14 Temmuz 2017 Cuma

22




Hz. Mevlâna, Mesnevî'sinin 1920 no.lu beyitinden itibaren, Hz Ömer ile yaşlı çalgıcının hikayesini anlatmaya başlar. Bu kısa hikayede çengçinin canının Tanrı yardımıyla ve Hz. Ömer'in nasihatleriyle uyanışı anlatılır. (Okudğumuz hikaye önceki hikayelerden Rum elçisi hikayesine benziyor. O hikayede de Hz. Ömer talibe çeşitli nasihatler veriyordu.)


*


1990. Âşık, arı duru şarabı kendisinden, kendiliğinden elde ederse orda akıl yiter gider.

Parça buçuk akıl, aşkı inkâr eder; gizli şeyleri bilir görünür ama böyledir bu.

Anlayışlıdır, bilgindir ama yok olmamıştır; melek bile yok olmadıkça şeytandır.

O, söz bakımından, iş bakımından bizim dostumuzdur ama hâl hükmüne gelince yok olur.


Bu iki beyit, sanıyorum Mesnevî'nin anahtar beyitlerinden biri. Bir çok şeyi birden tasnif ediyor. Aklı, söze(/dile) ve işe bağlıyor. Aşkın varlığını da bir hâl olarak aklın dışına, sözün ve dilin dışına çıkararak tanımlıyor. İki farklı varlık(?) alanı. (İki doğu, iki batı?)Bu bölüm olmasa ilerleyen beyitlerde akıl, söz, dil, nasihat değersizleşip dağılıp gidebilir. (Mesela 2160) (Ya da bir varlığın, paranın iki yüzünün farklı algılanması gibi (?))

1928 Duygu kulağı duymaz o nağmeleri; çünkü kötülükler yüzünden pislenmiştir duygu kulağı


Burada bizi çetin bir soru beklemekte: (Nefs ile savaşta) Kötülüğe karşı duruş (1928 ve 1993) hangi dünyaya ait? Daha evvel kötülükler yüzünden duygu kulağının kirlendiğini okumasak ya da burayı görmezden gelsek (1900-1904) aklın ve sözün dünyasını hakir görmemiz mümkündü. Bu sayede kötülükten kaçınma tezi (sadece?) ilahi, ezoterik, spirtürel (/insiyatik?) bir etkinin dışına taşınmış oluyor. Daha temkinli ve bütün üzerinden tutarlı bir yorum üzerinde durmaya çalışırsak şunu söyleyebiliriz: Görünürde tüm nasihatler sözün dünyasında. O halde kötülüğe karşı koyuşta iş nasihatten, iyinin kötünün ayırdından başladığına göre önemli olan söz dünyası ve onun bulunduğu akıl dünyası. Gerçekte kötülüğe karşı koyuşa (ya da iyiliği emredişe) ait tüm silahlarımız akıl dünyasına mı ait? Peki hâl dünyasının lehine söylenecek bir şey yok mu? 

Galip Dede'nin Hoşça bak zatına" sında insanın duygu dünyasını kötülükten sakındıran, iyiliğe yönlendiren bir yanı olduğuna işaret var. Ama burayı tanzimde iş, gene sözden başlıyor; tıpkı Hz. Ömer'in çengçiye tövbeyi de bırak demesi gibi. Çengçi bu nasihattan sonra işin ayırdına varıyor ve bir daha bunu düşünmeye gerek duymadan bunu bir hâle çevirmenin çabasına giriyor.

Peki can nedir? Aklın dışında oluşu onu kavramamızı, kelimeler yoluyla dile dökmemizi engelliyor. Fakat kendini ifade etmesinden, niteliklerinden - eksik olduğunu bilerek - bir şeyler söylemek yine de mümkün gibi. Eğer "Ayrılıklardan şikayet" eden can ise onun bir hafızasının olduğunu, dolayısıyla onun tarihsel bir kimliği olduğunu düşünebiliriz. En azından bu anı ve geçmişi var. Can, insanda hâlin kendini ifade edişi ile görünür hale geliyor. (?) Değişen ve ama bir devamlılığı da olan bir hâl bu. Sıfırdan başlamıyor, üstüne kata kata ilerliyor. Nasihat alıyor, huylarından vaz geçiyor ya da onları güzelleştiriyor, iyileştiriyor veyahut kötüleşiyor. 

Can ancak hâlin gözlenmesi ile kavranabiliyor. Ve ancak kendi hâlimiz bizim için birinci elden bilgi kaynağı. (Ne ararsan kendinde ara (?)) Başkalarının hâli ise beş duyumuzun gözlemleri ile sınırlı. 


Burada hâli bilinçsiz bir diyonizyak sarhoşluk gibi görmemek lâzım. Sıra gelince bakacağız; Hz. Ali hikayesi buna güzel bir örnektir diye düşünüyorum. Faklı bir bilinçten ve uyanıklıktan söz ediyoruz, ki içinde bir şekilde muhakeme işliyor. Canın uyanıklığı muhakemeyi kontrol ediyor, onu inceltiyor, yönlendiriyor. Deyim yerindeyse esas işletim sistemi o oluyor.

Talip için buradan basit bir yorum ilkesi çıkarmak mümkün sanırım; buna hatırlamada kolaylık olsun diye eksik yorum ilkesi diyelim. Söze ait, ahlaki bir yorumda her halükarda yorumun içinde duygu dünyasının eksikliğini bilme, o alanı da hatırlama. Bir hâlin içine yoğunlaştığında burada da ahlaki (/toplumsal) yorumun eksikliğini hissetme, oradaki hükmün ne olacağını düşünme.

İyilik, kötülüğe karşı duruş birinci yorumda Kant'ın ödev ahlakı ile açıklanabilir.  Olay, biz ve yapılması gerekenler var. Hâl ile birlikte mizacımız, kişiliğimiz, tarihselliğimiz bir bütün olarak işin içine giriyor ve iş değişiyor. (Gerçi ilk yorum için de yapılması gerekenler bir yorumu, yorum da tarihselliği gerekir diyenler çıkabilir.)

Nihayetinde ne yapmalıyız? Nasıl hüküm vermeliyiz? Nasıl davranmalıyız? soruları ile muhatap oluyoruz. 


*

Son olarak Hz. Ömer'in ihtiyar çalgıcıya yaptığı nasihata bir bakalım. Geçmişin pişmanlıkların, geleceğin isteklerini düşünmeyi bırak. Hatta tövbe etmekten tövbe et der. Hz. Ömer geçmişe ve geleceğe karşı bir çeşit kayıtsızlık önermektedir. Bu kayıtsızlık bana YKB'nın "rindlerin hayatı"nda bahsettiği belaya karşı kayıtsızlığı hatırlattı. Başlangıç olarak eğreti bir yorum olarak dünyanın talepleriyle belalarla, pişmanlıkla, isteklerle Tanrı'ya yönelme arasında bir seçim yapıp, dünyaya karşı kayıtsız olma hâlini canlı tutma diyelim.  Galiba üzerinde çok fazla bir şey bilmediğimiz rindin etrafında dolaşmak gerekecek. Mevlâna'nın bahsettiği aklın dışına taşan hâl alemini rindane bir kavrayışı anlamakla çözebileceğiz sanırım.


Rindlerin hayatı

-Halide Edib’e, sanatta ve fikirde ulvî varlığına derin hürmetle-

Ba’zan kader, gelen bora hâlinde, zorludur;
Dağlar nasıl bakarsa siyâh ufka öyle bak.
Ba’zan da cevreden nice bir âdem oğludur,
Görmek değil düşünmeğe bîgane kal!  Bırak!

Dindâr adam tevekkülü, rikkatle, herkese
İsâ’yı çarmıhında, uzaktan, hatırlatır.
Bir arslan esniyor gibi engin vakar ise
Rindin belâya karşı kayıdsızlığındadır.


YKB

*



Mevlâna'nın ilk beyitlerde Tanrı'nın ışığı ve erenlerin gücü üzerine söyledikleri genel tasavvufi söylemle paralellik içinde. Erenlerin Tanrı ışığıyla yapıp etmeleri üzerine olanlar. Bu  konuda Hz. Mevlâna'nın getirdiği örnekte ise hal dünyasının değişimi söz dünyasından, bir nasihatten, Hz Ömer'in çengçiye yaptığı nasihatten doğuyor. Sonuç spirtürel/ezoterik bir sonuç değil, irfani (?) bir anlayış değişikliği, tövbe etmekten cayış, nedenini niçini idrak ederek bir uyanma/hal gibi kavrayış/anlayış (bahsedilen diriliş gibi?). Tüm zamanlar için mi? İkili cevap makul: Eylem için hayır, kavrayış için evet. Unutup pişmanlık duyabilir ama daha sonra kavrayışı hatırlayıp kendini toparlayabilir. Buradan bir kesinlik çıkarmamak, genellikle demek, insanın olumsallığına (faniliğine); Tanrı'nın gücüne/inayetine işaret olacağından yerinde. 






Resim:  Mevlana'nın Şems-î Tebrizî ile Konya'da buluşması. Topkapı Sarayı Müzesi, Istanbul


Not : Yazıya ek




Akıl nefis zıtlığı, aklın işe bağlanması - hepsi bir beyitte. 
Geçenlerde https://www.facebook.com/mevlanafoundation/photos/a.1293047534088289.1073741831.1062925303767181/1561198470606526/?type=3&theater adresinde (21.7.2017 de bir tesadüfen) paylaşılmış.

7 Temmuz 2017 Cuma

21

Yeni bir şey söyleme yeni bir şey anlama neticede, yeni bir yorum.
Bir belirsizlik, muğlaklık, eğretilik karşısında yorum yapabilme becerisi, anlama cesareti, hakikati bilme arzusu. Hayatın talep ettiği bir cevap. Turuman Şov'da hiçbir şeyden habersiz biri olsanız da, bilmek pratikte bir işinize yaramasa da görmezden gelip geçemezsiniz.

Yeni bir şey tohumunu hayatın içinde taşır. Bizim tarihselliğimizdeyse yeşerir gelişir. Aristo’nun diliyle pratik felsefe denen şey.


Bilme arzusunu malumatfuruştan ayıran, onu hakikat derdine çeviren hayat. Hakikat derdinin bilme arzusuyla, insana bir şey eğreti, muğlak, yanlış geldiğinde verilen çabadır başka bir deyişle.

Şems'in ezbercileri azarlayışını hatırlayalım ve bir daha ki sefere hakikatin insanı dönüştürme, geliştirme (/inşa etme?) gücü üzerine düşünelim.