30 Aralık 2015 Çarşamba

Müzik üzerine notlar 4


düzeltilecek

Bilen bilir, eskiden kısa dalga trt3 radyosu vardı ve çok popülerdi. Çok geniş bir arşivleri vardı. Türkiye'de duyulması pek mümkün olmayan albümleri çalarlardı. Programlarında genelde yabancı müzik ve klasik müzik olurdu.Bütün radyolar çekmezdi, galiba bandın en ucunda 88 deydi. Bazen kardeşimle beraber ders çalışırken radyoyu açık bırakırdık. Müzikle ders çalışma alışkanlığımız oradan kalmış olmalı.

İlk heavy metali kısa dalgadan dinlemiştim. Kendi kendime "bu da ne ya?" demiştim. Gençtik; hızı ve enerjisi hoşumuza gitmişti. Galiba Bon Jovi'ydi,. Livin' on prayer olabilir, ya da you give love a bad name. O zaman, bu tarz müziğe kulak kabartıp, dinleyebileğimi düşünmüştüm. Gene Albinoni'nin Adagio'sunu ilk kez kısa dalgada dinlemiştim. Çok hoşuma gitmişti. Fakat ne çaldığını öğrenmem iki üç senemi almıştı. Aklımda yer etmiş olmalı ki epeyi aramışım. Kısa dalganın bize farklı müzik türlerini dinleyebilme, zevk alabilme gibi bir etkisi oldu. Klasik müzikten, caz'dan anlamasak da, hiç bir zaman bu konuda vakit harcamaya fırsat bulamasak da  duyduğumuzda yadırgamadan kulak kabartabilmemize o günlerin katkısı oldu.

  
Kaldığımız yerden devam edelim; sanat (/müzik) bir kültür dünyasının içinden o dünyanın tüm değerleriyle sesleniyor. O kültür dünyası ile ilk kez tanışan biri için, ilk tecrübe önemli ve sarsıcı. Müzik eseri ya da sanat eserinin bir aidiyet verme etkisi de olmalı, seslendiği kültür dünyası ile bütünleştirip, ona katan. Bir Mevlevî ayinini ilk kez bir otelde dinleyen arkadaşım, o günü huşu içinde anlatmış, İstanbul'da para alınmadan sadece gönülden ayin yapılan bir yer olup olmadığını sormuştu.

*Bir sanat türü ile ilk karşılaşmanın sarsıcı etkisi, onun bir kültürün/ geleneğin içinden seslenerek seyredeni/dinleyeni kendine çekmesinde sanırım. Bu açıdan dinleyen de seyreden de savunmasız. Aynı türle sonradan karşılaşmalar ise hep bu ilk tecrübenin üzerinden oluyor.

*Bir barok müziği ya da Mevlevi ayinini ilk kez dinleyen biri, müzik aletlerinin menşeinden, müziğin hızından, neşesinden, ağırlığından ya da ruhaniliğinden bir şeyler sezer ilk defa dinlediğimiz bir tür olsa bile. O, dinleyiciye, ait olduğu müzik geleneği  ve onu biçimlendiren kültür üzerine bir şeyler söyler. Maddi bilgiler, çalgılar vs yanında, bir de ruh hakkında da bir kanı, kanaat oluşur. 


*Farklı türleri daha evvel dinlemiş biri için, yeni türlerle karşılaşmak ve onları ön yargsız dinleyebilmek başkalarına göre daha kolay olmalı.

Peki ya bunun dışında? Müziğin kendisi? Kendi türdeşleri içinde kalitesini belirleyen şeyler?



26 Aralık 2015 Cumartesi

Müzik üzerine notlar 3


Peki ama o zaman dinlediğimiz şey ne?

*Sesin bizim için (/ve diğer tüm canlılar için) işlevsel bir özelliği var: iletişim. Üzerinde çok fazla düşünmedim ama müzikte iletişim kaygısı yok gibi. Belki bandolar, sözsüz marşlar bir şeyler anlatmakta.  Moda bir tabirle müzik de bir oyun olabilir mi? Fark edilmek için dikkat isteyen, her yorumda rota belli olsamasına rağmen yorumla hep yeni bir şeyler söyleyebilen bir oyun.


*Müzik dinleyicisini amaçsız bir beklentiye sokuyor. Melodi nereye gidecek, devamlılık, bütünlük nasıl sağlanacak. Diğer yandan temel içgüdülerinden birinden kurtarıyor, hayatta kalma dürtüsü (/ve ona bağlı dünyaya dikkat kesilme) paydos yapıyor. Belki iletişimin dışında kalışından. Sakinleştirici olması bundan belki.

                                                     
*Mesela bir resim birine benzeyebilir; halamızı, dayımızı çağrıştırabilir. Oysa bir müzik ancak bir başka müziğe benzeyebilir. 


Müzik üzerine düşünmek gittikçe dolanan bir yumağa benziyor.

25 Aralık 2015 Cuma

Müzik üzerine notlar 2


Daha teknik söylemek gerekirse, sözsüz müzik bildiğimiz, alışık olduğumuz tümellerin dünyasının dışında bir yer, en azından çoğumuz için. Bir müzisyen için nasıldır bilemiyorum. İşin garibi, burası tamamen duyuların dışında bir yer de değil; kulak çalışıyor, hafıza notaları biriktirip melodileri inşa ediyor. Ama burada dil olmadığı için kavramlar oluşmuyor. Aynı zamanda diğer duyuların tecrübesine kapalı.


Müziğin dünyası bir başka gezegen gibi.

24 Aralık 2015 Perşembe

İnsan bir konsere neden gider?


düzeltilecek

Ya da klasik müzik dinler?

İlk akla gelenlerden başlayalım. Kültürlü görünmek, çevresine hava atmak için? Sosyalleşmek için? Çevresindeki insanlara uymak için? Merak ettiği için? Uzatmak mümkün, ama bunlar herkes için ileri sürülemeyeceğinden pek geçerli değil gibi. Herkesi kapsayan yanıtlar olarak görünmüyor. Sanatın(/müziğin) etkisini görmezden gelen yanıtlar. Daha çok, daha evvel pek konsere gitmemiş, belki ilk defa gidecek biri için geçerli yanıtlar. Cevabı psikolojinin, sosyolojinin alanında aranacak sorular.  Bu cevaplar müziğin insanda bir haz uyandıracağını ya da bir etki yaratacağını hesaba katmıyor.

Peki sadece müzik dinlemek için insan konsere neden gider?

Müzik deyince bizim aklımıza ilkin sözlü müzik gelir. İyi bir şarkıdan bahsederken çoğunlukla güzel yazılmış güfteden de bahsederiz. Bence bu yüzden müziğin bıraktığı etkiyi anlamak için, sözü dışarda bırakan müzikler üzerinden ilerlemeliyiliz. Söz işin içinde oldukça müziğin mi yoksa sözün mü güzel olduğunu ifade etmekte zorlanacağız. İşin içine yorumu kattığımızda iş daha çok karışacak. Başarılı bir yorumun müziğe katkısı hangi açıdandır, güfte yönünden mi? beste yönünden mi? Bizde uyandırdığı tesir, duygulanım hangisindedir? Güncel bir örnek :



Bu yüzden her hangi bir güftenin olmadığı klasik müzik üzerine düşünmeye çalışalım.

Klasik müziğin (ve diğer tüm enstrümantal müziklerin) bizde bıraktığı etki bizi dilin dışında bir alana taşıyor. Günlük hayatımızda hep zihnen bir şeyle meşgulüz. Bazen farkında olarak, bazen farkında olmadan bir şeyler düşünüyoruz, Zihinsel edimlerimiz ise hep dilsel ve kavramsal. İşte klasik müzik bizim zihnimizdeki bu dil düğmesini kapatıyor. Eğer yeterince ilgimizi çekebiliyorsa müziğin hızına, tonuna bağlı olarak sadece(?) duygular kalıyor. Her nota kendinden evvelkine bağlanırken bir sonrakini de çağırıyor. Dikkatimiz bu notalardan bir bütün, bir melodi yakalamaya yöneliyor. Müzik bunu düşündürerek değil düşündürmeden(?) başarıyor. İşin içine söz girdiğinde ise sözün çizdiği resimler kafamızda canlanmaya başlıyor. Mesela Melda Salepçiler'in şarkısında ayrılmakta olan bir çiftin resmi, duygularyla beraber zihnimizde canlanıyor. Şarkıdaki söz oyunlarını çözmüş olmaktan memnun oluyoruz.

Peki ya bu eserde :

https://www.youtube.com/watch?v=sm4eBMgtdT0



Tecrübeli bir müziksevere çok şeyler söylüyor olabilir, ama biz sıradan dinleyicinin söyleyebileceği tek şey neşeli bir müzik olmasından fazlası değildir. Belki bir de  dinledikten sonra sakinleştiğimizi. İsminden dolayı bir yerlerde melodiyi saatin çalışmasına benzetebiliriz, hepsi o.

Şimdi bu düşünce bir evvelki post ile çelişir gibi gözüküyor, bir ara da bunu düşünelim.


17 Aralık 2015 Perşembe

Müzik üzerine notlar

Sanırım 89 du, belki 90; o yıllar olmalı. Wall'u seyretmek için kardeşimle birlikte Emek sinemasına gitmiştik. Sinemanın çok iyi bir ses sistemi varmış, o güne kadar bilmiyorduk. Pek kimse yoktu, rahatça oturduk. Açıkçası benim neyi seyredeceğimiz konusunda hiç fikrim yoktu, sinemaya herhangi bir film izlemeye gelmiştim. Filmin ilk beş dakikasında koltuğa yapıştığımı hatırlıyorum, muhteşem bir şey seyrettiğimin farkına varmıştım, şaşırmıştım, beklemiyordum.

Belki bir on sene kadar sonra, bir hafta sonu Galata Mevlevîhanesi'ne gene kardeşimle gittiğimiz günü hatırlıyorum. Biraz erken gitmiştik, Beyoğlu'nda akan bir kalabalıktan tenha bir bahçeye girdik. Yaşlı bir ihtiyar, onu saygıyla dinleyen küçük bir gruba bir şeyler anlatıyordu. Kenardan sessizce dinlemeye koyulduk. Kısa bir müddet sonra kalkıp içeri girdiler, bahçe bize kaldı. O gün seyrettiğim ilk Mevlevi ayiniydi. Seyrettiğim bir çok şeyin neye denk düştüğünü bilmeden, ama bir şeylere de denk düştüğünü tahmin ederek hayranlıkla izledim. Bu sefer o kadar şaşkın değildi, güzel bir şeyler seyredeceğimi bilerek gitmiştim. Buna rağmen sanırım ilk bir kaç dakika bir şey düşünmeden sadece seyretmişimdir.

Sanırım iyi bir sanat eserinin bizde bıraktığı etki, hiç bilmediği bir suya giren birinin ayağının altında toprağın kayması gibi.  Ya da sıcak bir yaz gününde kazara  esen bir sokağa girdiğimizde duyduğumuz şaşkınlık.

Sanat için söylenenlerin çoğu resim ve mimari üzerinden. Müzik üzerinden sanatı yorumlamak, herhangi bir kavrama denk düşürmek zor. Bir şey öğrenme açısından genelde müzik üzerine, özelde Semâ hakkında bir şeyler söyleyebilmek ne kadar mümkün?

Bir sanat eserinden bir şey öğrenilebilir mi sorusu tartışmaya açık bir soru. Öğrenmeyi "gerekçelendirilmiş doğru inanç" olarak kabul edenler bunun mümkün olmadığını ileri sürüyor.

Sanatta öğrenmenin bir etkilenme olduğu iddiası ise, klasik öğrenme tanımları karşısında daha mütevazi ve makul gibi duruyor. Bir sanat eserinin üretimi aşamalarını kitap etkilenme, tasarım, tamamlama aşamaları olarak tanımlıyor. Sanat tecrübesini de bunun tersi olarak düşünsek; şaşkınlık, seyretme, bağlar kurma, kendi gözünden/hayatından yorumlama ve sanat eserini kendine mal etme olduğunu düşünsek yanılmış olmayız herhalde. Yorumla sanat eseri öznelleşiyor, kişiye mal oluyor. Eğer bu mümkünse bu müzikte nasıl gerçekleşir?

Galiba müzik, bizi anılarımızda yaşadığımız bir güne/zamana/hâle sabitliyor. O anı, günü  bir bütün olarak hatırlatıyor;böylece o günü ve olanları unutulmaz kılıyor. Bu açıdan her Mevlevi ayini seyrettiğim gün, Galata'da seyrettiğim ana ve hâle dönüyorum, ya da onla bir şekilde bir bağ kuruyorum. Bir sanat eserinin bizde bıraktığı etki ile bildiklerimizi yeniden ve daha farklı bir şekilde tasarlamamıza neden olan bir derinlik sunması. Bildiklerimizden bir şey eksilmeden ya da çoğalmadan, yalnız bir adım geriye çekilerek onları tekrar organize etme imkanına kavuşuruz. Bölük pörçük bilgileri daha umutlu bir şekilde organize ederiz. Bu haliyle sanat bilgimizi değiştirmeden onu organize edişimizi ya da önceliklerimizi değiştirerek, aralarındaki bağı gevşeterek, aynı bilgilerle daha olumlu sonuçlar çıkartır.

Sanat yaratma deneyimi gibi sanatı tecrübe etme işi de kendi derinliğini sınama işidir. Büyük fikirlerle, derin sularla karşılaşan insanlar hep kendi derinliklerini sınama isteği duyarlar.

7 Aralık 2015 Pazartesi

Kadim





Kadim son zamanlarda sık kullanılan kelimelerden biri. Önüne geldiği isme ezelilik iddiası veriyor; kadim medeniyet, kadim uygarlık vs. Bu iddia bir nevi kutsallık anlamı yükleyip, kavramı/ismi tüm zamanlar için eleştiriye kapatıyor. Bu da bazen ırkçı bazen etnosantirik bir tonu beraberinde taşıyor. 

Kadimin sorunsuz kullanabileceği, bir anlamı olabilir mi? Belki değerler olabilir; birlikte, barış içinde yaşamayı sağlayacak değerler; insanlık, dayanışma gibi. Fakat böyle bir kullanımı da yok sanırım.


Belki kullanım şeklinin bıraktığı intibadan, ısınamadığım kelimelerden.

Biz


Biz, birinci tekil şahsı işaret ederek kullanılıyorsa tevazuya, birinci çoğul şahsa işaret ediyorsa kibre işaret eder. Birinci kullanım nadirdir, hava atmadan kullanılıyorsa karşısındakine alan açar. İkinci kullanım bir gurubu tanımlayarak sınır çizer, hasımlaştırıcıdır, tepeden bakar. İlki geleneğin içinden seslenir, ikincisi özentidir.

Not: Üçüncü tekil şahsın farklı kullanımlarını notu yazdıktan sonra fark ettim. İstisnaları kurcalamak da başka bir zamana kalsın

15 Kasım 2015 Pazar

..


Engellilerle, yaşlılara kabalıkta bi Raskolnikovluk var..

4 Kasım 2015 Çarşamba

Dua

Yarabbim 

Bana, bu akşam evime helal rızıkla dönmeyi nasip et.

Bizlere

Kimseye zarar vermeden

Usanmadan çalışabilmeyi

Dikkatimizi yaptığımız işe verebilmeyi

Kimsenin üzerine basmadan hakkımızı alabilmeyi

Aptallarla cahillere bulaşmadan çalışabilmeyi

Ailemizi sıkıntıya düşürmeden geçindirebilmeyi

Nasip et




25 Ekim 2015 Pazar

..

Menkıbeyi canlandıran yorum, yorum dille uyanır, dilse akılla mümkün. Aklın dışına bir tek sanat taşar, doğrudan hâli değiştirir, sukünet verir. Fakat hâlin ifadesi, gerekçelenmesi gene akılla mümkün.

4 Ekim 2015 Pazar

,,

İçerde yolunu bulamayan bir şey var
Umit yorgun, ışık az, geçit dar

İçerde yolunu kaybetmiş bir şey var
Elleriyle, sökülmüş rütbelerini arayan 
Dinle
Yeni bir gün
Yeni bir soluk
Dilde

Dinle
Hafızın bahçesinden doğar
Akşamın en güzel güneşi
Yeşertir bahçeleri
Sonbaharın soluğu

24 Eylül 2015 Perşembe

Samimiyet



Bu toprakların ölçüsü samimiyet galiba. Yakın bulduğumuzu samimi buluruz, ya da samimi olmamakla suçlarız, ağzıyla kuş tutsa fark etmez. Ya arap özentisidir ya batı ya da başka bir şey. Söylediği sözün zerre kıymeti yoktur, samimiyetsizdir, eğretidir gözümüzde.

"Ya olduğun gibi görün ya da göründüğü gibi ol" daki 'ol'maklık makamı genellikle olmuş bitmiş kabul edilir. Oysa söz (görünmeyi basitleştirip söz olarak kabul edersek) hâle, hâl söze yol arar. Ne söz tükenmiştir ne hâl değişmiyecek bir dinginliğe kavuşmuştur. Göründüğü gibi olmaklık ununu elemişlik, eleğini asmışlık değildir. Her yeni an yeni bir sözün, anlamanın, mânanın; yeni bir hâlin beşiğidir.

Sohbet, hâli de sözü de temize çekmektir. Dinleyen ama yargılamayan, eleştirse de suçlamayan, defterden silmeyen kulak, sözün gözünü hâle, hâlin gözünü söze çevirir. Hâl sözün bahçesinde yeşerir, kök salar.

Samimiyet yönelecek birini bekler kısaca. Onu düzeltecek, onunla yol alacak, Henüz kimseye yönelmemiş söz, hâl; kurudur, propagandisttir, sınanmamıştır. Sığlığında ise delinecek inci yetişmez.

26 Ağustos 2015 Çarşamba

..


Güneş doğmak bilmeyen bir seher yıldızıdır bazen
Gölgesinde gün ne uzar ne de kısalır

Kışa saklanmış
Karanlık sabahlarda
bir koyu su çöker de
Göz gözü görmez 



Ziyan olmaya aday günler
Döke saça geçerler

Günler ne uzar ne de kısalır ya
İşte şimdi susmak zamanıdır


21 Ağustos 2015 Cuma

..



Sonra başka başka şeyler oldu

Adımları mütemadiyen hızlandı

Benim adımlarımsa hep kısa kaldı

Yol yorgunluğuna verdim

Bir de dertli şarkıların nağmelerine

30 Temmuz 2015 Perşembe

..


Neşeye, aşka tasavvufta niye ihtiyaç var?

Neşesiz insan bir robota dönüyor çünkü. Bir düğmeye basıp yem düşüren güvercinler gibi oluyor. Bu bakış açısı sebeplerin ve sonuçların dünyası imâl ediyor. İnsanî özün varlığı, doğru eylemi yapması, doğru sayıda işi yapması ile sınırlanıyor. Tanrı da doğru eyleme bilinen cevabı veren, kendi insiyatifi olmayana. (/ Doğru eylemi yapmış olsa da kula istediğini vermeme özgürlüğüne sahip olmayana) Sanırım enerji üzerinden yapılan açıklamalar bizi mekanizme, araçsallaşmaya, Gazali'nin de itiraz ettiği determinizme ve insan (/Tanrı) anlayışına götürüyor. Neşe, (/Aşk) Tanrı ile insan arasında göreve dayanmayan başka bir bağ kurarken, bir önceki bağın otomatlığını da ortadan kaldırıyor. 
("Kardeşim, dua etmekten geri durma. Kabul edilip edilmemesiyle ne işin var?"). 

Sanırım.

14 Haziran 2015 Pazar

..

Kımıldıyorum,
bir yaprağın kuytu bir köşesinde doğmuş
ve yaşamış gibi.

Kımıldıyorum
Sağımdan solumdan habersiz

Kımıl kımıl bir yerdeyim
Ya da ben öyle sanıyorum

Masamda, uykumda
Dar zamanımda
ve geniş zamanımda
Kımıldayan her eğreti zamanda
Beklemedeyim

6 Haziran 2015 Cumartesi

Kant'a nazire


4- Öyle bir eylemde bulun ki eyleminin sonucunda insanlar arasındaki barışı artırsın, farklılıkları derinleştirmesin.

5- Öyle bir eylemde bulun ki eylemin neticesinde insanların birbirini dinleme şevki azalmasın

2 Haziran 2015 Salı

İşte bundan dolayı günler hep gece

Gün döner de duvara çarparsın ya
                             Döne döne
Hani ışığa koşan bir karasinek misali
Bir yerlerin kanasın diye  vurursun ya
hep aynı yere
hep aynı yere
Belki de pis kandır akacak olan
İlla damarda duramayıp da akacak olan


30 Mayıs 2015 Cumartesi

Gezi

mayısları en güzel uykusundan uyandıran
bahardan yaza geçişiydi gaz dolu sokakların 
      
https://fbstatic-a.akamaihd.net/rsrc.php/v2/y4/r/-PAXP-deijE.gif
Denizlerin dinmeyen dalgasıydı

cılız bedenlerle meydanlara akan

düşen, dağılan, dağıtılan

sonrasında her seferinde gene inatla

derlenen, toparlanan, ayağa kalkan


bilemezsin suyun yatağı neresi
kabardığında derelerin öfkesi

26 Mayıs 2015 Salı

Hakikat derdi bir özgürlüğün kullanılmasıdır.

Hakikat derdi bir özgürlüğün kullanılmasıdır. Bir düşünceyi haklılandırmak için yapılan düşünmeyi kastetmiyorum. O  düşüncenin haklılığını askıya alarak düşünmeyi kastediyorum. Burada sorulan soru “bu düşünce gerçekte doğru mudur?” ya da “haklımıdır” değil, “bu düşüncenin doğruluğunu/haklılığını düşünmeliyimdir”.  Sorunun görünüşüne uygun muhtemel cevabı arama ya da tasdik mekanik bir haklılandırmadan öteye gitmiyor. Yanlışlama/doğrulama ötesinde bir düşünmeye zemin açmak,  düşünülecek konu hakkında özgür bir istence sahip olma konusunda insiyatif almak, sorunun dayattığı cevaptan bir adım geri adım atmak. Birisi söylediği için, herkes öyle düşündüğü için, olayların doğal akışının, sağduyunun öyle gerektirdiği için değil. Bütün bu nedenselliklerin dışında, sadece hakikat için düşünmeye karar verilebildiği için, düşünme edimi,  neticesi yanlış da olsa doğru da olsa özgür bir düşünmenin, hakikat derdinin ürünü. Bu,  bir nedenselliğin ürünü değil, özgür düşünme konusunda insiyatif alıp almama konusunda  yapılan şeçim. Özgürlük başlangıçta alınan insiyatiftle gerçekleşiyor.

Böyle bir insyatif almayla nedensellikten oluşan karamsarlık aşılabilir mi bilemiyorum. En azından bir kösede dursun.

27 Nisan 2015 Pazartesi

Zıtlıklar - Sorumluluk



"Dünya zıtlıklar üzerinedir"

Fakat zıtlıklar ne saftır ne de değişmeyen. Zıtlıklar da içlerinde zıtlıklarını taşır; zamanı geldiğinde değişmek, değiştirmek, başka bir şeye dönüşmek için. Her şey iyi, kötü, güzel, çirkin gibi bir çok niteliği taşımaya açıktır. Zıtlıklar bu niteliklerdedir.(?) İnsan ıslanmadan yüzmenin mümkün olmadığı bu nitelikler ırmağında yüzer(?)

Sorumluluk bu nitelikleri hür iradesiyle seçenin, dönüştürenin, tadında bırakması bilenindir. Böyle bir işin sıfır hatayla yapılmayacağını bilene ve bunu ne kendisinden ne de başkasından beklemeyene arif denir herhalde

***

Sorumluluk

Olan bitenle neden bu kadar ilgiliyiz? Gündem neden bizi hep tepeliyor?
Çünkü gündem her defasında bizi köşeye sıkıştırıyor, kendi hakkında ahlaki bir tavır almaya, hüküm vermeye zorluyor.
Bu bir kınama ya da görmezden gelme olsun fark etmiyor. Her ikisi de çaresiz bir şekilde, hüküm için dayatmanın sonucu alınan kararlar. Bu mânâda sanırım bir olayın ahlakî hükümü dayatması da, neticesinin arkasında durulmasına zorlaması da seçimlik değil. Her ikisi de ahlaki tavır alan ve taşımak zorunda olan için şimdi ve sonra bir yük, stres kaynağı.

24 Nisan 2015 Cuma

Hasar tespiti

Gelenekle Selefilik arasındaki çekişme hâlâ canlı. Gelenek ağır yaralı, neşesiz; özünü hatırlayıp canlanma konusunda gücünü toplayabilmiş değil. Alanını new agele paylaşacak şekilde gerilemiş; sosyal bir yapı olarak topluma yayılma ve birlik sağlamadan çok sırlarla, rüyalarla, ebcedle vs uğraşır halde.

22 Nisan 2015 Çarşamba

Kısa kısa

Tasavvuf ne olduğunu bir türlü anlayamacağımız, fakat haşmetiyle teskin olacağımız bir şey olmamalı.

**

Bile ve rağmen olumlu anlamda kullanılsa bile bir ayrımcılığın altını çiziyor, düşünceyi ayrımcılık üzerinden temellendiriyor. Hakikkati, olmuşu, olacağı bir etiket altına topluyor - yoruma kapatıyor

26 Mart 2015 Perşembe

İnsan insanın kurdu olmak zorunda değil...

                                                                                            



                                                                                              
Heidegger "duygulanım ile anlama iç içe geçer" der ve şöyle devam eder "ekonomik bir kriz yaşayan, işsizliğin çok fazla olduğu bir ülkeye gittiğinizde sokaklarda umutsuzluğu hissedersiniz"


 Hobbes "İnsan insanın kurdudur" sözüyle devlet öncesi bir dönemi - medeniyetin olmadığı bir dönemi tasvir eder. İnsanlar sınırsız özgürlüklerinden, hukuk ile garantilenen bir ortamın oluşması halinde vazgeçerler. Bu tekinsiz ortamın yarattığı ölümcül korkudan, her an tetikte olma halinden, hayatta kalma reflekslerini her an uyanık tutmaktan kurtulurlar. Komşularına, arkadaşlarına, başkalarına güvenmenin rahatlığını yaşarlar.

 Hobbes'un tasarımı aynı zamanda bir duygu dünyasını da bize anlatır. Tavşan uykusunda uyumak zorunda kalan endişeli, güvensiz insanların dünyası. Tehlikenin nerden geleceğini bilemiyen insan; ne kapısındaki kilide ne de kapalı penceresine güvenebilir. Muhatabında düşman görmeye proglanmıştır. Hukuğun işlemediği (/olmadığı), insanın kendini güvende hissetmediği, diğer insanların çıkarı için fırsatını bulursa gırtlağına basacağına inandığı/inandırıldığındaki zihin hali. Bu zihin halinin eşlik ettiği duygu dünyasının gözünü diktiği tek bir dürtü vardır; hayatta kalma dürtüsü. Bu yüzden herkesten kuşkulanır, dost olarak uzanan her ele kuşkuyla bakar. Bu anlam ve duygu dünyası çevresini eksilterek ilerler; dostlukları eğretidir. Bu anlam/duygu dünyasında din inşa edici değil teskin edicidir, düşünce ise mazeret bulmak için kullanılan bir araç.

Medeniyetin, barışın, birlikte yaşamanın/yaşayabilmenin anlam (/ve duygu) dünyasının mottoları ise farklı. Bütünleyerek, benzerlikleri bularak ilerliyor. (Mesnevî’deki Şaşı Çırak hikayesi – Fihi Ma Fih’in 54. Bölümü). Din inşa edici, düşünce ve insan yanılmaya/eleştiriye/neşeye açık ve sosyal.



.

25 Mart 2015 Çarşamba

..

Huzur makinası icad eder ustanın biri

Ne bir kolu vardır ne de bir düğmesi 

Ne zaman sallasa meraklı biri

İnler içinde hep sesszice biri

11 Mart 2015 Çarşamba

Engellilik



 Engelliler, yaşlılar vs başkalarının ufkuna hapis. Nasihatlar bir anlamda buyruk, kesin bilgi.

6 Mart 2015 Cuma

Kim haklı?




Karikatürde ilk başta çocuk haklıymış gibi gözüküyor. Temkinli ve şüpheci bir göz için ise bu acele verilmiş bir karar. Enteresan bir epistemolojik bir problem.

Hocanın iddiasının gerekçesi sağlam, beş duyuya dayanıyor, görüyor. Hocanın yanıldığını iddia edenler, ya hocanın yanlış gördüğünü ya da gördüğünü yanlış yorumladığını ispat etmeli. Hocanın yanıldığını ispat için sekiz çocuktan birinin farklı bir nedenle havalandığını ispat etmek yeterli. Ya da havalanmamış çocuğun aslında yeteneksiz olmadığını.

Peki ya bütün sınıfı havaya kaldırdığını düşünen öğrenci?  Öğrenci de arkadaşlarının havalandığını görüyor. Buna ek olarak onları havalandırmak için bir şeyler yaptığının farkında. Öğrencinin problemi her ne yapıyorsa çocukların onunla havalandığını ispatlamaktır. Belki rüya görüyordur, öyle sanıyordur. Yaptığı bir şeyin onları havaladırdığını sanıyordur. Bunu, yaptığı şey her neyse onu yapmayarak denemeye tabii tutabilir. Çocuklar yer düşerse onları havalandıranın kendisi olduğuna inanabilir. Ya da çocuklardan birinin, havalanmak için hiç bir şey yapmadığını itiraf ederse bu kuvvetli bir ispat olur. Yine de burada itiraf eden çocuğun başka bir nedenden dolayı havaladığını iddia eden biri her zaman çıkabilir. Her halükarda sağ duyuya aykırı bir şeyi ispat zordur. Doğaya aykırı bir eylem söz konusuysa bu eylemi yapan için bile, yaptığının bir hayal olmadığını ispat için bir şahite muhtaçtır.





1 Ocak 2015 Perşembe

..


.


Yol uzun

Yapılmamış yürüyüşleri

Çıkmamış biletleri 

Yılbaşılarda kalan kuruyemişleri biriktiriyorum



.