla keşfedilebileceği belirli birşey var mıdır? Dünya ile insan arasındaki tam aracılığın asla bütünüyle kurulamamasını sağlayan şey yorumdur. Bütün bilginin temeli olarak tezler üzerinde kesin uzlaşmaya inanç yada Protokollsatze, Viyana Çevresi'nde bile varlığını sürdüremedi. Doğa bilimleri alanında dahi, bilimsel bilginin temellendirilmesi, "veri" sayılan şeyin yorumdan koparılamaması gerçeğinin hermeneutik sonuçlarından kaçılamaz.

http://www.kitapyurdu.com/kitap/default.asp?id=89136&sa=33502968

25 Ocak 2008 Cuma

Dinlemek

İnsan ne anlatır, kendini en fazla, onun olmayan eğretidir (çünki) , başka bir şeyi anlatmak içindir, anlatılamıyanı, bir derdi belki. Saçama sapan düşüncelerin, sohbetlerinde belki bir anlamı vardır. Bir imdat çağrısıdır, çıkmazdayımdır.

Söyleyecek sözü olmak güzel, sözü olduğu halde söylemeyi beceremiyeni ne yapmalı, dinleyeni bulamıyanı. Dinlemekte bir insanlık, tevazuyle , çözüm bulamasada, hali paylaşmak , anlamaya çalışmak, kederle kederlenmek, neşeyle neşelenmek,umursamak.

24 Ocak 2008 Perşembe

Tahakküm üzerine

Tahakküm arzusu sinsi bir düşman, farkında olmadan bağımlısı yapıveriyor. Arkasından egonun diğer hastalıkları tahakkümün açtığı kapıdan usulca giriveriyor, insanların sevgisi, yanılmazlık duygusu, kendini diğer insanlardan bilgili kabul etme, başkasını küçük görme ...

Tahakkümün uygulandığı yerde özgür düşünce yoktur; yapanda da, yapılanda da huzur yok. Baskı üzerine kurulu denge bıçak sırtındadır. Her an dağılmaya, çatışmaya açık.

Bizi ilgilendiren insanın tahakkümü niçin seçtiğidir, niçin bağımlısı olduğudur. Çözülmesi gerken sorunumuz çıkarların, sabit fikirlerin dışında kişinin kendi bütünlüğünü, moral varoluşunu sürdürmek için uyguladığı tahakkümün sebepleridir. Aklın ve vicdanın sustuğu firavunun üstünlük saplantısının varolduğu yerdir, yolunu yitirmiş kişide , bir yol kesici olarak, yoldan alıkoyan ve yolda olana düşman .

20 Ocak 2008 Pazar

İnsaniyet namına..

İnsaniyet namına nedir? İnsan oldığunu hatırla, şu an rüzgara kapılmış gidiyorsun, insan olduğunun hatırla ve müdahale et. İnsaniyet namına bir hatırlatmadır, durmayı, tekrar değerlendirmeyi, yeniden bir bağ kurmayı diler. Varsa insanlıkla yüzleşmeyi ister, bir dönüş isteğidir, imdat çağrısıdır

15 Ocak 2008 Salı

Bilet

Hayattan aldığımız tüm kaleleri

Geri vereceğiz yavaş yavaş

Sesizce alacak elimizden

Bir sabah uyandığımızda bakacağız

Elimizde bir şey kalmamış

Kalkan son trene bir biletten ve

Bavulumuzdaki kirli çamaşırlardan başka

2 Ocak 2008 Çarşamba

Futbol/Politika sohbeti- Kendini açma(ma)k

Genelde hepimizin yaptığı futbol sohbeti/ politika sohbeti en zararsız sohbetlerden biridir. Kişinin kendini açmadan sohbet yapmasına imkan tanır, bir miktar şiddet arzusunu törpüler, yeni insanlar ile tanışmasını sağlar.

Kendinden bahsetmeden, kendini ifade etmek.

Futbol/politika sohbeti çoğunlukla belli önyargılar üzerinden yapılır, belli kabüllerin onaylanması yada reddedilmesi üzerinenedir, çoğunlukla uzlaşmayla bitmez; katılanları, orada bulunanları taraf olmaya mecbur bırakır. Sohbetin kalitesi tartışılır ve insanı sohbet kalitesi üzerine düşünmeye sevkeder.

Bu tarz sohbetler üzerine düşünürken hep bir ama tetikte bekliyor. Toptan reddetmek pek mümkün gözükmüyor ama sorgulanmayada ihtiyaç var galiba.

Kendini açmayan insan, insan ruhunun iç içe geçmiş başka katmanlarının da olabileceği fikrine götürür. Her zaman kaşımızdakinin açılacak bir kapısı daha vardır onu tanıyabildiğimiz, tanımamıza fırsat verdiği kadarını biliriz.

Devam edecek

1 Ocak 2008 Salı

Felsefeye giriş - 1 ve 2



Arka kapaktan - 2 cild
----------------------

(1901-1974) İstanbul´da doğdu. Mülkiye´den mezun oldu, 1924-33 arasında çeşitli kentlerin liselerinde tarih, coğrafya, psikoloji ve sosyoloji öğretmenliği yaptı.

1933´teki Üniversite Reformu ile İstanbul Üniversitesi´nde görevlendirildi.

1949´ta felsefe profesörü oldu. Sosyoloji Bölümü´nün kurulmasını ve kurumsallaşmasını sağladı. 1944-48 yıllarında İTÜ´nün daveti üzerine burada sanat tarihi dersleri verdi. Çalışmalarını uluslararası platformda da sürdürdü. UNESCO üyeliğinin ardından ISA´nın (Uluslararası Sosyoloji Derneği) kurucu üyesi, sonra da başkan yardımcısı oldu ve 1953´te 15. Uluslararası Sosyoloji Kongresi´nin İstanbul´da toplanmasını sağladı.



Genç yaşında başladığı, sosyolojiden felsefeye, tarihten edebiyata ve sanata uzanan çeşitli alanları bütünleştiren yayın faaliyetini yaşamı boyunca kesintisiz sürdürdü.

Kültür ve düşünce dünyamızdaki etkisi, geride bıraktığı 1300´ü aşkın makale ile

aralarında Çağdaş Düşünce Tarihi, Aşk Ahlâkı, 20. Yüzyıl Filozofları ve

Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü´nün de yer aldığı 70´i aşkın kitapla sürüyor.


Ülken´in Seçme Eserleri kapsamında yayınladığımız Ziya Gökalp ve Millet ve Tarih Şuuru´nun ardından üçüncü kitap olarak Felsefeye Giriş´i okurlarımıza sunuyoruz.


İki cilt olarak hazırlanan Felsefeye Giriş´te, günümüze kadar yazılmış benzerlerinden farklı olarak bütün bilim ve felsefe konularına temas ediliyor. Problemler ve doktrinler, felsefe ve bilimin tarihi gelişmesi içinde birbirine bağlı olarak inceleniyor.


Bu ilk ciltte, felsefenin doğuşu, mantık problemi, bilgi ve varlık kuramları,

matematik düşünce, fiziki ve biyolojik bilimler ele alınıyor.