19 Ekim 2018 Cuma

30





 Mevlâna, “Bedevi ve Karısı”nın diyaloğundan sonra birbirinden bağımsız, ilk başta bir başlık altında pek toplanmıyacak gibi duran kısa kısa hikayeler anlatmaya başlar. (2455 den itibaren) Belki insan-ı kamilin nitelikeri başlığı altında toplanabilecek gibi duran hikayelerdir. Fakat iş hikayede “Bedevi ve Karısı”nın semboliğini yoruma gerek duymayacak biçimde açıklamasıyla sanki değişir, ve Mevlâna birbiri ardınca pek çok mana incisini deler. Oldukça yoğun olan bu bölümü basitleştirerek yazmaya çalışacağım.

Bu sefer, birbirini izah eden pek çok kavramı yine Mesnevi’den gerekçelemek, (araya çok fazla yorum  katmadan) için bol alıntı yapmak zorunda kaldım. Bu yüzden kaynaklardan takip eden okuyucular için okumak biraz yorucu olacak. 

*

2628 Erkekle kadının hikâyesini anlattık ya; sen onu, nefsinle aklına örnek bil.

Nefisle akıldan ibâret olan bu kadınla erkek, iyinin, kötünün ayırt edilmesi için gerek mi, gerek.

2630 İkisi de şu toprak yurtta gereklidir; gece gündüz savaştadır, ikisi de olaylar içindedir.

Kadın, durmadan evin ihtiyaçlarını diler durur; yâni şeref ister, ekmek ister, sofra ister, mevki ister.

Nefis, kadın gibi her şeye bir çâre bulmak peşindedir; kimi toprağa döşenir, kimi yücelik arar.

Aklınsa bu düşüncelerden haberi bile yoktur; aklında, fikrinde Allah’ın gamı vardır.

C.I –A.G.

Toparlamak gerekirse burada nefse ("Aklın bu düşüncelerden haberi yoktur" 2633 ile nefsi de basit bir isteme ve hevesten, içinde istek olan düşünce seviyesine çıkarır) ve akla, birbirine üstünlük vermeden, her ikisine de “toprak yurtta “ ihtiyaç olduğundan bahseder. Her ikisinin de olayların içinde olduğunu ve her ikisinin gerekli olduğunu söyler. Niçin her ikisine ihtiyaç duyarız? Beyitin içinde cevap verir; bu, iyi ile kötünün savaşıdır ve bu savaşta her ikisine ihtiyaç vardır. 2629

2643 Dış yüzde görünen işlerden meydana gelen şey, bambaşka bir şeydir; insan, bunlarla, içinde gizli olanı belirtmek ister.

Olayların, olguların içindeki mânayı ayırt etmekteki gaye, iyi ya da kötülüğü, biraz daha geniş düşündüğümüzde işin hakikati. Bu anlamda şekil bize yardımcı olabilecek bir takım belirtiler sunuyor. Ama belirtiler bizi yanıltabilir de.

Mesela dostlar arasında bir hediye sevgiye tanıklık edebiliyor. (2637) Yine çoşkunluk gösteren birinin coşkunluğunun sebebi şarapta olabiliyor ayranda da. (2640-2641-2642) Mevlâna burada sonuçlar için belirtiler diyor. Görünen, deneylenen şeyi, belirtiyi sebeple birlikte anıyor. (2647) Mevlana 2645 de bu belirtilerden, sebeplerden mânayı ayırt edecek görüşü vermesi için Allah'a dua eder.

Burada duyguya ayırt edici bir istisna getirir; sevgi. (Duygudan kast ettiği ise dar anlamıyla his, duygu. ) Sevgi büyüdükçe sebebi yine kendisi olur. Bunu da "Tanrı ışığı" olarak anar. (2645-2646-2647) Sevginin iyi ile kötü arasındaki farkı anlamadaki katkısını ve toplumsal aksini daha evvelki “Salih’in Devesi” bölümünde açıklamıştı. Bu konuda önceden yazdığım bir yazıyı da kendi yorumum olarak dipnota ekliyorum.

Barış dalgaları coşar, köpürür, gönüllerinden kinleri söker – atar.

2590 Savaş dalgaları, bir başka şekilde köpürür – coşar; sevgileri alt – üst eder.

Sevgi, acıları tatlılaştırır; çünkü sevgilerin temeli, insanı doğru yola götürmektir.

Kahırsa tatlıyı acılığa çeker götürür; acı, nerden tatlıyla bir arada bulunacak?

  
***

Mevlâna’nın nefis ve sevgi kavramına yüklediği anlama biraz daha yakından bakalım:

2636 Sevgi, yalnız düşünce tamamiyle mânâ olsaydı namazın, orucun, şekilleri de yok olur-giderdi.

Yukarıdaki beyiti 2628 nolu beyitle başlayan alıntıyla birlikte düşündüğümüzde Açıktır ki burada nefis’e bildiğimiz anlamdan daha farklı ve geniş bir anlam yüklemekte. Şekiller, sayılar aleminde tekilleri tecrübe edebilen, duyularla algılanabilen bir dünyadan bahseder gibi. Kant’ın “ Duyusuz kavramlar boş, kavramsız duyular kör” daki sınıflamasına çok yakın bir yerde duruyor. Aklı da aynı şekilde tümelleri tecrübe eden müdrikeye/ anlık’a yakın. Bu benzerliğin altını çizdikten sonra farklara bakalım. Mevlana işin içine duyguları da ekliyor. (Spinoza?) Çünkü onun ulaşmak istediği bir hâl var; sevgi. İyi ile kötünün savaşını buradan temellendirmeyi düşünüyor. Kant ise (bilime bir temel sağlamak ve metafiziğe yer açmak derdinde) anlama ve bilginin imkanlarını ve süreçlerini sorguluyor. Neticede her ikisi de özneden ("Herkesin hareketi, bulunduğu durağa uygundur, herkes her şeyi kendi varlık çevresinden görür." sayfa 433 - başlık) hareket ediyor ve doğru hüküm için (ahlaki/dini/insani) yargının imkanını/yolunu araştırıyor. (Her ikisinde de değerlemeyi yapacak insan sınırlı yetilere sahip. Mevlana’da duyuşsal yeteneklerin sınırlarına ek olarak insanın nefsinin hastalıkları da bir engel.) Mevlana sevgi dolu bir ruh ile amacına ulaşırken, Kant da görev etiği ile düşüncelerini temellendirecektir.

*

TANRI  IŞIĞI SEVGİ : Tanrı ışığının zıttı nefs değil, yine bir duygu olan nefsin hastalıkları, öfke, hırs, tamah vs. olmalı.

Zihinsel hallerimizi yanlış anlamadıysam; nefs, akıl ve aklın aklı şeklinde sınıflandırıyor. Aklıların aklı erenlerin aklı olarak metinde geçiyor. (2508). Binici, deveci metaforunu sık sık kullanan Mevlâna, Mesnevi’da aklın nefsi; aklın aklının ise aklın binicisi olduğunu söylüyor.  

2507 Aklın deveciye benzer, sense devesin; seni emrine râmeder, ister-istemez, dilediği yere çeker, götürür.

Erenler de aklın aklıdır; akıllar, tâ sona dek, hep develere benzerler.

Erenler nitelikleri konusunda metinden bilebildiğimiz “Tanrı ışığı” sevgiye sahip olmaları. Erenlerin tek niteliği sevgi mi? Üstü kapalı bazı olağanüstü hallerden de bahseder. Örneğin 2409 da eğitilmeye layık olmayanları kendinden uzak tutma becerisi. Fakat bu beceri nezaketle uzak tutmak da olabilir. Neticede tek niteliğin sevgi olup olmadığını söylemek zor, ama en önemli niteliği olduğunu söylemek mümkün.

Bunun yanında “Salih’in devesi” hikayesinde nefs hastalığına sahip olanların hâlini anlatır. Aklın (ve tabii doğal olarak akılların aklında) niteliklerini bu beyitlerin zıddı olarak listeleyebiliriz sanırım. En çarpıcı beyitleri alıyorum:

2576 İnatlarına mı, alaylarına mı kınamalarına mı ağlıyorsun? Şükret ki Tanrı, onları mahpus etti.

Elleri de eğri, ayakları da eğri, gözleri, görüşleri de eğri. Sevgileri de eğri, barışları da eğri, öfkeleri de eğri.

Onlar taklit peşine düştüler, anlatılan şeylerden, akıllarına uyanlara (/işlerine gelene?) uydular da şu ihtiyar aklın başına ayak bastılar.

Birbirlerine gösteriş yapmak, yaptıklarını başkalarına duyurmak kaygusuna düştüler; bir pîr satın alacakları yerde kart eşek kesildiler.

*

2680 Diyorduk ki; Seni noksanlardan münezzeh bilişimizin ışığını lâfa, söze satıyorsun.

Meleklerin Tanrıya bu şikayeti aklın kendini ifade etme aracı olan sözden, daha da önemlisi kavramlardan şikayet gibi duruyor. Aklın bu şekildeki kavrama gücü insanın sorumluluğunun başlangıcı. Muhakeme, yorum dolayısıyla iyiyi kötüden ayırabilme bir imkân olarak ortaya çıkıyor. Söylemeye gerek bile yok bu da topluluk halinde bir arada yaşamayı mümkün kılıyor.

Dipnot
----

                                                                                            
                                                                                              
Heidegger "duygulanım ile anlama iç içe geçer" der ve şöyle devam eder "ekonomik bir kriz yaşayan, işsizliğin çok fazla olduğu bir ülkeye gittiğinizde sokaklarda umutsuzluğu hissedersiniz"


 Hobbes "İnsan insanın kurdudur" sözüyle devlet öncesi bir dönemi - medeniyetin olmadığı bir dönemi tasvir eder. İnsanlar sınırsız özgürlüklerinden, hukuk ile garantilenen bir ortamın oluşması halinde vazgeçerler. Bu tekinsiz ortamın yarattığı ölümcül korkudan, her an tetikte olma halinden, hayatta kalma reflekslerini her an uyanık tutmaktan kurtulurlar. Komşularına, arkadaşlarına, başkalarına güvenmenin rahatlığını yaşarlar.

 Hobbes'un tasarımı aynı zamanda bir duygu dünyasını da bize anlatır. Tavşan uykusunda uyumak zorunda kalan endişeli, güvensiz insanların dünyası. Tehlikenin nerden geleceğini bilemiyen insan; ne kapısındaki kilide ne de kapalı penceresine güvenebilir. Muhatabında düşman görmeye proglanmıştır. Hukuğun işlemediği (/olmadığı), insanın kendini güvende hissetmediği, diğer insanların çıkarı için fırsatını bulursa gırtlağına basacağına inandığı/inandırıldığındaki zihin hali. Bu zihin halinin eşlik ettiği duygu dünyasının gözünü diktiği tek bir dürtü vardır; hayatta kalma dürtüsü. Bu yüzden herkesten kuşkulanır, dost olarak uzanan her ele kuşkuyla bakar. Bu anlam ve duygu dünyası çevresini eksilterek ilerler; dostlukları eğretidir. Bu anlam/duygu dünyasında din inşa edici değil teskin edicidir, düşünce ise mazeret bulmak için kullanılan bir araç.

Medeniyetin, barışın, birlikte yaşamanın/yaşayabilmenin anlam (/ve duygu) dünyasının mottoları ise farklı. Bütünleyerek, benzerlikleri bularak ilerliyor. (Mesnevî’deki Şaşı Çırak hikayesi – Fihi Ma Fih’in 54. Bölümü). Din inşa edici, düşünce ve insan yanılmaya/eleştiriye/neşeye açık ve sosyal.

Düzeltilmedi

2 yorum:

Ogrenen Anne dedi ki...

Ben tabii nörobilimci olarak bir de "sağ beyin ile sol beyin farkı"nı gördüm ve tabii ikisinin birbirini tamamlaması, ayrıldığında yaşamı tam görmenin de mümkün olmamasını.
İkinci konu ise, akıl içinde duygu olmadan hiç bir işe yaramıyor dersek, yine burada da "zeka" kavramına duygusal zekanın katkısı düşünülüyor. Fakat duygusallığın aklın önüne geçtiği durumlar ile aklın duygusallığın önüne geçtiği durumlar farkı biraz düşündürücü. Nefsin hastalıkları çok açık ama ya aklın aşırı mantığın hastalıkları?
Üçüncü konu; dipnot, günümüzün özeti. Peki küreselleşme bunun neresine düşüyor, aynı ev içinde bile "sen ve öteki" varken koca dünyaya nasıl uyarlanacak bu bütünleşme? Misal; Almanya'da "açık görüşlü, ırkçı olmayan kesim" diye bilinenlerden en çok duyduğum cümle: "sen hiç Türk'e benzemiyorsun".. İnsan beyni belki sadece "guruplama" ve "ayrıştırma" sistemiyle çalışıyor..

Enis dedi ki...

Sanırım aklın da önünü göremediği zamanlar var. Bireysel bir sorumluluğu olmadığında insaların kötülüğü görmezden gelmeleri çok sık rastlanan bir durum. Bu durumun en bariz örneği sıradan Alman'ın Nazilerin yaptıklarından bir sıkıntı duymamış olması. Post-modernizmin temel konularından biri. Bu karanlık dönemi ilk gören Nietzsche olmuş. Aklın ilacı nerede? Hüseyin S.Saraçer hoca aklın ilacı gene akılda demişti. Bir bilimci gibi değil bir sosyal bilimci gibi yargıları tekrar tekrar elden geçirmek, temel ilkelere, insan haklarına, insanlığa sormak gerek. Mesela bir memurun her zaman nazik olması mümkün olmayabilir. İnsanız kötü günlerimiz de var iyi günlerimizde. Kötü günlerde duygu sustuğunda görev bilinci, insanlık ilkeleri yol gösterici olabilir, karar verme eyleme açısından.

Aklın ve duygunun saf bulunduğu durumların çok nadir olduğunu sanıyorum. Saf akıl herhalde robotlar için söz konusu olabilir. Karşımızdaki kişi ya da olay/olgu için tamamen duygusuz olduğumuzu farz etsek bile bizim içinde bulunduğumuz bir hal. Yoldaki birinin kaba davranışı bütün günkü kararlarımız etkileyebilir.

Sosyal psikolojide öteki için bir ön yargıdan bağımsız bir halin mümkün olmadığı öğretilişti. Tesisatçılar, öğretim görevlileri, bankacılar, Çinler için aklımızda hep bir fikir vardır. Sanırım karşımızdaki birey olarak tanıma isteği, önyargılara takılmama bu işin çaresi. Karşımızdaki dakik bir marangoz, işini temiz yapan bir tesisatçı da olabilir. Ya da bu mesleğin zorluklarının getirdiği bir zorunluktur.