28 Aralık 2011 Çarşamba

Akrebin derûnun'dan

Birgün akrebin biri,  nehrin öbür yakasında kalmış yavrularına kavuşmak için kurbağaya ricacı olur.

Kurbağa akrebe der ki "geçiririm de - bu iş, canıma kast etmeyeceğine söz verirsen ancak olur"

Kardeş bizim zararımız bir kendimize, bir de anca kulağı delike ehlinedir, sözümüz aşkla doludur

Kurbağa, sırtında akrep atlar taştan taşa, aşka gelir akrep atar nara sesi tastamam alemi doldurur

Öyle ser-mestem ki idrâk etmezem dünyâ nedür

Men kimem sâkî olan kimdür mey û sahbâ nedür

Kararı kalmaz kurbağanın, "sen bensin ben sen" der de yakasını yenini yırtar

Kim kurbağa kim akrep ne farkeder,  kurbağa da akrep de aşk nehrine atlar

24 Aralık 2011 Cumartesi

Ne yapayım ben böyleyim

"Ne yapayım ben böyleyim" bir mazeret midir?

İnsanın bir teselli olarak kendisine söylediğinde anlamı olan bir şey. Düzeltici bir hareket olarak kederden kurtulumak derdiyle, kötü durumdan dikkati alıp ileriye bakmak açısından bir silkinme belki. Sınırlarını tekrar çizmek o sınırlar içinde tekrar başlamak ya da durumu, hâli herneyse kabullenmek.

Başkalarının hakkı hukuku üzerinden, bunları çiğnemeye yönelmiş bir uslup söz konusuysa iş değişiyor. Bu hem yöneldiği kişinin hukukunu çiğnmek oluyor, hem de hareketi meşrulaştıracı bir anomiyi geliştiriyor.

Uslup sorunlarına öfke kontrolsüzlüğü, boş bulunma gibi mazeretler üretilebilir.  Bunlar, daha sonra tamir edici bir tavır sergilendiğinde dikkate alınabiliecek mazeretlerdir. Bozuk uslubu mazur göstmekten ziyade kötü sözün sahibinin de insan olduğu, hata yapabileceğinden yola çıkılarak; kabahati insani eksiklile bir arada görebilmek. İnsanî mazertlerin işlerliği ise bir özre muhtaç her zaman.

18 Aralık 2011 Pazar

Hz. Mevlâna'nın Şems-i Tebrizi hz.lerine büyük muhabbeti var. Adına bir büyük Divan-ı Kebir'i adamışlar. Onun Şems'de gördüğünü görmekten aciziz.

"Sadece Şems yoktu" demek bir rütbe tenzili. Uslüp şöyle diplomatik bir uslup da değil: Efendim Şems bir ummandı, büyük veliydi, ama onun yanında Hz. Mevlâna'nın başka yoldaşları da oldu.

Tarihte daha evvel Şems'e karşı olanların yaptığını bu devirde tekrarlamayacağız. Tekrarında ısrar edilen bu söylemi mantıklı bir gerekçe ortaya konmadıkça paranteze alacağız.

10 Aralık 2011 Cumartesi

Hayat?

Derin kuyuların serinliğini seyretmek, seyredip de sarhoş olmak
Kibrit kutusundaki sineğin pencersinden Harut'la Marut'u duymak

9 Aralık 2011 Cuma

..

Havalanmak için açılmış kanatlar kaskatı
Kalmadı insanı taşımaya artık yerin takatı

.

29 Kasım 2011 Salı

..

Çevre meselelerine ve hayvan haklarına duyarlılık bir kaybedenler kulübünden bakış değil, ya da insanlardan ümit kesiş. Bir sosyete sporu, naiflik, işsiz güçsüzlükte uğraşılacak meşgale, muhalifliğin suya sabuna dokunmadan gaz alması da değil. İnsanî olarak içinde bunlar olsa da.

Bir vicdan işi olmasının yanında doğa içindeki insanı hatırlayış, benliğinin eksik yanlarını tamir, gelecek kuşaklara bulduğu gibi bırakma derdi. Başkasının sağlığını- hayvan/bitki/insan farkı gözetmeden- düşünebilme aynı zamanda.

Her şeyden evvel sorumlu hissetme, sorumluluk alabilme. Faniliğini akılda tutup ardından bıraktığını düzenleme, düzeltme ahlakı.

Küçük su birikintileri de gün gelir büyük suları kirletir. Bir damla civanın senelerce civa olarak kalışı gibi yaşama direnir de küçük de olsa bir canı soldurur.

25 Kasım 2011 Cuma

Şundan bundan...

Modernizm eleştirilerinde kavram kargaşaları var. Modernizim bir kavram olmaktan çıkarılıp güdelik hayatın sorunlarıyla ilişkilediliyor. Bazen de post-modernizmle, nihilizmle karıştırılıyor ve ahlaki çöküntü sebebi ile sunuluyor.

Modernizm bir eleştiri ile doğuyor. Ama belli bir iyimserliği, gelecek beklentisini, toplum düzeni arayışını da içinde barındırıyor. Modernizmin içinden fikir beyan edenlerden toplum düzenini ahlakta ya da dinde görenlerde bulunuyor. Tüm cevapları içinde barındırmıyor, bir dönemin dünyaya bakışı, insan aklının gelişmesinde bir merhale nihayetinde. Modernizmin kendine göre muhafazakarlığı var mı bilmiyorum? Ya da bundan söz edilmesi doğru olur mu? Tanımından yola çıkarsak elindekini koruma, kültürü aktarma derdi var. Bu yeterli mi ayrı bir soru.

Modern insanın hasta olarak nitelendirilmesi ise bir genelleme. Hasta olmayan insan tanımlamasını da genelleyenden talep eden bir hâli. Dayanışma, insanlık insanî kavramlar. Dönemlerin sartlarından zorlaşabilir, kolaylaşabilse de hiç bir dönemde hiç bir koşul insanın sorumluluğunu kaldırmıyor. İnsanın sorumluluğı ne ideolojilere ne de ekonomik bakışlarla  modernleşmeye devredilebiliyor.

Modern insan tanımını sulu tarımla, yani artık ürünün elde edilmesiyle başlatmak, onu medeniyetin başlangıcına götürmek olur. Artık ürün üzerine geliştirilmiş teorilerle birlikte anılır. Burdan bakıldığında ise insanlığın çok parlak devirlerini, çok kötü devirleriyle bir arada hasta olarak görmek sıkıntısı ile karşılaşırız. Moğol saldırıyla, II. Dünya harbiyle, dinlerin doğuşlarını ve yaşandıkları asrı saadet dönemlerini de aynı kefeye koyup hasta ilan etmiş oluruz.

18 Kasım 2011 Cuma

Popüler kültür ürünleri üzerinden toplumsal değişimenin yönü üzerine

Kültürün zaman içinde (toplumsal değişmelere paralel) değişebildiğini, zamana uyduğunu kabul ettiğimizde kültürün güncel üzerinden de bir şeyler söylediğini kabul ediyoruz sanırım. Kültürün, ister istemez, üretildiği dönemin ruhunu taşıdığını söylemek yanlış olmaz. Her ne kadar sanatçının kendi derdi üzerinden şekillense de, hikaye hep belli bir zaman üzerinden, bakıştan gerçekleşiyor. Tarihsel romanlarda/filmlerde, belli bir zamanı bilerek işlememeğe, zamandan kopmaya çalışanlarda bile. Tanpınar'ın, Yahya Kemal'in yeni cumhuriyeti ve onun arayışlarını temsil etmesi; Orhan Kemal'in, Kemal Tahir'in, Yaşar Kemal'in köy romanları üzerinden 60 ların düşünce dünyasının ışığığla eser vermiş olması  gibi.

Kültür endüstrisi üzerinden 2000'li yılları neler temsil edecek? Ya da elimizde, günümüzde üretilip okunduğunda/seyredildiğinde ilerde klasik olarak kabul edilebilecek bir şeyler var mı? Bir şeyin klasik olup olmamasına tabii ki zaman karar verecek. Ama en azından bugünden, adaylardan söz açıp tahminlerde bulunmak mümkün. Burada problem, hangi ürünlerin popüler kültürün, hangilerinin kültür endüstrisinin ya da bağımsız bir derdi anlatmanın üzerine kurulduğunu tespit etmete. İzleyici/okuyucu yoğunluğuna bakarak bir şeyler söylemekse yanıltıcı olabilir. Burada bir diğer problemse kişisel tercihlerin etkisi olacaktır. İhsan Oktay Anar klasik katagorisine girebilir dediğimizde kişisel bir tercihi ifade etmiş oluruz. Herkesin bu fikre katılmasını beklemek doğru olmaz. Bu olsa olsa, İhsan Oktay ismi üzerinden bir tartışmayı başlatmak olacaktır.

2000'li yıllarda kültür endüstrisinin emek ve sermaye ayırdığı en önemli alan tv dizileri oldu. "Çocuklar Duymasın" 2000 li yılların popüler dizilerinden biri olsa da dönemin ruhunu ifadeden çok "Süper Baba" tarzı aile dizilerinin devamı gibiydi. Daha geride "Neşeli Günler"le simgeleşen Yeşilçam ekolünü sürdürmekteydi. Katışıksıksız kültür endüstrisinin ürünü diyebileceğimiz tv dizilerinden dönemin ruhunu yansıtmaya aday "Muhteşem Yüzyıl" dizisi ise artan tarih merakının bir neticesi gibi duruyor. Tarihsel olarak yeni dönemin ruhunu yansıtmaya çalışsa da, hegomanik dille yeni dönemin uyuşmaması aldığı eleştirilerin şiddetine işaret gibi duruyor. Bir kaş yapayım derken göz çıkarma vaziyeti. Reyting garantisi dizi şablonları ile zamanın anlatım tarzınının değişen ve kendini henüz ifade edememiş bakışla karşı karşıya gelişin ilk tecrübelerinden. Daha evvel, içerk olarak Yeşilçam'da çekilmiş "Battal Gazi", "Malkoçoğlu" ndan çok farklı olmasa da, can acıtan yönünün incelenmesi gerek; tepkilerin bir çarpıtma/beceriksizlik ya da hoşgörüsüzlük olup olmadığını anlamak için. Yine de tepkinin hakim otoritenin diliyle uyuşmadığını söylemek ilk elde yanlış olmaz herhalde.



2000'li yıllarda kültür açısından en canlı alan, ilgiye tabi olan alan sinema oldu. Nuri Bilge Ceylanın filimleriyle canlanan, güven kazanan sinemanın kayda değer ürünleri oldu. Edebiyatsa bu alanda en zayıf alan olarak gözküyor ki burda derin bir boşluk var. Çok satan romanların çoğu popüler kültürün alanında. Yazılış aşamaları, pazarlama stratejileri ile bu alanın simgeleşen ismi, Elif Şafak'ın "Aşk" romanı.

Oluşan bu boşluğu 2000'li yılların bir sorunu olmaktan ziyade 80 sonrasının bir sorunu olarak da görüp ifade etmek mümkün, bir parantez olarak. Ya da 2000'li yıllardaki toplumsal değişmenin aslında çok kuvvetli olmadığını, bu yüzden kültürel olarak kendini ifade edemediğini. Boşluğu, toplumsal değişmelerdeki "kültürel gecikme" teorileri ile açıklamak da bir başka cevap olabilir. Ya da etnosantirik bakışın gücünden dolayı derinlikli bir bakışın doğmadığından/doğamadığından söz edilebilir. Buna bugünün romanını yazacak olanlara söz hakkı verilmemiş olmasını da ekleyerek.

Bu konuyu da kısık ateştekiler konusuna ekleyip yazıyı şimdilik bağlayalım.

3 Kasım 2011 Perşembe

Ay, pudra şekerli bir kurabiye / Notisknâme

Ay, pudra şekerli bir kurabiye
Emanet, kaytan bıyıklı Notiks abiye

Saylonlusu, kozmonotu, teleskoplusu
Patilerin hepsi yumurta topuklusu

Yağmur yağar düşer pencereye
Kurulur divan oturur baş köşeye

Günün hangi saatinde gelirse uykusu
Tombiks'i uyandırmamak en doğrusu

Kırpık gitmiş komşu eve gezmeye
Yaş mamanın tamamı kalmış geriye

Kimse bilmez Çarşı Nohut'un tutkusu
Santradan başlar O'nun siyah beyaz koşusu

Ciğerle balığı nazlanmadan gider yemeye
Sevmez yürümeyi, binmez taksiye

  Limonlusu ya da sirkelisi ille de lahana turşusu
Samur kürküyle salınmak Nohut'un tutkusu


(bitmedi)

30 Ekim 2011 Pazar

Hz. Yusuf'un rüya tabiri

Aynı rüyaya üç farklı yorum?

Yorum bir geçmişin uzantısı mı? Her birinin üç farklı projesinin görünüşü mü? Kaderin rastgele attığı zarlar mı?

Diyelim ki aynı şeyi yapmış üç insan var. Yaptıkları şeyi geçmişlerinden, projelerinden bağımsız mı değerlendireceğiz? Aynı günahı ya da sevabı işlemiş kişinin hükmü aynı olur mu? Yahut aynı kavşakta buluşmuş üç arabanın yolunun aynı olduğunu iddia edebilir miyiz?

İletişimde, elimizde olan, bilebildiğimiz geçmişi ile şu anki tavrından başka bir şey yoksa. Projesini açmakta ketum davranıyorsa, o zaman "göründüğü gibi" si iletişime kaynaklık etmez mi? Ve o zaman aynı şeyi yapmış olanları değerlendirmede geçmişi de hesaba katarak değerlendirmek insafsızlık mı olur, yoksa bir gereklilik midir?

26 Ekim 2011 Çarşamba

Bir resim


Resim eleştirisi yapmak haddim değil, ama bu resim üzerine bir şeyler yazmaktan kendimi alamadım.

Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun bir eseri, resmin ismini bulamadım,

Resimde, muhtemelen kederle başını eğmiş bir kadıncağız var. Yanında biri kız, biri erkek iki çocuk var. İnsanda alçak bir iskemleye oturmuş izlenimi bırakıyor. Altına B.Rahmi bir şiir eklemiş, şiirin üstüne bir köşeye de torununun doğumundan dolayı yaptığını, ona ithaf ettiğini belirtir bir not eklemiş. Resimin merkezinde dikey ve kalın çizgiler hakim. Kadıncağızın başı ve ayaklarında ise eğri çizgiler kullanılmış. Dikey ve eğri çizgiler dengeli bir şekilde dağıtılmış resme. 

Resmin altında :

Bu Anadolu var ya bu Anadolu
Bu saprarı sıtma bu masmavi gurur
Ne tosunlar doğurmuş, ne tosunlar
Bak daha neler doğrur.

şiiri not edilmiş. Bu mısralar, ressamın "Anadolu" isimli şiirinden alınmış, şiirin tamamı şöyle:

Bu misli menendi görülmemiş cömert ana
Bu her yani meme, her yani dudak, her yani gül
Bu zirnik almadan veren, habire veren yediveren gül
Bu Anadolu var ya, bu Anadolu
Bu üç yosma denizde üç defa islanan
Gürbüz ırmaklar ortasında susuzluktan çatlayan
Bu Anadolu var ya, bu Anadolu
Bu sapsarı sıtma, bu masmavi gurur
Ne tosunlar doğurmuş, ne tosunlar
Bak daha neler doğurur...

Resmin dokusu yağlıboya olduğu izlenimini veriyor. Tamamen sıcak renkler kullanılmış. Sıcak renklerden kırmızıya resmin tek koyu tonu ile kadının eteğinde yer verilmiş. Diğer renklerin, sarı, turuncu, pembenin ise tonları açık tutulmuş. Renklerin araları kalın siyah fırçayla netleştirilmiş. Ressamın nakışlara olan merakından herhalde. Işık sadece fondaki sarıda kendini gösteriyor.

'Neden bu resim'e gelince : Kadın öyle başını eğmiş ki sanki tuale sığamamış, tual ona dar gelmiş. Ya da kederini anlatmak için ressam böyle bir buluş yapmış. Bunun dışında eteğinin kalbi andırır bir şekilde ve koyu kırmızı tonda boyaması da ayrı bir buluş gibi duruyor. Geniş alnı, belli belirsiz küçük çizilmiş ağzı, "ağzı var dili yok" ile "ne büyük başım varmış" şikayetini hatırlatır gibi. Yanındaki çocukların yüzlerinin siyahla boyanması, derdin nedenini anlatıyor sanki. Muhtemelen annenin kederinde az gelişmiş bu çocuklarla iligi endişelerin izi de olabilir. Bütün bu entersan buluşlar ilk bakışta görülmüyor, ama resmin bir şeyler söylemek istediğini  hissettirip, dikkat çekiyor.

B.Rahmi'nin, torununun doğumu için, böyle kederli gözüken bir resmi yapmış olması bize garip geldi.

---
"Bir resim yazısı nasıl yazılır, nelere dikkat edilir" diye internette yaptığım arama sonucunda bulduğum ve kopya çektiğim iki siteyi de paylaşayım bu arada.

http://gunde1resim.com/

http://www.gorselsanatlar.org/elestiri-ornekleri/roproduksiyon-inceleme-ornegi-(ders-etkinligi)/








Hâli takibe devam...

Gelenekte çocuğa düşeceksin yerine düşmeyesin demek, "lambayı söndür/kapıyı kapa" yerine lambayı dinlendir/kapıyı ört demeyi tercih etme olumlu düşünce olarak yorumlanabilir. "Olumlu düşünme, söyleme gayreti kuantumcu/enerjici yorumlara da açık. Ya da bunu bir dua olarak kabul etmek de mümkün, illa yorumlamak, anlamlandırmak gerekirse.


Ama bunu bir de hâli yönetme/derinleştirme olarak anlamak da mümkün.

Dünyanın, halet-i ruhiyemiz üzerinde etkisi büyük. Ve bu halet-i ruhiyenin düşüncemize, bakışımıza etkisi.
Suyun içindeki balık gibi, içinde bulunduğumuz hal ile olayların, insanların içindeyiz. Dünyanın hal üzerinde yakıcı/yıkıcı bir etkisi var; yapıcı, şekillendirici etkisi gibi.

İnsan "düşünceden ibaret"se,  düşünceyi tetikleyecek kelimeleri seçmek bir inşa olarak kabul edilebilir. Ya da bir uyanık durma halini. Burda olan; uyanık durma, eşikte dikilmek, dikkatin bir bölümünün zihne dönük olması . Ek olarak halleri kendi haline bırakmayarak bir tecrübe geliştirmek.

Hali idare etmek, bir öfke anını yönetmek karşındakini dinleme ile mümkün, iletişime geçmekle yani. Bu yüzden hale etkisi olacak insanlarla, bakışımızla bir tecrübe geliştirmek aynı zamanda. Olayları değerlendiren bir zihinnin yanında, zihni değerlendiren bir düşünceden de bahsetmek gerek bu durumda

İyimser ya da kötümser bakışların geliştirdiği tecrübede de bir fark olmalı.

Konuyu geleneğin, dilin, kültürün imkânları üzerinden açıp, yorumlamak mümkün:  Her kelime zihinde ifade ettiği anlam açısından birer sembol. Ve iletişim açısından ortak anlamlar taşısa da herkes için farklı manaları da içinde barındırıyor. Örneğin, güzel kelimesinin herkesin zihninde çağrıştırdığı özel anlamlar var. Fakat bu özel anlamlarda sabit değil muhtemelen. Zihinde ifade ettikleri resim açısından kalıcılıkları kadar, tonları da farklı. Buradan bakıldığında, kullanılan kelimelerin bilinçli seçimi iç dünyanın zenginleşmesi, inşası anlamına gelir. Hiç bir olaya şu anda doğup bakmıyoruz. Bir geçmişten, benimsediğimiz düşünce sistemlerinden, onların önerdiği reçetelerden, ortak dilden yola çıkarak bakıyoruz. "Ya hayır söyle, ya da sus" de dilin imkanları üzerinden düşünüldüğünde bu düşünceye uzak değil. Kurala bağlı tavır; hayrı bilmek, tespit edebilmekle mümkün.


Hâli yönetme/inşa ya da korumayı kişisel gelişimden ayıran nedir? Geleneğin vereceği cevap gaye farkı olabilir, beklentisizlik yani. Neticeden huzur dahil bir fayda ummamak.

12 Ekim 2011 Çarşamba

Düşen Yıldızlar

"Yüzbin elle" toplanır düşen yıldızlar
Ufuktan ufka silme tekneler dolar
Yağmur karanlıkla bir olur ellerde
Doymuş gözlerden derin sulara uyku akar

9 Ekim 2011 Pazar

Göç




Düşler dürülüp, dolanır da yanıbaşımıza dökülür
Kalkan perdenin arkasıdan küskün bir cân görülür,
Dolaşır bülbülün aklı, fikri; düşer semâya bir ah
Câna, sıfatlardan ari cânın istilasına göçülür

24 Eylül 2011 Cumartesi

"Hâl"i anlama üzerine notlar

Başkasının huzurunu istemeyen huzur bulamaz.Bir dağda yaşamıyorsak(ki orda bile, bir başkası olarak kendimizle beraberiz) , her dem hâlin bulaşıcı etkisine maruzuz.



İster faydacı gaye ile isterse başkasını önemseyerek içinde bulunduğu toplam hali değiştirebilen/idare edebilen huzur bulur; bu, kendi çıkarı için bu işe gireşene bir yük olsa da. Bu çabadan maksat; huzur bulma, fayda sağlama olmasa da.


Hâl düşüncelerimizi, seçimlerimiz etkleyen bir şey. Bu yüzden, perde arkasından bizi yönetmekte çoğu kez. Bir anda parlayan, kendiliğnden ortaya çıkan bir şey de değil çoğu kez. Bazı huyların, alışkanlıkların, düşüncelerin neticesi, bir mazinin eseri.


Hâli takip zor. Hâli değiştirmek, hâli takipden daha zor. Tedirgin, sakınan, kaygılı insan kendi kibrit kutusunun içinde. Nihayetinde bir el uzanıp açmayacaksa kendi açmak zorunda. Bunun içinde hâli farketmesi lâzım ya da hâlin bir sebebi varsa onu (ki değiştirebilsin).


Cesar Milan için bile iş kolay değil. Köpekler için tedirgin, sakınan, teslimiyetçi, liderlik hallerinden oluşan bir paket önermekte. Zihninin arkasında binlerce düşünce/arzu dolaşan, kendini hedeflere kitlemiş insan içinse iş daha zor.

Mevlâna'nın önerisi düşünceler üzerinden hâle ulaşıp (Fihi ma fih.54) hâli kendiliğinden düzenlemek. Hâlin bir şekilde inşası bu, ya da inşa edilmişin üzerine ihtimamla titrenmesi. Burda gaye hâle ulaşmak değil; ulaşılan hâli, insanı inşa etmek için bir zemin olarak düşünmek daha doğru olur sanırız.(Biraz eğreti bir netice de olsa bu, ilerde üzerinde düşünmek üzere bir kenara not edelim.)

14 Eylül 2011 Çarşamba

İnsanlık Kahvesi (hikaye denemesi)


15.7.2011




İnsanlık kahvesi sur içersinde; şehrin eski, unutulmuş mahallelerinden birindeydi. Bir zamanlar gözde bir yer olan burası, sakinlerinin çocukları büyüyüp başka mahallere taşınınca, hani deyim yerindeyse, artık bir emekliler mahallesine dönüşüvermişti.



Kahvenin sahibi Hulusi abi idi. Hulusi onun gerçek adı değildi, mahallelinin onu , bıyıklarından dolayı, Hulusi Kentmene benzeterek yakıştırdığı bir isimdi. Bu isimle oldukça uzun zamandan beri çağrıldığından dolayı, artık kimse onun gerçek adını hatırlamamaktaydı.



Hulusi abinin kahvesi bir klüp/dernek gibiydi. Burada eleman çalışmazdı. İşleri gönüllü olarak kahvenin müdavimleri yapar, buna karşılık olarak onlardan da herhangi bir ücret alınmazdı. Emekli pek çok insan için bu bir meşgaleydi.



Fakat iş bununla kalmazdı. Bu kahvenin müdavimlerinin sorumlulukları kahve ile sınırlı değildi. İki üç gün gözükmeyen müşteriler ya telefonla aranır, ya da kahve çıkışı içtima alınır, gelemeyenlere uğranarak, son çay orda içilirdi. Bu yoklamalarda devamsızlık hastalık sebebiylese alışverişi yapılır, bulaşıkları yıkanırdı ve ertesi gün çamaşır vb gibi derin işler için sözleşilir, program yapılırdı. Eğer başında beklenmesine gerek olacak kadar kötü durumda olan varsa, böyle bir ihtiyaç olursa, içlerinden biri başında bekleyiverirdi.



O gün Sadri, Belgin Hanıma uğramıştı. Bir iki gündür yoktu. Üşütmüştü, evdeydi. Kapıdan ekmeğini bıraktı, hasta haliyle temizlik yapmıştı. Sadri “Bir şeye dokunma yarın sabah Türkan Öğretmen ile gelirim bulaşıkları, çamaşırları hallederiz” “Sağol Sadri, siz olmasanız ne yaparım bilemiyorum”, dedi.



Belgin Hanımın gerçek adı Belgin değildi, Sadri’nin olmadığı gibi. Bu mahalle halkının bir adetiydi bu. Birbirlerine, bir zamanların Türk Sineması artislerinden birinin isimini yakıştırıp, o isimle birbirlerine hitap ederlerdi. Yeni gelen bir komşu ki, dışardan fazla kimse gelmezdi, bir müddet takip edildikten sonra, mahalleli ona muhakkak bir isim yakıştırırdı.



***



Hulusi abi, okuduğu bir kitaptaki ”insanlık öldü” bölümüne inat, açtığının haftası kahvenin ismini değiştirdi. Muhasebeci bütün resmi evrakların değişeceğinden dolayı homurdandıysa da Hulusi abi bu konuda kararlıydı. “İnsanlık öldüyse adı yaşasın, bre more”, demişti.



***



Ertesi gün kahveyi Sadri açmıştı. Sadri, gençliğinde bir müddet müzede çalışmıştı. Müze müdürünün haksız yere bir arkadaşını işten atmasına kızmış, biraz da müdürü darp etmişti. Daha sonra, uzakyol gemilerden hallere kadar bir çok yerde çalışmıştı. Saz çalmayı, bir müddet kumar borcundan dolayı yattığında öğrenmişti. Başka bir şehirde çocukları ve eşi olduğu söylenirdi. Hulusi abinin vergi dairesi ile başının derde girdiği gün de kahvedeydi ve memurun üzerine yürümek üzereyken, zor bela sakinleştirilip dışarı çıkarılmıştı. Bir ay kadar önce vergi dairesinden gelen bu memur, ceza üstüne ceza kesmişti. Müşteri kılığında gelen memur önüne gelenenin ocaktan çay doldurdup, içtikten sonra çekip gittiğini görünce; faturasız ve fişsiz alış veriş yapıldığını düşünüp cezaları arka arkaya kesmişti. “Faturaya ne gerek var, onlar buranın insanları; çayı koyar, bardakları toplayıp, yıkarlar”, dendiğinde iyice kararını kaybetmiş, birkaç da sigortasız işçi eklemişti, tutanağına. Hulusi Bey tutanakla vergi dairesine gidip şefe çıkmış, olanı biteni anlatmış, şefin aklı karışmış, topluca müdür yardımcısına gidilmişti. İşgüzar memurun tutanağı yok sayılamamış ama yaşlı bir adamcağıza da bu kadar yüklü ceza kesmeyi ordakilerin hiçbirinin canı istememişti. İşin içinden çıkılamayınca bir hafta sonra tatilden dönecek müdürün beklenmesine karar verilmişti. Dün de, işte, müdür yardımcıları, şefler Hulusi abiyle birlikte durumu müdüre bir bir anlatmış, o da bu garip olayın içyüzünü anlamak için kahveyi akşama ziyaret etmeye karar vermişti. Hulusi abi, o sabah, akşam gelecek misafir için hazırlık yapmaya gitmişti.



***



Belgin Hanım’dan dönen Türkan Öğretmen, eve gitmeden kahvehaneye uğradı. Eski gazetelerin bulmaca sayfalarını onun için ayırırlardı. ‘Ocak’dan bir çay alıp, dışardaki masalardan birine oturdu. Belgin Hanım çabuk ayaklanmıştı, işleri beraberce yapıvermişlerdi. Türkan Öğretmen bunamaktan korkardı. Bir televizyon dizisinde duymuştu, bulmaca çözmek bunamayı önlüyordu. O zamandan beri bulmacaya merak salmıştı. Geçenlerde bir doktor beyni çok zorlamanının da iyi olmadığını, bulmaca çözmenin işe yaramayabileceğini söylemiş, içine bir kurt düşürmüştü. Ama o yine de bu alışkanlığından vaz geçememişti. Güneşin altında gözlerini kapattı ve butun vucudunun ısındığını hissetti. O sırada uzaklarda yavaş yavaş gelen bir karaltı gördü. Nerimandı. Pazardan dönüyordu. Kalkıp yanına gitti, filelerinin bir kısmını aldı. Beraber kahveye döndüler. “Çok kaldın, merak ettim”, dedi Türkan Öğretmen. ”Sorma sokakları şaşırmışım gene, bir ara kayboldum sandım, sonra kendimi dometesçinin başında buldum” ” Aynı dometesçi mi? İlahi Neriman! ” Neriman Hanım bir şey demedi, güldüler. “Farkında değilim nasıl oraya geldiğimin”, dedi Neriman. ”Teb… alıyormusun?” ” Öğlelerin alıyorum” ”Epeyidir kaybolmuyordun, ben de Belgin’e uğradığım için senle gelemedim”, dedi Türkan Öğretmen. ” Biliyorum, o nasıl?” ” Toparladı, iyi, hallettik işleri. Bir daha gittiğinde ben de geleyim”, dedi Türkan öğretmen. ” Bir şey olmaz ben dometeslerle yolumu bulurum”, dedi Neriman ”Allah canını almasın” “Almasın almasın, akşama misafir için börek açacam, daha çok işim var”



Beraberce sustular, eski günlere daldılar Mayıs güneşinin altında. Neden sonra Neriman Hanım, ”Biliyor musun rahmetli beni, lale zamanı Emirgan korusuna götürmüştü” diye bilmem kaçıncı kez aynı hikayeyi anlatmaya başladı. Artık, çok sık güzel şeyler olmuyor, mecburen eskilerle idare edecez diye düşündü Türkan öğretmen ve elindekileri masaya bırakarak arkadaşını bilmem kaçıncı kez dinlemeye koyuldu. Eski güneşli havaların, lale baçelerinin havası, rengi her seferinde değişiyor muydu ne? Yine de geçmişte bizi canladıran, iyileştiren bir şeyler vardı. Neriman Hanım’ın kocası, karısını çok severdi; gençliklerinde çok peşinden koşmuş, sonuda evet dedirtebilmişti ama karısının sevgisinden de bir türlü emin olamamıştı; hep bir mecburiyetin, boş bir anında verilen bir kararın neticesi miydi evlilikleri? diye düşünmüş, bir türlü emin olamamıştı; hasta yatağında kendisi için çırpınan, gözyaşı döken karısını görene kadar. Huzursuz, tetikte, karısının yanında hep kendini eğreti hisseden Muzaffer Bey mutlu ölmüştü.



İçerden Fatma Hanımın sesi duyuldu, yanındaki kocası Vahi bey, ajansı dinlerken uyuklamaya başlamıştı o sırada. “Kızlar dışarda üşütmeyeseniz”, diye seslendi. ”Burası çok iyi, gelsene” diye cevap verdi Türkan Öğretmen. Fatma Hanım da kalkıp dışarı çıktı, onlara katıldı. Karıkoca akşam bir konuda atışmışlardı. Vahi Bey’in sesi biraz da yüksek çıkmıştı galiba. Bir söyle bin ah işit kabilinde bütün gece karısının tersliğini çekmek zorunda kalmıştı. Oğlu Ali’ye göre, bu evliliğin bir oyunuydu. Ali bunu, National Geographic’de kaplanların hayatını anlatan bir belgeseli izlerken düşünmüştü. Annesi, bu misliyle verdiği tepkiyle kendi alanını koruyordu. Sabaha uzatmayarak, biraz nazla, hafiften terslenip yumuşayarak gönlünün alınmasına müsade ediyordu. Aslında tehlikeli bir oyundu bu yaşlı kaplanların hırlaşmaları, mazallah biraz yüksek bir ses tonu bu iki tansiyon hastasından birinin dengesini bozabilirdi. Allah’tan herkes sınırını iyi biliyordu ve bu oyunda ikisi de usta idi.



Vahi Beyi uyku ile uyanıklık arasındayken, Ekrem Bey masaya bir tavla bıraktı. Vahi Bey hemen canlandı ve “Önce bir çay alalım” diyip ayağa kalktı. Çaylar alındı, pencereden dışardaki hanımlara da üç çay uzatıldı ve tavlaya oturuldu. Ekrem Bey, Almanya’dan dört beş sene evvel dönmüştü. Almanya’ da emekli olmuş daha sonra da eşini kaybetmişti. Babadan kalma evini satmak için geldiğinde evi satmaya kıyamamış, kapalıçarşıdaki eski arkadaşlarının telkinine de dayanamayıp, satmak yerine eve yerleşmişti. Ekrem Bey kapalıçarşı ziyaretleri sırasında görüp pek beğenip, satın aldığı gramafon ve üç beş taş plak, mahalllelinin ziyaretinde merak uyandırmış, o zamana kadar çalınmamış plaklar dinlenilmişti. Daha sonraları kahveye taşınan bu gramafon bazı akşmalar ufak çaplı eğlenceler, toplantılar yapılmasına da sebep olmuştu. Ekrem Bey her çarşı ziyaretinde yeni bir plak alır olmuştu. Plakları alırken aldığı bu plağı şu sever, bu plağı bu beğenir diye aldığını farkedince rahatsız olmuş, “Niye ben beğendiğimi almıyorum, insanların beni beğenmeleri için onlara rüşvet mi veriyorum” diye kuruntulara kapılmıştı.



***



Karısını bir sene evvel kaybetmiş olan Şerafettin Bey, o akşam, vakit geçirmek için bulmaca çözerken, gazetenin bir köşesine şunları yazıvermişti : “Sevgili Anna İvanovna ( sonra bunun üstünü tek çizgiyle çizdi, üstüne bir yere “İki gözüm, canımıniçi” yazdı), gözü raftaki, pek sevdiği Rus Klasiklerine takıldı ve kendi kendine güldü. “Uzun süredir boşa kürek çektiğimin farkındayım. Zihnim yaramaz bir çocuk gibi hep sana (garip, halâ hatırana yazamıyorum) kaçıyor, hep seni düşünürken yakalıyorum onu. Karanlığıma doğru giden adımlarımla, senden gözümü alamadığım bu bakışlarım beni yoruyor. Bugün bakışlarımı da kendi karanlığıma çevirdim. Aklım ve ruhum sende kalırsa yaşamak zorunda olduğum bu karanlığa alışamam. Onun için onları da, artık, kendimle beraber bu karanlığa götürmeye karar verdim. En azından yanına gelene kadar…”, diye yazıverdi. Ertesi gün eve döndüğünde, yazıp da unutuğu bu notu aradı. Temizlikçi gazeteyi parçalamış, kuşların altına koymuştu. “Saklamamak daha iyi belki”, diye düşünmüştü. Arabada, Hulusi Bey’in kahvesine giderken de bu yazı aklına geliverdi. “Ne işi vardı, tanımadığı insanlarla bu saatte dışarda”



Hulusi Bey, Şerafettin Bey’i, bu derme çatma barakanın, cam kenarında girişe yakın bir masasına oturttu. On iki küçük masa vardı. Müdür kafasından küçük bir hesap yaptı. Böyle bir işyerinin bir şeyler kazanması mümkün değildi, insanlar böyle küçük işletmeleri niye ayakta tutmaya çalışırlardı ki. Duvarlar çoğu eskimiş artist fotoğrafları, eski İstanbul resimleri ile doldurulmuştu, “Ne kadar çok resim var, insanın üstüne üstüne geliyor”, diye düşündü. Resimler arasında çerçevelenmiş bir yazı ise dikkati çekiyordu “. Çerçevede ” Oğlum, hiçbir gümüş bedenli dilber, hamam duvarlarına çizilmiş resimlere kendisini gösterir, onların karşısında cilvelenir mi? / O huri gibi güzel resimler şöyle dursun, kalkar, yarı kör bir kocakarıya karşı cilvelenirsin. / O kocakarıda olan ve resimlerde olmayan nedir ki seni o resimlerden tutup çeker? / Sen söylemezsin ama ben söyleyeyim: Akıldır, duygudur, anlayıştır, tedbirdir, candır. / Kocakarıda insanla kaynaşan can var. Halbuki hamamdaki resimlerde ruh yok. / Hamam duvarındaki resim, bir harekete gelseydi derhal seni kocakarıdan çekerdi.” Yanına oturan Vahi Bey “Geçen sene bu yazıyı kahveye asıtığımda hanım benle bir hafta konuşmadı. “Sonra?” diye sordu Şerafettin Bey. ” Yazıyı Hulusi Abiyle uzun uzun açıklamak zorunda kaldık. Anlayış gösterdi. Tabii bunda kendisine almış olduğum elmas yüzüğün de bir payı oldu” diye gülerek ekledi. ” Ama siz de haketmişsiniz” dedi müdür gülerek. ”Biz burada bir aile gibiyiz müdür bey. Bizim için bir meşgale aynı zamanda burası; bir sorumluluk, bizi ayakta tutan. Bu saatten sonra kim bize neyin sorumluluğunu verir. ”



Müdürün gözüne masanın üzerine bırakılmış bulmaca takıldı. “Soldan sağa ….. kalemi alıp cevabı yazdı, yukarıdan aşağı ….. onu da yazdı. “Onu bulamamıştım dedi” tepesindeki bir ses. Elinde bir tabak börek ile Türkan Öğretmendi. “Meraklısı değilim ama, işte, bazen vakit geçirmek için çözüyorum” diye birşeyler söyleyip cevaplama ihtiyacı hisseti müdür. Konuşma onun üzerine kalmıştı ” Siz de mi bu mahallede oturuyorsunuz” diyiverdi. “Evet efendim, iki sokak aşağıdayım. Alzheimer için iyidir diyorlar, en allta bir tane daha var, soldan sağa”" …………” müdür onu da okuyuyup cevaplayınca” siz kolay kolay bunamazsınız, maşallah” “Hafızam kuvvetlidir benim” dedi Şerafettin bey, ses tonuna şaşırarak, daha sonra ses tonundaki kendinden emin halden utandı, canı sıkıldı. “Elinize sağlık, güzel olmuş” ” Yok ben yapmadım, sağolsun Neriman Hn yaptı. Pek marifelidir bu konularda” dedi tedirgin bir şekilde. Börekleri dağıtan Neriman Hn. “afiyet olsun dedi. Hiç ata bindinmizi Cüneyt Bey dedi” “Şerafettin efendim” diye düzeltti, “Yok binmedim niye sordunuz” “Malkoçoğluna benzer bir oturuşunuz var” diye tamamladı Neriman hn. Hiç bir şey anlamayan müdüre izah işi Hulusi abiye kaldı. Mahallelelinin bu özelliğini anlattı. Cüneyt Arkın’a benzetilmek hoşuna gitti müdürün, evet, çocukken eşeğe binmişliği vardı da ata hiç binmişti.”O da dört ayaklı, pek fark yok aralarında ” diye ekledi Hulusi abi, güldüler. Müdür yanında getirmiş olduğu çantayı açtı, içinden bir kaç evrak çıkardı, gözattı ve sonra “Aslında burası bir dernek olarak açılmalıymış, bir klüp gibi burası. Dışardan kimse geliyor mu?”, diye sordu. ”Çok nadiren” ” O bir şekilde çözülür. Muhasebecinizle beraber gelin yarın, çözeriz” dedi müdür. ” O zaman bir sorun kalmaz değil mi?” diye tekrar sordu Hulusi abi. ”Bir tutanak var ama ufak bir ceza ile kapatırız”,”Çok yaşayın müdür bey” dedi Neriman hn, bütün kahve rahatlamıştı. Ekrem taş plaklardan bir şeyler koydu gramafona. Müdür günün kahramanı idi. Müdürün kahvedeki müdürlüğü bitmişti. Müdür bu birbirleri arasında samimiyetle sohbet edenler arasında kendini bir an fazlalık gibi hissetti. Müdürlüğümün dışında bu insanlar için bir anlamım yok, misyonum bitti diye düşündü. Türkan Örğretmen “Emekliliğinize çok var mı?” diye sordu, çayını tazelerken müdürün. ”Altı ayım var” dedi. “Sonra ne yapacaksınız?” “Bilemiyorum bir planım yok, belki buralarda kalırım, belki başka bir şey”. Hulusi bey “Size buralardan bir yer baklım müdür bey” dedi. “Burası, belki niye olmasın? ” Cüneyt Bey bizim mahalle güzeldir” diye seslendi Neriman hn. “Şerafettin efendim, eminim güzeldir.” diye düzeltti müdür.



Vahi Bey müdürün yanındaki sandalyeyi çekip oturdu ve müdüre askerliğini nerde yaptığını sordu. Aynı yerde ama farklı dönemlerde yapmışlardı. Böylece uzun bir sohbette kapı açılmış oldu. Neden sonra açık pencerelerden serin bir rüzgar esti müdür kapının önündeki çiçekleri farketti “Ne güzel menekşeler”, dedi. “Sağolsun Sadri bunlara bakıyor.” dedi Vahi Bey.



Sadri, müdüre bir küçük saksı menekşe hazırlamak için bahçeye çıktığında, müdür de gitmek için ayağa kalkmıştı. Müdürü uğurlamak için herkes kahvenin kapısına çıktı, tek tek herkesle selamlaşıldı. Hulusi abi, Şeraffettin bey arabasına binerken tekrar gelmesi için söz almayı unutmadı.

11 Eylül 2011 Pazar

Ekonomik Krize Romantik Bir Bakış

Dünyada, demokrasinin gittikçe yükseldiğine inan bir yazarımız, gidişatı Silikon Vadisi'nin (yazara göre Silikon Valley) daha çok mal satabilmesinin yolunun yapılmasına bağladı. Arap baharını, Çin'inin ve Hindistan'ının yükselmesini de yeni pazarların oluşturması çabası olarak yorumladı. Dünyanın, ve tabii ülkemizin, gittikçe demokratikleşmesini de bu gidişatın doğal bir neticesi (ve hatta zorunluluğu) olduğunu da sözlerine ekledi. Yazara göre, bu haliyle yaşadıklarımız, kapitalizmin bir dönüşüm sancısı gibi gözükmekte. Yazar doğal olarak kapitalizmin krizden çıkabileceği, ve hatta bu krizin bir dönüşüm olduğunu, kontrol edililebilir olduğunu da varsayıyor. Başarıya ulaşacağına kesin iman ediyor.

Sistemlerin krizlerden bu şekilde kolayca çıkabileceğine inanmak, bunu öngörmek netice de bir yorum olsa da,  bize fazlaca iyimser geldi. Neler olacağını kestirmekten çekinen ve olacak olanlara kuşkuyla bakan ekonomistler  ise bize daha gerçekçi geliyor.

7 Eylül 2011 Çarşamba

Blogda geçen dört sene...

2007 sonbaharında açtığım bu blog, dört seneyi devirip beşten gün almaya başladı.

Yazmak aklımda olan bir şey değildi. Blog tutanları keşfedip de bu bir çözüm olur mu acaba diyene kadar.

Başlangıçta ne yazacağımı pek kestiremeden, güncelden uzak durup ve daha çok kavramları didiklemeye, kurcalamaya çalıştım. Güncele değinmek zorunda kaldığımda ise mümkün olduğu kadar kimseyi üzmeden, diplomatik bir dil kullanmaya çalıştım. Aslında, güncelin er meydanı olduğunu, insanın kendini burda ifşa ettiğini, hatalarıyla içinde bulunduğu hâlle burda hayat bulduğunu farkettikçe daha çok güncel üzerine yazmaya başladım. Dünyayı anlamak, olayları çözmek güncel üzerine düşünmeden mümkün değilmiş. Yine de kimseyi (başı derde girmesin diye) bu konuda teşvik etmek istemem.

Blogu açarken aklımda blogla ilgili tek bir ilke vardı; mümkün olduğunca alıntı yapmamak. O da Şems'in meşhur menkıbesinden ( Büyüklerden söz açıp o bunu yaptı, şu bunu yaptı diye anlatanlara, "Bunlar hep dedikodu, siz ne yaptınız onu anlatın. Başkasının asa'sına dayanmadan ne zaman ayakta duracaksınız", diye çıkışması/azarı) bir esinlenmeydi. Bu yüzden, ek olarak arşiv  blogunu açtım. Alıntı yapmama ilkem, kitap eleştirileriyle mecburen delindi. Belki de bu yazıların tamamının arşive taşınması daha doğru olur, şimdilik bilemiyorum. Bunun için ek bir blog açmak ise çok dağıtmak olur herhalde ve zaten çok fazlada post yok bu konuda.

Geçen seneye kadar bir imlâ kaygısı duymadan yazıp duruyordum. Artık, en azından takip eden dostlar için imlâya daha fazla dikkat etmem gerektiğini düşünüyorum.  Virgülle aramız bozuk, gerekli gereksiz kullanıyorum. Onunla da aramızı düzeltirsek kendimi bu konuda mesafe kaydetmiş sayacağım. Şapkalar da ise düzgün bir veri tabanı yok, zamanla oturacak artık.

Şiir benim alanım değil, bunu gördüm. Şiire benzer şeylerdense çok fazla ciddiye alınacak bir şey çıkmadı malesef. Aruza bulaşmak bir mecburiyet sonucu oldu. Bu işin ne kadar zor olduğunu anlamak açısındansa iyi oldu. Acemilikten dolayı; bir şey söylemekten, bir derdi anlatmaktan ziyade bir bulmacanın parçalarını tamamlamak gayesi öne çıktı. Hikayelerse, hikayelemenin sorunlarını anlamak için bir denemeydi sadece. Henüz ne hikaye ne de şiir, içinde ikamet edebileceğimiz alanlar değil. Üzerinde çalışmadıkça, bir çok deneme yapmadıkça, vakit ayırmadıkça kendini açmayacak alanlar. Şimdiye kadar yazdıklarımızla yazana, yazabilene saygı duymayı öğrendik.

Yazmak bir inşa işi imiş, onu öğrendik. Yazdıklarınızla kendinizi bağlıyor, uçup gidecek fikirleri zaptırapt altına alıyorsunuz. Yazılan yazı ne kadar etliye sütlüye karışmayan bir şey olsa da daha sonra okunduğunda referans alınacak bir hâl'i kayda alıyor.

Şimdi, yazmaya keşke daha evvel başlasaydım diyorum, keşke dememek gerekse de. Tandıklarımı yazmaya teşvik ediyorum; yazmaktan vazgeçenleriyse yazmaya.

***

Blogda aylık yazı ortalaması altıydı. Muhtemelen bundan sonrası da böyle olacak. Bundan sonra da ağırlıklı konular, araya başka denemeler girse de, gene güncele itirazdan bir "hâl" i/kendi "hâl"imizi arama olacak. Daha fazla parantez açarak, imlâyı katletmemeye çalışarak, acele etmeden, mümkün olduğunca kural koymadan, resmi uslubu yumuşatmanın yollarını arayarak ve geleneğin izini sürerek.

Belki

Vaktim yok, ne yapıyorsam unutuyorum
Dün benle geliyor ama biriktiremiyorum
Ve biliyorum, unutmazsam hep kırılıyorum
Açması kolay olsun diye de hep
Gönül bağlarını gevşek tutuyorum

**
Rüzgârın, Güneşin Ayla koşusu
Dönüp durmakta olan göğün çoşkusu
Tüm bunların yardıyla ve el yordamıyla,
Yaptığım kör bir kuşun uçuşu
Belki de en olmadık yere konuşu

24 Ağustos 2011 Çarşamba

"En" blogger mimi

Bir iki gün önce takip ettiğim bir iki blogda görmüştüm. Yeni bir mim dalgası başlamış. Psikopati sağolsun bizi mimlemiş. Mimin konusu :

En İyi Tasarıma Sahip Blogger, En Güncel Blogger, En Meraklı Blogger,
En Çok Bilgilendiren Blogger, En Çok Eleştiren Blogger,En Çok Kendini Anlatan Blogger, En Akıcı Yazan Blogger, En Çok Güldüren Blogger

üzerine.

Adet olduğu biz de mim rüzgarına uyalım. Kategoriler üzerinde dağılmadan, işin kolayına kaçarak, en çok takip ettiklerim en sevdiğim bloglardır mantığıyla yazalım.

2007 ağustos'unda blog yazmaya karar verdiğimizde, kendisini örnek aldığımız hocamız Hüseyin Saraçer'in blogları  en sevdiğimiz bloglardır. Bu siteler, her gün sabahleyin, yeni bir yazı var mı yok mu diye kontrol ettiğimiz ilk sitelerdir. Bu, bizim için bir nevî sabah ritüelidir. Hocamızın sabırla, nezaketle teşviki olmasa, yazdığımız kargacık, burgacık şeylere çoktan son veririrdik herhalde. Yemek aralarında, beyanname yaparken aklımıza gelen dağınık fikirlerin serpiştirildiği, kötü imlalı yazılara her zaman iyiniyetiyle gereğinden fazla değer vermiş, yazmaya teşvik etmiştir.

Hocamızdan sonra yeni yazı var mı diye konrol ettiğimiz üç kızkardeşlerin blog sayfalarıdır: Psikopati , Xibalba ve Windrider .  Birbirinden değerli  bu kızkardeşlerin yazdıkları sayesiyle hayatın nasıl neşeli bir şekilde yazılacağını öğrenmiş olduk. Yorumlara verdikleri içten cevaplar içinse her zaman müteşşekiriz.

Küçük öğrencilerinden vakit buldukça yazdığı şiirleri bizlerle paylaşan değerli öğretmenimiz, Mukkader hanımın sitesinde bulduğumuz her yeni şiir de ayrı bir değerdir bizim için.

Eskiden beri takip ettmekte olduğumuz sevgili Kali de;  güzel şiirleri, değerli fikirleriyle yeni ufuklar açar her zaman.

Yeni bloglardan Narda ise, yazdığı kitap yorumları, takip ettiği güncelle yeni fikirlerin oluşmasına, eskilerin gözden geçirilmesini sağladığı için sevdiğimiz bloglardandır.

21 Ağustos 2011 Pazar

Can Yücel'in Mezarının Tahrip Edilmesi Üzerine

Cenaze üzerinde söz söyleme hakkı kimin? ya da mezarı üzerine. Bu irade, öncelikle ailesine ait olmalı. Onaylamak da,  şikayet de onların hakkı, sorumluluğu. Ailenin düşüncesi sorulmadan, oluru alınmadan söylenen sözler hep eksik.

Kendi cenaze törenleri için alışılmadık isteklerde, alışılmadık/aykırı taleplerde bulunanlar olabiliyor. Bir geleneğin ki, bir başkasına aykırı gelebilir ya da. New Orleans'ta bandolu cenaze merasimi doğalken; Hindistan'da, Ganj nehri üzerinde yakarak ölüye veda doğal. Ya da kendi geleneğine aykırı bir biçimde küllerinin Boğaz'a serpilmesini istiyen de çıkabiliyor. Bu,  ölmüş bir kişinin son yolculuğunda dahi bir mesaj, bir ses verme isteği, bir nevi son söz. Her zaman uygulanır mı, uygulanabilir mi? Ugulanması cesaret isteyen istekler bazıları.

Canlılar gibi; ölüler de, mezarları da bize emanet, hatıralaralarıyla birlikte. Mezara, mezarlığa soğuk bakan, "yeri belli olmasın" diyen bir geleneğe sahip değiliz. İstinalar yok değil, ama istisnalar da garipilkten, melametten. Bambaşka adreslerden bir "çınar gölgesi" dileyişte bundan muhtemelen. Ölüm ve mezar üzerine yüklediğimiz anlamlar değişik olabiliyor. Bir kavuşma günü olarak kutlanabildiği gibi.


Can Yücel herkesin kendinden bir şeyler bulduğu bir şair. Kendinde Neyzen Tevfik'in de, Deniz Gezmişin de, Şeyh Galibin de izlerinin olduğu bir isim.

Bir mezara şarap dökülmesinden şikayetçi olan mezarın tahribinden de sorumluluğu almak zorunda. Şarap dökülmesi bir çok kişi gibi bizi de irkilti, fakat böyle isteklerin yeni olmadığını bazı cenazelerde yapıldığını duymuştuk.. Böyle bir talep benden istense, vasiyet edilseydi yapmaz, yapamazdım belki. Fakat ailesi bir sorun olmadığını söylüyorsa, homurdanır bir ses çıkarmazdım sanırım.

Mezarların tahrip edilmesi ise bir barbarlık. Düşüncesizce, siyasi kaygılarla verilmiş bir beyan, uzatılan bir mikrofana hazırlıksız verilen bir demeç insanları harekete geçirebiliyor. Mezar taşları, hatıraları gibi emanet. Önemli kişilerin mezarları yatanı hatırlatan, anlatan birer küçük anıt. Eski mezar taşlarında da yatanın kimliğine ait pek çok işaret bulunuyor. Bunlar, benzer özellikler taşısa da, yapan ustanın becerisi ile diğerlerinden farklılaşmış her birer küçük anıt.



Daha evvel, Leyla Gencer'in cenazesi için yazdıklarıma göz attım, epeyi uklaca yazmışım. O yazıya da bir parantez ekleyelim burdan, kimsenin aidiyetinin nerde olduğunu sorgulamak bizim işimiz değil. Vasiyetleri ne kadar aykırı olursa olsun. Belki, bir son söz olarak verdiği mesaj/simgesel anlamlar üzerine, nasıl hatırlanmak istediği üzerine konuşulabilir; ölenin böyle bir arzusu olduğu varsayılarak.O zaman ki toplumsal yapı bu tarz eleştiriler için daha hoşgörülü idi.







18 Ağustos 2011 Perşembe

Gel!

Gelen çilesiyle, sorularıyla, biriktirdikleriyle geliyor. Kendi sorularına bir cevap arıyor çoğu kez, bir nefes alma, bir ferahlık duyma derdinde. Yeni bir elbise giymeye mecali yok çoğu zaman. "Bir kez gelen çıkamaz" tarzında bir mafya örgütlenmesi değil bu kapı, ya da bir misyonerlik teşkilatının bekleme salonu. Gelenin ayakta karşılandığı, ayakta uğurlandığı bir kapı. Sohbetin, dertleşmenin, insanlık sofrasının herkese açık olduğu bir kapı.

  Gelinen yer ise, zamanının sorularıyla cebelleşen bir yer aynı zamanda. Ne gelen ne de gelinen bir kararda. Gelen de, gelinen de kendi çilesinde, kendi sorunlarında; henüz verilmemiş kendi cevaplarının peşinde.

  Çoktan kalkmış bir kervan değil burası. Elbette, kervanda kalmaya niyeti olan ile kervanı ziyarete gelenden beklenen aynı değil.  Herkese açıklık, herkesle- her düşünceyle yol almak değil. Evin oğlundan, kızından beklenen ile muhabbetle ziyarete gelen ya da çilesinin derdiyle kapıyı çalıp soluk almaya gelenle aynı değil .

7 Ağustos 2011 Pazar

Hâl

Zaman olur ki, hâl, zamanı billur bir hâle getirir. Bazen kırık bir gönül uyandırır zamanı, bazen de talih adamlığın elinde tutar uyanık bir zamanın kapısına bırakır. Billur zaman kırık gönüllerin, yatağa yorgun dönen adamlıkların kapısında bekler. Bilir ki yumuşamiş kalplerdir bu hâlin yegane alıcısı. Billur zaman için, "hâl"in kapısını açtığı yerin, kullandığı vasıtaların önemi yoktur, bir dağ başında da olabilir bir başka yerde de; zira o hakedene açilacaktir.

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Kötü geleneği devam ettirmek


Hüsnü Mübarek'in mahkemesi başlamış. Mısır'ın devrik lideri, mahkemeye sedyeyle geririlmiş ve muhaliflerine yaptığı şekilde kafes içine alınmış. Görünen, Arap Baharının yeni liderlerinin, kendilerinden evvelkilerinin dilini kullanmakta sakınca görmedikleri. Adaletin gerçekleştirilmesine, intikam ve rövanş istiyenlerinin sesleri de karışmış. Ortdaoğuda normalleşme arzusu, "kötü geleneği" devam ettirme ile bir soru işaretiyle buluştu. Adaleti, intikam ve rövanş alma ile gerçekleştirmek ve sulandırmak değişen pek bir şeyin olmadığına işaret.

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Tarafgir

Tarafgirliğin zayıf yönü haksız olduğunda da savunma mecburiyetidir. Açık penaltı ya da ofsayt olduğunda bile taraf olan penaltı için bir mazeret bulmaya çalışır.

Gönülden taraftarlıkla, çıkardan dolayı taraftarlık arasında fark olmalı, ikisi birbirininin içine zaman zaman karışsa da. İnönü Stadyumu'nun önünde kokereç satanın kazancı takımın galibiyetine dolayısıyla tarftarın coşkusuna bağlıdır. Kazancından dolayı hasta taraftar olabileceği, takımla bir gönül bağı kurabileciği gibi, bunu bir iş olarak da kabul edip hatta başka bir takımı hissettirmeden de tutabilir.

Tarafgirin düşüncesi, seçimleri, kararları kendi dışında oluştuğundan bir bağımsızlığından söz edilemez. Tarafın adalet derdi varsa, taraf olduğu klübün aleyhine kararları da görebilir, bunlardan bahis açabilir, gönülsüz de olsa karşı tarafın hakkını teslim edebiliyorsa o başka. Fakat, bizi ilgilendiren, bu parantezin dışında kalan tarafgirin, bağımsız olamaması; spekülasyona, yönlendirmeye, propagandaya ve provakasyonla kullanılmaya açık olması.

Düşünme alışkanlıklarımızın, dünyayı anlamak için başvurmayı tercih ettiğimiz referansların olması doğal. Ya da bir takım tutmada olduğu gibi, sadece, ne zaman/neden başladığı unutulmuş bir gönül bağının olması. Adalet, hakkı teslim ise bu refansların ham halinde değil onların işlenmesinde, sorgulanmasında.

16 Temmuz 2011 Cumartesi

Uyku

Toplanır derdim tasam, kalmaz sabah

Aklımın son demlerinden kalmadır

Sızlanıp durmaktadır uykum

(düzeltilecek, taslak)

10 Temmuz 2011 Pazar

Pişekâr

Sohbette kimi Pişekâr kimi Ayvaz kimi Kuyumcu Selahaddin olarak iki kulağından başka bir şeyi olmayana dair bir başlık atalım da kısık ateşte pişmeye bırakalım.

7 Temmuz 2011 Perşembe

"Bir Tutam Mavi" den


Bedri Rahmi Eyüboğlu "Bir Tutam Mavi" isimli kitabında yayınlanmış makalelerini toplamış zamanında. İş Bankası yayınlarından kitap tekrar basılmış. Oldukça yavaş bir şekilde bu kitabı okuyorum, bu aralar.

Birbirini takip eden iki bölümde yazılanlar ilginç geldi. İlk bölümde Bedri Rahmi dilde sadeleşmeyi savunurken, takip eden bölümde ise, kilimlerde kök boya kullanımından vazgeçilmesinden şikayetçi oluyor.

Herkesin kolayca anlaşabilir bir lisana sahip olması maksadıyla başlatılan dilde sadeleşme hududları ve yönü olmadığından sanırım birtakım olumsuz neticelere de sebeb olmuş.
Olumsuzluktan kasdım birbirine uymayan yazım kılavuları, bir atılan bir geri gelen şapkalı harfler, bazı bilim dallarında yerleşmiş deyimlerin sadeleştrilmesi (maliyede: özelge/mukteza, tarh, tahakkuk)neticesindeki karışıklık, öztürkçe kelime konusunda abartıya (oturgaçlı götürgeç gibi) kaçılması vs. Dilde kullanılan Türkçe kelimelerin azalmasının ise bir çok nedeni var, sadeleşme çabalarının yanında, az okunması, tv gibi bir çok sebep sayılabilir.

Bu konuyu takip eden bölümde Bedri Rahmi'nin kilimde kök boyalarının kullanılmamasından dolayı duyduğu üzüntü ise bir devrin ruhunu anlatır gibi. Dilde sadeleşme köye dönme, halkçılık, halk sanatlarına ilgi, halk kültürüne sahip çıkma ile paralel ilerliyor. Birbirini tamamlar gibi. "İki yüz senede oluşan sekiz renk; dokuz, on olacakken; daha çok ve zahmetsiz boyama derdi için terkedilmekte(aklımda kaldığı şekliyle)" böylece oluşan desen ve renk estetiğide yok olmakta diye üzülür. Kimyasal boyalar 3-4 senede solarken, kök boyalar asırlarca canlığını korumaktadır oysa.

Bedri Rahmi ve ondan sonra gelenlerin Anadoluya dönük bu ilgileri sayesinde bir çok türkü derlenebilmiş, kilim katologları hazırlanabilmiş; Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir gibi isimler kendi hikayelerini yazabilmiş; Sürü, Boş Beşik gibi filimler çekilebilmiştir. Bu sayede , seksenler sonrasında bu konulara ilgi azalmış olsa da, elimizde en azından binbir emekle kayda geçirilmiş bir kültürün ufku kalmıştır.

Sözlü kültürün kayda geçirilmesi onun gelişmesini engeller mi, bir kalıba sokup başka ağızlarla yorumlarla aktarılmasına engel olur mu? Sanırım evet. Sözlü kültürü kayda geçirmenin kendine has sıkıntıları var. Ama bu hiç olmazsa tamamen yok olmasını da engelliyor. O zamanlar elde kayıt cihazı köyden köye dolaşanların emekleri sayesinde bugün onları youtubelarda dinleyip, seyredebiliyoruz.

Bir dönemi ve anlayışını değerlendirirken hangi ihtiyaçlardan çıktığına, derdinin ne olduğuna da bakmak gerek. (Bu bakış yorumbilgisinde tam nereye denk düşeri sonraya bırakalım (Dilthey?), şimdilik bizi aşar). Kültürü yaşatmak adına yapılan her çalışma saygı duyulması gereken bir emek neticede.



Bugün için "Bir Tutam Mavi" deki bazı düşünceler tartışılabilir. Aksini düşünmek zamanı ve sonra yaşamış olanların akıllarını küçümsemek olur. O zaman nasıl tartışmaya açıksa bugünde tartışmaya açık olacak. Dil üzerinden ya da başka bir mesele üzerinden o dönemi yargılamakatan ziyade, o dönemi katkılarıyla beraber bütüncül bir bakışla değerlendirmek daha doğru olur sanırım.

6 Temmuz 2011 Çarşamba

Beklemek

Rekabet sahada, tribünde, pazartesi kızdırmalarında olur.

Hoyrat bir rüzgâra maruz kalan ile, tökezleyen ile rekabet olmaz. Orda bazen susarak; bazen yersiz,zamansız, aptalca şakalara engel olunarak; gidişat haddi aşarsa destek olunarak kardeşlik olur. Zor durumda olanla rekabet olmaz, zor durumundan istifade edilmez

Susmak, beklemek gerek bazen ve herşeyin aslında bir oyun olduğunu unutmayarak. Her spor klubünun mazisinde de bir şeyler olduğunu hatırlayarak.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Sivas


Sivas, propagandaya açık olmanın bir neticesi. Propagandanın aklı, vicdanı nasıl maskelediğine bir örnek.

Bir mezhebe, siyasi görüşe sahip insanlarının hepsine böyle bir sonu reva görebilmek için zihinlerin bu çarpıtmaya nasıl bu kadar açık kalabildiği sorusu acı bir soru ve o koca guruhun içinde "bir dakika biz ne yapıyoruz" diyebilecek birinin olmaması. Malesef Kahramanmaraş'tan, Çorum'dan gelen ve devam eden bir geleneğin halkası. Hasta bir anlayışın, hemen proveke olabilen bir görüşün bu devamını iyileştirmek, tedavi etmek için ne yaptık.

"Şeytanlaştırma"ya karşı ne kadar yol aldık? Ruh hastalarının dışında her insanının iyi ve kötü yanlarının olduğu; bir düşünceyi, dini anlayışı esas alarak insanları iyiler, kötüler diye ayırmanın yanlışlığını bir şekilde geleceğe aktarmak zorundayız. Bu konuda durumumuz hâlâ pek parlak değil. Ne yazık ki bu hastalıklı damarı besleyen internet siteleri, gazeteler, isim yapmış yazarlar bugün de mevcut. Bugün de münzevirlikle, dedikoduyla, röntgencilikle, gelişmiş teknoloji kullanılarak bu damar yaşatılıyor.

24 Haziran 2011 Cuma

Anayasa?

Anayasa tartışmalarının pek içinde olmadık, pek de takip etmedik.

Tarih derslerinden aklımızda kaldığı kadarıyla, anayasa yapma hep bir ideal olmuş. Meşrutiyetin ilanı, anayasanın kabulü ile herşeyin çözüleceğine, kötü gidişin tersine çevrileceğine inanırlarmış insanlar.

Yaşanan sorunların ne kadarının anayasa ile düzeleceği konusunda tereddütlerimiz var. Sorunların bazılarının tarafgirlik, insiyatif alamamadan kaynaklandığını düşünüyoruz. Dünyanın en iyi anayasası yapılsa dahi işin içine tarafgirlik, insiyatif alamama girdiğinde bir fayda elde edilmez gibi geliyor.

Nerdeyse tamamı değişmiş bir anayasanın kapağında 1981 yazması rahatsız edici ise değiştirelim. Birikmiş sorunları çözme insiyatifini ele alma yerine, onları anayasaya havale etme, anayasa sorunu olarak gösterip erteleme sorunları biriktirmekten başka bir şey değil. Sorunları zamana yayıp, yumuşak geçişlerle kırıp dökmekden, herkesi ikna ederek, orta yol bularak çözmek iyi bir çözüm yolu olabilir. Burda zaman kazanmak için, insanları oyalamak için, bir havuç olarak anayasa kullanılıyorsa bu başka hayal kırıklıklarına, güvensizliklere yol açar.

Uygulama, yöneticilerin zihin yapısı, amirlerin ve üst kademelerin beyanları bir çok sorunun insani bir şekilde çözülmesine yardımcı olabilir. Mesela birçok defa sorun yaratan yüzde on barajı için, toptan değişiklik beklenmeden, daha evvelki anayasa değişikliklerinde karar alınabilirdi. Gene 1 Mayıs'ta Şişli Etfal'in içine gaz bombası atılmasına gidilmeden, 1 Mayıs'ın statüsü idari kararlarla düzeltilebilirdi. Muhalif herkese haşere muamelesi yapılması bir genelge ile önlenebilirdi. Bunlar için anayasa değişikliğine ihtiyaç yok, zihniyet değişikliğine ihtiyaç var.

Yeni bir anayasa daha örgütlü, daha demokratik olacaksa bu hangi maddelerde ne gibi değişikliklerle olacak? Uygulamada verilen haklar gerçekten güvence altına alınacak mı? İdare bu kadar özgürlüğe hazır mı? Zamanla göreceğiz. Maddelerdeki somut değişiklikleri görmeden bu konuda şimdiden konuşmak ve hatta yeni bir anayasa ihtiyacından bahsetmek, en azından bizim için, pek inandırıcı olmayacak. Yazılı kararlardan ziyade; insanî bakabilme, insanî yorum yapabilme, yasa karşısında ayak sürmeme, karşındakini düşman görmeme, tarafgirlik yapmamak yani kısaca uygulama bizim için önemli olacak, ki daha çok onu takip edeceğiz.

21 Haziran 2011 Salı

Gemide



Bu sefer fırtına en olmadık yerden doğuyor

Kandilleri dinlendirilmiş bir ocaktan esiyor

Atacak demiri olmayan bir gemide gibiyim

Sert rüzgârlara dayanıklı, küçük akıntılara çaresiz


.

15 Haziran 2011 Çarşamba

Bekleme

Önce insan olmadan hiç bekleme

Kargaşan bitmezse bir bak kendine

14 Haziran 2011 Salı

Not

On emir, İncil, Kuran yalan söyleme, zandan uzak dur derken adres vermez, parantez açmaz ama bunlar müstesna demez. Bu sayede yorum "yaratılmış herşeye"; kurda, kuşa, taşa, toprağa, suya kadar genişleyebilir. Bir ceza yazarken de bu cezanın uygulamasını kimseye tebliğ etmez, kendi uhdesinde bırakır; affını müjdeleyerek, tövbe kapısını açık tutarak. Sadece toplumun barışını, düzenini bozanlara dokunur, kendi tasarufunu kullanma hakkını da saklı tutarak. Bir köpeğe, bir kediye eziyet yasaklanmışsa bir grup insan için daha aşağı bir kategori iddia edilemez. Kimsenin canı, malı, ırzı kimseye helal değildir. Ceza konusunda kimseye bir rol biçmemiş olanın karşısında hiyareşik yapı iddiası, tepeden bakış, eşitliksiz bir tavır rol çalmaya kalkışmaktan öte bir şey değildir.

11 Haziran 2011 Cumartesi

Tanpınar'ın gözüyle "Yahya Kemal"


Ben daima bize lâzım olanı düşündüm. sh.22





Tanpınar’ın gözünden Yahya Kemal beklediğimden, kafamdaki Yahya Kemal’den epeyi farklı. Geçmişe meraklı, çoşkulu, vezinler, kafiyeler içinde bir Yahya Kemal bekliyordum. Gene böyle bir Yahya Kemal var ama… Bunlara ek olarak, kendi döneminin yazarlarına, düşünürlerine fikri olarak yön verebilecek bir derinliği olan; zaman zaman kendisine denk gösterilen Ahmet Haşim’i bile etkisi altına alabilen, bir çok genç yeteneği (Tanpınar, Yakup Kadri, Nurullah Ataç….) çevresinde toplayıp onlara destek olan, batıya karşı bir aşağılık kompleks beslemeyen ve hatta bir çok yazarı, şairi, düşünürü takip edip onlardan “kendine lâzım olanı” alabilen biri. Bir devrin düşünce ve fikir hayatına yön vermiş insanlardan biri, işin içinde mütahitlik olmayan bir mühendislik olsa da. Üzerinde düşündükleri konular bugün hâlâ güncel. Sıkıntı,bizlerin bu güncel sorunlar üzerinde, belli bir tarihsel süreç içinden geçmiş, sert yönlerini törpülenmiş bir düşünce geleneğinden habesiz olarak her seferinde yeni baştan başlamamız.

Acelesi olanlar için kültür tarihimizin kısa ama derli toplu bir özeti olarak ideal. Yahya Kemal'in sanatını, sanatını oluşturan fikri ve estetik yapının oluşumunu anlatabilmek için Tanpınar tanzimattan itiberen yaşanan fikri ve edebi macerayı anlatmak ihtiyacı hissetmiş. Bu da o dönem için okuyucunun elinde derli toplu bir özetin bulunmasını sağlamış.

YÖNTEMİ :Yahya Kemal evvela kendi yolunu arayan biri. Kendi yoluyla beraber kültürün santının gideceği yönü de aramakta. Afakı kuramların peşinde değil, ya da bunları daha sonra güncelin üzerinden düşünerek temelendirmeyi tercih etmekte.

Yahya Kemal, sohbeti seven biri, konuşuken düşünüyor " Yahya Kemal'in dikkati vaziyetlerin dikkatiydi. Neyiz? Konuşmalarının hususiyetini bu yapıyordu. Şüphesiz çok iyi konuşuyordu. Konuşmayı sanât haline getirenlerdendi. Fakat bu konuşmasında çok mübrem bir ihtiyaca cevap veriyordu. Sohbet, düşüncenin lâboratuvarıydı. Meselenin zaptettiği bu zihin, konuşurken bulur, geliştirir, yoğururdu. Kendini tekrarlamaktan çekinmediği için aynı sohbeti ayrı ayrı muhitlerde yapardı. Ve daima buluş hâlinde olduğu için hiç de ilk şekliyle gelmezdi.... Düşüncesi realitemizle beraberdi. Bütün kudretiyle ve doğruluyla aktüeldi, demek istiyorum .... Hayatın ihtiyaçlarına çok tabiî şekilde cevap verdiği, bütün tekliflerinin realite ile uygun düştüğü seneler.Kaldı ki etrafına karşı çok hür ve kendisine karşı çok sorumluydu" sh.22-23

Yahya Kemal artık var olmayan, olmayacak şarkı arıyordu ve şiirlerine bunu konu ediniyordu. Bu arayışı, dört asırlık geri çekilişin, dağılışın, bir çok savaşın, mağlubiyetlerin, acıların rehabiletesi ve yineden inşasıydı sanki. "Bütün milli hayatı bir sentez gibi görüyor, bunu coğrafyanın ve tarhin mirası olarak kendinde topluyordu" . Bu sentez geçmiş dönüşte "hiç bir geriye alma ve öç fikrine" rastlanmaz. Sentezini gerçekleştirmek için hiç bir kompleks duymadan, tam bir eşitlik içinde, doğunun da batının da(ve tanzimattan itibaren yaşanmış/açılmış bir çok ufkun) edebiyatından düşüncesinden de istifade eder. "Teklif ettiği şey cemiyet olarak kendimiz tanımak, sanatkâr olarak iç benliğimizi kurmak şartıyla eserimiz yapmaktı." Bu çaba gittikçe daha çok konuşma dilinde eser vermeye döner. "Edebiyatımızda bir kesilişi kabul etmiyor, bu edebiyatın kendi gelişmesi içinde kendini yenilemiş olduğunu" düşünüyordu.*


ESKİ EDEBİYAT : Tanpınar'ın, “Maî ve Siyah”‘ın Ahmet Cemil karakterine yüklediği “idealizasyon ve küskünlük” özellikleri “Kiralık Konak”ın Hakk-ı Celis’ini hatırlattı.

Edebiyatı Cedide’nin eskiyi rededen tavrı Yahya Kemal çevresindeki Yakup Kadri’de değişik bir niteliğe bürünüyor. Geçmişe ve geleneğe bağlı Hakk-ı Celis küskünlük açısından Ahmet Cemil’e benzerken başka bir idealizasyonun gölgesindedir.

Tanpınar’ın “Aşk-ı Memnu”nun tüm karaktarlerini (ve tüm Edebiyat-ı Cedide'yi)Bovarizimle etiketlediği karakterler “Kiralık Konak”ta da (bir eleştiri ile birlikte) mevcut. Bu yolunu arayan küskün karakter Tanpınar’ın “Huzur”unda Mümtaz olarak karşımıza çıkar. Sanki hepsi aynı karaktedir ve zaman geçtikçe gelişme kaydederler.

Dönemler ve bakışlar arasında geçişler, edebiyat eserlerinde ve onların yarattığı bu karaktarde yaşıyor gibi. Karakterler geçişlerdeki sentezlerle daha incelikli özellikler kazanmakta, meseleleri ele alışlarında derinleşmekteler.

Mesela Ziya Gökalp’la Yahya Kemal’in milliyetçilik meselesine farklı bakışları gibi- dönem ve çevreler değiştikçe meseleler üzerine gittikçe sert ve köşeli analizlerden daha insani, kompleksiz bakışlara geçildiği izlenimini veriyor.

Yahya Kemal'in şiirini sınıflandırmaya kalkarsak ne diyeceğiz? Tanpınar "neoklasik" olarak kabul edilmesinden yana. Bu düşüncesini temellendirmek için klasik nedir? biz de klasik denebilecek bir dönem var mıdır? üzerine uzunca bir bölüm yazmış. Bu konuyu daha sonra "Hakikat ve Yöntem" ile karşılaştırak yazmak için sonraya bırakıyoruz.

Kitabın sonuna doğru Yahya Kemal'in şiirlerini tahlil edildiği yaklaşık altmış sayfalık bir bölüm eklenmiş. Şiirlerin bazıları bugünün diliyle. Bazılarının okunmasında ise Osmanlıca bir sözlüğe gerek duyuluyor. Tahlillerin referansları psikolojiden eski geleneklere kadar oldukça geniş bir ufuk üzerinden. Tamamının üzerinde durmak mümkün olmasa da bir iki konu hakkında bir şeyler demek istersek:

TEMALAR : Yahya Kemal eski temaları kullanıyor ama bunu yaparken yeni anlamlar yükleyerek, etkilendiği/sevdiği batılı şairlerin yükledikleri anlamları da yüklüyor. Gül,bülbül, Çemşid, Çöl gibi geleneğin kullandığı pek çok tema aynı zamanda sembolik bir değeride ifade ediyor. Buna rağmen güzeli görme ve bunu ifade edebilmede bu sembollerin direkt olarak ifade ettikleride söylenebilir.

Yahya Kemal'in şiirinde iki temaya birden oldukça sık rastlanmakt Cemşid ve Rind. Sohbete olan merakından mıdır bilemiyoruz alkole ve dost meclilerine uzak değil. Şiirlerinde alkol bazen doğrudan yer bulmakta bazense ilahi bir sarhoşluğun ifedesine dönüşmektedir. Melameti neşe ile rindlik onun tasavufta görmek istediği, aradığı şeydir.

Tecelligâh iken binlerce rinde
"Melâmet" söndü Şarkın her yerinde
sh.26

derken artık bu geleneğin yaşamadığından şikayet etmektedir.

"Medeniyetimiz Mesnevi ve cihat medeniyetiydi" derken, eski hayatımız nasıldı sorusuna "Pilav yer, Mesnevi okurlardı" derken de Mevleviliği idealize etmekteydi. Eski şiirin havasıyla "Ene'l Hakk" felsefesinde derinleşirken, eski zamanları tenkit edeken " Eline her def alan 'Ben Allahım' diyor. Böyle bir cemiyeti nasıl idare edersin ve nasıl terakki ettirirsin" diye ekliyordu. sh.50-51 Gene "Nitekim tam Müslüman olan, imanını ne tasavvuf ne de panteizmin şaşırttığı Akif hiç aldanmamış, ustasının bu son eserini en sert şekilde karşılamıştı" derken bir panteist gelenek eleştirisi yapıyordu. sh.86

Tanpınar'ın Yahya Kemali, tasavvuf üzerine kafa yormuş, eleştiri getimiş. Ona göre "Dedelerimiz sade ruhlu ve imanlı insanlardı" sh.29 Melameti/Mevlevî neşe ile hayatı rindane bir tavırla kavrayan insanlardı.


ŞEKİL: Yahya Kemal için şiirde şekil aruz. Bugünün şiirinde aruzu kullanmak artık pek mümkün değil. Fakat eski şiirden zevk almak, bir çok şarkı sözünün akıcılığı konusunda fikir sahibi olmak, şiirde ritim duygusunu almak açısından, en azından "ansiklopedik bilgi" olarak, bilimesinde fayda var. Aruz ile yazmak sabır ve işçilik isteyen bir iş. Vezni oturtmak için kelime aranırken daha evvel akla gelmemiş her yeni kelime ile birlikte bir çok fikir, imaj denendiği için geliştirici bir yönü de var.

* sh.27,28,45,47,105,156

http://www.idefix.com/kitap/yahya-kemal-ahmet-hamdi-tanpinar/tanim.asp?sid=UQSSUNU4TY0AY4MD1P3I

8 Haziran 2011 Çarşamba

Çevirmen sorgusu

Keyfilik güçle birleşince bir alışkanlık olabiliyor ya da bir politikanın aracı. Bir çevirmeni altı saat karakolda tutmak, küçük düşürücü sorular sormak, keyfiliği cehaletiyle harmanlamak; güzelden, geleneğinden habersiz olmak için söylenecek çok fazla şey yok. Söylenecek çok şeyin olmaması şehvetle güce tutunanların ikna edilecek gibi olmamasından, bu umudun daha evvelki tavırlarıyla yok edilmesinden.

Dünyanın kendi gördüğü gibi olduğunu zannedenlere başka türlü de görülebilir olduğunu anlatmak zor.

İnsanları bir düşüncenin/dinin hiyararşisinden sınıflayana, değer biçene ne anlatılabilir? Her söyleneni söyleyenle tartacaktır.

Tutarlılık, söylediğinin arkasında durabilme, güzelden anlama, güzellik arayabilme bir insanlık işi. Sırası geldiğinde bir Papua Yeni Gine'li bir fakihten daha tutarlı olabilir. Tersine inandığımızıda yol haritamız içi boşaltılmış, hikmeti/sinirleri alınmış mezhepler; kafatası ölçüleri, kurtuluşun sadece kendisine vaad edildiğine inanan ırkların el kitapları olur.

Gayelerini sadece, kendi saksılarındaki çiçeği büyütmek olarak hedef koyanlar, başka çiçeklerin gelişmesini engelleyerek bunu başaracaklarını düşünüyorlarsa, onun da bir gün ellerinden gidebileceğini hesaba katmıyorlar. Bir saksı çiçek için bahçeyi talan edenler; bahçenin de, saksının da faniliğini unutuyorlar.

2 Haziran 2011 Perşembe

"Sen de haklısın"

"Sen de haklısın"ının ifade ettiği hikmet adaleti teslim ederken karşı tarafı da dinleme, bütün şartları gözden geçirme, herkese kulak verme üzerine. İnsanların olaylara farklı bakabileceklerini teslim etme.

Kendini başkasının yerine koyma kendini unutma değil, "karşındakin argümanlarının nasıl haklı olabileceği" üzerine; ön yargıları, ön kabulleri, bakış açımızı unutmadan kaşındakinin fikrine yer açmak için onları anlama sürecinde "askıya" almak.

"Falan olayda filan haklı ama karşındaki de böyle" diyip susmak ise bir hakkı teslim değil.Bu, ne şiş yansın ne kebap mantığıyla sorumluluk almama, alamama olarak bir çeşit eyyamcılık. Bu tarz bir görmezden gelişin içinde bir temize çıkarma da var.

Herkes haksız/kabahatli ilan edilerek, haklının hakkını teslim etmemek, üstü örtülü de olsa zulmü görmezden gelmek olur. Tüm şartların gözden geçirilmesi haklıyı, zulüm görenin durumunu perdelemek, örtmek içinse (içinde kasıt da barındırdığından) daha vahimdir.

1 Haziran 2011 Çarşamba

Hani?

"Fırat kenarında bir koyunu kurt aşırsa, Abd-i ilahi Ömer (Radıyallahu Anh) den soracak onu".


"Bir bölümde 150 kişilik bir grup taş atmaya başladılar, otobüsümüz ciddi isabetler aldı. Tabi bu arada bir tanesi de kalp krizi geçirerek, kimliğini bilmiyorum, üzerinde durmaya da gereğini duymuyorum kalp krizi sonucu ölmüş."

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Klasik nedir?

Klasiğin ne olduğu üzerine yapılan tartışma, kurcalama ister istemez şekle ve şeklin haricinde de bir şeyler olup olmadığına da dayanıyor.

Eser bir zamanı, bakışı ister istemez taşıyor. Hatta klasik olarak nitelendirilmesi temsil ettiği şeyi en yetkin olarak ifade ettiği neticesini de çıkarıyor bir yerde.

Eser belli bir dönemin stilini temsil etmenin dışında "bugünden bakana" bir şey söylüyor mu? Eğer anlama çabasında "ön anlama"(ve ön yargıların)ların, kişinin kendi içinde inşa ettiği bakışının, ufkunun bir anlamı varsa eseri yorumlama/anlama şu anın ufkundan oluyor demektir. Bu da "şu an" için eserin bir şey söylediği anlamına gelir. Stilin dışında bir anlamı olması ise onu zamansız hale getirir.


Bir şeyin bugün için bir şey söylemesi, güncele bir cevap oluyor anlamına gelebilir. Eseri gelenekle ikame etmeye kalkarsak, bu anlamada bir davranış kalıbı, bir ritüel şekli olara ifade ettiğinden daha fazla bir şeye denk düşüyor olabilir.

Bu durumda geleneğin zaman içinde taşındığı, bu anda tekrar inşa edildiği ve yaşatırken sorguladığı teşrifat; aslında ifade ettiğinin dışında ve ona ek olarak bir bakışı, ufku bugün için kullanılabilir hâle getiriyor denebilir sanırım(?)

HM.un 2. cildinin akla getirdikleri

27 Mayıs 2011 Cuma

Bazen

Hep böyle olacak zannediyordun değil mi

Yok bazen güneş açacak bazen bulut olacak

Bazen yaprak kımıldamayacak

Bazen de fırtına çıkacak

Yok yok hep böyle olmayacak

Bazen öyle bazen böyle olacak

17 Mayıs 2011 Salı

Çevre meseleleri



Elbistan*

Çevre, üzerine çok fazla düşündüğüm bir konu değildi. Çevre kirliliği ile karşılaşmadık mı? Bir çok kez karşılaştık; Haliç oldum olası pisti, Kızkulesi yakınlarında çarpışan gemilerden sızan petrol Boğaz'ı ve Marmara'yı kirletmişti, doğalgazın olmadığı yıllarda İstanbul'da ve Ankara'da kışları hava hep dumanlıydı, Çernobil'deki patlama neticesinde radyoaktif sızıntı, Karadeniz bölgesini ve muhtemelen bir çok yöreyi radyoaktif serpinti ile zehirlemişti ama nedense bunlar bize hep münferit olaylar gibi gelmiş, bir müddet sonra konuyu unutuvermiştik. Sanki hepsi bir kaza, doğal afet, kader gibi duruyordu. İnsan eliyle önlenmesi mümkün olmayan, kirliliğe sebeb olan faliyet önlenirse daha büyük bir bedel ödenecek, medeniyet/gelişme geriye gidecek gibi düşülnür; üzerinde pek fazla konuşulmaz, etkisi geçtiğinde de hemen unutulurdu. Doğa nasıl olsa kendi kendini temizlerdi. Çevre konuları üzerinde konuşmama, düşünmeme üzerine genel bir anlaşma varmış gibiydi. Bu konsensusu zayıflatan iki olay oldu, biri ozon tabakasının delinmesi diğeri Çernobil felaketi. Etkileri uzun süren bu iki çevre felaketi sonuçları ile bizleri uzun süre meşgul etti.

Bugün artık bir takım geri dönülmez sonuçlara sebeb olan bu çevre felaketlerinin, zamanında görmezden gelinmesi hangi yanlış bakışımızın neticesidir? Çevre kirliliği için çıkarılan yasalar, güvence altına alınmaya çalışılan doğa, gene hangi saikle delinerek kirletilmeye devam edilmiştir? Fabrika sahibinin, kapıda protesto edenlere kızan çalışanların doğanın kirletilmesine devam etmesine zorlayan mantık nedir?

Kütahya'daki gümüş madeninin siyanürlü havuzlarının sızıntı yapması tehlikesine karşı protesto yapan köylülerin karşısındakiler de gene kendi akrabaları, eşleri dostları idi. Çalıştığı işi kaybetme korkusu, ilerde belki kendi hayatlarına mal olacak fabrikayı koruma zorunluluğuna yol açıyordu.

Çalışanların işlerini kaybetme gibi kabul edilebilir bir mazeretleri var. Ya fabrika sahiplerinin? Öne sürülebilecek mazeretler- kapanırsak, üretimi düşürürsek, pahalı arıtmalara yönelirsek birinci dereceden sorumlu olduğumuz çalışanlarımız işssiz kalır, fabrikamız zor durunda kalır belki kapanır, ülke ekonomisine katkımız azalır, daha az vergi öderiz, zarar eden bir firma oluruzdu. Bir organizma gibi çalışan işyeri, kendi hayatının varlığını devam ettirmeyi birinci dereceden bir sorumluluk olarak kabul etmekte ve hatta bunu bir ahlâki gerekçe olarak öne sürebilmektedir.

Burda gelecek kuşakların ve tüm canlıların, ekosistemin dengesinin varoluşu ile dengelenecek ahlâki karşı argümanı nasıl ortaya kayabiliriz? Ömrünü tamamlamış bir Nükleer santralın kapanmaması kararını, daha yüksek kapasitede çalışarak daha büyük ve korumasız siyanür havuzları kurma kararını engellemeyi sağlayacak bakışımız ne olabilir?

--

"Sosyal politika"nın dilinden hareket edersek; gelecek kuşaklar da güçsüz kabul edilip korunması gereken, güçsüz gruplardandır. Güçsüzlüğü, görüşünü/tercihini dile getiremekten geliyor öncelikle. Bunun yanında onlara temizlenmesi gereken hava, su, toprak bırakılmasından; bu kaynakların tüketilmesinden.
devam edecek

*http://www.basakgazetesi.com/news.php?id=9488

8 Mayıs 2011 Pazar

"Nerde hata yaptım"




"- 'Ben ilk nerede hata yaptım' sorgulamasını nasıl aştınız?
Ölümden korkmazdım. Artık onun kendi ayakları üzerinde durmasını görmeden ölmekten korkuyorum. O yüzden attığım adımlara dikkat ediyorum. Çünkü onun bana ihtiyacı var. Onun için 'nerede hata yaptım' sorgulamasını çoktan aştım."


http://www.aksam.com.tr/oglum-anne-dedikce-her-gun-benim-icin-ozel--38689h.html

Hayata ihtiyaç duymak ve ona sarılmak, "Nerde hata yaptım" sorusunu geride bırakmak ya da böyle bir soruyla uğraşmayı anlamsız kılan şey; evlada, bir başkasına duyulan sevgiyle karışmış koruma kollama ihtiyacı.

"Nerde hata yaptım" sorusu insanı kemiren, onu kendine döndüren, kendine sabitleyen bir soru. Bir hata olsa da olmasa da sorumluğun, pişmanlığın altında hayatın dışında kalmak, ona sırtını dönmek var sorunun içinde. Artık düzeltilemeycek, düzelmesi mümkün olmayan bir şeyin gölgesinin hayatı karartmasından vazgeçmek ise ,belki, bir tecrübe olarak onu muhafaza etmek, aynı hataya düşmemek için daha dikkatli adım atmak, başkaları için bir tecrübe olarak anılacak şekilde onu sınırlayarak hatırlamak.

Özürlü bir evlada sahip olmak ya da insanı köşeye sıkıştıracak bir başka dertle karşılaşmak onunla yaşamaya alışmak talep edilen, istenen bir şey değil. Bir zorunluluk olarak karşımıza çıkan, başetmek zorunda kaldığımız, eğer atlatıp geride bırakırsak geriye dönüp baktığımızda bize "bu iğne deliğinden nasıl geçtik" diye düşündüren şeyin bir dönüştürücü etkisi de var. Duvarın dibinde "niçin ben" sorsunun anlamsızlaşmaya başladığı, baş etmek için çareler arandığı zamanlar gelir. Derdin dönüştürücü özelliği üzerine düşünmek dert sahibi için öncelikli bir konu değil. O dertle baş etme arayışı içindeyken bu bir lüks sayılır. Dert bitince ya da derdin yükünden hayata dönüldüğünde bunun üzerine düşünmek, olanın bitenin bıraktığı etki üzerinde fikir yürütmek anlamlı olabilir.

Çile talebi, çile isteme ise sorunlu bir durum. İster olgunlaşmak için ya da başka bir şey için olsun neticede bir ayrıcalık talebi gibi duruyor. Bu çileye karşı olmak değil, hayattan ektra zorluk talebinin getireceği zorluklar karşısnda insanın, insanlıktanda çıkabileceği riskini görmezden gelmemek bir yerde. Çileden her zaman tek parça çıkma garatisi yok; dağılmak, kaybolmak ihtimali de var.

Alıntının bize hatırlattığı, hayatı anlamlandıran şeylerin neler olduğu üzerine. Netice özürlü bir evlat olsa bile hayatı anlamlandıran şeyin (annenin çocuğuna olduğu gibi) bir lûtuf olduğunu söylemek çok mu iddialı olur acaba?

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Bahar temizliği

Bir nefes bekler zihnimde "Ölü canlar"

Yıllanmış sararmış hep eski dosyalar

Pencerleri, kapıları açmanın zamanı

Uçuşup özgür kalsın "ölü canlar"

Dolsun güneş

Dolsun bahar

Nefes alsın kapım, pencerem

Aydınlansın duvarlarım

(taslak)

5 Mayıs 2011 Perşembe

Bursevî Şerhi üzerine

(Sadık Yalsızuçanların bir yazısına istinaden)

“Bu eserler, müelliflerinin manevi tecrübeleri olduğundan, bizim onları sözgelimi modern anlatılar gibi ‘okuyup’ anlamamız ve istifade etmemiz hayli güç. ………….Kaldı ki, eserleri ‘müşahade’lerinden ibaret olduğu, hatta binlerce müşanedatından biri olduğu için, filmi gerçekleştirecekleri aşılması güç manialar beklemektedir.”

Alıntısında temel sorun Mesnevi’nin “müşahade”leri anlatan “manevi tecrübe”lerden ibaret görülmesidir.

Burda bir temel sorunla tekrar yüzleşmiş oluyoruz. Tasavvuf bir “manevi tecrübe” aktarımı mı yoksa “insan olmak” üzere, “insan yetiştirmeyi” önceleyen bir meslek mi?

Tasavvufun içinde manevi tecrübe yok mu ya da manevi tecrübe ile insan olgunlaşır itirazlarına verilecek cevap işin pratiğinde ortaya çıkıyor.

Manevî tecrübeyi öne çeken, ona baskın bir rol biçenler uygulamada uzleti, sırları, kendine dönüklüğü bir metod olarak kullanıyorlar. İnsanla fazla muhatap olmayı sevmeyince, ondan bir şey öğrenmekde bir yerde mümkün olmuyor. Bilenler ve bilmeyenler diye bir büyük ayrım çıkarken, asırlar üzerinden damıtılarak bugün taşınan mevlevi zerafetine ise problem çözmek, örnek olmak, bir şeyleri paylaşmak, doğruyu göstermekten ziyade, zor durumlarda nezaketle başından savmak görevi düşüyor.

Bursevî şerhinden verilen alıntılar, şerhin harf semboliğine ne kadar yatkın olduğuna işaret ediyor. Bursevi Şerhi, bu haliyle, hurufiliğe zemin hazırlar bir derinlikte; kabalistik eleştirilerine maruz kalınan geleneğin yazıya geçmiş ilk hali muhtemelen. Ondan evvel var mıydı bilmiyoruz ya da kastı bu değilken bu konuya gereğinden fazla önemi mi verdi onu da bilmiyoruz.

“Mesnevî”yi dikkatli bir okumada harfler üzerinden bir şeyler anlatan satırlara da rastlamak mümkündür. Fakat bu Mesnevinin içinde ne kadardır diye bakıldığında çok fazla değildir. Mesnevinin geri kalanında verdiği mesaja bakmak lazım. Bir çok yerinde okuyana direk olarak verilen mesajların niteliğine bakmalı. “Mesnevî” deki remizler ise hikayelerdeki karakterler üzerinde somut şeyler üzerinedir. Örneğin, padişah bazan insanı temsil eder, bazen yaratıcıyı, bazen şeyhi; gene nefis belli hayvanlar ve onların tabiatları ile temsil edilir. Hatta bir hikayenin içinde, hikaye ilerledikçe, (birinci cilteki “bedevi ve karısı” gibi) bir sembole farklı anlamlar yüklendiği de olur. Mesnevi de kullanılan sembolik dil gündelik hayatın düzenlenmesi üzerine olan hikayelerdir çoğu kez.

28 Nisan 2011 Perşembe

Muhafazakâr kanallar

Muhafakâr kanallar çok kanallı televizyonların bir neticesi. 1990'ların başında (1993 TGRT - 1994 Kanal 7) ürkek adımlarla yayın hayatına giren bu televiyonlar belli bir boşluğu doldurma iddiasındaydılar. Sabah erken vakitte açtığınızda Kur'ân okunan bir kanalın bulunması güzeldi. Gene o dönem bazı tefsir ve fıkıh konularına bazı isimler öne çıkarak şöhret kazandı. Ahmet Hakan'ın muhalif bir ses olarak isim yaptığı bir dönem oldu. Milli Görüş'ün ön planda olduğu, liberal yazarların henüz tv'larda köşe tutmadığı bu dönem, gayet hazırlıksız plansız bir şekilde yola çıkılmış olsa da, belli bir seviyenin altına düşülmediği dönem olarak anılacak herhalde.

Rekabetin artmasının etkisi mi, Milli Görüş gömleğinin çıkarılmasının etkisi miydi bilemiyoruz; 2000 sonrası dönem muhafazakâr kanallar için tamamen farklı bir dönem oldu.

Muhafazakâr kanallar liberal düşünceyle yaptıkları nikah sonrasında mazbutluğu bir kenara bıraktılar.

Gittikçe keskinleşmeye ve ayrışmaya başlayan selefi, gelenekçi karşıtlığında ne bir tarafta tutunabildiler ne de bir denge oluşturabildiler. Günün ihtiyacına göre bir orada bir burada pozisyon aldılar. Bu da malesef, bu meselelerde oturmuş bir fikri yapının olmadığını, böyle bir hazırlığın zihinlerde yapılmadığına işaretti.

Siyasi çizgide ise bir kamplaşmanın ismi oldular. Bir fikrin takipçisi, savunucusu olmaktan ziyade dava mubaşirliğine, tetikçiliğe, hedef göstermeye, özel yaşamları didiklemeye, dedikoduya varan dizilerle, tartışma programlarıyla anılır oldular. Bir dünya görüşünü savunmanın belli bir ahlakı olması lazım. Her zaman, her konuda, her durumda haklı olduğuna inanmak kendine ya da birilerine tanrısallık atfetmektir. Dinlememenin, dinlemeye açık olmamanın neticesi. Bir kimse bir başkasını dinleme ihtiyacı duymuyorse, tercihi bu yönde ise ya kendine çok güveniyordur ya da karşındakinin söylediğinin içinde doğruların olma ihtimali işine gelmiyordur.

Medeniyetin kuruluşunda geleneklerin aktarılmasının, muhafazakârlığın büyük payı vardır. Ahlaki/dini/toplumsal kuralları/değerleri bir sonraki nesle aktarırkan medeniyet de aktarılır. Medeniyet bir takım ritüellerden, sanat eserlerinden ibaret değildir. Bir arada yaşayabilmeyi, birbirini rahatsız etmeden bir toplum, halk olabilmeyi de içerir. Bu özü kaybettikten sonra elimizde kalan turistik/folklorik bir imajdan başka bir şey değildir. Ne mazbutluktur ne de muhafazakârlıktır, sadece hoş bir anıdır.

9 Nisan 2011 Cumartesi

Gece

Gece küsmüş bulutun derdi tutar

İki yorgun göze dalmış da susar

.

7 Nisan 2011 Perşembe

Şifreler

Şifre niçin konur? Bazılarının söylenenleri anlamaması, bazılarının anlaması için. Şifre herkes tarafından çözülmeye açık değildir. Edebiyatta, şiirdeki semboller gibi değil. Şifre çözüldüğünde şifre olmaktan çıkar, sembol çözüldüğünde sanat olur. Dil ile karşılaştırısak, belli nesnelere, kavramlara belli semboller yüklenir. Dilde gaye iletişim olduğundan bu sembollerin çözülmesi esastır.

İki kişi ya da bir topluluğun kendi arasında, başkalarını ilgilendirmeyecek bir konuda, kuş dili misali, bir şifrelme makul kabul edilebilir. Herkesi ilgilendiren bir konuda şifreleme; çıkar elde etme, öne geçme sözkonusu olduğunda ise sahtekârlık olur.

Şifrelemenin mantığı altında çok kez eşitsizlik düşüncesi yatar. Şifreleyenin şifrelemesine sebeb olan topluluğu kendinden saymaması tek neden olmasa bile önemli nedenlerden biri. Denk olmama düşüncesi üzerinden aktarılan bir düşünce var ise bundan bir geleneğin doğmasına şaşmamak gerek.

İnsan ilişkilerini bile “Batın”ın gölgesinde kavrayan şifreci gelenekler; akla, hikmete, tecrübeye soğuk bakarken; hiyerarşik bir insanlık anlayışına dönüveriler. Bu düşüncede herkesin hikmetten bir payının olabileceği, herkesin herkesten bir şey öğrenebileceği fikri örtülü olarak yadsınır. Bir konunun uzmanının olması, söyleyecek çok fazla sözünün olması diğerinin bu konuda fikir beyan etmesine, uzmanın görmediğini görmesine engel değildir. Neticede tevazu ve temkinin gölgesinde öğrenmeye çalışana hakikat açıktır.

16 Mart 2011 Çarşamba

Dalgalar

Dalgalar sessiz bırak der, kalsın bırak

Gök fısıldar gördüğün âlem bir durak

13 Mart 2011 Pazar

Hakikat Derdi ve Emin İnsan Olma

"Ben ol da bil"

Hz. Pir, aşkı bir yöntem olarak sunmasından sonra, aşka nasıl ulaşılacağını soranlara verdiği bu cevapla bir "olmak" tan bahsederken ne demek istemektedir?

"Olmak" hedefi kendi halinde bir duruşu, dini pratiktleri, teşrifatı mı kastetmektedir? Yoksa bunun dışında ya da bu pratiklerle/alışkanlıklarla/huy edinişlerle ortaya çıkan bir olgunlaşma var mıdır? *

"Maarif"in(1) hemen başında namazın gayesi; kılanı değiştirmesi olarak tespit edilmiştir. "Olmak" için değişmek, olgunlaşmak.

Mevlevî teşrifatı sosyal bir düzenliyici olarak kabul edilirse, bundan gaye insanlar arasında sorunsuz yaşamaktan ziyade (ve buna ek olarak) daha ileri bir hedef olarak insanla öğrenmek, gelişmek olarak kabul edilebilir. Bu ise bir enerji, ışıma gibi dışardan bir değişmeden çok kişinin içinden, kendini izleyerek düzeltmesi, gelişmesi anlamına gelir.

Burada iki temel kavramı öne çıkarırak ve onların üzerinden; "hakikat derdi"(2) ve "emin insan olmak"(3) üzerinden bir açıklama denemesi yapmaya çalışırsak;

HAKİKAT DERDİ : Bir şeyin doğrusunu, aslını bilmediğini kabul ediştir, en başta. Tevazuyla bir eksiklik beyanı olarak kabul edilse bile irfana, öğrenmeye, dinlemeye, gelişmeye, geliştirmeye açıklıktır. Günlük hayatta bir çok ufak tefek sorunla, adaletsizlikle karşı karşıya kalırız. Bu olaylarlar bizi bir karar vermeyle karşı karşıya bırakır. Adil olmak burada hakikati bilmekle, hakikate açık olmakla mümkün olabilir. Verilen karar en mükemmel cevap olmayacaktır çoğu kez ve bu yüzden düzeltilmeye, parantezler açmaya, yeni şeyler söylemeye bizi mecbur bırakacaktır.

Seyyid Burhaneddin Hz. de kastedilen hakikat tam olarak buna denk düşmüyor olabilir. Ama Maarifte kastedilen "olmakla" bir arada okuduğunda böyle bir ikinci anlamın çıkarılmasıda ya da zayıf görülen bu anlamın kuvvetlenmesi mümkün olabilir.

EMİN İNSAN OLMAK : Sadece kötülük gelmeyeceğinden değil de dar zamanda da emin olmak ya da düşmanlığında adalet göreceğinden emin olabilmek olarak geniş anlmada düşünülebilir belki. Eminlik sıfatını kazanmak nefse hakimiyetle, hikmetle, tecrübeyle mümkün ve emin olamak karşındakine güvenmenin, onunla diyolog kurabilmenin, öğrenmenin, öğretebilmenin neticesi.

Şemsi Tebrizi Hz. eminlik sıfatına layık olmayı, "Tanrı'ya muti olma"yı onu sevmekle birlikte anmış, emin olma halini ve çabasını övmüşür. Emin olma gayreti "muti olmayı" sağlar mı? Ya da hakikat derdi ve emin olma derdi bir huy haline, edeb haline dönüşürken; insanın zihnini devamlı meşgul etmesiyle; bir sevgiye, rızaya; bir karşılık görmeye de yol açar mı? Nihayetinde elimizde olan yolda olup gayret göstermekle umud etmek.


Pragmatik/faydacı bir sebebden çok huy geliştirici, edebi yerleştirici olarak ele almak daha doğru sanırım. Meseleyi iki kavramla sınırlamaktan ziyade, bu iki kavramı dışarda bırakmamak ve dipnotlarıyla Mevlevîlik içinde temellenmiş olsa da Mevlevîliğin dışında da genel ahlak dairesinin içinde yol gösterici kavramlar olarak düşünmek mümkün sanırım.

------

1. Maarif - Giriş ve birinci bölüm.
2. "Kimde hakikat derdi (gerçekleri araştırıp öğrenme çabası) yoksa, hakikati istemiyor demektir. Mümin o kimsedir ki, balık gibi susuz yaşayamaz. Bütün dünya nimetlerini balığın önüne koysanız, su olmadığı için orada eğleşemez. Öyle ise mümin de balık gibi suya koşar, suya atılır, hem de küçücük bir suda kurtuluş bulamaz. Küçücük bir suda avlanan balık, su az olduğu için oltada kalır. O su balığın içine sinmez, onu tatmin etmez, deniz gerektir ki, balık orada büyüyüp koskoca timsah hâline gelsin. Ey müridi Sen, şeyhin bedenini küçük görüyorsun, halbuki denizi onun içinde bil, sakın bunu olmayacak muhal bir şey de sanma!"
Hz. Mevlâna'nın hocası Seyyid Burhaneddin Hz. lerinden
3. "Zaten ona göre Müslümanlık, teslimdir, yâni halkı kendisinden emin etmek ve Tanrıya mutî olmaktır. O, Muhammed'in "Elinden, dilenden, Müslümanların emin olduğu kişi Müslümandır" hadîsini pek geniş bir manâda anlıyordu. "Bu gece ben, geleceğim diye söz verdiğim o Hiristiyana gidiyorum dedim. Dediler ki : Biz Müslümanız oysa kâfir, sen bize gel. Ben , o çocuk Müslümandır, çünkü teslim olmuştur. Halk ondan emindir, Tanrıya mutîdir o. Sizse teslim olmamışsınız. Müslümanlık teslim olmaktır dedim" (Fâtih. 13. a ) sözleri, bunu apaçık belirtmektedir."
Mevlânâ Celâleddin - Hayatı, Eserleri, Felsefesi - A.Gölpınarlı sh.59

13 Şubat 2011 Pazar

Sınırlı sorumlu / komanditer

"Fakat unutulmamalı ki 'uslu olmak', aynı zamanda sakin olmak, kımıldamamak, hareket etmemek, başkalarını rahatsız etmemek demektir. Uslu olanlar, usun sınırları içinde kımıldamadan duranlardır. Aşk ise harekete geçmeyi, yerinde durmamayı gerektirir."

http://www.aksam.com.tr/hakikat-icin-hakikatin-katli-1086y.html

" Belli insanların belli amaçlarla belli kararları aldıkları ve kararların ekonomik gidişimizi bizim için düzenlediği gitgide açık olmaktadır. Bugün herkes yağın sabunun fiyatının nesnel bir arz-talep yasasına göre değişmediğini bilmektedir. Herkes, durgunluğun ve işsizliğin insan yapımı olduğunu bilmekte, ya da bildiğini sanmaktadır, hükümetler bunları nasıl iyi edeceklerini bildiklerini söylemekte, hatta iddia etmektedirler. Laissez-faire'den planlamaya bilinçsizlikten benlik-bilincine, nesnel ekonomik yasalar inancından insanın kendi eylemiyle kendi ekonomik kaderine egemen olacağı inancına geçilmiştir. Toplumsal politika, ekonomik politikayla elele gitmiştir, hatta ekonomik politika, toplumsal politikanın bir parçası haline gelimiştir............... Toplumsal reformların bilinçli çaba ile yapılabileceği inancı, Avrupalı düşüncesinde başat akımdır; bu, özgürlüğün her derde tek deva olduğu inancının yerine geçmiştir..Fransız Devrimi sırasında insan hakları inancı ne kadar anlamlı ve çeşitli gelişmelere gebe olmuşsa,bu inancın varlığı da öyle görünmektedir................... Toplum içinde uygulanması bakımından aklın birinci işlevi, artık, insanı yalnız incelemek değil, dönüştürmektir ve bu insanın akılcı süreçleri uygulayarak kendi toplumsal, ekonomik ve siyasal işlerin idaresini 20. yüzyıl devriminin başlıca yönerinden biri gibi görünmektedir." Tarih Nedir -Edward Hallet Carr sh.159-160-161

Aklın uslu hali sorumluluk almayan bir hale de işaret ediyor. Akılla bir başka insanın hayatını iyileştirmek mümkünken bunu kendi haline bırakmak da bir başka sorumluluk işi. Bir başkasının kaderine etki etme noktasında duyarsızlık/görmezden gelebilme aşka nasıl kapı açar anlamadık doğrusu. İlahi aşka talibin "Tanrının misafirliğine"* duyarsız kalmasını bekleyebilir miyiz?

---

* Mesnevinin bir yerinden

12 Şubat 2011 Cumartesi

Güzel

Bir şeyi beğenmek, anlamak/düşünmek gibi, bir varlık beyanı

Orantılar kurmak, oranların farkına varmak ya da onları hissetmek; parçaların bütünle ilgisini yahut bütünün parçayla alakasını keşfetmek bir bulmaca çözmekden ziyade çözen olarak kendini farketmek ve güzelliği farkedenin de güzelliği farkedebilmekten dolayı ona ortak olması, onun bir parçası olması,

Fotoğraf, resim vs. her neyse, bu farkediş, esere dalış o an için her şeyi unutarak hakikat tecrübesi, eserde, eserle birlikte kendinde bir hakikat arayışı, tecrübesi; tekilliği, tekrarlanamzalığıyla

Olduğu gibi görünmeye alışanın, olanın ne olduğunu arama egzersizini yapmış olanın işi muhtemelen

denebilir belki ?

29 Ocak 2011 Cumartesi

Beş Şehir





"Güzelin en büyük hususiyeti her an yeni gibi görülmesinde, her an bizi kendisine ve kendisinde uyanmaya zorlamasındadır." (sh.178)





Uzun, heyecanlı, duygusal tasvirler; bir sürü hikaye, kişi, mimarî yapı... Ankara, Erzurum, Konya, Bursa ve İstanbul... Beş Şehir alışıldık bir gezi kitabı değil, hatta gezi kitabı demek bile pek yerinde değil. Daha çok bir kronoloji üzerinden kültür tarihi belki. Tanpınar'ın çabası, muhtelif zamanlarda yaptığı geziler ya da yaşadığı yerler hakkında kendinde oluşan intiba ile birlikte bu yerlerin kültür haritasını çıkarmaya yönelik. Her şehrin parlak oldukları devirler o şehirlere birer damga vurmuş. Örneğin Erzurum için Şelçuklular devri, Bursa içinse Osmanlı devrinin kuruluşunda başşehir olduğu zamanlar... Tanpınar'da bu dönemlerden yola çıkarak mimarîden, çinisine, vitrayına; ağaçlarına, bahçelerine, halkın alışkanlıklarına kadar bu küçük hacimli kitapta pek çok detaya girer. Bütün bu ayrıntılar dikkatli ve meraklı bir gözün neticesi besbelli.

Tanpınar Beş Şehir'i yazma sebebini bize son bölümde açıklar gibidir:

"En büyük meselemiz budur; mazi ile nerede ve nasıl bağlanacğız, hepimiz bir şuur ve benlik buhranının çocuklarıyız." (sh.208) der.

Tanpınar neticede net bir formül önermez. Geçmişte kendisi için önemli gördüğü konulara işaret etmekle yetinir. " En iyisi, bırakalım hâtıralar içimizde konuşacakları saati kendiliklerinden seçsinler. Ancak bu cins uyanış anlarında geçmiş zamanın sesi bir keşif, bir ders, hulâsa günümüze eklenen bir şey olur. Bizim yapacağımız yeni, müstahsil ve canlı bugünün rüzgârına kendimizi teslim etmektir. O bize güzelle iyinin, şuurla hulyanın el ele vereceği çalışkan ve mesut bir dünyaya götürecektir" (sh. 208.) Tanpınar'ın önerisi geçmişe uyanık bir kalp ile bakmak, onu öğrenmeye çalışmaktır. Günün şarları geçmiş ile bugünü kendiliğinden bir araya getirir demektedir.

Gelecek için bir felsefe, düşünce sistemi önermez ama bir takım hasletleri içinde barındıran okullara da işaret etmeden duramaz.

Konya'da izlemiş olduğu bir semâ töreninin ertesi gününü anlatırken " O akşam semâ'da gördüğüm insanları ertesi sabah çarşıda, pazarda işlerinin başında ve bir talebimi lisede karşımda görünce hakikaten şaşırmıştım. Onları ben arkalarında esen Rast'ın sert rüzgârında uçup gitmiş sanıyordum. Bu ölen ve ertesi sabah dirilmenin sırrını bilen insanların arasına katılamadığıma, o neşveyi bulamadığıma şimdi bile içimde üzülen bir taraf vardır" (sh.88) der.

Beş Şehir'de Tanpınar aziz dostum diyerek adını andığı A. Gölpınarlı'nın Mevlevîlik tanımını, Konya bölümünde tekrarlar gibidir. İlâhî aşkta kendini kaybettikçe hayatı ve insanı bulur.(sh.84) Hayata ve insana yayılan aşk tarifi Gölpınarlı Dede'nin Mevlana Celaleddin Hayatı, Eserleri, Felsefesi kitabında da benzer bir şekilde yer alır.1 Sanki onun fütüvet ve ahilik vurgularını takip eder gibidir.

Hayata ve insana yayılmayı ya da insanı önemseyen bir bakışı benzer bir şekilde Tanpınar'ın Huzur'unda da görüyoruz. Yazar bunu kastederek mi yazmıştır, yazdıklarından bu netice çıkar mı bilemiyoruz ama romanda sadece üretimi ve gelişmeyi öne süren İhsan hep hastadır, eskiyi tamaman inkar eden Suad intihar eder, geçmişi amcasıyla beraber yaşayan Nuran, hayatı hazları ile yaşayan kocasına dönerek kaderine razı olur. Bir tek Mümtaz yazarın Şeyh Galib'e formüle ettirdiği

Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen,
Merüm-î dîde-i ekvân olan âdemsin sen!


İyi bak kendine, âlemin özü sensin.
Sen varlığın gözbebeği olan âdemsin.


bakışı ile buhrandan çıkar. Bütün roman kahramanlarının fikirlerini kendinde toplayıp bunları Şeyh Galip'le mühürlediğini, bize bir sentez için bir ipucu bıraktığını söyleyebiliriz.

Beş Şehir'de, "Mevlevîlik ne tevazu ve mahviyeti, ne de hangi mertebede olursa olsun itibarı kabul eder. Eşitler arasında geçen bir maceradır. Ve bu eşitlik sade tarikatın içinde değil, dışında da hükmünü sürer. Çünkü esası, bugünün felsefesinin çok sevdiği tâbirle inasnın kâinattaki yeridir " (sh.87) dedikten sonra yukarıdaki beyiti vererek burada da Şeyh Galibi anar.

Huzur'u Şeyh Galip ile mühürleyen Tanpınar, Beş Şehir'de Ankara'yı anlatırken Hacı Bayram Veli'den naklettiği menkıbe de manidardır. Hacı Bayram Veliden bahsederken onun yani Bayramiye tarikatinin, bir esnaf ve çiftçi tarikatı olduğunu, bir ahîlik teşkilatı olduğunun altını çizer. (sh.18) Hacı Bayram'ın etrafında çok insanın topladığını bunun da padişah II. Murad'ı endişelendirdiğini, bir müddet Edirne'de yanında misafir ettiğini, niyetlerinden iyice emin olduktan sonra onu geri yolladığını sözlerine ekler. (Sh.18-19) Hacı Bayram Velî hakkında anlatılan bir çok menkıbe arasından Hacı Bayram'ın mütevazi bir şekilde tarlada müridleriyle çalışırken Akşemseddin kendisine tabi olmak için gelmesini seçer. Akşemseddin onu tarlada çalışıyor bulunca o da çalışanlara katılır. Bir müddet tarlada hepberaber çalıştıktan sonra yemek için mola verildiğinde herhangi bir iltifat görmeyen Akşemseddin, alçakgönüllü bir şekilde köpekler için ayrılanlarla karnını doyurunca çağrılıp, kabul edilir. (sh.19)


Tanpınar'ın eserlerinde sık geçen temalardan biri musikidir. Musikideki ihtişamın Osmanlının yıkılış dönemine gelmesinin ve bunun musiki üzerindeki etkilerini sorgulamadan edemez. Yine de bu konuda ihtiyatlı davranıp son sözü uzmanlara bırakır. Bu ihtiyadını da "Şurası var ki kendimiz gibi geçmiş zaman da bizdeki aksiyle tekavvün hâlindedir. Kâinatımız nasıl akisleimizle yaratırsak; maziyi de düşüncelerimizle, duyguarımızla ve değer hükümlerimize göre yaratır, değiştiriz" (sh.197) diye açıklar.

Tanpınar anlattığı hikayelerin bitmiş bir dönemin hikayesi olduğunu bilir. Dede'nin İstanbul'u terk edişini, II. Mahmut'un Cuma Selamlığı sırasında ve namaz esnasında askerî mızakanın dışarda Mozart ve Rossini'den parçalar çalmasını(sh.202), Beyoğlunun gelişimini analtırken ağırca kapanan bir devri resmeder. Bu kapanan devrin içinde de bir çok gelenek bazen değişmiş, bazen yok olmuştur. Bir çok ince zevkin oluşması birbirini izleyen geleneklerdeki bu değişme ile oluşmuştur.

Tanıpanar anlatığı zamana bir hasret duymadığını, Kanunî'nin, Sokullu'nun, İstanbu'unda on dakikadan fazla dayanamayacğını söyledikten sonra şöyle devam eder.

"Yahya Kemal'siz, Mallarme'siz, Debussy ve Proust'suz bir Süleymaniye veya "Kanunî Mersiyesi", hattâ onlara o kadar yakın olan Neşatî ve Nedim'in, Hafîz Post ile Dede'nin arasından geçerek kendilerine varamıyacağımız bir Sinan ve Bâkî tahmin edebileceğimizden daha çıplaktır" (sh.206)

Tanpınar kendisinde meydana gelen boşluk hissinden dolayı kültürle, onun bıraktıklarıyla ilginediğini söyler. Eski zamanın güzelliklerinin onda uyandırdığı şey ise biraz örtülü kalır.

Güzellik duygusunun içimizde uyanmasına duyduğumuz ihtiyaç nedir? Ya da içimzde uayandıracağı şey nedir? Verilecek en kestirme ve aceleci cevap herhalde bunun bir ferahlama olacağıdır. Bütünlüklü bir bakışın, duruşun kazanılmasında ve sürdürülebilmesinde güzelin, güzelliğin konu olması üzerinde ise etraflıca düşünmek ve yazmak gerekir sanırım.

---
1) Hâsılı Mevlânâ’nın tasavvufu, sırf mistik ve idealist bir tasavvuf olmayıp mahdut varlıktan, ferdiyetten ve ferdi ihtiraslardan tamamiyle sıyrılmak ve halka, topluluğa yayılmak sûretiyle tecelli eden ve sosyal hayatta hudutsuz bir sevgi, insanî bir görüş ve mutlak bir birlik halinde, moral sahadaysa herkesin kendisini, bir kâmile uymak suretiyle ıslâhı ve umumî olarak hayra, güzele ve iyiye doğru bir gidiş, insanî bir terbiye halinde tezahür eden ve böylece de realitede amelî karaktere sahip olan bir tasavvuftur. (Mevlana Celaleddin Hayatı, Eserleri, Felsefesi - Abdülbaki Gölpınarlı Sh.205 )